Anadolu’da Kapitalizm ve Muhafazakâr Şehir
“Siz her tepeye bir alamet bina edip eğlenir durur musunuz?” (Kuran-ı Kerim, Şuara Suresi, 128. Ayet)
Dar’ül İslam
Kentlerin gelişip evirilmesinde mekânlardaki dönüşümler elbette yansız değildir. İdeolojik boyutu vardır. Muhafazakâr egemenlerin iktidarında modern kentin mekâna yansıyan simgesel ögelerinin temizlenmesi gerekmektedir! AKP’nin 22 yıllık iktidarında bu tedrici değişime her yıl artan oranlarda şahit olduk.
Türkiye özgülünde AKP şahsında yeni muhafazakârlık, iktidarlarının ilk yıllarında neoliberalizmle umulmadık hızla bütünleşmiştir. Konumuz bağlamında ilk yaptığı şeylerden biri, modern kentin simgesel ögelerinin temizlenmesi ve en merkezi alanlara yeni cami inşaatlarıdır. Taksim, Ulus ve Çamlıca tepesine yeni camiler yapmışlardır. Ankara belediyesinin 50 yıllık amblemini değiştirmişlerdir. Müslüman orta sınıfların örgütlenme alanı olarak ise birçok şehirde arka arkaya kapalı-güvenlikli toplu konut komplekslerinin inşa edilmesi çok tipik bir gelişimdi. Bursa’da Odunluk, Ankara’da Çukurambar ve İstanbul’da Başakşehir’de olduğu üzere saf bir İslamcı deneyimi yansıtmasa da İslami simgesel unsurların ön plana çıktığı bir rezidans hayatı yaratılmıştır. Bu mekânlarda İslamcı kültür endüstrisinin çeşitli biçimleri olan kafe ve restoranların yanında modernize ama kapalı giyim ve tesettür mağazalarının bolluğu ilk bakışta göze çarpar.
İstanbul’da AKP ile yaşanan kentsel dönüşüm, aslında kentsel dokuyu bir toplum mühendisliği içinde muhafazakâr kodlarla yeniden yaratan; Türk, Müslüman, İstanbullu gibi temel kavramların yeniden tanımlandığı ideolojik bir projeyle iç içe geçmiş bir süreçtir.
Yeni muhafazakârlığın neoliberalizmle sorunsuz bütünleşmesi onun fundamentalizm (köktencilik) gibi donmuş bir zaman anlayışına değil tersine sınırlı oranda değişim fikrine açık olmasıdır. Devletin modernist-seküler yapısını ele geçirmek için mevcut sisteme kökten bir karşı koyuştan ziyade kontrollü ve tedrici bir dönüşümü yeğlemişlerdir.
*******
Türkiye de muhafazakârlaşan kentlere geçmeden önce İslam ve kent olgusunun kısa tarihine göz atalım.
“İslam dini ortaya çıkışından itibaren kentli bir dindir. Kur’an’ın temel kuralları büyük oranda yerleşik tüccarlara yönelik olup, ilk takipçileri de Hicazlı zenginler olmuştur.” (Gencay Serter /Muhafazakâr Kentin İnşası)
Müslümanların kentsel mekânla ilişkileri baskı altında kaldıkları Mekke’den Medine’ye göçten (Hicret) sonraki dönemde görünür şekilde artmıştır. Hicret’ten sonra “Yesrip” kentinin adı “ümmetin merkezi” olmasına atfen El Medine yani şehir diye adlandırılmıştır.
“Hicret bilindiği üzere İslam inancı doğrultusunda oluşturulan takvimin başlangıcıdır. Yani kentli hayata geçiş Müslüman dünya için mekân ve zaman açısından ele alındığında adeta bir başlangıç noktası olmuştur.” (age)
“Dar’ül İslam” terimi İslam inancı ile mekân arasındaki ilişkinin yoğunluğunu ortaya koyması açısından önemli bir kavramdır. “İslami mekân” olarak Türkçeleştirebileceğimiz Dar’ül İslam, Müslümanların hâkimiyetine aldıkları toprakları ifade etmektedir. Dar’ül İslam mekânın İslamlaştırılması, Dar’ül Harp ise gelecekte savaşarak İslamlaştırılacak olan alanlardır.
Cami
Kentsel mekânın dini sembollerle yeniden üretilmesinde en temel temsili araç elbette camilerdir. Cami hem kutlama hem de kriz dönemlerinde insanların en önemli toplanma alanıdır. O sadece bir mabet değil aynı zamanda mahkeme, okul, konaklama ve toplumu bilgilendirme (forum) mekânıdır. Pazaryeri ile Cuma Camisi İslam kentinin iki temel yapısal unsurudur. Aşevi, medrese, çarşı gibi yapıların hepsi İslam Kenti’nde camiye göre konumlanmış ve onun etrafında yer tutmuşlardır. Belli bir süre sonra cami ve etrafındaki ticari-sosyal yapılar “Külliye” olarak adlandırılmıştır. Örneğin Kudüs şehri Mescid-i Aksa’yı merkez alacak şekilde yapılandırılmıştır. Bunun yanı sıra İslam fetihlerinin ele geçirdikleri bölgelerde ilk yaptıkları işlerden biri kilise ve Hristiyan mabetlerinin cami ve medreselere dönüştürülmesiydi. Fatih, İstanbul’u aldıktan sonra Ayasofya’yı camiye çevirmişti mesela. Müslümanların kült mekânı Mescid-i Aksa’nın bugün bulunduğu yerde de MS 70 yılında Romalıların kurduğu Herod tapınağı vardı.
Çarşı
Cami ne kadar kişisel görüşlerin kamuya açıklanabildiği bir mekânsa, çarşılar da o kadar kamu söyleminin ortamıydı. Çarşı ve cami başta Şia coğrafyası olmak üzere yüzyıllardır İslam topraklarının adeta akciğeri olmuştur. Cami, türbe ve evler gibi çarşılar da gerek psikolojik gerekse mimari olarak içe bakarlardı. Dıştaki sokaklarla aralarında kalın duvarlar vardır. Çarşı İslam toplumunun her türlü fikir alışverişi konusunda can verici soluğu olmuştur. Örneğin en sık ele alınan konuların başında fiyatlar gelirdi. Fiyatların ayarlanması neredeyse tanrısal olduğu izlenimi verecek kadar hassastı. Bu coğrafyada “görünmez el” elbette tanrı idi! Çarşı sadece “Pazar fiyatının” belirlendiği yer değil insanların saygınlığının da belirlendiği bir mekândır. Daha önemlisi çarşı politikacılar için toplumun nabzının attığı bir havzadır. Bu anlamda siyasetin vazgeçilmezidir. Politik yaşamın bekçisi değildir ancak işlerini yaparken politikacıların kullanmaları gereken enstrümanlara değer biçen bir işlevi vardı.
“Politik yaşam kızıştığı zaman çarşı değer biçici olarak kalmaz; dolaysız bir iç dökme alanına dönüşür. Böyle zamanlarda ‘her-ü merç’ içindedir; bu insanların şiddet ve isyana yakın olmaları demektir. Çarşı kaynayıp taşınca kapanır. Kaygılar giderilinceye kadar kepenkler açılmaz. Tüccarların normal yaşamı kesintiye uğratmada kararlı olduklarının en etkili yoludur çarşının kapanması.” (Roy Mottahedeh Peygamberin Hırkası/Bilgi Üni. Yay.)
Çarşı’nın kapanması özellikle İran tarihinde halkın politika yürütmesinde en etkili eylem olmuştur. 1905’te Tahran valisinin iki şeker tüccarını haksız yere falakaya almasından sonra çarşı kapanmış ve sonra gelişen olaylarla çarşı halkı, medrese öğrencileri ve mollalar öncülüğünde 1906’da ilk İran devrimi (Meşrutiyet) gerçekleşmiştir. Bu aynı zamanda Ortadoğu’nun ilk başarılı meşrutiyet devrimidir. 1960 yılında alenen yapılan hilelerle, kazananların bile utandığı seçimler sonucunda çarşı yeniden kapanmış ve seçimler iptal edilmiştir.
Mahremiyet
İslam’da mevcut mahremiyet anlayışının mekânlara da yansıdığını görmek hiç şaşırtıcı olmayacaktır. Mahremiyet İslam kentini şekillendiren en önemli güdülerden biridir. Mahremiyetin sağlanabilmesi için sokakların dizilişinde dış mekânla iç mekân ilişkisi mimari olarak kısıtlanmıştır. Evlere iç avlular eklenmiştir. Modern dönem öncesi Müslüman çoğunluğun yaşadığı şehirlerde oldukça dar ve yarı aydınlatılmış, labirent gibi dolambaçlı ya da çıkmaz sokaklar çok tipiktir. Sonuçta mahremiyetin doğal sonucu olarak İslam kentinde öne çıkan, kamusallığın minimuma indirildiği mekânsal bir kurgudur.
Ayrıştırma ve Homojenleştirme
Caminin ikonik yapısıyla hâkimiyetini ilan ettiği, kontrol ve mahremiyet duygusuyla ulaşım ağının şekillendiği İslam kentinin bir diğer özelliği ayrışma ve bölünmüşlüktür. İslam dininin görünür şekilde kentli hayatı deneyimlediği ilk şehir olan Medine birçok kabile ve kavmin yaşadığı bölünmüş bir şehirdir. Aynı bölünmüşlük Emeviler döneminde de devam etmiştir. Bu dönemde her mahalle diğer mahallelerden sağlam kapılarla ayrılmıştır. Bu kapılar herhangi bir ayaklanma olduğu zaman diğer bölgelerle bağlantıyı kesmek için kullanılmıştır. Bu ayrıştırma ve homojenleştirme sürekli bir gerilim kaynağı, asayiş problemi yaratmıştır. Bu durum İslam kentinin ibadet ve mahremiyet ile birlikte temel özelliklerinden birinin de homojen ve bölünmüş mekân olduğunu göstermektedir. Örneğin Bağdat kenti böyledir. Şehir etnik köken ve mesleklere göre ayrışmıştır. Yine Şam’da şehrin kuzeyi Hristiyanların, güneyi Yahudilerin ve batısı ise Müslümanlarındır. Kudüs ve Antakya’da da bu ayrışma çok tipiktir. Antakya’da Türkler merkezi tutarken Arap Aleviler kenar mahallelere yığılmışlardır. Anlaşılacağı üzere İslam kentinde güvenlik ihtiyacı ayrıştırma ve homojenleştirme ile sağlanmaktadır. Homojenleştirme bir anlamda mahremiyetin korunması stratejisi olarak da işlev görmüştür.

Mahallerdeki etnik yapı. Kudüs’te Ermeni, Müslüman, Hristiyan ve Yahudi mahalleleri.
Osmanlı döneminde şehir, köy ve mahalle

Osmanlı Antakya’sında buğday pazarı.
Osmanlı şehirlerinde İslam geleneğinin bir uzantısı olarak gündelik hayat mahallelerde şekillenmiştir. Mahalle çıkmaz sokaklarla kurulu, küçük ölçekli, sınırları belirli ve homojen (aynı etnik ya da dini topluluk) bir birimi ifade eder. Aynı mahallede farklı etnik ve dini topluluklar arasında keskin bir ayrışma vardır. Mahalle Osmanlı’da vatandaşın ömrünün çoğunu geçirdiği bir mekân olmuştur. Çünkü camisi, imareti, pazarı, çarşısı hepsi bir arada bir külliye olarak adeta küçük bir dünyadır bu. Mahalle çoğu genç için ailesinden sonra gelen ilk topluluktur. Osmanlı mahalleleri çeşitlilik içinde bir homojenlik taşır. Örneğin 1830’larda Ankara’daki 107 mahalleden 57 tanesi Müslüman, 27 mahalle gayri Müslimlerden oluşmuştur. 23 mahalle ise karışık nüfusa sahiptir. Hatta gayri Müslim mahalleler de kendi içinde etnik kökene göre ayrışmıştır.
Emniyet ve iaşenin istikrarlı biçimde temini için, şehirlerin nüfusu sabit tutulur. Her isteyenin elini kolunu sallayarak şehre gelip yerleşmesi istenmez. Köylü, ekip biçmeyi taahhüt ettiği toprağı kolay kolay terk edemez. XVI. asır sonlarından itibaren, Celâlî İsyanları ve İran savaşları sebebiyle köylüler yakın şehirlere yerleşti. Böylece şehirlerde işsiz, fakir ve ümitsiz bir kitle teşekkül etti. Emniyet ve iaşe düzeni bozuldu.
Köylerdeki halk, çiftçilikle meşguldür. Tımarlı sipahiden devlete ait araziyi kiralayarak ekin eker. Merkezden Cuma kıldırmak üzere imam-hatip tayin edilmiş köylerde hükûmet temsilcisi bu imam-hatiptir. Mahallelerde de böyledir. Zira halkın en kültürlüsü odur. Resmî emirler halka tebliğ olunmak üzere köy imamlarına gelir. Mahkemede şahitlik yapanların vasıfları da imamlardan sorulur. Sultan II. Mahmut, köy ve mahallelerde muhtarlık teşkilâtı kurdu. İmamlar, ihtiyar heyetinin içinde yer aldı.
Osmanlı Ermenileri sanatkâr olduğu için, yeni kurulan her şehre, ihtiyaç nispetinde Ermeni gelip yerleşir. Rumlar da ticaretle uğraşır. Ermeni ve Rumların yaşadığı köyler de vardır. Ama Yahudiler hep şehirlidir.

Bir Osmanlı Yahudi ailesi
İslâm kentlerinin üç ana unsuru olarak bilinen mahalleler, çarşılar ve camiler geçmişinden aldığı temel ile kentin başat elemanları olmakta ve birbiriyle yakın temas halinde bulunmaktadır. O dönemde bir mahalle kurmak, bir cami veya mescit inşa etmek ile aynı anlama gelmekteydi. Camiler mahallenin “toplardamarı” olarak nitelendirmekteydi.
Osmanlıda mahalle her ne kadar aynı mahalle içinde ayrı sokaklarda otursalar da farklı milliyet ve dini azınlıkların birlikte yaşadığı mekânlardı. Bu özellik 16. yüzyıldan nerdeyse 20. yüzyıla kadar sürdü. Osmanlı kenti, kendi toplumsal ve kültürel dinamiklerine uygun olarak, “polietnik yapısına uyum gösteren iki kurum geliştirmiştir: Mahalle; prensipte aynı etnik kökenden ve dinden gelenlerin birlikte oturduğu ve temelinde konut yer alan bölge ve İmaret; temelinde vakıf kurumu olan toplumsal ve dini işlevler bütünü. Osmanlı şehrini yöneten gerçekte, güvenlik, vakıf denetimi, mali otorite, adli konular ve beledi hizmetlerden sorumlu olan kadıdır. (Ortaylı, 2000: 124). Klasik dönem Osmanlı kent yönetiminde, Vakıflar ve Loncalarla birlikte mahalleler, beledî örgütlenmenin temel unsurlarını oluşturmaktadır. Mahalleyi yöneten imamın en önemli görevi, mahalle sakinlerine salınan vergilerin paylaştırılması ve toplanması işini yürütmekti. Bu doğrultuda Osmanlı devleti açısından mahalle “öncelikle kayıtlı haneler üzerinde vergi bölüşümü ve tahsilâtını gerçekleştiren bir mali birimdir”. Mahalle, başındaimamı ve kendine özgü gelir kaynakları olan hocasıyla, bekçisiyle ve mahallelilerin birbirine kenetlenmişleriyle aynı zamanda toplumsal ve idari bir birimdir. İmamlar, dini görevlerinin yanında mahalle halkı üzerinde önemli etkiye sahiptirler, doğum, ölüm, evlenme, boşanma, ikametgâh değiştirme gibi nüfus işlemlerini takip etmişler, mahalle içindeki asayiş ve ahlaktan sorumlu olmuşlar, medeni hal kayıt ve sicillerini tutmuşlar, cenaze defin izinlerini vermişlerdir. Her mahalle çeşmesi, camisi, hamamı, mektebi ve külliyesi ile sosyal, kültürel ve idari bir birimdir. Toplumsal ve kentsel hizmetlerin görülmesi (yangın, imam maaşı, fakirlere yardım) amacıyla kurulmuş olan ‘Avarız akçası’ mali fon niteliğindedir ve mahalle dayanışmasının en somut ifadesidir.
Osmanlı halkının bir kısmı öteden beri göçebe bir hayat yaşardı. Koyun beslemek; hayatını buna göre tanzim etmek; kısacası kolayca göçmek Eski bir Türk geleneğidir. Arap ve Kürtlerde de bu hayat yaygındır. Arap göçebelerine Arabi dendiği gibi; Türk göçebelerine de yürümek fiilinden yürük adı verilmiştir. Köylülere Türk, yarı göçebe hayat yaşayanlara Türkmen denir.

İzmir Tahtacı Yörükleri
“Osmanlı Devleti, yeni fethedilen topraklara göçebe Türkmenleri yerleştirmeyi tercih etmiştir. Hükümetler, göçebeliğe sıcak bakmaz. Binlerce insanın göçü, hâliyle göç yolunda yaşayanlara zarar verir; asayişi bozar. Göçebeler vergi vermez, askerlik yapmaz. Medenî hayattan mahrumdur. Üstelik bilgisizlik sebebiyle dinî yaşantı zayıftır.” (Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, 2013/ Osmanlı Devleti’nde Şehirliler, Köylüler, Göçebeler)
“Göçebeler, XV. asırdan itibaren bir nizama bağlandı. Kendilerine vergi ve bazı mükellefiyetler kondu. Hükûmet, bunlardan okur-yazar birisini kethüda (kâhya) olarak tayin eder; resmî işlerde bunu muhatap alırdı. Hükümet, XVI. asır sonlarından itibaren muntazam asker ve vergi alabilmek; ziraatı geliştirmek; boşalan köyleri şenlendirmek; göç yolları üzerinde verdikleri zararın önüne geçebilmek maksadıyla göçebeleri Anadolu’da boş köylere yerleştirmeye teşebbüs etti.” (Age)
Bilhassa Lale Devri’nde Anadolu’da yaygın bir iskân faaliyetine rastlanır. Alışageldikleri hayattan vazgeçmek istemeyen göçebeler, buna sertçe direnmiştir. Ama sonuçta XVIII. yüzyıl sonlarından itibaren direnişleri kırılmış ve çoğunluğu Orta Anadolu’ya iskân edilmiştir.
Anadolu’da Büyük İskender ile başlayan bir şehircilik cereyanı vardır. İkinci cereyan Selçukluların Anadolu’ya gelişiyle başlamıştır. Burada şehir ve kasaba namına ne varsa, imar namına ne yapılmışsa, hep bu devirden kalmadır.
Bu devirde Anadolu’daki şehir ve kasabalarda inşa edilen binlerce cami, medrese, köprü, han, hamam, kale, kervansaray, imaret, darüşşifa gibi binaların hepsi muazzam eserlerdir. Bu ince sanatlı eserler, yüksek bir şehircilik nişanesidir. Hâlbuki o devirde Bizans hâkimiyetindeki topraklarda -İznik ve Trabzon haricinde- bu gibi anıtsal eserlere rastlanmaz. Şu halde Anadolu’nun Türkler tarafından iskânı ve Müslümanlaşması, aynı zamanda da şehirleşmesi demektir. Selçuklu ve onu takip eden Beylikler devri, Anadolu’nun altın çağıdır
Osmanlı’dan Günümüze Kentlerin Kısa Tarihi

Sarayburnu ve Boğaz
1) Kuruluşundan 16. yüzyıl sonuna kadar olan dönem
Köylerden gelen gruplar, etnik kökenlerine veya aynı toplumsal, mesleki ya da dini gruplara ait olmalarına göre, az aileli topluluklar halinde yerleşerek yeni mahalleler kurmuşlardır. Bunlar küçük köy kentlerdir.
16.yüzyılda kervan yoluna göre çeşitli pazarlar kurulmuştur. Toplumsal yapı, ulus esasına göre ve dinsel açıdan; Müslümanlar ve azınlıklar olarak, işlevsel bölünme açısından ise; askerler, kentliler ve köylüler olarak farklılaşmıştır. 16. yüzyıla dek bir iç kale etrafında şekillenen kent biçiminin, 16. yüzyılda nüfus artışı ve yerleşik tüccarların ortaya çıkmasıyla değişmeye başladığını; kale altındaki yerleşik olmayan ticari faaliyetlerin sona erdiğini ve bedestenler içinde geliştiğini görürüz. Bedesten çevresinde sokaklar oluşmuş ve kent yapısı kale dışına taşmıştır. Bu gelişmeler, çevresinde yeni konut mahallelerinin oluşumunu başlatmıştır ki bu mahalleler sınıfsal değil, dini veya etnik yapıya göre farklılaşmaktadır. Özetle kent bu dönemde, iç kale-kale /konut alanları/ kale-altı öğelerinden kurulmuştur.
2) 17. ve 18. yüzyıl
17. yüzyıldan başlayarak 19. yüzyıl sonuna kadar olan dönemde sosyo-ekonomik yapıdaki ve toprak düzenindeki değişim ile Anadolu’da işlenmiş mal üretimi ile ilgili eylemler de değişmiş ve Osmanlının daha önceki dönemde şekillenmiş olan mekânsal düzeninde değişime yol açmıştır.
17 – 18. yüzyıllarda Avrupa’dan gelen işlenmiş malın Anadolu’ya gelmesi, azınlıkların ticari hayatta aktifleşmesine yol açmıştır. Bu da kentsel mekânda hareketlilik yaratmış; kent merkezlerinin yoğunlaşması, yabancıların ticarette sayılarının artması gibi nedenlerle, konut dokuları sıkılaşmış, boşluklar dolmaya başlamıştır.
3) 19. yüzyıl
19 yüzyılda, endüstrileşme ile birlikte, ekonomik yapıda, artı ürün denetimi kalkmış, sabit üretim teknolojisine karşın ulaşım teknolojisinde ve dış ticaret ilişkilerinde değişim olmuş, toplumsal yapıda subaylar, bürokratlar, memurlar ortaya çıkmış; lonca düzeni çözülmüş, zanaatkârlar sınıfı çözülmüş, onun yerine emekçiler sınıfı doğmuştur.
Özellikle dış ticaret anlaşmaları ile Anadolu açık pazar haline gelmiştir.

Hicaz Demiryolu
Demiryolu ticaretinin de etkisiyle, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, kentlerin kendi içindeki üretim-tüketim dengesi, dış ülkelerle olan ticaretin önem kazanmasıyla, liman kentlerine doğru kaymaya başlamıştır. Dış etkileşimin yoğun olduğu kentlerde böylelikle, ikili bir sosyal yapı ortaya çıkmıştır: eski geleneksel merkez ve yeni üst sosyal kesime hizmet sunan merkez. Mekânsal düzende kalenin önemini yitirdiği görülmektedir.
Kentlerin ulaşım, yönetim ve mekânsal düzenlerindeki değişimler paralelinde, toplumsal tabakalaşma değişmiş, yeni toplumsal sınıflar oluşmuş, konut alanlarındaki millet esaslı yerleşimin yerini sınıf esaslı yerleşim biçimi almaya başlamıştır; kent içi ulaşımındaki gelişmeler ve nüfus artışı, kentlerin çevreye yayılması ve banliyöleşmesine neden olmuştur.
Konut alanları yangınlar ve toprak mülkiyeti ile kâgir yapılara geçişle belirgin bir fark göstermiştir. Yoğunlaşan kent dokusundaki açık-kapalı alan dengesi bozulmuş, değişik sosyal kesimler kent mekânında kutuplaşmış, konut alanlarında sınıfsal farklılıklar oluşmuştur. Konaklar ve yazın bağ evleri, göçmen mahalleleri, burjuva mahalleleri ve banliyöler gelişmiştir. Bu doğrultuda mahalle ölçeğinde kent mekânı, konut-sokak-mahalle merkezi-cadde-kent merkezi” olarak dönüşmüştür Bu genel değişimin mahalledeki en önemli yansıması, muhtarlık örgütünün kurulması olmuştur.
4) 20. yüzyıl
1923’te yeni kurulan devletin, kalkınma planlarına paralel olarak altyapı çalışmaları ve bayındırlık faaliyetlerini ön plana çıkarmasıyla, kentsel ölçekte 1950’lere dek, kent kurgusu içinde mahallenin organizasyon yapısına yansıyan önemli değişimler olmamıştır.
Kent morfolojisine 1960’lı yıllarda ‘apartmanlar’ ve ‘gecekondular’ -ki bunların olduğu bölgelerde aynı sosyo-kültürel altyapı devam etmiştir- ve ‘toplu konutlar’ adı altında yeni bir tip daha eklenmiştir.
Özetle, bu kentsel gelişim şeması içinde mahallenin idari-sosyokültürel ve mekânsal nitelikleri ile özgün yapısına 16 yüzyılda kavuştuğu ve 1980’lere dek ana strüktürünü devam ettirdiği görülmektedir.
