Komün ve devlet tartışmalarına müdahale: Proletarya diktatörlüğü bu tartışmada bize ne söyler? – Erdem Onur

Sunuş

Demokratik Toplum Manifestosu metninin yayımlanmasının ardından bu metin üzerinden çeşitli tartışmalara tanık olduk. Teori ve Politika dergisinden Metin Kayaoğlu Öcalan ve Marksizm başlığını taşıyan yazısında, bu metinde dile gelen görüşleri kendi Marksizm anlayışı içinden kritik ederken, Otonom dergisinden Cengiz Baysoy ise Metin Kayaoğlu’nun eleştirilerini eleştiren bir yazı kaleme aldı. Özetle Baysoy, Kayaoğlu’nun Marksizmdeki belirli tartışmaları yok sayıp onu devletçi bir çizgiye çektiğini söyleyerek kendi Marksizm okumasını Kayaoğlu’nun Marksizm okumasından ayırma ihtiyacı duydu. Demokratik Toplum Manifestosu üzerinden başlayan polemik kaçınılmaz olarak her iki yazarın da kendi Marksizm okumalarını okurlara taşımasına vesile oldu. Kürt Hareketi’nin devlet tartışmasına yönelik itirazlarına eleştiriler yönelten Kayaoğlu da bu tartışma ile Marx’ın Marksist gelenek tarafından unutturulan komün tartışmasının güncellendiğini söyleyen Baysoy da, üzerinde tartıştıkları metnin tartışmalarının da çoğu zaman üstünden atlayarak kendi öznel Marksizm okumalarını en sahih Marx okuması ve Marksizm değerlendirmesi olarak sundular. Kayaoğlu, Marksizmin bir önemi varsa devletler gerçekliği içinde ezilen toplumsal kesimlere devlet iktidarı sunmasıdır derken Baysoy ise Marx’taki merkezi iktidar tartışmasını hiç anmadan Marksist gelenek tarafından unutturulduğunu düşündüğü Komün tartışmasının Marx’taki köklerine vurgu yaptı. Fakat bu tartışmanın basitçe sadece Marx ve Lenin arasında bir antinomi şeklinde cereyan ettiği ve Baysoy’un Marksizme karşı Marx’tan ya da Kayaoğlu’nun Paris Komünü’ndeki Marx’a karşı Lenin’den yana olduğu gibi kestirme sonuçlar da çıkarılmamalıdır. Metin Kayaoğlu, realist konum devletler dünyasında geçiş sürecinin de uzaması anlamına geldiğini ve bu nedenle Marksist geleneğin, devletin sönümlenmesi tartışmasını aceleye getirdiği için hataları olduğunu söylerken; Baysoy ise merkezi iktidar ve devlet tartışmasından uzaklaşarak Marksistlerin yüzünü geçiş sürecine değil, Komün tartışmasına dönmesini salık verdi. Marksistler siyasi iktidarın devrinden sonra öncelikli olarak devletin sönümlenme tartışmasına değil, yüzlerini üretici güçlerin gelişmesine ve diğer devletler arasında sosyalist inşanın güçlenmesine vermelidir, bunun dışındaki görüşler ütopizmle yüklüdür diyen ve bugünkü Çin’i de buradan savunma ihtiyacı duyan Kayaoğlu’nun görüşleri; proletarya diktatörlüğünün önceliğini vurgulayan Lenin’den de ayrışan ve gerekirse devlet kapitalizmini de devrimi korumak adına zorunlu gören bir post-Leninizm örneği iken, kapitalizmden komünizme geçiş süreci ya da Marx’ın komünizmin alt evresi dediği geçiş sürecini burjuva egemenlik tartışmasıyla bir tutan ve aralarındaki asimetriyi, proletarya diktatörlüğünün merkezi iktidar ve geçiş tartışmasını eş anlı işleme koyduğunu görmeyerek yüzünü Komüne dönen Baysoy’un okuması sadece Marxist geleneğin değil, Marx’ın da bu tartışma içindeki özgül yerini atlayan anarşizmle malûl bir Marx okumasıdır. Metin Kayaoğlu, Leninist değil post-Leninist olan devletçi Marksizm okumasında yalnız değildir. Bugünkü Çin’den Vietnam’a ve Kuzey Kore’ye kadar Marksizmi proletarya diktatörlüğü tartışmasından uzaklaştıran örneklerle doludur tarih. Yine Marx sonrası Marksizme devletçi diyen Cengiz Baysoy da yalnız değildir. Batı akademilerinde Lenin’i ve Marx sonrası Marksizmi reddeden bir dizi Marxolog ile aynı düzlemdedir. Yani Kayaoğlu’nun pozisyonu proletarya diktatörlüğünü asli görmeyen bir post-leninizm iken Baysoy’un pozisyonu ise Leninist olmayan ve Marksist geleneğe taşınamayan Anarşizan bir Marx okumasıdır. Bizler bu yazıda tam da kendi öznel yorumunu en doğru Marx okuması ve Marksizm değerlendirmesi olarak sunan bu iki anlayışla polemiğe gireceğiz. Leninizme taşınan bir Marksizmi savunduğunu söyleyen Kayaoğlu’nun nerede Lenin’den uzaklaştığını ve Marx’ı savunduğunu söyleyen Baysoy’un nerede Marx’tan uzaklaştığını okurlara anlatmayı ümit ediyoruz.

Giriş

“Yalnızca sınıf mücadelesi kabul edenler henüz Marksist değildir; bu kişiler hâlâ burjuva düşüncesinin ve burjuva siyasetinin sınırları içinde kalıyor olabilir. Sınıf mücadelesinin tanınmasını proletarya diktatörlüğünün tanınmasına kadar genişleten kimseler Marksisttir.” (Lenin)

Demokratik Toplum Manifestosu metninin dolaşıma girmesinin ardından bu metne dair çeşitli eleştiriler ve metinle sorunsal ortaklığını vurgulayan yazılar yayımlandı. Biz burada ilgili metinde dile gelen, komün ve devlet ikilemi olarak vurgulanan ve Marksizmin sınıf çatışması kavramına alternatif olarak ileri sürülen görüşleri kritik etmeyeceğiz.

Bu yazıda, Demokratik Toplum Manifestosu’nun yayımlanmasının ardından Metin Kayaoğlu’nun Manifesto metnine yönelik eleştirisindeki Marksizm yorumu ile, Cengiz Baysoy’un Kayaoğlu’nun görüşlerini kritik ettiği tek taraflı polemik yazısında savunduğu Marksizm yorumlarını ve tartışmayı yürüttükleri düzlemi kritik edeceğiz. Her iki ismin de Demokratik Toplum Manifestosu’nun yayımlanmasının itilimiyle şekillenen itiraz ve savunu şeklinde dile gelen yazılarının (her ne kadar yazarlar arasındaki tek taraflı polemik Demokratik Toplum Manifesto’su metnine yönelik savunu ve reddiye şeklinde start almış gibi gözükse de) temelde Marksizme dair okumalarından ötürü olduğunu, böyle bir metin dolaşıma hiç girmeseydi de yazarların “kendilerinden olmayan marksistlerle” ve ‘kendi Marksizm okumalarıyla diğerleri arasında’ geç kalmış bir polemik olduğu görüşündeyiz.

Daha da önemlisi ilgili polemik aslında her iki yazarın da Marx’a ve Marx sonrası Marksizm’e bakışını özetleyen farklı konum alışlarını yansıtması bakımından hayli semptom yüklü ve manidar. Baysoy Marksist ifadesini çok sevmese de bu tek taraflı polemikte Marksist soldan gelen her iki ismin de tartışmayı yürüttükleri düzlemin belirli arazlar taşıdığını göstermek açısından biz de üçüncü bir gözle Marksizm adına yargılarda bulunan her iki yazarın da belirli görüşlerini Marx ve Marx sonrası geleneğin metinlerini izleyerek tartışmayı ve kritik etmeyi umuyoruz.

Polemiğin bir tarafında devlet tartışmasından geri adım atamayız; Marksizmin bir önemi varsa bu, ezilenlere ütopyalar değil, somut iktidar ve devlet deneyimleri yaşatmasıdır şeklinde özetlenen bir eleştiri yazısı yazan Metin Kayaoğlu ve yine ilgili eleştiriye yönelik bir eleştiri olarak kaleme alınan bir diğer yazının yazarı olan ve “Marx’ta demokrasi devlet biçimi değilken Lenin’de demokrasi devlet biçimidir, demokrasi geçiş devletinde onun içindeki sönümlenme tartışmasında aranamaz, demokrasi komünizmin içkin varoluşudur, Marksizm iktidarı değil gücü örgütler” diyen Cengiz Baysoy’un görüşleri kritik edilmeye çalışılacak.

Dikkatli okurların gözlerinden kaçmayacaktır; her iki yazar da üzerinden polemik yürüttükleri yazının argümanları üzerinden değil, öznel tercihleriyle proletarya diktatörlüğü kavramının adını anmamaktadır. Metin Kayaoğlu proletarya diktatörlüğünün geriye çekildiği reel sosyalizm deneyimlerini de (Lenin sonrası Sovyetler, Mao sonrası Çin, bugünkü Vietnam) Marksizm tarihi içinde savunduğu için ve üretici güçler tartışmasını merkeze aldığı için, Cengiz Baysoy ise siyasi iktidar tartışmasını bir doğum lekesi gördüğü ve komün tartışmasını merkeze aldığı için kendi iç polemiklerini proletarya diktatörlüğü kavramı olmadan sürdürmektedirler. Yanlış duymadınız; iki yazar arasında proletarya diktatörlüğü kavramının adı anılmadan devrim, merkezi iktidar ve devletin sönümlenmesine ilişkin bir polemik yürütülmektedir.

Bizler bu tartışmanın yürütüldüğü zemini bile yanlış buluyoruz. Çünkü bu tartışma “komünden mi yanayız yoksa devletten mi” şeklinde karikatürize edilemeyecek bir tartışmadır. Kökleri Blanqui’de olmakla birlikte Marx’tan beri Marksist geleneğin bu tartışmayı diğer sosyalist akımlardan ayırdığı, ayrıştırıcı bir kavramı vardır. O da proletarya diktatörlüğü kavramıdır. Yani her iki yazarın da konum alışlarının aksine bu tartışmadaki asal belirleyen ve ayrıştırıcı kavram komün ya da devlet değil, orta terim olan proletarya diktatörlüğüdür. Metin Kayaoğlu proletarya diktatörlüğünden ezilenlerin iktidarı olarak yeni tipte bir devleti ve o devletin diğer devletler ezilene kadar hayatta kalmasını, Cengiz Baysoy da emeğin iktisadi kurtuluşu olarak geçiş devletine gitmeyen özyönetimi ve geçiş devletinde hiç konaklamayan ve onun üzerinden atlayan komünizmi anladığı için zaten bu kavramın adını anma ihtiyacı bile duymamışlardır.  Şüphesiz her iki isim de tartışmalarını zaten örtük olarak bu kavram etrafında yürüttüklerini söyleyebilir. Fakat bizler böyle düşünmüyoruz. Proletarya Diktatörlüğü kavramının iki yazar açısından da bu polemikte gizli kalmasının bizce yazarların Marksizmle ilişkilenişini karşılayan çok daha temel nedenleri var. Metin Kayaoğlu proletarya diktatörlüğünün sosyalist geçiş aşamasında devam ettirilmesine illâ da lüzum olmadığını zımnen söylemeyi, Baysoy ise proletarya diktatörlüğü ve sosyalist geçiş tartışmasına bile girmeden tartışmayı yürütmeyi Marksizm zannediyor.

Proletarya diktatörlüğü ya da diğer bir deyişle proletarya demokrasisi hem mevcut devlet aygıtının ilgâsı, hem sonrasında başlayan geçiş süreci, hem de kendi temellerini oyan ve geçiş sürecindeki yeni tipte bir devlet olan geçiş devletinin sönümlenmesine neden olan politik gücün adıdır. Bu nedenden ötürüdür ki, bu tartışmada orta terim devlet ya da komün değil, proletarya diktatörlüğüdür. Oysa her iki yazar tartışmayı devlet mi komün mü sorusu içinde ilerletmektedir. (Ayrıca bu, üzerine fikir beyan ettikleri, savundukları ve eleştirdikleri metindeki tartışmayla paralel ilerlemeleri olarak okunup mazur görülemez.) Tek bir farkla; Baysoy, merkezi iktidar tartışmasını yok sayıp tüm tartışmayı iktidara gitmeyen güç olarak nitelediği komüne bükerken, Kayaoğlu ise sönümlenme tartışmasını uzak zamana erteleyerek merkezi iktidar tartışmasının içine yerleştirip sabitliyor; daha doğrusu komün tartışmasının adını anmayarak, komünü merkezi iktidar tartışmasına ulaşamayan siyasallığın formu olarak düşünüp devletin sönümlenme tartışmasını görünmez kılıyor ya da Marksizme Marx öncesi liberter fikirlerin geri dönüşü olarak okuyor.

Ne var ki, her ne kadar yazarlar proletarya diktatörlüğü tartışmasını özel olarak anmasa da tartışma içindeki ağırlık merkezlerinden ve vurgularından yazarların proletarya diktatörlüğü tartışmasını nasıl edindiklerini rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Kayaoğlu, proletarya diktatörlüğü tartışmasını burjuva devlet aygıtının ilgâ edilişinden sonra geçiş devletinin sürdürülmesinin adı olarak düşünüyor. Ya da Kayaoğlu’nun bakışını belki de şöyle içeriklendirmek daha uygun olur: sosyalist geçiş sürecinde esas olan, proletarya diktatörlüğünü devam ettirip devletin sönümlenmesine varmak değil, üretici güçleri geliştirip siyasal mücadeleye buradan devam etmektir vs. vs. Kayaoğlu geçiş devletinin sönümlenmesini içeride proletarya diktatörlüğüne ağırlık vererek dışarda ise peşi sıra devrimlerde aramak yerine, mevcut yeni tipte devlet aygıtının sağlamlaştırılması ve bu yolla “sosyalist devlet”in kapitalist dünyadaki üretici güçleri yakalaması olarak okuyor. Üretici güçlerin gelişimi kapitalizmde de geçiş döneminde de aynı yasalara tabidir diyerek üretim ilişkilerinin dönüşümünün siyasal iktidara bağlı olduğu gerçeğini es geçiyor.

Özetle Kayaoğlu, sönümlenme kavramını anmayarak ve geçiş tartışmasını devlette sabitleyerek, proletarya diktatörlüğünün sadece yeni tipte devlete dair, onun rakip güçlerle savaşına dair bir kategori olduğunu düşünüyor. Baysoy ise merkezi iktidar tartışmasını ve sosyalist geçiş sürecini reddediyor, ne var ki proletarya diktatörlüğünün adını anmasa da zımnen bu tartışmayı yapmaya devam ediyor. Geçiş sürecini de sadece betimleyici bir kavram olarak, Marksistlerin bu tartışmayı yanlış anladığını söylemek için kullanıyor. Proletarya diktatörlüğünü var olan yeni tipte devleti (devlet olmayan devleti) sönümlendirme tartışması içinde konumlandırmak yerine, proletarya diktatörlüğünü komün kavramı üzerinden tartışıyor. Baysoy, proletarya diktatörlüğünün sadece komüne dair bir kategori olduğunu düşünüyor, Paris Komünü ve yeni komünler bize yeter diyor, şayet bir devrim arıyorsa, devrimi de merkezi iktidar tartışmasında değil, merkezi olana varmayan politik birimlerde arıyor. Baysoy; devleti devirmeyen, yerine göre devlet aygıtını devirse de siyasi iktidara yönelmeyen bir devrim arıyor. Kayaoğlu sönümlenme tartışmasını görmezden gelirken, Baysoy da merkezi iktidar tartışmasını ve Marx ve Engels tarafından vurgulanan “proletarya, düşmanlarını bastırmak için geçici devlet aygıtına ihtiyaç duyar” uyarısını atlıyor. Dahası, Marksizmin bir egemenlik ilkesi tartışmasına ihtiyacı olmadığını, egemenlik ilkesinin kaçınılmaz olarak bizi devlete götüreceğini söylüyor. Geçiş devleti ile mevcut devlet tartışmasını da eşitliyor.

Oysaki proletarya diktatörlüğü mevcut devlet aygıtının yıkılması (devrim), ardından yeni tipte bir toplumsal ilişkinin kurulması, üretim ilişkilerin dönüşümü (devlet olmayan devlet) ve akabinde kurulan bu geçiş devletinin de parçalanmasını (devrim) içeren üçlü bir süreçtir. Kayaoğlu son süreci atlarken Baysoy ise merkezi iktidar tartışmasını, yani birinci süreci, iktidar tartışmasının yerine komün tartışmasını ikame ederek, komünle çözmeye çalışıyor; ikinci sürecin (yani geçiş sürecinin, devlet olmayan devletin) ise adını bile anmıyor. Baysoy, geçiş sürecinin merkezi iktidar tartışmasından neşet ettiğini, bu sürecin merkezi iktidarın ele geçirilmesi ile start aldığını ve bu yolla fiili olarak uygulama alanı bulması gibi tarihsellikleri atlayarak ve geçiş tartışmasını, iktidar (siyasi iktidarın ele geçirilmesi ve devrim) tartışmasından kopararak, sadece geçiş süreci diyerek geçiştiriyor.

Dahası, Baysoy egemenlik ilkesi tartışmasını da yanlış zeminde yürütüyor. Modern siyaset felsefesinde egemenlik tartışmalarını tanıtlayan iki öge vardır. Bunların biri bölünmezlik ilkesi, bir diğeri ise süreksizliktir. Proleter devrimler zaten çoğunluğun devrimi olmalarından ötürü egemenliği tipik yöneten-yönetilen ilişkisinden söküp çıkararak kararların tek bir kişiye bağlı olmaktan çıktığı durumu imler. Yani bölünmezlik tartışması yapıbozuma uğratılır. Marksistlerin proletarya diktatörlüğü ve buna mukabil geçiş dönemi tartışması, egemenlik ilkesinin bölünemezliğinin parçalandığı ve süreksizlik tartışmasının koşula bağlandığı, yani proleter devrimlerden sonra geçici olarak devlet aygıtının elde tutulmasını ve onun da varoluş koşullarını ortadan kaldıran bir tartışmadır. Metin Kayaoğlu’nun ise bu tartışmadaki temel hatası, Baysoy’un ona Hobbesçu ya da devletçi demesine de imkân veren şey, proleter devrimlerden sonra egemenlik ilkesini süreksizleştirmesidir.

Her iki yazar da kendi okumalarını çerçevelemekten uzak ve ziyadesiyle eklektik olduğu için, bizler ancak onların çeşitli vurguları içinden iz sürerek tartışmayı ele alışlarını çerçevelemeye çalışıyoruz.

Buradan iki yazarın görüşlerine kendi metinleri içinden geçiş yapacak olursak;

Kayaoğlu gerek yazısında gerekse de Ekim Devrimi üzerine katılmış olduğu bir söyleşide, Marx’ın Paris Komünü’nde devlet tartışmasını bulduğunu söylüyor. Yazdıklarımın bir revizyon ya da yorum olarak nitelendirilmemesi için doğrudan yazarın kendi cümleleriyle söyleyelim:

“Marx, Paris Komünü’nü; devlet olmaktan, devlet gibi davranmaktan korktuğu için eleştirmişti; ona göre çağdaş tarihteki bu ilk deneyimin başarısızlığının başlıca nedenlerinden biri buydu. Sosyalizm deneyimlerini eleştirmenin bizim için başlıca halkası budur.” [1]

Şimdi Metin Kayaoğlu, dünyada Ekim Devrimi gibi bir tarihsel olay yaşanmışken tarihi geriye giderek okumanın ve Paris Komünü’nün çelişkili mirasını tek başına yeterli görmenin hatalı bir yönelim olacağını söyleseydi, bu kuşkusuz çeşitli haklılıkları da içeren bir eleştiri ve görüş olurdu ve üzerinde durabilirdik. Fakat Kayaoğlu, eleştirdiği metindeki Komün tartışmasının öne çıkmasına istinaden, merkezi iktidar tartışmasını hatırlatmak adına adeta her yerde Devlet diyor. Dahası, sadece eleştirdiği metinden hareketle değil, siyasi iktidar komünist partide olduğundan ve devletin sönümlenmesinin hilafına rağmen sürmekte olan bütün reel sosyalizm deneyimlerinin de günün gerçekliklerine uygun hareket ettiğini düşündüğü için (yani realist bulduğu için) bunu yapıyor. Özetle, kendi yorumlarını Lenin ve Marx’ın ağzından söyletmeye çalışıyor. Tartışmanın ehil olmayan bir yanı varsa budur. Diğer yandan Baysoy’un yaptığı da hiç farklı bir hamle değil. Baysoy, Marx’ın komün üzerine pozitif vurgularını paylaşırken Marx’ın merkezi iktidar ve geçiş sürecine ilişkin yorumlarına yer vermiyor. Özetle Baysoy da çokça eleştirdiği metinle tartışmayı öznel olarak edinmesi açısından aynı yaklaşıma sahip. Tartışmayı farklı ve her iki ismin de eksik karşılıyor olmalarının burada önemi yok. Baysoy da yorumlarını Marx’ın ağzından söyletmeye çalışarak, Marx’ın sözlerini kırparak ve Marx’ın merkezi iktidar tartışmasına yüzünü dönen hiçbir sözüne atıf yapmayarak, Marx budur, Marx’tan sonra Marksistlerin Marx’ı yanlış anlaması Marx’a fatura edilemez basitliğinde bir çıkışla kendisinin en sahih Marx okuyucusu olduğunu zannediyor. Baysoy ne diyor:

“Marx’a göre demokrasi toplumsaldır, Lenin’e göre ise demokrasi bir devlet biçimidir. Marx için sınıf bir özne idi. Marksizmi devletleştirenler içinse sınıf bir kitledir, bahsedilen özne, “parti”dir!” [2]

Baysoy’un; Marx’ın demokrasiyi devlet biçimi dışında düşündüğünü oysa Lenin’de demokrasinin bir devlet biçimi olduğunu vurgulaması, yani Lenin’in daima ikili terimlerle (kimin devleti, kimin iktidarı) tartışmaya yaklaştığını söylemesi bir ayrımı dile getirmeye yönelik olsa da, bu ifade bu şekilde dile getirildiğinde eksik ve hatalıdır. Evet, Lenin’in demokrasiyi devlet biçimi olarak gördüğü hususu bir yorum değildir. Demokrasiyi devlet biçimi olarak gördüğünü ve böyle görülmesi gerektiğini Devlet ve Devrim metninde bizatihi söyleyen Lenin’dir. Fakat Marx ve Engels’te proletarya diktatörlüğünün karşılık geldiği, empirik örnek olarak sunulan deneyimin Paris Komünü olması sebebiyle onların demokrasiyi devlet biçimi olarak görmediklerini söylemek yorumdur. Bu tartışmayı bu şekilde karşılamak iki hataya yol açar. Birincisi Marx’ı diğer anarşist düşünürlerle demokrasi ve devlet tartışmasında eşitlemek ve ayrımlarını görmeme hatası; ikincisi ise Marx sonrası Marksizmi, özelinde de Lenin’i devletçi olarak niteleme hatası.

Oysaki Marx, Komünistler Birliğinin Merkezine Çağrı metninde şunları söyler: “İşçiler iktidarın mutlaka devletin elinde merkezileşmesini gerçekleştirmeye çalışmalıdırlar. Demokratların kendilerine anlattığı komünlerin, özerk hükümetin özgürlüğü gibi sözlere kanmamalıdırlar.”[3]

Yine Marx Komünist Manifesto’da Baysoy’un adını anmaktan imtina ettiği geçiş devletini müjdeleyen şu sözlere yer verir: Proletarya; politik egemenliğini burjuvazinin elinden adım adım sermayeyi söküp almak, tüm üretim araçlarını devletin, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın ellerinde merkezileştirmek ve üretici güçler kütlesini süratle çoğaltmak için kullanacaktır.[4]

Destekleyici bir başka alıntıyı ise Engels’ten verelim: “Proletarya, devlete gereksinim duyduğu sürece, onu özgürlük olsun diye değil, karşıtlarını bastırmak için kullanır ve özgürlükten söz etmek olanaklı olduğu anda da devlet, devlet olarak var olmaktan çıkar.”[5]

Engels’in August Bebel’e yazmış olduğu mektubunda geçen bu ifadeler 1875 tarihli, yani Paris Komünü’nden sonradır. Dolayısıyla ne Marx ne de Engels, “özgürlük mü yoksa devlet mi” gibi anarşist dikotomiler kurmuyor. Çünkü Marx ve Engels’ten Lenin’e ve günümüz Marksistlerine varana değin tüm bir Marksist gelenek devletin toplumsal sınıflar arası bir ilişki olduğunun, devletin özgürlük getirmediğinin ama ancak bu toplumsal ilişki (üretim araçlarına sahip olan ve olmayan, yöneten ve yönetilen, ezen ve ezilen) ortadan kalktığında yok olacağının ayırdında olarak, özgürlük mü yoksa özgürlüğü baskılayan devlet mi gibi anarşist itirazlara başvurmadan, proletaryanın geçici ya da belirli bir süreliğine devlete tam da bu ilişkiyi ortadan kaldırmak için gereksinim duyacağını söylüyorlar. Katılırsınız ya da katılmazsanız, fakat Marx ve Engels’in tartışma içindeki pozisyonu budur. Dolayısıyla Özgürlükçü Marx, Devletçi Lenin gibi dikotomilere yaslananlar, Marx’ın tartışmasını Lenin’in revize ettiğini ya da revizyona uğrattığını söylüyor kısık sesle olsa da. Oysaki devlete geçici süre gereksinim duyma ve geçiş tartışmasını başlatan isim, yani bu tartışmanın mucidi Lenin değil, bizatihi Marx ve Engels’in kendileridir.

Peki buradan Marx’ın fikirsel muarızları olan Anarşistler gibi, tartışmaları karikatürize edip Marx’ın bir devletçi olduğunu ya da Baysoy gibi özgürlükçü Marx ve devletçi Lenin ayrımına yaslanarak, Lenin’in bir devletçi olduğunu mu anlayacağız? Ya da tersinden Marksizmin bir hikmeti varsa bunun, bize düşmanı ezecek yeni tipte bir devlet sunması olduğunu, Marx’ın geçiş devleti vurgusunun da bize yetmeyeceğini, siyasal iktidarın komünistlerde olduğu devrim sonrası toplumlarda Marksistlerin geçiş devletini güçlendirmek durumunda olacağını söyleyen Kayaoğlu’nun devletli egemenlik tarihi olarak Marksizmini mi? Yanıtımız her ikisi de hatalı olan bu kendinden menkul okumalar olmayacaktır.

Marksizm içindeki sıçramaları politik düzeyde aramayıp devlet tartışmasının güçlendirmesi olarak okuyan Kayaoğlu’na Marx’ın şu sözlerini hatırlatıyoruz:

“İşçi sınıfı hazır durumdaki devlet mekanızmasına el koyup onu kendi amaçları için kullanamaz.”[6] bkz: Fransa’da İç Savaş, Uluslararası Emekçiler Derneği Genel Konseyi Çağrısı, Almanca baskı (bu fikrin uzun uzun açıklandığı s. 19, Londra, 24 Haziran 1872)

“Kıta’daki bütün devrimlerin sonucu devleti ortadan kaldırıp söküp atacağı yerde, devlet aygıtını daha da yetkinleştirmek oldu.”[7]

Diğer yandan merkezi iktidar, devrim ve proletarya diktatörlüğü gibi tartışmaları paranteze alıp komün ve Devlet tartışması Marksizmin aporiasıdır diyerek komünist olmadan komüncü olan Baysoy’a Engels’in, Lenin’in de alıntıladığı şu sözlerini de hatırlatırız:

“Proletaryanın devlete sadece geçici olarak gereksinimi vardır… Ne var ki biz bu hedefe ulaşmak için, sömürücülere karşı devlet erkinin organlarından, araçlarından, yöntemlerinden geçici olarak yararlanmanın gerekli olduğunu iddia ediyoruz, tıpkı sınıfların ortadan kaldırılması için ezilen sınıfın geçici diktatörlüğünün gerekli olması gibi.”[8]

Metin Kayaoğlu Demokratik Toplum Manifestosu’na, yer yer uygun sorular ve itirazlar yöneltmekle birlikte kendi Marksizm yorumunda, proletarya diktatörlüğünün devrime dair bir kategori olduğunu unutup hızını alamayarak geçiş döneminde proletarya diktatörlüğü tartışmasının rafa kaldırılmasını söyleyerek Çin Komünist Partisi’nde Mao’nun konumunu eleştirdiğinin ve söylediği şeylerin Marksizmin tarihinde Marx’ın, Lenin’in, Mao’nun değil; ÇKP içindeki Mao’ya muhalefet eden grunun başını çeken Lin Biao’nun ve Cen Bo-da’nın görüşleri olduğunun farkında mı, hiç sanmıyoruz.

Çin Komünist Partisi kısa tarihinde bu tartışma şöyle yer alır:

“Hepimizin bildiği gibi, ÇKP Dokuzuncu Kongre’ye sunulan siyasî rapor bizzat Başkan Mao’nun rehberliğinde hazırlanmıştı. Lin Biao ise kongreden önce Cen Bo-da’yla birlikte bir siyasî rapor taslağı hazırlamıştı. Bu ikisi, Dokuzuncu Kongreden sonraki başlıca görevin üretimin geliştirilmesi olduğunu iddia ederek devrimin proletarya diktatörlüğü altında devam ettirilmesine karşı çıkıyorlardı.Oysa, bu, Liu Şao-çi ve Cen Bo-da tarafından Sekizinci Kongre kararına sokuşturulan ve ülkemizdeki baş çelişmenin proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişme değil, ileri sosyalist sistem ile toplumun geri üretici güçleri arasındaki çelişme olduğunu ileri süren eski revizyonist safsatanın yeni şartlarda yeniden cilalanıp piyasaya sürülen bir kopyasından başka bir şey değildi.”[9]

Dolayısıyla Kayaoğlu ve Baysoy, metinsel sağlaması olmayan ve eksik olan kendi yorumlarını Marksizmin hakim yorumu diye sunmak yerine; önce Marx ve Lenin, Marx sonrası Marksizm ile Marx’ın teorik yeri arasındaki ilişkiye dair kendi görüşlerini sistematize edip ondan sonra polemik yürütmelidirler.

Cengiz Baysoy bir metni özelinde de oradaki komün tartışmasını devletçi aporiadan uzaklaştığı için yakınlık duyup desteklediğini söylemeden önce bize ve kendine Marx sonrası Marksizmden ne anladığını söylemelidir. Cengiz Baysoy Marx’taki merkezi iktidar tartışmasından, Marx/Engels ve Lenin’deki geçici devlet tartışmasından ne anladığını eleştirileriyle birlikte ayrı bir metin olarak yazmak zorundadır.

Metin Kayaoğlu, bir metni Marksist perspektiften eleştirdiğini söylemeden önce bize ve kendine Marx sonrası Marksizmden ne anladığını söylemelidir. Kayaoğlu; Marx, Lenin ve Mao’daki proletarya diktatörlüğü tartışmasından ne anladığını ve bu tartışmaya bir itirazı varsa itirazını, bize açıkça yazılı olarak anlatmak durumundadır.

Kendileri açıkça konumlarını beyan etmeseler ve kendi tartışmalarını dahi eksik yürütseler de, bizler Kayoğlu’nun ve Baysoy’un bu tartışma içinde nerede konumlandıklarını anlayabiliyoruz.

Kayaoğlu, Marx’ın Paris Komünü üzerine söylediği komüne dair pozitif vurguları görmezden gelerek Marx’a karşı belirli bir derece farkı olduğunu söylediği Marx sonrası Marksizmi tutarken ve onu da üretici güçler tartışmasında ilerletmeyi önüne koyan bir akım olarak edinirken; Baysoy ise Marx sonrası Marksizmin devletçi momente gömüldüğünü söyleyerek, Marx ve Marx sonrası Marksizm arasında, dahası Marx ve Lenin arasında bile doğa farkı arıyor. Petrograd 1917’deki Lenin, Cengiz Baysoy açısından nerede duruyor merak ediyoruz.

Metin Kayaoğlu’nun bu tartışma içindeki yeri bilimsel sosyalizmle reel sosyalizmin tezlerini reel sosyalizm lehine edinmek, bilimsel sosyalizmi sosyalist devlet tartışmasına çekmek olarak nitelendirilebilir. Bu okumayı çokça sıkıntılı görmekle birlikte nereden konuştuğunu anlayabiliyoruz. Cengiz Baysoy ise bir düzleme bile yaslanmadan yerine göre eski yazılarında 1848 devrimleri sonrası yaşanan kırılma ve proletarya diktatörlüğü tartışmasına atıf yaparak ilerliyor, yerine göre ise Kürt Hareketi’nin Marx’a yönelttiği eleştirilerine aldırış etmeden Kürt Özgürlük Hareketi’nin paradigması içine yerleşmeye çalışıyor. Dolayısıyla hayli eklektik ve öznel bir yorum çıkıyor ortaya. Baysoy çıkıp sorunsal ortaklığı bulduğunu söyleyebilir elbette. Fakat Kürt Hareketi çok açık ki, Marksizmin krizine içeriden yanıt üreterek değil, Marksizmi bir paradigma olarak niteleyerek Marx’tan başlayan bir eleştiri dile getiriyor.

Proletarya diktatörlüğü tartışmasının devrime dair bir kategori olduğunu unutup Lenin’e ve Mao’ya döndüğünü söyleyen ama aslında Lenin ve Mao’nun da komün tipi geçiş tartışmalarını atlayan Kayaoğlu’nun durumu ne denli kronik ise, merkezi iktidar ve devrim tartışmasından arındırılan özgürlükçü bir Marx portresi içinden anarşizme çekilen Baysoy’un Marx yorumu da o denli kronik.

Proletarya diktatörlüğü, devletin güçlenmesine değil, sönümlenmesine doğru olan bir eğilimi örgütlemekle görevlidir. Proletarya diktatörlüğü devrime dair bir kategori olmaktan çıkıp sosyalizm tartışmasına çekilirse Etienne Balibar’ın 1976’da vurguladığı gibi burjuva sorunsala hapsolur. Ne var ki bu, proletarya diktatörlüğünün geçici bir devlet aygıtına gereksinim duymadığı anlamına da gelmez.

Yani Kayaoğlu’nun sosyalist sorunsalın içinde üretimin ilerletilmesi tartışmasına çekilen okuması da, Baysoy’un geçici bir gereksinim olarak değil, aporia, daha doğrusu kurtulunması gereken bir yük, doğum lekesi olarak gördüğü geçiş devletini reddeden okuması da, Marx ve Lenin’e ait değil, kendi öznel yorumlarından müteşekkildir.

Bugünkü Çin’e devrim sonrası komünist partinin iktidarında olan bir devlet olduğu için devrimci methiyeler düzen Kayaoğlu, Çin’in dünya pazarını ele geçirerek devrimi örgütlemesini, Baysoy da Chiapas’tan dünyaya yayılan bir özyönetimi arzulamakta hürdür. Ama bu örneklerde Marx ve Lenin kurucu değil, ancak dolaylı olarak kendine yer bulabilir.

Bugün bir Marksist parti ya da hareket çıkıp, Paris Komünü’nü ya da Ekim Devrimi’ni model ya da reçete olarak değil eyleme geçirdiği kopuş yöntemi içinden okumamız gerektiğini söyleyebilir elbette. 21. yy. devrimlerinin, 20. yy. devrimleri ile aynı dağılıma ve siyasal dizilime başvurmak ve aynı sırayı izlemek (kitleler sınıflara bölünür, sınıflara parti önderlik eder) zorunda olmadığını da söyleyebilir. Fakat mesele burada hangi tartışmayı muhafaza edip etmediğimizdir. Bizler, proletarya diktatörlüğü tartışmasını, sonuçların bilgisiyle 20. yy.’da kaldı ve yaşanmış/reel sosyalizm deneyimlerinde devletin sönümlenmesine doğru olan bir eğilimi örgütleyemedi diye uygulayıcılarının hatalı pratiklerinden bağımsız ret mi edeceğiz? Yoksa teorik bir silah olarak görüp savunmakta ısrar mı edeceğiz? Asıl soru budur.

Son söz olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin konumuna değinecek olursak; bu yazının yazarı açısından mesele, Kürt Hareketi’nin tezlerini, özelinde ise komün tartışmasının mutlak reddiyesini ya da Kürt Hareketi’nin bize devletçi olmayan Marksizmi sunduğunu söyleyip takiyye yaparak onun öznel savunusunu yapmak değildir. Ne var ki şunu söylememek olmaz: Bizler komün tartışmasını rasyonel devlet aklının kabul edeceği ve bu yolla kendi yükünü hafifleteceği bir pratik olarak değil, daima devlet aklının varlığını karşısına alan çatışma içindeki bir vektör olarak düşünüyoruz. Ana kavramı devlet olan siyasi ve hukuki kavramlar alanı içinde devrimi düşünmeyen Marx’a Modernitenin düşünürü diye eleştiri yöneltip, sonra da komünü siyasi ve hukuki alana sıkıştırıp entegrasyon demek pratik politikada anlaşılabilir olsa da teorik olarak bizce bir dizi eleştiriye muhtaç. Ezcümle, komün sorunu Marksizme yabancı değildir fakat komün Marx’tan beri devletin içerden dönüşümü değil, verili devlet aygıtının ilgasına yönelen ve devrime taşınması gereken bir sorundur.

Şimdilik Kürt Hareketi’nden dostlara yoldaşça bir yerden sadece bu tartışma içinde bazı sorular yöneltmeyi daha uygun buluyoruz.

Kürt Özgürlük Hareketi;

  1. Marx’ı komün tartışması içinde nereye oturtuyor? Anarşist teorisyenlerin modernite eleştirilerini olumlayıp Marx’ı Modernite’nin sol ayağına yerleştirmelerine vesile olan ne?
  2. Marksist ve Anarşist komün tartışmaları arasında bir ayrım görüyor mu?
  3. Marx sonrası Marksist geleneğin, topyekûn devletçi diyerek üstünü mü çiziyor yoksa Lenin ve Mao’nun ya da bir başka Marksistin bu tartışma içindeki özgül yerini saptayıp Marksizmin tarihinde olan Ekim ve Çin Devrim’inden sonra yaşanan Bakü Komünü ve Şanghay Komünü gibi örneklere dikkat kesilip inceliyor mu?
  4. Toplumsal devrim ve siyasal devrim tartışmasında nerede duruyor? Bunların arasında bir öncelik-sonralık ilişkisi var mı? Varsa hangisinin lehine ve neden?

Elbette niyetimiz Kürt Özgürlük Hareketi’nin tezlerinin liberter ve anarşist diyerek üstünü çizmek ya da tersinden, Marksizmi bir paradigma olarak okuyan ve paradigmalar değişir diyen KÖH’ün görüşlerini, soyutlama düzeyleri ve kavramsal farkları görmeyerek, kendi Marksizm yorumumuzu ve tartışmamızı güçlendirmek için takiye yaparak yardıma çağırmak değil. Marx’taki tarih bilimi tartışmasının Kürt Hareketi tarafından doğa bilimlerindeki gibi bir dönemin paradigması olarak karşılanması bizce bir hata. Marx’ın bilim vurgusu bir dizi Marksistin toplumsal süreçlere yasa atamasına rağmen, pozitivizme düşmek şöyle dursun, jenerik bir bilim tartışmasıdır. Marx ve Engels, “Tek bir bilim tanırız: tarih bilimi” derken ya da Materyalist Tarih Anlayışından bahsederken maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimini konu edinirler. Marx eğilimlere bakar. Kapitalist üretimin genel yasalarından bahsederken bile tartışma alanını sınırlandırıp ilerler. Yani genellik içinden teorik tartışma yürütür. Doğa ve toplum arasındaki ayrımın kendisini hiçe sayarak toplumsal süreçlere yasalar atfetmez. Marx’ın önemi de sınıf demesinden ötürü değildir. Sınıf kavramı Klasik Ekonomi Politiğin Marx’tan önce keşfettiği bir kavramdır. Marx, özgür emeğin sınıflaştırma ilişkisini yakaladığı noktada bize bugünden geriye giderek tarihin bir çatışmalar tarihi olduğunu söylemesi açısından özel önemdedir. Yani tarihi ister Marksistler gibi üretici güçler ve üretim ilişkileri arasındaki çatışmanın tarihi diye okuyalım, ister feministler gibi patriyarka ve patriyarka dışı mücadeleler tarihi olarak okuyalım, ister çatışan ilahiyatlar, isterse de çatışan moderniteler olarak okuyalım, bu tahakküm ilişkisini bugünden saptadığımız oranda ve bugünden geriye giderek bu çatışmayı dillendirdiğimizde Marksist soyutlama düzleminin şu veya bu şekilde içinden konuşmuş oluruz.

Kürt Hareketi’nin kendince temellük ettiği ve pratik politikanın ihtiyaçları üzerinden, seslendiği topluma ve değişen dünya konjonktürüne yönelik bir sosyalist çizgi arayışının olduğu açık. Komünler yoluyla Gramsciyen anlamda bir manevra savaşı ve komünlerin sürekli diri ve canlı tutulduğu ve tabandan güçlendirildiği bir mevzi savaşı. Ne var ki burjuva devlet aygıtı; tüm sınıf fraksiyonlarına ve uluslararası konjonktür içindeki yönelim farklarına ve çelişkilere rağmen, manevra savaşı bir gün komünün içeriden çözmeye çalıştığı devlette çatışma olarak yaşanırsa, yani o aşamaya evrilirse, mevzi savaşında edinilen tüm kazanımları da işlevsiz kılabilir. Yani manevra savaşını devrim olarak düşünmeyip devletin içeriden çözülüşünü destekleyen bir hat olarak okumanın, bir geriye çekiliş olup olmamaktan ziyade, devletin sertleştiği bir dönemde ne ölçüde gerçekleşeceği de muammadır. Özetle KÖH’ü özyönetim dediği için değil, devletle çatışma vektörünü toplumsal devrim sonrası sürece ertelediği ve merkezi iktidar tartışmasının tümüyle iptal etmeye çalıştığı için yoldaşça eleştiriyoruz.

Özetle devlet olmayan devlet ya da devrimden sonraki geçici egemenlik tartışması, ne klasik anlamda devlettir ne de merkezi iktidar organlarına varmayan, yerel yönetimle sınırlandırılan komündür. Devlet olmayan devlet tartışması proletarya diktatörlüğü kavramının odağı içinden ve merkezi iktidarın ele geçirildiği devrim kavramıyla düşünülmelidir.

Marx modernitenin düşünürü değildir. Modernitenin radikal eleştirisini başlatan, modernitenin gayri meşru çocuğudur. Marx ana kavramı devlet olan siyasi ve hukuki kavramlar alanı içinden politik gücü düşünmez. Bu nedenle devlet makinesini parçalayan yeni bir siyasallık, proletarya diktatörlüğü demiştir. Bu nedenle Proletarya diktatörlüğü içinde bir geçiş tartışmasından bahsetmiştir. Marx’a bağlamsallığı içinde çeşitli eleştiriler yöneltmek mümkün olsa bile Marx eleştirisinde Marksizmin iç tarihine, yani diğer çağdaş Marksistlere başvurmayıp, Marx öncesi sosyalizm anlayışlarının dile getirdiği eleştirilere başvurmak hatadır. Bu tercih Marx’ın yerini önemsizleştirmekle birlikte, diğer sosyalizm anlayışlarıyla arasındaki farkın görülmemesinin, onlarla eşitlenmesi riskinin ve temelde Marx’ın yanlış okunmasının sonucudur.

Marx’ın, kapitalizmi aşamadığı ya da modernite içinde düşündüğü için eleştirisini ücretli emekle başlattığını söylemek, Marx’ın yöntemini anlamamaktır. Marx özgür emekten yola çıkmıştır. Ve özgür emeğin ücretli emek haline geldiği dönemin mantığını, iç işleyişini ve yıkım koşullarını bizlere anlatmak istemiştir. Yani basitçe Marx’ın teorisi, kapitalizmin negasyonu değildir. Marx kapitalizmi ortaya çıkaran ve onun mümkünlük koşullarını yaratan süreci hiçbir öznel ölçüte yer vermeden analizinin konusu etmiştir. Bu nedenle sınıflaşma ilişkisinin başladığı ücretli emeğin tarihine odaklanıp tartışmasını tarihselleştirmiştir. Bu, Marx’ın kapitalizm öncesi toplumsal formasyonlarla ilgilenmediği anlamına gelmez. Fakat Marx, bugünün pratiği içinden geriye dönüp tarihin sınıf mücadeleleri tarihi, egemenler ve ezilenler arasındaki mücadelelerin tarihi olduğunu söyleyebilmiştir.

Engels’in Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü isimli bir çalışması vardır. Bu çalışmada kabaca özetlersek şunları söylemek istemiştir: Maymunun anatomisi bize insanı vermez. İnsanın, yani emek araçlarını kullanan canlının anatomisinden yola çıkarak maymunun anatomisini inceleyebiliriz. Marx’ın yönteminin sadık savunucusu Engels, biyolojik hareketten toplumsal hareketi incelememiş, toplumsal hareketten geriye dönerek biyolojik hareketi incelemiştir. Yani Marx’ın yönteminin gücü tam da bu çalışmada yeniden dile getirilmiştir. Dolayısıyla toplumsal kuruluş momentlerinden yola çıkan Marx’ı ele aldığı özgül konu ve dönemselleştirmeyi başlattığı yerden eleştirmek hatalı bir okuma. Marx, komün tartışmasına da zannedildiği gibi mesafeli değildir. Fakat Etnoloji Defterleri’nde bu konuya özgül olarak eğildi demek de tartışmayı anlamamaktır. Marx kapitalizm öncesi pre-kapitalist ve ilksel topluluklar üzerine spekülatif bir okuma yapmaz. Etnoloji Defterleri’nde de aynı yöntemi izler, yani bugünden geriye giderek evveli (ilkel, ilksel) toplumlarla ilgilenir.

Antropoloji alanında eserler veren “Marksizm ve İlkel (Primitive) Toplumlar” isimli büyük çalışmanın yazarı Fransız Marksist düşünür Emmanuel Terray; Marx açısından Kapitalist üretimin ortaya çıkışının, bir yandan emekçinin üretim araçlarından ayrılmasına, diğer yandan da özgür emekçinin varlığına, ön koşuluna bağlı olduğunu söyler. Buna karşın kapitalizm öncesi üretim biçimleri tartışmasını ise Marx’ın şöyle ele aldığını anlatır:

“Kapitalizm öncesi üretim biçimlerinin karakteristik özelliği, üreticiler, üretim araçları ve bazen de üretici olmayanlar arasındaki ekonomik olmayan bağlardı. Bu bağlar, yalnızca üretim ilişkilerinin politik veya ideolojik temsili olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu ilişkilere kurucu unsurlar olarak da dahil oluyordu. Bu durum, bu üretim biçimlerinde politik ve ideolojik üstyapının baskın olduğunu açıkça göstermektedir. Marx’ın tanımladığı ilkel sosyo-ekonomik oluşumlarda, emek ile maddi koşulları arasındaki birlik, üreticilerin bir komüne üyeliğiyle sağlanır ve bireyin üretim araçlarına erişimi bu komün aracılığıyla gerçekleşir; köleliğe dayalı üretim biçiminde ise, efendinin şiddeti köleyi çeşitli üretim araçları arasında bir konuma indirger ve köleliğe dayalı üretim sürecini mümkün kılar.”[10]

Yani görüldüğü üzere, Marx ayrımsız bir şekilde tüm toplumsal formasyonları belirleyici olanın ve başat ilişki kavramlarının ne olduğu sorusundan muaf tutarak eşitlememiştir. Dahası komün meselesine de kendi tartışması içinden değinmiştir. Fakat ilkel toplumlar üzerine sağlaması mümkün olmayan spekülatif okumalardan özenle kaçınmıştır.

Diğer yandan geçiş süreci tartışmasına dönecek olursak, Marx sonrası Marksizmin bir veçhesi olan reel sosyalizm pratiğinin (Kruşçev, Brejnev ve sonrası) bir dizi eleştiriyi hak etmesiyle birlikte, bu pratiği proletarya diktatörlüğü dediği için değil, aksine onu yaşama geçirmede tereddütlü davrandığı için eleştirmeliyiz. Ezcümle, proletarya diktatörlüğünü reel sosyalizme kayıtlı diye reddetmektense esasen bu çizginin, yani reel sosyalist deneyimin proletarya diktatörlüğünden geriye çekiliş olarak okunması ve bu tartışmasının onlara rağmen üstlenilmesidir uygun olan. Marx ile Marx öncesi sosyalizm tasavvurlarının, Lenin ile Kruşçev ve Brejnev’in, Mao ile Deng Şiao-Ping’in, dahası önceliği üretim ilişkilerine ve proletarya diktatörlüğü tartışmasına veren Lenin ve Mao ile, önceliği üretici güçlerin gelişmesine veren Bukharin, Troçki ve Stalin’in farkını görmeden eşitleme yapmamalıyız.

Marksizm gerek pratik politikada sürdürücülerinin/eylecilerinin pratiğinde yeniden üretilir, gerekse de teorik pratik içinde yeniden üretilir. Yani başladığı yerde durmaz. Sürekli sıçramalarla ilerler. Bu anlamıyla mesele kökene dönüş ya da aslına uygunluk da değildir.

Ne var ki birbirinden farklı Marksistleri (Lenin ile Plehanov, Troçki ile Stalin, Mao ile Enver Hoca) Marksist olarak nitelememize imkân veren şey, Marx’tan beri Marksist hareketin savaşımı proletarya diktatörlüğü sorunu olarak ele almasıdır. Marx açısından da Lenin açısından da Marksist olmanın varsa bir ölçütü, proletarya diktatörlüğünü savunup savunmamaktır. Komün diyen Cengiz Baysoy’da ve devrim+devlet+devlet diyen Metin Kayaoğlu’nda eksik olan budur.

Yazıyı bitirirken şunları söyleyelim, Kürt Özgürlük Hareketi yürütmüş olduğu ve onun için asli olan Komün tartışması içinde Marx’ı sadece esinlendiği bir düşünür olarak konumlandırıp Marxist sosyalizm ve diğer sosyalizm akımlarının bu tartışma içindeki konumlarını eşitliyor. Hatta diğer sosyalizm akımlarının eleştirilerini daha sağlıklı bulup Marx’a çoğunlukla hatalı eleştiriler yöneltiyor. Bu arayış içinde şekillenen okuma, şüphesiz belirli bir sosyalizm anlayışını içeriyor fakat bu sosyalizm çok açık ki Lenin’in Devlet ve Devrim kitabında özetlediği Marksist sosyalizm anlayışı değil. Bizler bu yazıda Lenin’in Marksizmi devletçi bir hatta çekip yanlış edinmediğini, aksine Lenin’in merkezi iktidar ve geçiş tartışmasını önüne koyduğunda ve Marksizmin ayrımlarını vurguladığında bile Kayaoğlu’nun dediği yerden konuşmadığını düşünüyoruz. Baysoy’un bu tartışmadaki konumu ise Lenin’in Devlet ve Devrim kitabında eleştiri yönelttiği Kautsky ile Anarşizm arasında salınan bir konum.

Yazının yazılma saiki bu olmasa da, yoldaşça bir yerden KÖH’ün de meseleye bu tartışmaları, yani Marksist gelenek içindeki problematikleri gören bir yerden eğilmesini temenni ediyoruz.

Bizce katıldığı bir sempozyumda Lenin’in Devlet ve Devrim kitabı yeniden yazılırsa başlığının Devlet ve Devrim ve Devlet olması gerektiğini söyleyerek Marksizm tartışmasını devlette sabitleyen Kayaoğlu da, devletin ortadan kaldırıldığı koşulları hazırlayan proletarya diktatörlüğü ve geçiş devleti tartışmasını yok sayarak, dahası Marx’ın da bu tartışmadaki vurgularını görmeyen Baysoy da tartışmayı yanlış edinmektedir. Leninist olmayan (Leninizmi de devlet kapitalizmi olarak konumlandırıp eleştiren) Marksizm yorumlarının bize bugünden Marksizmi öğretme ehliyeti yoktur.

Bu yazının yazılmasına da neden olan yazı boyunca, temel olarak şunu vurgulamaya çabaladım. Tartışma içindeki pozisyonları çok farklı gibi gözükse de Baysoy da Kayaoğlu da esasen Lenin’i devlet kapitalizmi ve NEP tartışması içinden okuyor, bu tartışmaya indirgiyor. Tek ve temel bir farkla: Baysoy, Lenin’in koşullu bir geriye çekiliş olarak nitelendirdiği NEP dönemini kapitalizmden komünizme geçiş olarak okuduğunu ve bunu reddetmek gerektiğini söylerken, Kayaoğlu tam da bunun olmazsa olmaz olduğunu ve Lenin’in tam da buradan sahiplenilmesi gerektiğini söylüyor. Aralarındaki fark da bu. (Yanlış okudukları Lenin’i nereden tuttukları.) Bu polemikte ise olan Lenin’e oluyor. Her iki isim de devlet kapitalizmi tartışmasına indirgenen bir Lenin portesi çiziyor. Lenin ise iki ismin de edindiği gibi NEP dönemini kapitalizmden komünizme geçiş olarak okumuyor. Geçiş döneminde yaşanan özel bir uğrak, bir geriye çekiliş olarak okuyor. Lenin açısından kapitalizmden komünizme geçişin temel parametresi proletarya diktatörlüğü tartışmasıdır, bırakalım NEP gibi geriye çekiliş hamlelerini, Lenin açısından proletarya diktatörlüğü üretim araçlarının özel mülkiyetine son verip onların kolektif mülkiyete dönüşümünü sağlamak ile yetinmeye bile indirgenemez (bundan çok daha fazlasıdır), Lenin açısından proletarya diktatörlüğü bir toplumsal kuruluş dönemine ve onu üreten ilişkilere son vermektir. Sadece mülkiyetin özel olmaktan çıkıp kolektif mülkiyete dönüşmesi değil, köy ve kent, kafa ve kol emeği arasındaki ayrımlardan, küçük meta üretimi ile işbölümünden kurtulmak yani sınıflaşma ilişkisine son vermektir. Lenin’in üretici güçler tartışmasına yüzünü dönen isimlerden de (Bukharin, Troçki, Stalin) geçiş sürecini devlet kapitalizmi tartışmasına çekenlerden (Kruşçev, Brejnev, Andropov, Çernenko, Deng Şiaoping) de ayrıldığı yan budur.

Yazıyı noktalarken, yeni tipte devlet (devlet olmayan devlet) tartışmasına ilişkin Lenin’den iki alıntı paylaşalım:

Lenin Türkçe’ye Proletarya İhtilali ve Dönek Kautsky olarak çevrilen Seçme Eserlerinin 28. cildinde Kautsky eleştirisinde şöyle bir ifade kullanır:

“Kautsky’nin Marksizmden koptuğu yer, burjuvazinin ezdiği sınıfın örgütlerinin devlet örgütlerine dönüşmesi dışında, istenen her şeyi kabul etmeye hazır olmasıydı.”[11]

Yine tartışmamız bağlamında, Devlet ve Devrim metninde Lenin şöyle der:

“Marksistler, devlet aygıtından yararlanarak, proletaryanın devrime hazırlanmasını ister; anarşistlerse bunu reddeder. Bu tartışmada Marksizmi temsil eden Kautsky değil Pannekoek’tir, çünkü, proletaryanın, sadece eski devlet aygıtının el değiştirmesi anlamına gelecek şekilde devlet iktidarını ele geçirmekle yetinemeyeceğini, bu aygıtı parçalamak, kırmak için onun yerine yenisini koymak zorunda olduğunu bize Marx öğretmişti.”[12]

Tartışma bağlamında Lenin’den aktardığımız yukarıdaki alıntılarından ilkini Cengiz Baysoy eleştirisi, ikinci alıntının ise ilk kısmını Baysoy, devamını Metin Kayaoğlu eleştirisi olarak okuyabilirsiniz.


Dipnotlar

[1] https://teorivepolitika.online/2025/07/25/ocalan-ve-marksizm/

[2] https://yeniyasamgazetesi9.com/manifesto-marxi-guncelledi/, https://yeniyasamgazetesi9.com/cengiz-baysoy-marksizm-siniflar-mucadelesi-degil-komundur/ 3 K. Marx, “Köln Jürisi Önünde Komünistlerin Yargılanması” çev. J. Molitor, Paris, 1939 “Merkez Komiteden Birliğe Çağrı” s. 246, aktaran: Oscar Anweiler, Rusya’da Sovyetler, çev. Temel Keleşoğlu, Ayrıntı Yayınları, s. 42

[3] K. Marx, “Köln Jürisi Önünde Komünistlerin Yargılanması” çev. J. Molitor, Paris, 1939

“Merkez Komiteden Birliğe Çağrı” s. 246, aktaran: Oscar Anweiler, Rusya’da Sovyetler, çev. Temel Keleşoğlu, Ayrıntı Yayınları, s. 42

[4] Marx&Engels, Komünist Manifesto, çev. Nail Satlıgan, Yordam Kitap, s.67

[5] F. Engels, Bebel’e mektup, 28 Mart 1875, Seçme Yazışmalar Cilt II, çev. Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, s. 84

[6] Marx, Fransa’da İç Savaş, çev. Arda Dağlar, Yazın Yayıncılık s. 105

[7] Marx and Engels, Selected Works, Vol. I, s.477

[8] Lenin, State and Revolution Selected Works (1977) c.II, s. 281

[9] Çin Komünist Partisi Kısa Tarih, Bora Yayınları s. 60

[10] Emmanuel Terray, Marxism and Primitive Societies (1972) trans. Mary Klopper, MR, s.

148-149

[11] Lenin, Collected Works, Cilt XXVIII, p. 260

[12] Lenin, Devlet ve Devrim, çev. Halim Spatar, Celal Üster, Yordam Kitap, s.145