Castells kent meselesini esas olarak bütün toplumsal grupların günlük yaşamının temelinde yer alan ortak tüketim araçlarının örgütlenmesine bağlamaktadır. Konut, eğitim, sağlık, kültür, ticaret, ulaşım gibi. Castells, Lefebrve’nin tersine kenti bir üretim aracı şeklinde değil, “kamusal tüketim aracı” olarak görür. Bu da elbette yetersiz ve çok eksik bir kent tanımıdır. Yanlış olan sadece tüketimi tek başına üretimden ayrı ele alması değil, devlet aygıtını tüketimin üleştirilmesinde olumlu bir baş aktör olarak görmesidir. Castells kent üzerine yazarken en sık kullandığı cümle “devlet müdahalesi”dir. Ortak tüketimin örgütlenmesi ve yönetilmesinde bunu, devlet müdahalesini belirleyici görür. Tabii kendi dönemi için bile kısmen doğru olan bu yaklaşım günümüzde tümüyle geçersizdir. Devlet artık kamusal ve sosyal sorumluluğunu üzerinden fırlatıp atmıştır. Halkın zorunlu tüketim ihtiyaçlarını (su, ulaşım, elektrik, okul, hastane vb.) özel ellere devretmiştir. Bugün baskın olan deyim yerindeyse “tekelci şehir”dir.
Kent üzerindeki “devlet müdahalesi” doğrudan ve dolaylı olarak kamu kaynaklarının tekellere devredilmesiyle kendini göstermektedir. Bu sadece özelleştirmelerle sınırlı değildir, hazine arazilerinin, bankaların, turizm bölgelerinde otel, konut ve milli parkların, şehir hastanelerinin hizmetler kısmının, sigorta ve yatırım şirketlerinin, AVM’lerin, Kargo şirketlerinin, havalimanı yer hizmetleri ile trenlerin turistikleştirilen vagonlarının ve Trendyol gibi evlere mal ve hizmet götüren internet tabanlı şirketlerin de devlet gözetiminde yabancı tekellere kiralanması veya satılması söz konusudur.
Castells kent ve ekoloji meselesini birbiriyle çok yakından ilişkili olarak görür ve mücadelenin “yeni bir ekseni” olarak ele alır. Kent meselesinde durduğu devrimci zemin de zaten budur.
“Aslında kentsel kriz, çevrebilim sorununun temelinde yatan ve üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkiyle bağlantılı daha genel bir krizin özel bir biçimidir. Kentsel krizin köklerine saldırmak isteyen herkes ekolojik krizle ilgilenmek zorundadır.” (Castells)
Bu anlamda Castells’e göre kentsel krizle mücadele ekolojik krizle mücadele ile mümkündür. M.Castells, Poulantzas ve Althussercidir. Yapısalcılığını Althusser’den, devleti kapitalist sınıflardan ayrı ve belirleyici görmesini de Poulantzas’tan almaktadır.
68 Paris ayaklanmasında Guy Debord’un, Sitüasyonistlerinin geri çekildiği 1972 yılı aynı zamanda Manuel Castells’in “Kent Sorunu” kitabıyla ortaya çıktığı yıldır. Dönem, Castells dâhil pek çok gencin Marksist olmak istediği ancak aynı zamanda Marksizmlerinin değişken siyasi iklime uygun olmasını istedikleri bir dönemdi. Bu noktada Althusser’in ekonomizmden uzak görüşleriyle bütünsel, analitik bir çerçeveyi önerdiğini gördüler.
Castells “kent sorunu”nun kapitalist bir toplumsal çelişki olup olmadığına “evet” yanıtını veriyordu. Kent meselesini sınıf başkaldırısının artan çeşitli biçimlerinden biri olarak görüyordu. Tüm toplumsal çelişkileri,- ayırt etmeksizin- emek-sermaye çelişkisinin içine boca eden Ortodoks Marksist anlayışını kabul etmiyordu. Kent onun için “mekânsal bir özgüllük”tü.
Castells’in ustası Lefebvre’ye en sert eleştirisi, sınıf mücadelesini kentsel bir mücadeleye indirgemesidir. Bu aynı zamanda niyetlerden bağımsız işçi sınıfının sonunun geldiğini “kent hakkı”nın ardına sığınarak söylemek oluyordu. Aslında işin özü Lefebvre’nin geldiği nokta “bir yaşam biçimi olarak şehircilik” ve “gündelik yaşamın eleştirisi” tarzında Hegelci Marksizm’den de geri bir reformizmdi. Günümüzde dahi etkileri sürmektedir.
Stavrides’e gelince, “müşterekleşme” kavramı ile kentleşen, yani sermayenin malına dönüşen şehirlerin bu kavram (müşterek) etrafında bir örgütlenme ve mücadele ile aşılabileceğini tartışır. İngilizce kullanımı ‘Community’ olan, etimolojik olarak müşterek kelimesinin İngilizce karşılığı olan ‘Commons’ ve Müşterekleştirme anlamına gelen ‘commoning’ ile aynı kavramsal temelden beslenir. Community kelime kökeni itibariyle halk, toplum ve kalabalıklardan farklı bir anlam içeriyor. Commons (müşterekler) ile benzer bir yere çağrışım yaparak, bir araya gelenlerin oluşturduğu topluluk anlamına geliyor.
Kuzey ve Güney Amerika’dan Avrupa ve Mağrip ülkelerine 2000’li yıllardan sonra gelişen meydan işgallerini “Müşterek/müşterekleştirilmiş mekânlar” olarak görür ve yeni birer direniş odağı olarak selamlar.
Müşterekleri birer “kurtarılmış bölge” olmaktan ziyade mücadele sırasında özyönetimin öğrenildiği, özgürlük havasının solunduğu bu anlamda “yeni bir sınıfsal kimliğin inşa edildiği” yerler olarak tarifler.
Neoliberal sermaye ekonomik krizleri artık kendi haline bırakmıyor, kontrolden daha fazla çıkmaması için onu OHAL’lerle aşıyor. Bu temelde gündelik hayatı savaş ve güvenlik mekânı haline getiriyor.
Günümüz dünyası kentleşmiştir. Kentleşmeden kastımız şehirlerin bankalar, şirketler, devlet teşekkülleri, sanayi kompleksleri, ticari müesseseler ve militarize olmuş polis kuvvetleri ile çepe çevre, sımsıkı sarılmış olduğudur. Kentleşme geçmişin tarihsel kentlerini bitirmiştir. Hastaneleri, stadyumları, fabrikaları, üniversiteleri ve hatta hapishaneleri, daha önce mahallelerle iç içe olan tüm bu kamusallığı şehirlerin dışına atmıştır. İşçi sınıfı, gençlik, gecekondu halkı, yabancı göçmen ve mülteciler, işsiz-güçsüz yoksullar şehrin kırmızı alanlarını işgal etmesinler diye merkezden kovulmuşlardır. Devlet kamusallığının göstergelerini kendi eliyle halktan koparmıştır. Kamusal mekânlar artık aktif bir şekilde deneyimlenememektedir. Mahallelerin pencerelerinden gözükmemektedir. Ana caddeye çıkıldığında artık görülen devasa gökdelenler, iş kuleleri, rezidanslar, polis karakolları, otoparklar, AVM’ler, lüks restoranlar, özel okul ve özel hastanelerdir…
Stavrides verdiği müşterekleşme örneklerinde, (Meksika, Bolivya ve Yunanistan) mevcut inisiyatiflerin birkaç özelliğine dikkat çekiyor: İlki düşmana karşı savaşırken aynı zamanda oluşturdukları kendi örgütlülüklerindeki hiyerarşiye karşı da savaştıkları. İkincisi ise karar alma süreçlerinde klasik demokratik merkeziyetçilik eksenindeki azınlık-çoğunluk oylamasından ziyade tüm tarafların iknasını esas alan azınlık görüşlerinin minimuma indirildiği ama kayıt altına alındığı uzun tartışma süreçleridir. Bu anlamda doğrudan demokrasi ve özyönetim biçimleri müşterekleşmenin temeli olarak görülebilir. Müştereklerdeki yönetim anlayışını eski çağlarda Güney Amerika yerlilerinde kabile reisini gözeten, ona saygı duyan ama öte yandan onu eşitler içinde bir eşit olarak görerek elindeki gücü sınırlayan yani “iktidarsız bir iktidar”a indirgeyen bir anlayış olarak görmek mümkündür. Son olarak dünyadaki örneklere bakıldığında özellikle meydan işgallerinde, yapılan eylemlerin kalıplaşmış eski pratiklerin ötesinde olduğu, Stavrides’in deyimiyle “kendisini icat eden” bir biçimde gerçekleştiği (ki bunu Gezi’de bizzat gözlemledik!) görülecektir. İcat burada yeni kitle örgütlenmeleri ve yeni mücadele biçimlerinin kritik kavramıdır.
Stavrides’in özellikle dikkatini çektiği bir diğer olgu Foucault’dan devraldığı “disiplinci iktidar” ve şehirlerin kritik alanlarının polis kuvvetleri tarafından vatandaşlara ve eylemlere yasaklandığı “kırmızı bölgeler” şeklinde çitlenmiş olmasıdır. Türkiye’de Güvenpark, Taksim meydanı, Yüksel caddesi bu kırmızı bölgelere verilebilecek örnekler arasındadır.
Foucault’ya göre egemen iktidar yasaklarken disiplinci iktidar gözetler ve sınıflandırır. Disiplinci iktidar yasaklamaktan ziyade buyurur. Egemenler toplumların hayatına her zamankinde daha fazla nüfuz etmek ve onları düzen yanlısı ve düzen dışı, az tehlikeli ve çok tehlikeli vb. biçimlerde sınıflandırmak istiyor. Biliniyor, özellikle hapishaneler için kurgulanmış “panoptikon” gözetleyicinin varlığına bilinmezlik katarak gözetimi pekiştiren bir araç ve işlevselliktir. Devletler panoptikal araçlarla toplumların davranış biçimlerini kendileri lehine değiştirmeye çalışmaktadırlar. Mesela artık ön planda olan “olası tehditler”den ziyade “an meselesi” olan tehditlerdir. İnsanların kafalarına sokulan bu olunca onlar üzerinde hegemonya kurmak her zamankinden daha kolay olacaktır. An meselesi tehdit söz konusu olduğunda buna karşı devletin alacağı sert ya da önleyici tedbirler karşısında insanların daha az dirençli ve sessiz kalacakları hesap edilmektedir.
“Bildiğimiz gibi kırmızı bölgeler mantığı bütün dünyaya yayıldı. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra olimpiyat oyunları, Dünya Kupası, devlet liderlerinin toplantıları, DTÖ ve İMF zirveleri süresince otoriteler acil durum tespiti yapıyorlar. Kırmızı bölgeler egemenin kararıyla şehrin belirli kısımlarında hukuku askıya almak amacıyla üretilen fakat aynı zamanda etkin bir şekilde disipline edici, örnek oluşturucu edimler yaratan mıntıkalardır. Kırmızı bölgeler potansiyel tehditleri sınıflandırır, böylelikle erişimi sınırlar ve giriş çıkış kontrol sistemlerini devreye sokar.” (Stavrides)
İşte böylelikle şehri kontrol etme ve yönetmenin adeta salgın hastalıklar döneminde olduğu gibi istisnai bir modeli ortaya çıkarılmış olur. Foucault’nun anlatımıyla, “Mükemmel bir şekilde yönetilen şehir ütopyası vebadan mustarip şehirde ortaya çıkmıştır.”
Yeni egemenlik sisteminin ütopyası hiçbir şeyin gözden kaçırılmadığı şeffaf mekân ütopyasıdır diyebiliriz.
Diğer yandan yeni egemenlikte istisnanın normalleştirilmesi en büyük gayelerin başında gelir. “Kırmızı bölgeleri kabul etmeyi öğrenmek, istisnada yaşamayı öğrenmek demektir. İstisna yasa adı altında ilan edilir; düzenin kesintiye uğraması düzen adınadır.” (Stavrides)
Risk yönetimi adına hakların askıya alınması, kırmızı mıntıkalar ilan edilmesi; bunların geçici ve istisnai durumlar olduğunun söylenmesi ancak tersine sık sık ve uzun sürelerle uygulanması, toplum nezdinde disiplinci iktidarın normalleştirilmesini beraberinde getirmektedir. Mesela TC için mecliste alınan sınır ötesi veya yurt dışına asker gönderme teskerelerinin yasal planda gösterildiği gibi geçici, süreli veya istisnai bir durum olduğu söylenebilir mi? Aynı şekilde Taksim yasağı istisnai midir? Kürdistan’daki demokratik belediyeler için uygulanan kayyum faşizmi gerçekten de o güne kadar hiç uygulanmamış yasalardaki en istisnai maddeler üzerinden yürütülmüş ve giderek total bir karakter kazanmamış mıdır?
Egemenlerin şehri bu şekilde kontrol etme ve yönetme stratejisi karşısında ezilenlerin devrimci seçeneği öngörülemezliktir. Onların da kendi istisnai ve öngörülemez eylem ve örgütlenmelerini geliştirmeleridir. Egemenlerin şeffaflaştırmak istedikleri kent denizinde en hızlısından bir sürat teknesi ya da en sessizinden bir denizaltı olmak değil, dinmeyen tsunamik dalgalar yaratmak, bu şekilde kırmızı mıntıkaların çitlerini aşmak temel strateji olmalıdır.
Stavrides’in “müşterek dünyalar” diyerek olumlu atıfta bulunduğu özyönetim deneyimlerini neredeyse mevcut kapitalist dünyadan ayrı bam başka bir dünya olarak tanımlaması ise ayakları yere basmayan abartılı bir değerlendirmedir. “Günümüz kapitalist toplumlarında toplumsal örgütlenmenin çeşitli düzeylerinde birbirinden ayrı dünyalar kurulabiliyor” söylemini verdiği örnekler üzerinden gerçekçi bulmuyoruz. Müşterek olarak tanımlanan mücadelelerin başarısızlığının demeyelim ama hedefine ulaşamamasının nedenlerinden biri de belki kendilerini bu şekilde kapitalizmin dışında konumlandırdıklarını zannetmeleriydi. Oysa tüm bu mücadeleler kapitalizme karşı kapitalizmle içiçeyken verilmişlerdi. Bu yeni kuşak kapitalizme karşı mücadeleyi onu sınıfsal olarak tam karşısına almadan ve onun ne menem bir şey olduğunu mücadeleyi yürütürken yeni yeni kavrayan bir kuşak olarak vermişti. Henüz kendi devrimci dünyasını oluşturacak güçte değildi. Buna rağmen Stavrides 21. yüzyılın ilk on yılında “toplumsal hareketlerin halk sınıflarının geleceğe dair özlemlerini dönüştürmede merkezi bir rol oynayacağını” iddia etmektedir. Kanımca bu erken bir değerlendirmedir. Bu hareketlerin bir sivil itaatsizlik eylemi mi, bir isyan mı yoksa siyasal bir kitle eylemimi olduğuna dair tartışmalar hala sürerken keskin değerlendirmelerden uzak durmak gerekir. Elbette geleceğin sınıf mücadelelerine ciddi bir katkı sundukları aşikâr ancak müştereklerin bitişinden sonra bu eylemlerin “yeni bir yaşam formu” denilerek adeta komünist toplum düzeyine kadar çıkarılması girişimi ile karşı karşıya kalmadık mı? Daha yolumuz var yoldaşlar! Müşterekleşme metropole dair bir görüngü ve siyasal mücadele biçimiydi. Onu nihai bir özgürlük ütopyası olarak göstermek doğru değil. Meydan işgallerini olağanüstü sahiplenip bu kalkışmalardan yeni teoriler üreten kesimlerin ortak bir özelliği var: Zamanında hemen hepsi gerçekleşen sosyalizm deneyimlerinden uzak durmuşlar, bu devrimlere soğuk bakmışlardır. Haliyle reel sosyalizm çözüldükten 10 yıl sonra ortaya çıkan bu hareketleri “özgürlük tanımayan”, “insanı merkez almayan” devlet sosyalizmi deneyimlerinin alternatifi olarak gördüler.
Müşterekler içinde cereyan eden toplumsal ilişki türünün eşitlikçi, demokratik niteliğinden sıkça bahseden Stavrides, bu topluluk ve grupların “antikapitalist mücadele”den ne anladığına gelince, bu konuda doyurucu bilgi vermemektedir. Sürekli müştereklerin içinde cereyan eden “kapitalizm ötesi” ilişkilerden söz etmektedir. Oysa burada çok kritik bir hata yapılıyor. Örgütlenme biçimi ile mücadele biçimi iç içe ele alınması gerekirken geçirimsiz bir şekilde ayrı ayrı ele alınıyor. Tamam, “müşterek” yeni ve başarılı bir örgütlenme modeli diyelim ama içerdiği farklı grup ve toplulukların kapitalizme karşı mücadeleden anladığı nedir? Asgari müşterekleri nelerdir? Müşterekleşme şu soruların cevabını ne kadar veriyor? “Kentlerimizi, kendimizi nasıl yöneteceğiz?” ya da “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” ise yaşam bundan sonra nasıl devam etmelidir?
Bunlar havada kalıyor. Sürekli “kapitalist olmayan sosyal ilişkiler” ya da “kapitalizm ötesi ilişkiler” kavramları kullanılıyor ama bunların içi doldurulmuyor ya da ne kastedildiği söylenmiyor. Sonuçta söylenmiş güzel sözler olarak kalıyor. Benzer diğer güzel bir söz: “Yaratıcı bireysellik yalnızca müşterekleşme içinde ve onun vasıtasıyla serpilip gelişebilir”. Burada da müşterekleşmenin günümüzde birey ve kolektif arasındaki çelişkiyi yok edecek tek güç olduğu iddia ediliyor!
Reel sosyalizmin yarattığı boşlukta 21. yüzyılın başından beri süregelen, iktidarı değil sadece hak ettikleri, aslında kaybettikleri onurlu yaşamı geri isteyen, bunu fiziki olarak savunan ve daha önce hiç görülmemiş biçimde beyaz yakalılar ile yoksulları birleştiren “toplumsal hareketler” artık yeni ve daha güçlü bir biçim almak üzere kendi gelişiminin sonuna gelmiştir. Öte yandan daha önceki toplumsal mücadelelerde hiç görülmemiş yenilikçi yöntemler geliştirmeleri elbette gözden kaçırılmamalıdır. Örneğin “dayanışma” ve “birlik” ruhunun ideolojik bir mesele olmadığı, daha çok gündelik sıcak mücadeleler içinde gerçekleşeceği en öğretici yanlarından biridir. Çoğu örgütsüz ve “örgütsüzlüğü ile övünen” bireylerden ve farklı siyasi görüşlerden oluşan bu hareketlerin birbirlerini bastırmadan bir arada olabilmeleri gelecek açısından güven vericidir.
İktidara karşı mücadelede tek bir ‘devrimci yasa’, herkesi ve her şeyi kapsayan ‘büyük bir strateji’, tek bir direniş odağı yoktur. Birden çok direniş odağı vardır. Devrimci müşterekler vardır. Şehir komünleri vardır, kırlarda modern halk savaşı dinamikleri vardır. Kapitalist “iktidarın ‘heryerdelik’i, dağınık yayılımı” (Foucault) direniş biçimlerini de dönüştürür. İktidar gibi direniş de değişmiş, dogmatik öncülük ve uvriyerist sınıfçılıktan kopmuştur. İşçi sınıfı, küçük köylülük, kent ve kır yoksulları dışında azınlıklar, kadınlar, proleterleşen öğrenciler, eko-politik topluluklar ve diğer sınıf dışı emekçi kesimleri de eşit derecede sınıf müttefikleri olarak kapsayan geniş cepheli öncülük ve önderliklerin yaratılması sürecindeyiz. Bu durumu elbette Hardt ve Negri’nin sınıf hareketlerini yok saydıkları “Çokluk” kavramı ile karıştırmamak gerekir. Sınıf yerine “Çokluk” kavramını tercih etmelerinin nedeni emperyalist kapitalist sistemi tam karşıya almaktan çekindikleri içindir. Kapitalizme karşı onun etrafından dolanarak savaşılamaz. Emperyalist kapitalizme karşı “eski” -bizce “eskimeyen”- kavramlarla mücadele edilemeyeceğini düşünüyorlar. İktidara karşı “protestonun öfkesi” ile “karnavalın neşesinin” birlikteliğini savunuyorlar. Kulağa hoş gelen bu anlayışı neolitik ‘sosyalizm’ olarak adlandırabiliriz. İlk insanların ateş yakarak onun etrafında sosyalleştiği dönemleri anımsatıyor.
Post Marksistlerin veya “sınıf” yerine “çokluk” kavramını kullananların anlamadıkları şey şudur: Geçmişte Komüntern sosyalizmi proletaryadan bahsederken sınıfın dünyasını ulaşılması güç bir “gizem” halesi ile sarıp sarmalıyordu. Sınıfa ulaşmak elbette Everest dağına tırmanmak değildi! Devlet sosyalizminin sürrealist veya gerçek dışı yaklaşımlarının yarattığı devasa ideolojik boşluk post-Marksizm’in serpilip gelişmesinin kaynağı oldu. Oysa Bookchin’in dediği gibi ne o gün ne de bugün “İşçilerin yüzleri gizemli proleter yüzler değil”. Bunu derken onları abartmamak gerektiğini iddia etmiyordu. Burada anlatılmak istenen, işçi sınıfı eylemliliklerinin sadece onların kendi kütlelerinden ibaret olmadığı, tarihsel olarak orta sınıfları, köylüleri ve aydınları da yanlarına çekebildikleridir.
İşçi sınıfı sadece kendisi değildir. Kendisinden hem ideolojik hem de fiziki olarak daha fazlasıdır. İşçi sınıfını “proleter” yapan da budur! Etki gücü ile kendisini etrafıyla birlikte çoğaltmasıdır. 20. yüzyılda birçok ülkede coşku ile deneyimlendiği gibi bir an ya da bir süre için herkesin kendisini sonsuz bir özgürlük duygusu içinde bulmasını sağlamasıydı.
Günümüzde, işçi sınıfı kendi başına sosyalist bir alternatifi ortaya koyacak durumda mıdır? Elbette hayır. Bu yüzden geçmiştekinden farklı bir ittifaklar sistemini düşünmesi gerekmektedir. Bunun ilk ayağı değişen küçük burjuva sınıflar, değişen küçük köylülük, değişen öğrenci ve kadın hareketleri, değişen eko politik gruplar, değişen azınlıklar ve değişen göçmenlerle onların temel gündemini ıskalamayan ilişkiler geliştirmesi, bu şekilde tabanını genişletmesi gerekmektedir. Sayılan halk sınıfları kapitalizmi aşma ve devleti parçalama hedefi ile işçi sınıfıyla ortak mutabakata vardıkları oranda devrim ve sosyalizm gerçek bir alternatif haline gelecektir.
“Bence dünyanın kendini, zaman boyunca gelişen uzun bir yaşamdan ziyade, noktalarını birbirine bağlayan ve kendi yumağını ören bir ağ gibi hissettiği bir dönemdeyiz”. Foucault burada artık dünyanın gelecek tarihini hızlandırmayı, an’a odaklanmayı deniyor. Bir yandan da dünya kapitalizminin doygunluğunun ötesine taştığını, kendisi ile birlikte tüm insanlığı yok etmeden önce yıkılması, en azından ciddi bir değişim geçirmesi gerekliğini söylüyor. Sonuçta “noktaları birleştirecek” ve “kendi yumağını örecek ağ” nesnel doygunluğa sıçrama yaptıracak devrimci öznelerdir. Devrimlerin belli bir tarihi plan dâhilinde, kapitalizmin kökünü kazıyacak “seçilmiş” sınıflarla değil, çok daha geniş tabanda birleşmiş emekçi kuvvetler tarafından gerçekleştirileceğini, tarihin tam da bu temelde sınıfları sıkıştırdığını ifade ediyor.
Bir hareketin oluşmasını sağlayan tarihsel bağlamın yok olduğunda harekete ne olduğu ve geriye neyin kaldığını sormak gelecek açısından önem arz eder. Müşterekleri bu temelde ele aldık.
