Amerikan Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin 15 Nisan tarihli sayısında Pentagon (ABD Savunma Bakanlığı) yetkililerine dayandırarak verdiği ve Anadolu Ajansı (AA) üzerinden Türkiye basınında da (Evrensel, Sol Haber, Halk TV, Aydınlık Gazetesi) yer bulan habere göre; “Donald Trump savunma bütçesini 500 milyar dolar daha artırarak 2027 yılı ABD savunma bütçesinin 1,5 Trilyon Dolar’a yükseltilmesini talep etmiş.” (Burada küçük bir parantez açalım. Dünyada 195 ülke var ve 92 ülkenin bütçesi 1,5 trilyon doların çok çok altında. Mesela Türkiye’nin 2026 yılı bütçesi 600-700 milyon dolardır.) Yine aynı kaynaklı haberin devamında da Trump’ın Amerikan Otomotiv Sektörü temsilcileri ile savunma sanayisinin ihtiyaçları üzerine bir görüşme gerçekleştirdiği bilgisine yer verilmiş. Gazetenin aktardığı bilginin devamında bu görüşmenin İran saldırısından önce gerçekleştirildiği de haberleştiriliyor.
Siyonist çeteye uçkurundan yakalanan ‘Epstein Konsorsiyumu’nun ortaklaşa gerçekleştirdiği İran Saldırısı 28 Şubat’ta başladı. Trump’ın görüşmeleri 15 Nisan’da haberleştirilerek sızdırıldı. Yine Amerikan basınından Washington Post, ABC News, New York Times ve İngiliz Financial Times gazetelerinin haberlerine göre, ABD İran saldırısının ilk birkaç gününde yüzlerce Tomahawk füzesi kullandı. (Financial Times, “İlk 100 saatte 186 Tomahawk” diye geçmiş haberi.) Ve Amerikan basını bu durumu senatörlerin ağzından; “Yıllarca yetebilecek stoklar kaygı verici derecede birkaç günde tüketildi” diyerek verdi.
Asgari düzeyde askerlik bilgisi olan herkesçe malumdur ki, bir ülke toprağını sadece havadan ve denizden bombardımana tutarak teslim almanın matematiği yoktur. Hele ki İran gibi bir ülkeden bahsediyorsak. Hal böyle iken bu gerçekliği Trump ve şürekâsı öngöremiyor muydu? Elbette ki CIA’si, Pentagon’u, Mossad’ı, think-tank kuruluşları ve yıllardır İran’a sızdırılan ajanların saha çalışmaları ile bu durum ‘Epstein Konsorsiyumu’ tarafından biliniyordu. Ve mesele tam da bu bilinirlik üzerine bina edildi!.. Bu bilinirlik durumu ile ne amaçlanıyordu sorusu yazının merkeze almayı amaçladığı konu olacak.
Birkaç istatistik bilgisi ile devam edelim; ABD otomotiv sektörü 1995 yılında küresel piyasanın %23’üne sahipken, 2022 yılında piyasa payı %14’e düşmüş. 2025 yılı verilerine göre küresel otomotiv pazar payında ABD %18-19 bandında iken Çin %35,6’ya ulaşmış. Çin 2000’den bu yana küresel otomotiv pazarında %300’lük bir büyüme göstermiş ve güncel pazar payının %30-40’ını elinde bulundurmaktadır. Bu rakamlar EV (Electric Vehicle – Elektrikli Araç) piyasasını da kapsamaktadır.
[Avrupa otomotiv sektörü için de durum farklı değil. Volkswagen (bünyesinde bulundurduğu Audi Brüksel’in (Belçika) üretimine son vererek 5000 çalışanı fiilen işsiz bırakmıştır. Birkaç yıl içerisinde Almanya’daki en az 3 fabrikayı daha fiilen kapatmayı “maliyet küçülmesi” hedefi olarak önüne koymuştur. 2030 yılına kadar 50.000 kişinin işten çıkarılacağının beyanıdır bu durum. Avrupa ülkeleri devlet başkanları da Trump gibi 2027 yılı savunma bütçelerini artırma kararı almış. Otomotiv sektörünü inovatif olarak savunma sanayisine dahil edecekleri beyanları basında yer buldu.] Yazıyı daha fazla rakamlar ve istatistik verilerine boğmayacağız. Derdimiz istatistiksel bir pazar payı değerlendirmesi yapmak değil. Buradan başka bir yere geçiş yapmaya çalışıyoruz.
Neoliberalizmin sonunu kapitalizmin aslına rücusu olarak özetleyebiliriz.
Sermayenin küreselleşmesi ve özelleşmesi, sermayenin sınırlar ötesine transferi, üretimin yaygınlaştırılarak istihdamla sağlanacak olan refah seviyesinin küresel paylaşımı vesaire zırvalıklarla onlarca yıldır pazarlanmaya çalışılan neoliberal politikaların sonu gelmiştir. Kapitalizm en gerçekçi ve yalın haliyle, özüne yani devlet güvencesine dönmektedir. Malum olunduğu üzere devlet dediğimiz mekanizma; sermayenin güvenliğini sağlamak üzere oluşturulmuş (içerisinde din, ulus, bayrak, toprak, vatan, yerli-milli değerler sosu bulamaç edilmiş) kurumsal bir organizmadır.
Epsteinci Konsorsiyum’un bu politika ile yapmaya çalıştığı şey; daralan otomotiv pazarında düşen kâr payını kamu güvencesinde, yani savunma ihaleleri ile otomotiv sektörüne dağıtarak sistem içerisindeki denge siyasetini sağlama çabasıdır. (Yine bir küçük parantez; yukarıda bahsi geçen Tomahawk füzelerinin tanesi 1,5 ila 2 milyon dolar maliyetle üretilmektedir. Ayrıca Interceptor -önleyen/yol kesen- füzelerinin adet bazında üretim maliyeti 12 milyon dolardır. Pentagon envanterinde sadece 4 bin adet stok olduğu yine basına sızan bilgiler arasındadır.)
Savunma sanayisi için yeni fabrikalar kurmak, altyapı oluşturmak, fabrikaları fiziki ve maddi anlamıyla vücuda getirmek hem uzun zaman alacak hem de son derece yüksek maliyetlere varacak bir süreçtir. Bunun yerine kapitalist sistem hem kendi iç dengelerini yeniden tesis etmek hem de yeni istihdam alanı oluşturarak toplumsal sükuneti sağlamak amacındadır. Issız ve her geçen gün daha da yoksullaşan Amerikan toplumunu yeni fabrikalar, tesisler, üretim alanları kurmak için ağır vergilerle daha da bunaltmaktansa hem yeni istihdam alanı (ki biz bunu daha çok insanı daha çok vergi mükellefi yapmak olarak okumalıyız) oluşturmak hem de sosyal haklardan kısıtlanarak oluşturulan bütçeyi (ki bütçenin devasa rakamlar olduğunu yukarıda izaha çalıştık) kârdan zarar eden sermaye gruplarına dağıtarak sistemin iç dengelerini modifiye etme politikası olarak okumalıyız.
Otomotiv sektörünün hazır ve deneyimli altyapı kurulumunu inovatif bir sistemle sürece dahil etmek hem hızlı hem de sermaye açısından ultra kârlı olacaktır. “Dual-use technology” (İkili kullanım teknolojisi) adıyla formüle edilen bu inovatif sistemde; otomotiv sanayisinin mevcut altyapısının ordu için araç, kamyon ve uçak parçaları üretecek şekilde düzenlenmesi; EV (Elektrikli Araç) teknoloji ve tesislerinin ise otonom sürüş teknolojisiyle askeri dron üretiminde, batarya üretim teknolojisiyle füze sistemlerinde, yapay zekâ teknolojisiyle askeri hedefleme sistemlerine entegre edilerek yaygın ve daha hızlı üretimi öngören bir projedir. Kısa vadede istihdam ve piyasada sıcak paranın dönmesi döngüsünü sağlasa da ağır vergi yükü, güvencesiz çalışma koşulları sistemin yapısal sorunu olarak tekrar ortaya çıkacaktır.
Şuraya da bir parantez açmak önemlidir; Amerikan otomotiv sektörünün tekeli durumundaki Ford Company, savaş teknolojisine/sanayisine hiç de yabancı bir kuruluş değildir. Zira, 1930 yılında Almanya’da, Köln’de kurmuş olduğu fabrikayı ve üretim tesislerini Hitler iktidarında, “Bütün imkanlarımla Nazizm davasına hizmet etmek benim için onurdur” diyerek Nazi Almanyası’nın hizmetine sunmuştur.
Henry Ford (ki kendisi Fordist üretim modelinin —bugünkü bant tipi üretimin— mucidi, babası olarak adlandırılır) Nazi Almanyası’na hizmet etmenin onurunu yaşamakla kalmamış; bugünkü adı Mercedes olan Daimler-Benz, yine bugünkü adı Audi olan Auto-Union ve BMW, Opel gibi bugünkü bilinir otomobil tekellerinin kuruluşunu, altyapısını, lojistiğini ve mühendislik teknolojisini bizzat organize ederek Nazi Almanyası’na hizmet etmesi için hayata geçirmiştir. Üstelik kurulan bu fabrikalarda, hayatta kalma umuduna sarılan Yahudiler ve diğer savaş tutsakları “zorunlu köleler” olarak ölümüne çalıştırılmışlardır. (Nürnberg yargılamalarında mahkeme kayıtlarına geçen bu durumu “Savaş koşullarının kaçınılmaz gerçeğidir. Mağdurlardan özür diliyoruz” diyerek geçiştirmiştir.)
Yine aynı Ford Company bir yandan Nazi Almanyası’na onurla hizmet ederken, dünyanın öbür ucunda (ABD’nin Michigan eyaletinde) ABD ordusu için B-24 savaş uçaklarını projelendirmekte ve üretmektedir. Müttefik Kuvvetler adıyla hareket eden Amerikan ordusu bu savaş uçaklarıyla Avrupa Kıtası’nda Nazi ordusunu bombalamaktadır.
İşte Trump ve Avrupalı devlet başkanlarının “Ulusal Güvenlik Sorunu” adıyla savunma sanayisine destek kılıfı altında “yardıma” çağırdığı otomotiv sektörünün dünü ve bugünkü serencamı budur.
Çok derin analitik çözümlemelere ihtiyaç duyulmayacak kadar aleni olan bir gerçek var. Kapitalizm süslü argümanlara, dolambaçlı gerekçelere ve sosyal medya demokrasiciliğine indirgenmiş demokrasi oyunlarına ihtiyaç duymayacak, tahammül edemeyecek kadar sıkışmış bir çıkışsızlık içerisindedir. Pazar daralmış, kâr marjları düşmüş. Sistem içindeki klik çatışmaları büyümüş. Emperyalist bloklar birbirinin pazarına girmek için Irak, Suriye ve İran’da görüldüğü gibi bahaneler üretme yarışına girmişlerdir.
Gelinen noktada kapitalizm, sistemi; güvenilmez ve asalak bulduğu politikacılara teslim edemeyecek kadar derin ve geri dönüşü mümkün ol(a)mayan yapısal bir kriz içerisindedir. 2000’li yılların başında zuhur eden Silvio Berlusconi (İtalya Devlet Başkanı) şahsında tarif edilen; “Oligark Siyasetçi Modeli” Donald Trump ile en son şeklini almıştır. Dünyayı anlamaktan ve yorumlamaktan aciz liberal çevrelerin dillendirdiği gibi, Donald Trump öngörülemez, dengesiz ve aptal bir narsist olmanın ötesinde, emperyalizmin haydutluk döneminde ihtiyaç duyduğu, tüccar zihniyetiyle devleti şirket yönetir gibi yönetecek siyasi figürün en somut halidir. Zira kapitalizm bu ‘narsız’ (narsist-arsız) tüccar figürler üzerinden krizi aşmanın arayışındadır.
Ancak kapitalizmin ne modifiye edilebilecek ne de yeniden yapılanabilecek bir durumu kalmamıştır. Mesele pazar (kâr payı) meselesidir. Ve o pazar gittikçe daralmaktadır. Hepimizin malumu ki; ABD ve hatta Avrupa kapitalizminin asıl ve nihai hedefi önlenemeyen yükselişi ile Çin kapitalizmidir. İran saldırısı nihai hedef öncesi alan hakimiyeti çalışmasıdır. 2024 yılındaki Amerika Ulusal Güvenlik Stratejisi, Rusya ve Çin’i büyük tehditler olarak hedefe koyuyordu. Rusya Ukrayna’da batağa saplanmış durumda (kısmen etkisizleştirildi). Çin ise hem; Afganistan, Pakistan, İran, Suriye hattından bir kolu Türkiye üzerinden Avrupa’ya, bir kolu Mısır üzerinden Afrika’ya uzanacak olan “Yeni İpek Yolu” Demiryolu Projesi ile hem de “Nadir Elementler Madenleri”ne sahip olması hasebiyle ABD emperyalizminin can düşmanı haline gelmiş durumda. (Yukarıda rakamlarını verdiğimiz pazar durumuna küçük bir not ekleyelim. 2024-25 yıllarında satılan her üç otomobilden bir tanesi Çin üretimidir.)
Not: Bu yazının hazırlandığı sırada “Cumhuriyet Haber Sitesi”nde yer alan habere göre; ‘Epstein Konsorsiyumu’ Amerikan Senatosuna Pentagon (Savunma Bakanlığı) adının “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirilmesi ve bunun için 52 milyon dolarlık bir ek bütçe ayrılması talebiyle başvurmuştur. Trump durumu, “Savunma dönemi bitmiştir. Amerika’nın savaşçı ve kazanan yüzünü bütün dünyaya gösterme zamanı gelmiştir” sözleri ile açıklamıştır. Trump, emperyalist kapitalizmin haydutluk döneminin (Venezuela / Maduro örneği) popülist figürasyonu olarak sistemi tamir etme, modifiye etme görevi ile sahnededir.
“Dünyada bir hayalet dolaşıyor…” Kapitalizm bin bir varyasyonlu inovatif senaryolarla hayalet avcılığına soyunuyor.
XXX
Yazımız bazı teknik aksaklıklardan dolayı geciktikten sonra, konu bağlamında 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi’ne dair birkaç kelam eklemek istedik.
NATO (North Atlantic Treaty Organization – Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü), 4 Nisan 1949’da 12 kurucu üye devlet (Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri) tarafından imzalanan Washington Antlaşması ile sosyalizme karşı kurulmuş bir savaş örgütüdür. Daha sonra bu yapıya (Kore Savaşı’nda rüştünü ispatlamasının diyeti olarak) 1952’de —Menderes iktidarı zamanında— Türkiye ve aynı yıl Yunanistan katılmıştır. Sosyalist Doğu Bloku’na karşı savunma paktı(!) olarak ifade edilen emperyalizmin savaş aygıtı NATO, soğuk savaş yılları boyunca sürekli genişletilerek büyütülmüş ve 2023’te Finlandiya, 2024’te İsveç’in katılması ile 32 ülkeden teşekkül bugünkü halini almıştır.
7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilen zirveye bu 32 ülke liderinin yanı sıra NATO’ya üyeliği bulunmayan 37 ülke lideri de davet edildi.
Bu 37 ülke NATO’nun genişletilme ve dünyaya hâkim olma stratejisi çerçevesinde şöyle gruplandırılmıştır:
- Avrupa-Atlantik Ortaklığı ve Barış İçin Ortaklık (BİO) ülkeleri: Ermenistan, Avusturya, Azerbaycan, Belarus, Bosna-Hersek, Gürcistan, İrlanda, İsviçre, Kazakistan, Kırgızistan, Malta, Moldova, Özbekistan, Sırbistan, Tacikistan, Türkmenistan, Ukrayna.
- Küresel Ortaklar: Afganistan, Avustralya, Kolombiya, Irak, Japonya, Güney Kore, Moğolistan, Yeni Zelanda, Pakistan.
- Akdeniz Diyaloğu: Cezayir, Mısır, İsrail, Ürdün, Moritanya, Fas, Tunus.
- İstanbul İşbirliği Girişimi (İİG): Bahreyn, Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri.
NATO’nun resmi kayıtlarında bu adlarla tasnif edilmiş olsa da biz bu ülkelerden Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’yı “Pasifik NATO’su”; Azerbaycan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Suriye, Irak’ı “Ortadoğu NATO’su” olarak tanımlayabiliriz. Bu da son derece mümkün ve gerçekçidir…
NATO örgütünün bu kadar genişletilmesi gerçekten bir savunma ihtiyacından mıdır? Yoksa Çin ve Rusya’yı kuşatma stratejisi olarak okumak daha mı doğru olur?
Son zirvede alınan karara göre, NATO üyesi ülkeler savunma harcamalarını gayrisafi milli hasılalarının %5’ine çıkaracak! (Ki bu ortalama yakın zamana kadar %2’nin altında idi.) Almanya 2030 yılına kadar 200 milyar Euro’luk savunma bütçesi taahhüdünde bulunuyor…. Yine beraberinde Amerika’nın dayatması sonucu AB ülkeleri Ukrayna’ya 72 milyar Euro hibede bulunmayı taahhüt ediyor…
Türkiye için de durum genelin dışında bir farklılık arz etmiyor. Zira, ‘Yerli ve Milli Faşist’ orduyu bir rant kaynağına çevirme niyetini “Avrupa’daki en büyük kara ordusuna sahip ülke olarak yeteneklerimizi ihtiyaç duyulan her yerde ittifakın hizmetine sunmanın gayreti içindeyiz” cümlesi ile açık etti. Ordunun artık salt ulusal savunma aracı olmadığının, CAATSA yaptırımlarının ve F-35 konusunun pazarlık kozuna dönüşeceğinin ilanıdır bu.
Türkiye’nin Irak, Suriye, Katar, Somali, Libya ve KKTC’de askeri üsleri; Bosna-Hersek, Kosova, Afganistan, Sudan ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde askeri birlikleri var. Bunlara dev kaynaklar aktarılıyor. Türkiye 2025 yılı bütçesinde MSB’ye (Milli Savunma Bakanlığı) 1 trilyon 608 milyar TL bütçe ayırmış. 2024’e kıyasla artış %80! 2026 bütçesi ise MSB için 1.2 trilyon TL, jandarma, polis, iç güvenlik vs. harcama kalemleri ile rakam 2.1 trilyon TL’ye ulaşıyor!..
Bu rakamlar okuyup geçeceğimiz kadar basit, sıradan rakamlar değil. Emekten, toplumsal refahtan, barıştan çalınarak savaş bütçesine aktarılan paralar.
Buraya küçük bir parantez açarsak; Türkiye’nin üretim esaslı bir otomotiv sektörü bulunmadığı için, yukarıda bahsettiğimiz kâr payının sermaye grupları arasında taksimi durumu Türkiye gerçekliğinde damadın ‘Baykar’ı üzerinden tamamıyla aile serveti olarak birikiyor…
Emperyalist kapitalist sistem, içerisine girmiş olduğu yapısal kriz ile öyle bir boğuşma durumunda ki, aralarındaki çatlak ve çıkar çatışmalarına rağmen savaş ve hegemonya aygıtı olarak inşa ettikleri NATO’nun ayrışmasına ve dağılmasına henüz hazır değiller. Bilakis genişleterek, büyüterek, güçlendirerek ve yeni rol dağılımları ve etki alanlarıyla bu krizi çözmeye çalışıyorlar. Çünkü biliyorlar ki kapitalist sistem artık herhangi bir reform ya da iyileştirme ile kendini onarabilecek durumda değil. Ancak ABD ve Avrupa emperyalist blokları arasındaki çatlak ve çatışmalar da yok sayılabilecek gibi değil.
NATO gelinen noktada, ekonomik ve askeri gücün yanında, uluslararası norm ve hukuka dayanan eski “uzlaşı” ve hegemonya ilişkilerinin yerini, en güçlü emperyalist devlet olan ABD’nin önderliğinde ekonomik ve siyasal şiddete, silah ve savaş gücüne dayandırılan imparatorluk dayatması olarak varlığını devam ettirmeye mahkûm olduğunu söyleyebiliriz.
Zirvenin en net ve en ortaklaşılan sonucunu ‘dünya NATO’nun müdahale alanıdır’ mesajının net olarak verilmesi şeklinde okuyabiliriz.
NATO bir savaş aygıtıdır ve dünyadaki %1’in servetini korumakla memurdur! Bu tespite sanırım aklı başında kimsenin itirazı olmaz. Asıl “İtirazım var” haykırışının kopması gereken yer ise bu durumun kanıksanan bir güçsüzlük histerisi ile toplumsal kabulüdür.
Toplumsal muhalefetin ne yazık ki şu an öznesi durumundaki Özgür Özel CHP’sinin “NATO bizimle daha güçlü olur” diyebilmesi, öte yandan DEM’in ‘Barış-süreç’ söylemleri ile siyasetsizleştirilmesiyle gelinen noktada, toplum Godot’yu bekler duruma gelmektedir.
‘Öznesiz bir cümle gibi duruyor hayat ortalık yerde’ mottosu ile bitirebilirdik bu yazıyı. Ancak Cemal Süreya’nın,
“Her şey seni bekliyor / her şey gelmeni / … Elinin değmesini / Gözünün dokunmasını”
dizeleriyle noktalamak daha şiirsel, daha romantik bir çağrışım olur fikrindeyiz.
Talat Rıza Tekin
