Fransa’da 2-8 Haziran 2025 tarihlerinde “International Anti-Imperialist Summit” başlıklı bir etkinlik gerçekleşmişti. Avrupa’da yerli ve göçmen birçok sol-sosyalistin katıldığı bu etkinliğe biz de kolektifimiz olarak belli konular dahilinde (sunum yapmamız istenen “NATO ve Pan-Türkizm” tartışma başlığı başta olmak üzere) konuşmacı olarak davet edildik. Çağrıldığımız bu etkinlikte yapacağımız konuşmalar doğrultusunda, “Bölgesel güç Türkiye ve yeni-Osmanlıcılık” ve “Emperyalist paylaşım savaşları ve antiemperyalist mücadele”, başlıklarıylaiki ayrı sunum yazısı hazırladık. Ancak bu metinleri aradan neredeyse bir sene geçmesine rağmen herhangi bir mecrada yayınlamadık.
Bir sene önce yazdığımız bu sunumların, önümüzdeki 6-7 Temmuz’da düzenlenecek “NATO Ankara Zirvesi” yaklaşırken ve sol-sosyalist oluşumlar ile devrimciler yapılacak bu zirveye karşı eylemli bir fiili-meşru direniş için hazırlanırken, bir bakış açısı sunuyor olmasından kaynaklı, fayda ve katkı sağlayacağına inanıyoruz. Bu yüzden, bu sunum yazılarını, anlam bütünlüğünü bozmayacak şekilde ve hatta güncele dair düzenlemeler bile yapmadan, sadece yazınsal bazı düzenlemeler yaparak ilginize sunuyoruz.
İlkin “Bölgesel güç Türkiye ve yeni-Osmanlıcılık” başlıklı yazıyı yayınlıyoruz.
Komün Gücü Kolektifi
“International Anti-Imperialist Summit” etkinliğini düzenleyen dostlarımızı, “Pan-Türkizm ve NATO” başlıklı bir tartışma konusunu belirlemeye teşvik eden şey, kuşkusuz olarak TC devletinin son 15 sene içerisinde kademe kademe hızlanan ve dünyada herkes tarafından görülen yayılmacı girişimleri ve bu süreç içerisinde Kürdistan coğrafyasına yönelik artan işgal saldırıları. O yüzden biz de bu tartışmaya buradan hareketle yaklaşacağız. Bir sunum olmasından kaynaklı hem süre, hem de konu üzerinden belli kısıtlar var. Bundan kaynaklı tam ve bütünlüklü bir yaklaşım sergileme konusunda eksiklerimiz olacaktır kuşkusuz. Bu eksiklerin olabildiğince az olmasına yönelik çalışacağız.
Başlamadan önce, ilkin “Pan-Türkizm” tanımlamasına değinmek gerekli. Çünkü tartışmanın doğru bir şekilde ilerleyebilmesi için bu yanlış tanımlamayı düzeltmeliyiz. “Pan-Türkizm”, basitçe anlatmak gerekirse, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan Türkî/Turan ülkelerin, tek bir ülke ya da bir topluluk içerisinde siyasal birliğini hedefleyen bir akımdır. Belirtmek gerekiyor ki, bugün Türkiye’de, devletin, dışarıya doğru yayılırken; işgaller, ilhaklar yaparken ve sömürgecilik yönünde bir hat izlerken esas aldığı program, “pan-Türkizm” değil “yeni-Osmanlıcılık” akımı üzerinden şekillenmektedir. “Pan-Türkizm”, ‘90’ların başında, SSCB dağıtıldıktan sonra, sermayenin ve devletin yayılma hedefine paralel olarak egemenlerin içindeki kimi kesimler tarafından dillendirilmiş, buna yönelik bazı girişimlerde bulunulmuş ama hem iç, hem de dış sebeplerden kaynaklı bu yönelimin devamı getirilememiştir. Bugün halen devletin içerisinde Pan-Türkist eğilimler vardır. Ancak yayılmacı siyasetin programını belirleyen akım “yeni-Osmanlıcılık” akımıdır.
Ancak bir akım olarak “yeni-Osmanlıcılık” sadece yayılmacı siyasetin programının karakterini belirler. Yayılmacı girişimlerin özünü anlayabilmemiz için bu programın üzerinde yükseldiği maddi temeli de anlamamız gerekir. Çünkü biçim, esasında özün bir yansımasıdır. Elbette öz belli ölçülerde biçimden etkilenebilir. Fakat belirleyici olan öz, yani maddi temeldir. Yine aynı şekilde, hakim olan yayılmacı siyasetin, neden başka bir akım üzerinden değil de “yeni-Osmanlıcılık” üzerinden biçimlendiğini anlamak için ise Türkiye’de kapitalizmin ve devletin gelişim seyrini, sermaye kesimleri ve devlet kesimleri arasındaki matrisyen çelişkileri de anlamak gerekir. Ayrıca tüm bunları, ekonomi ve siyasetin karşılıklı ilişkisinden doğru ele almak gerekir. Bu tartışmayı yürütürken bunlara dikkat etmeye çalışacak ve böyle bir yöntem kullanacağız. Aksi halde kimi öznelerin kafasında belirlenmiş ideolojik-siyasal istençleri ya da tarihin bir anında dondurulmuş olay-olguları tartışmış oluruz; işte bu idealizmdir ve diyalektik değil mekaniktir. Biz bu sunumda materyalist bir konumda durmaya çalışacak ve diyalektik bir yöntem işleteceğiz…
TC devletinin yayılmacı yönelimine/girişimlerine geçmeden önce, bir giriş olarak kapitalizmin tekelci aşamasının bir ürünü olan emperyalizmi, kısaca da olsa bugünden doğru anlamak önemli. Bu anlayışı sağlayabilmek için günümüz emperyalizmini, tartıştığımız konu bağlamında, kısaca tanımlayabiliriz.
Sermayenin tekelleşmesinin bir ürünü ve kapitalizmin son aşaması olan emperyalizm, hangi evrede hangi rejim altında olursa olsun, mali sermayenin egemenliğine dayanan kapitalist bir dünya sistemidir. Bu dünya sistemi, günümüzde sürmekte olan evresi itibariyle, mali sermayenin uluslararası hareketine dayalı olarak işleyen küresel bir ekonominin üzerinde yapılanır. Böylece yapılanan emperyalizm, tekelleşen sermayenin ve devletin, azami kâr ve azami egemenlik ihtiyacını karşılamak için tekelci rekabete dayanan bir yayılmacılık ve egemenlik tarzıdır. Bu maddi temelin üzerinde yükselen ve aynı zamanda bu maddi temeli de belirleyecek ölçüde etkileyen siyasal bir düzen etrafında işler. Emperyalizm, içinde bulunduğumuz evrede, emperyalist olsun ya da olmasın tüm kapitalist devletler için içsel bir olgu haline gelmiştir. Dinamik ve aynı zamanda eşitsiz, bileşik, hiyerarşik ve krizlerle, büyük altüst oluşlarla bezeli bir yapıya sahiptir. Bu niteliklerinden ötürü, emperyalist kapitalist hiyerarşinin mimarisinde -piramidin en tepesinde hareketlilik, büyük savaş ve yıkımlar olmaksızın çok mümkün olmasa da- geçişlilik söz konusudur.
Kapitalist ülkelerin, “ileri, orta ve az gelişmiş” diye nitelenen ve eşitsizliğin sonucu oluşan bir hiyerarşi piramidi boyunca, ekonomik-siyasal güçlerine göre sıralandığı bu bileşik dünya sisteminde, güce dayalı egemenlik ve nüfus alanları uğruna, devletler ve sermaye kesimleri arasındaki rekabet ve mücadele her daim sürer. Elbette ki, bu rekabet ve mücadele, kriz ve buhran anlarında çok daha sertleşir; devletlerin doğrudan veya vekaleten karşı karşıya geldiği, yerel, bölgesel ve hatta küresel bir savaşa dönüşebilir. Ancak bu piramidin katları arasında kesin, kaba, aşılamaz ve mekanik sınırlar yoktur. Çünkü söylediğimiz gibi sistem, durağan değil dinamik bir yapıya sahiptir. (Bu elbette çok hızlı geçişler olduğu, olabileceği anlamına da gelmemektedir.) Her ne kadar eşitsiz olsa da bileşiktir. Sistemin bu eşitsiz ancak bileşik olan dinamik yapısı her daim işler. Bu yapı, olağan zamanlarda daha tedrici, kriz zamanlarında ise daha sert, daha sıçramalı değişimlere ve dönüşümlere sürekli olarak yol açar.
Bu güçler piramidinin en üst basamağında yer alan ileri derecede gelişmiş kapitalist ülkeler ve devletler, çoğunlukla emperyalistlerdir. Hiyerarşi piramidinde, bu en üst basamağın bir altında, yani piramidin ortasında ise alttan üste geçişsel özellikler taşıyan ve bu bakımdan kendi içinde de düzey farklılıkları olan orta derecede gelişmiş diye tanımlanabilecek kapitalist ülkeler-devletler vardır. Bu orta-derecede gelişmiş devletlerin bazıları, belirli kriz anlarında, uygun bölgesel koşullara, ekonomik gelişkinliğine paralel olarak oluşmuş askeri-siyasal bir kapasiteye ve toplumsal yapısı itibariyle bir uygunluğa sahipse, duruma göre alt-emperyalist veya bölgesel emperyalist olarak tanımlanabilecek bir pozisyon kazanabilirler. Bu pozisyondaki bir kapitalist ülke henüz en üsttekiler gibi bir ekonomik güce, askeri-siyasal kapasiteye ve küresel bir hegemonyaya sahip değildir ve öyle kolay yoldan da olamaz kuşkusuz. Öyle ki, alt-emperyalist bir ülke, ya büyük bir emperyalist güce ya da emperyalistler arasındaki çelişkiye, sistemin yapısal krizlerine vb. yaslanmak zorundadır. Fakat onun “alt” bir nitelikte olması, kendi çapında ekonomik-siyasal boyutlarda emperyalist bir yayılmacı olduğu gerçeğini değiştirmez.
Bu pozisyon, yaslanma ihtiyacı ve başkaca çok yönlü sebeplerden kaynaklı, salınımlı ve sarsıntılı bir pozisyondur. Bu salınım ve sarsıntı, hem içeride, hem de dışarıda devletin ve sermayenin krizli bir yapı içerisinde sıkışmasına sebebiyet verir. Bu da konjonktür dahilinde ülke içerisinde bir devrimci durum oluşmamış olsa bile, bunun oluşmasına dair yapısal bir eğilimin sürekli olarak her daim olduğu anlamına gelir. Bir süreç içerisinde kazanılmış alt-emperyalist pozisyon, bu salınımlı-sarsıntılı yapısallıktan kaynaklı bir süre sonra kaybedilebilir. Ancak salınımlı-sarsıntılı olması ve emperyalistler ile kurmak zorunda olduğu hiyerarşik ilişki, alt-emperyalist nitelik kazanmış bir ülkenin, bir “sömürge ülke” gibi emperyalistlere göbekten bağlı olduğu anlamına gelmez. Emperyalist hiyerarşi içerisinde, alt-emperyalist pozisyonu sağlayabilmiş bir devletin, üsttekilere karşı göreli bir özerklik alanı vardır. Kendi bölgesinde ve büyük emperyalist güçlerin eşliğinde ya da onların arasındaki çelişkilerden faydalanarak, ekonomik ve siyasal olarak doğrudan yayılmacı ilişkiler yürütür. Koşullara göre, bu yayılmacılığı sürdürebilmek için en üstteki emperyalistlerle karşı karşıya da gelebilir. Ve yeri gelir, istisnai de olsa, bir alt-emperyalist, emperyalistler ile doğrudan sert bir ihtilaf içerisine de girebilir.
İşte tam bu noktada söylemek gerekir ki, tartışma konusunun nesnesi olan TC devleti, orta derecede gelişmiş kapitalist bir ekonominin üzerinde yükselen, alt ya da bölgesel emperyalist diye tanımlanabilecek devletlerden birisidir. TC devletinin, etkinliği düzenleyen dostlarımız tarafından “pan-Türkist” diye tanımlanan ancak aslında “yeni-Osmanlıcı” olan yayılmacı girişimlerinin maddi temeli de budur. Şimdi, bu maddi temelin, TC devletinin ve Türkiye kapitalizminin gelişim seyri içinde nasıl oluştuğuna; kuvveden fiile nasıl dönüştüğüne; neden “pan-Türkist” değil de “yeni-Osmanlıcı” olarak tanımlanması gerektiğine ve tüm bunlara, TC’nin bir NATO mensubu olmasının ne gibi bir etkide bulunduğuna dair tartışabiliriz.
Kurulduktan belli bir zamana kadar, az gelişmiş kapitalist bir ülke olarak değerlendirilmesi gereken Türkiye, 1960 sonrasında, devletin kolektif bir kapitalist olarak etkin rol aldığı “ithal ikameci modele” dayanarak, sıçramalı bir gelişme yaşamıştı. 1960 sonrasında, sanayi sermayesi, kısa sürede hızla serpilip büyümüş, tekelleşmiş ve mali-sermaye ile bütünleşmişti. Bu dönem aynı zamanda taşra-kır kökenli sermayenin de siyasal-toplumsal yaşamda iyice etkin hale geldiği bir dönemdi. Ayrıca, TC devleti 1952’den bu yana NATO üyesi bir ülkedir. Yüzlerce senelik bir sürekliliğe sahip olan ve 600 yıllık Osmanlı imparatorluk geleneğinin bakiyesi olan devlet mekanizması, hem siyasal hem de askeri boyutlarda, buna uygun olarak bu dönemde yapılandırılmıştır. Türkiye kapitalizminin, emperyalist sistemle tam olarak bütünleşmesi ve emperyalizmin tam anlamıyla bir içsel olgu haline gelmesi de bu dönemde tamamlanmıştır. Kuruluşundan bu yana, Kuzey Kürdistan’ı, bir iç sömürge olarak Osmanlı’dan devralan TC devleti, bu sömürgeciliği bu dönemde derinleştirmiştir. Aynı şekilde İslamcılık ve Türkçülük gibi dinci ve milliyetçi ideolojiler, anti-komünist bir içerikle, devlet maharetiyle toplumun içerisine yine bu dönemde daha güçlü zerk edilmiştir. Toplumu, Türk-İslam anlayışına uygun bir dönüşüme uğratma hedefi de bu dönemde hız kazanmıştır.
Ancak belli bir süre sonra bu “ithal ikameci model”, hem iç hem de dış sebeplerden kaynaklı işleyemez hale gelmiş ve sermaye birikiminde bir tıkanıklık oluşmuştu. “24 Ocak 1980 Kararları” olarak bilinen yapısal dönüşüm programı, bu tıkanıklığı, hem içeride, hem dışarıda aşmak için tasarlanmıştı. Amaç içeride sömürüyü azamileştirip, küresel ekonomiyle uyumlu hale gelerek dışarıya doğru açılmaktı. Ama bu sadece ekonomik bir yapılandırma ile mümkün değildi. Buna paralel olarak askeri-siyasal bir kapasitenin sağlanması ve toplumsal bir dönüşümün gerçekleştirilmesi de gerekiyordu. 1950’den o günlere değin işletilen mekanizma ile bunun sağlanamadığı/sağlanamayacağı açıktı. Zaten, 12 Eylül askeri faşist darbesi de 12 Mart darbesinin başaramadığını başarmak, sermaye birikiminin ve devletin bütünlüğünün önündeki (başta emekçi hareket, Kürt ulusal hareketi ve devrimci örgütler olmak üzere) engelleri kaldırmak, devletin askeri-siyasal kapasitesini arttırmak ve toplumsal dönüşümü sağlamak için icra edilmişti. Nitekim 12 Eylül ile birlikte tesis edilen siyasal rejim, darbeden önce devrimci bir durum oluşturan kitle hareketini bastırarak ve siyasal alanı yeniden düzenleyerek, bunu bir düzeye kadar başarmıştır…
12 Eylül askeri faşist darbesinin düzlediği bu zeminde, “24 Ocak Kararları”nın mimarı olan Özal’ın ‘83’de hükümete getirilmesi, egemenler için yeni bir evrenin başlangıcı demekti. 12 Eylül sonrasında sermaye, daha önce hiç olmadığı kadar hızlı bir biçimde büyüdü ve (özellikle İslami ülkelere doğru) dışarı açılmaya başladı. Darbe öncesi ayakta olan kitle hareketi ve onun öncüleri bastırılmış ve yenilgiye uğratılmıştı. Bu sayede, geçmişte var olan nispi “demokratik” hakların hepsi, ya törpülendi ya da ortadan kaldırıldı. Bu ortamda, siyasal rejim, sermayenin tekelleşmesine uygun olarak yeniden yapılandırıldı. “İhracata dayalı üretim modeline” geçiş ve küresel ekonomiyle bütünleşme için tüm siyasal düzenlemeler gerçekleştirildi. Ayrıca ordu NATO’ya ve yayılma istencine uygun olarak yeniden ve en baştan yapılandırıldı. Diğer yandan ise toplumun İslamcılaştırılması için tarikatların önü devlet tarafından her alanda fiilen açıldı; eğitimde ve toplumsal alanda bu İslamcılaştırmaya yönelik uygulamalar devreye sokuldu. Çünkü toplum böyle, yani Türk-İslamcı bir dönüşümle yönetilebilir hale getirilebilirdi. Yine bu dönem, taşra-kır kökenli Anadolu sermayesinin yükselişe geçtiği bir dönemdi.
‘90’ların başına gelindiğinde, devlet ve sermaye, Türkiye kapitalizminin, küresel sermaye birikim rejimi olan neoliberalizme dahil olarak ve dışarıya doğru çok daha yoğun biçimde açılarak, devletin emperyalist bir konum kazanabileceği olgunluğa ulaştığını düşünmeye başlamıştı. SSCB’nin dağıtılması ve Yeni Dünya Düzeni’nin ilanının gerçekleşmesi sonrası TC devleti, oluşan boşluğu fırsat bilerek, yayılmacı bir siyaset gütmeye başladı. Sunumun konusu olan “pan-Türkizmin” gündeme gelişi de bu bağlamda gerçekleşti. TC devleti, bu dönemde Azerbaycan’da bir darbe bile tertiplemeye yeltendi. Ancak o dönem emperyalistler, buna izin vermedi. TC devleti ve Türkiye kapitalizmi açısından, bu engellemeye kafa tutabilecek bir yeterlilik de uygun bir konjonktür de söz konusu değildi zaten. “Pan-Türkizm” ise (her ne kadar devlet içindeki bazı kesimler bunda ısrarcı olsa da) böylece bir kenara koyuldu. Körfez Savaşı’ndan sonra, oluşan bölge durumundan ilhamla, “pan-Türkizm”e göre daha gerçekçi sayılabilecek başka bir strateji gündeme geldi. Bu stratejiye göre, önce “Misak-ı Milli” (yani Musul, Kerkük ve Kuzey Suriye) sınırlarına ulaşılacak, sonra ise eski Osmanlı sömürgesi olan ülkelere ve Afrika’ya doğru bir yayılma gerçekleştirilecekti. Orta Asya’daki ülkeler de buradan hareketle kapsama alanına alınabilirdi. Bu stratejinin adı henüz “yeni-Osmanlıcılık” değildi (bu adlandırma 2000’lerde yapıldı) ama tekabül ettiği nokta aynıydı. Ancak tüm bunların yapılması o dönem için oldukça zordu…
Çünkü, ‘80’lerin ortasından ‘90’ların sonuna kadar süren çok yönlü kriz, egemen sınıflar tarafından istenilen olgunluğun, tam olarak sağlanamadığını göstermekteydi. Darbe sonrası tesis edilen rejimin, çok ciddi bir temsil krizi ürettiği ve toplumsal rıza üretemediği ortaya çıkmıştı. Egemen sınıf kesimleri arasındaki çelişkiler de artmıştı. Kuşkusuz bu durumu yaratan etkenlerden birisi, Kürt özgürlük mücadelesinin ‘90’lar boyunca durdurulamayan yükselişiydi. Bununla birlikte devrimci hareketin süren direnişi de önemli bir etkendi. Ayrıca, mevcut rejime karşı, yeni yeni yükselen Anadolu sermayesinin desteklediği İslamcı bir muhalefetin oluşması da başka bir kriz dinamiği yaratmaktaydı. Tüm bunlardan kaynaklı, TC devleti ve Türkiye kapitalizmi, küresel sermaye birikim rejimi olan neoliberalizme uygun bir yapılanma sağlayamamış; “Yeni Dünya Düzeni”nde ona biçilen role uygun bir askeri-siyasal kapasiteye ulaşamamıştı. Bu koşullarda dışarıya açılması mümkün değildi. Uzun süredir kurtulamadığı ve her boyutta gerçekleşen bir hazımsızlık yaşamaktaydı. İçe doğru büzüşmemek veya parçalanmamak için sömürüyü ve baskıyı azamileştirerek dışa açılmak zorundaydı. Bunun için ise önce buna mani olan çok yönlü krizden kurtulması gerekiyordu.
O gün için bu krizden çıkış, Türkiye’yi ve TC devletini küresel sermaye birikim rejimi (neoliberalizm) ve “Yeni Dünya Düzeni” ile tamamen uyumlu hale getirecek, sürmekte olan bu kriz dinamiklerini ortadan kaldıracak, geniş bir toplumsal rıza üretimini sağlayabilecek, sermayenin ihtiyaçlarını içeride ve dışarıda karşılayabilecek ve 12 Eylül’ün başaramadığını başaracak bir iktidarın sağlanması ve çürümüş olan eski rejimin yerine yeni bir rejimin inşa edilmesiyle mümkündü. Batı’yla uyum içinde, kendi bölgesinde emperyalist bir güç olan bir TC devleti ve yönetilebilen bir Türkiye isteniyordu. Bu doğrultuda, egemen sınıfın içerisindeki kesimler, iç ve dış sermaye ve NATO desteğiyle, kesişen çıkarlardan hareketle, AKP’yi dolaylı/dolaysız desteklediler ve hükümet olmasına açıktan destek verdiler/razı oldular. ‘90’ların sonu, 2000’lerin başında devrimci hareketi ve Kürdistan Özgürlük Hareketi’ni çok kapsamlı bir saldırıyla darbeleyen egemenler, düzledikleri bu alana AKP’yi getirdi.
AKP’nin post-İslamcı bir ideoloji üzerinden geniş bir kitle tabanına sahip olması, egemenlerin AKP’yi desteklemesindeki en büyük gerekçeydi. Bir diğer gerekçe ise AKP’nin egemen sınıf kesimlerinin istençlerine boyun eğmesi ve programını buna uygun hale getirmesiydi. Öyle ki, AKP, ayakları İhvancılık zeminine basan ama yüzü her daim Batı’ya dönük olan; iç siyasette post-İslamcı, dış siyasette ise “yeni-Osmanlıcı” bir karaktere sahipti. Milli Görüş kökenli olması onun İslamcı/İhvancı (Müslüman Kardeşçi) yanını oluşturuyordu; bu, hem iç rıza üretimine hem de dış siyasal nüfuz üretimine uygundu. Ayrıca AKP üstündeki gömleği çıkartarak yüzünü Batı’ya dönmüştü; neoliberalizme ve Yeni Dünya Düzeni’ne uygun bir konumlanmaydı bu. 2001’de Davutoğlu’nun yazdığı “Stratejik Derinlik” kitabıyla da dış siyaset anlayışını ortaya koymuştu; “yeni-Osmanlıcılığın” sistemli bir şekilde formüle edildiği ilk çalışma buydu. Egemenler, Batı’yla uyum içinde neoliberal programı uygulayacak, kendi bölgesinde bir güç olan bir TC devleti ve yönetilebilen bir Türkiye amacını sağlamak için bundan daha iyisini bulamazdı!
AKP, bu karakteri ve ona sunulan imkanlar sayesinde, devlet mekanizmasını tedrici bir şekilde ele geçirerek, belli bir döneme kadar ve belli bir ölçüde toplumsal rıza üretimini sağlamayı başardı. Neoliberal program çerçevesinde özelleştirmeleri ve Batı’nın bölgesel siyaseti doğrultusunda tam konumlanmayı bu şekilde gerçekleştirdi. Emekçi halka dönük çok yönlü bir mülksüzleştirme, sömürüyü azamileştirme ve örgütsüzleştirme operasyonu yürütüldü. Türkiye sermayesi gerek kâr oranları bakımından, gerek teknolojik kapasite bakımından, en büyük sıçramasını bu dönemde yaptı. Zaten dışarı açılmış olan sermaye çok daha büyük atılımlar yapabilir hale geldi. Ayrıca AKP, içeriden ve dışarıdan aldığı destekle, eski rejimin kalıntılarını tasfiye ettiği ve yeni bir rejimin inşa edildiği adımları da peyderpey atıyordu. Siyasal iktidarın tekçileştiği, faşistleştiği bir rejim inşa ediliyordu. Toplumun büyük çoğunluğunun bilincinde, “Osmanlı gibi büyük bir Türkiye olma” miti ve hayali de yine bu dönemde işlendi. AKP, 12 Eylül askeri faşist darbesinin başaramadığı ve yarım bıraktığı her şeyi, döneme ve kendi ideolojik-siyasal karakterine uygun olarak tamamlamak için yürüyordu.
Tüm bunlara paralel olarak, devletin eski Osmanlı sömürgesi olan ülkelere ve daha fazlasına, “yeni-Osmanlıcı” dış siyaset doğrultusunda, İslamcılık/İhvancılık ideolojisi üzerinden siyasal olarak nüfuz etme çalışmaları da bu dönemde başladı ve hızlandı. Kürdistan’a yönelik yürütülen işgalci savaşın içerisinde, ordunun askeri kapasitesinin hiç olmadığı kadar artması da yine bu dönemde gerçekleşti. 2008’den sonra gerçekleştirilen tasfiye operasyonları ve tekleşen siyasal iktidarın verdiği güç sayesinde ordu, alt-emperyalist bir yapılandırmayla tamamen faşistleştirildi. Bu artan askeri kapasiteye uygun olarak, sermayenin gelişimiyle ve NATO’nun da desteğiyle, gelişkin bir askeri-sınai kompleks oluştu. TSK artık dünyanın en gelişkin ilk 20 ordusu arasına girmişti.
İşte tüm bunların neticesinde, ekonomik, siyasal ve askeri sıçramalar sayesinde, Türkiye kapitalizmi orta gelişkin kapitalist ekonomiler içinde yukarılara doğru tırmandı; dünyanın en gelişkin ilk 20 ekonomisi içinde yerini sağlamlaştırdı. TC devleti en gelişkin 20 askeri gücün içerisine de kesin bir giriş yaptı. Alt-emperyalist bir pozisyon kazanabilmek için siyasal-toplumsal uygun dönüşümleri az-çok sağlayabildi ve kendi bölgesinde ve hatta daha fazlasında belli bir ölçüde siyasal bir nüfuz alanı oluşturmayı başardı. Önce “Misak-ı Milli” sınırlarına ulaşacak, sonra ise eski Osmanlı sömürgesi olan ülkelere ve Afrika’ya doğru bir yayılma gerçekleştirecek, Orta Asya’daki ülkeleri de buradan hareketle kapsama alanına alabilecek, “yeni-Osmanlıcı” bir dış siyaset, artık daha sarih biçimde uygulamaya alınabilirdi.
Elbette tüm sorunlar çözülmüş değildi. O güne kadar sağlanan ekonomik gelişmenin sürdürülebilir kılınması ve ileri sıçratılmasının önünde engeller vardı; bu engeller halen var. AKP’nin bu yönde kurmaya çalıştığı rejim de Türkiye toplumuna dar geliyordu; Haziran 2013 isyanında ve sonrasında kitleler bunun böyle olduğunu göstermişti; bugün halen bu durum devam ediyor. 2014’den sonra, Batı’nın çıkarları ile TC’nin çıkarları arasında bir uyumsuzluk ve çatışma da oluşmaya başlamıştı; bu uyumsuzluklar ve çatışma yer yer ve değişen biçimlerde halen sürüyor. Ayrıca, Kürt özgürlük mücadelesi geriletilmek ve tasfiye edilmek bir yana, sürekli kendini geliştiren bir dinamiğe sahipti; nitekim bu dinamik şu an TC’nin dış çıkarlarını tehdit eden bölgesel bir özneye dönüşmüş durumda. Gelişime rağmen var olan bu krizli durum, alt-emperyalist ülkelerin salınımlı ve sarsıntılı yapısına uygundu. Ancak tüm bunlara rağmen, 12 Eylül askeri faşist darbesinden o güne dek sağlanmaya çalışılan olgunluk, büyük ölçüde oluşmuştu denilebilir.
2011 bölgesel rejim kriziyle birlikte oluşan ortam ise bu olgunlaşmayı, kuvveden fiile çevirmek için fırsatlar yarattı. 2000’lerin başından o güne dek, yumuşak bir güç olarak bölge ülkeleri üzerindeki ekonomik-siyasi nüfuzunu derinleştirmeye çalışan TC devleti, 2011’de patlak veren krizle birlikte askeri müdahalelere de girişerek, “yeni-Osmanlıcı” yayılmacı girişimlerini bir üst düzeye taşıdı. Suriye’de olanlar herkesin malumu zaten. Aynı şekilde Irak’ta da benzer bir durum söz konusu. Libya, Azerbaycan, Somali ve birçok Afrika ülkesi… TC devleti, gerek emperyalistlere yaslanarak, gerekse de emperyalistler arasındaki çelişkilerden faydalanacak bir denge siyaseti yürüterek, yer yer ise emperyalistlerle karşı karşıya gelerek, saydığımız bütün bu alanlarda ve hatta daha fazlasında, ekonomik, siyasal ve askeri bir yayılmayı sağlamayı başardı. Bu noktada Kürdistan’a karşı yürütülen işgalci savaşın, dışarıya yayılmak ve alt-emperyalistleşmek için her anlamda bir sıçrama tahtası olarak kullanıldığının da altını tekrardan kalınca çizmek gerekiyor. Tüm bunlardan doğru baktığımızda, ileri ve geri gidişler olsa da, özellikle 2019’dan bugüne kadar olan süreçte, fiilen bir alt-emperyalist pozisyon kazanmış TC devleti var artık karşımızda.
TC devleti, Aksa Tufanı sonrası bölgede oluşan gerçekliğe, hem böyle bir pozisyonla, hem de yukarıda değindiğimiz bir sorunlar yumağıyla girmiş oldu. Şu an onun için temel hedef, bu pozisyonun korunması ve sağlama alınması. Bunun için de önce kendi iç cephesini tahkim etmesi gerekiyor. TC’nin eski Osmanlı sömürgelerinde, Afrika’da ve başka yerlerde oluşan fiili durumunu koruması ve daha da ilerletebilmesi; sadece iç sömürge olan Kuzey Kürdistan’la sınırlı olmayan “Kürt sorunu”nu çözmesi, aynı zamanda bölgedeki yeniden dizayn sürecinin dayattığı bir zorunluluk olarak önünde duruyor. TC, bu durumu, büyük oranda Rojava Kürdistan ve Başur Kürdistan topraklarını içeren Misak-ı Milli sınırlarına doğru genişlemek için değerlendirmeyi hedefliyor. Kürt Özgürlük Hareketi ile başlatılan son müzakere sürecini de bir yanıyla buradan doğru okumak gerekiyor. Bunu başaramazsa TC devletinin içine doğru büzüşeceği çok daha sert süreçlerin yaşanması işten bile değildir. Ancak buna ulaşsa bile salınımlı ve sarsıntılı yapısından kurtulamayacaktır; çünkü araftadır. Devrimciler ve komünistler, siyasal konumlanmalarını bu nesnelliğe uygun olarak yapmak zorundadır. TC’nin alt-emperyalist pozisyonunu ve buna bağlı olarak oluşan salınımlı ve sarsıntılı yapısını göremeyen bir devrimciliğin kıymeti yoktur; boş hamasettir; daha kötüsü ise örtülü şovenizmdir!
Buraya kadar söylediğimiz her şeyi, sunumun konusu doğrultusunda, şu şekilde sonuca ulaştırabiliriz:
TC devleti ve Türkiye kapitalizmi, küresel emperyalist hiyerarşinin ve zincirin bir halkasıdır. Alt-emperyalist pozisyonundan kaynaklı ise bu zincirin zayıf halkalarından birisidir. Bu pozisyon, 45 senelik bir süreç içerisinde, ileri ve geri gidişlerle edinilmiş bir pozisyondur. Elbette her alt-emperyalist devlet gibi TC de belli koşullar dahilinde bu pozisyonunu kaybedebilir. Ancak yaptığı işgal ve ilhaklar bugün bu kapsamda değerlendirilmelidir.
Bu pozisyon edinilirken benimsenen strateji ise “pan-Türkizm” diye değil “yeni-Osmanlıcılık” olarak tanımlanmalıdır. Bu pozisyonun edinilmesinde ve TC devletinin şu anki mevcut pozisyonunda, NATO üyesi olmasının ve ona biçilen rolün etkisi kuşkusuz olarak vardır. Ayrıca, zayıf halka olması, onun devrimci duruma da açık salınımlı ve sarsıntılı bir yapıya sahip olmasına sebebiyet vermektedir. Öte yandan TC devleti, Batı’nın ve NATO’nun tüm buyruklarını koşulsuz olarak yerine getiren basit bir vassal değildir. Aralarında eşitsiz ancak karşılıklı bir çıkarlar ilişkisi vardır. Çünkü edindiği pozisyondan hareketle, emperyalist hiyerarşi ve zincir içerisinde göreli bir özerklik alanı oluşmuştur. O yüzden, Türkiye’de NATO dışarıda değil, içeridedir; NATO, TC devletinin doğrudan kendisidir. TC (alt) emperyalizmi de NATO ile sınırlı değildir; TC tarafından işlenen emperyalist suçlar, bir “işbirlikçilik” derekesine indirilerek NATO’ya havale edilemez. Bundan kaynaklı, Türkiyeli bir komünistin yürüteceği anti-emperyalist mücadelenin ilk hedefi, (bağlaşığı olduğu emperyalist güç ve kurumların yanı sıra) TC devletinin doğrudan kendisidir.
29 Mayıs 2025
Kaynak: Komün Gücü
Sansürsüz okumak için: Buraya tıklayınız
