Uzun zamandır kapitalist-emperyalist sistem ve onun hegemonik gücü ABD büyük bir kriz içerisinde. Fakat yapılan müdahaleler çözüm geliştirmeyince işler daha da sarpa sarıyor, kriz gittikçe büyüyor. Sistemin krizi büyüdükçe saldırganlığı da artıyor, pervasızlaşıyor. Bu anlamda Gazze’ye, Suriye’ye, İran’a, Venezüella’ya yapılan müdahaleleri kapitalist-emperyalist sistemin krizinden bağımsız düşünemeyiz. Fakat bunlar ne ilkti ne de sonuncu olacak. Yeniden “Ya Sosyalizm Ya Barbarlık” diyeceğimiz bir zamandayız.
İran’a yapılan saldırı, ABD-İsrail lehine sonuca varmayınca kriz daha da büyümüş oldu. ABD-İsrail, İran’ı çok çabuk teslim alabileceğini düşünerek kapsamlı bir saldırıya girişti. Fakat İran hem yönetim yapısı hem de savaş bağlamında tüm bunlara hazırlıklıydı. İran’ın desantralizasyon hazırlığı ile vurulan yüzlerce komutan ve üst düzey idari kadrosuna rağmen hala ayakta durması, Hürmüz Boğazı’nı kapatması, SİHA ve füzeleri etkin olarak kullanması ile birlikte krizi daha da büyüterek geri döndürdü. Savaş bir sonuca varamıyor. ABD geri çekilirse istediği hiçbir şeyi kazanamadığı için verdirdiği büyük kayba rağmen kaybetmiş olacak. Öyle ki bu savaşla birlikte İran direnebilme kapasitesini gösterdiği gibi üstüne Hürmüz Boğazı’nı kapatarak ABD’nin küresel tedarik zinciri ve enerji hattı üzerindeki hegemonyasını sarstı, ABD’nin bölgedeki üslerini vurarak işlevsizleştirdi. Yine ABD’nin bölgedeki başta Körfez ülkeleri olmak üzere ittifak devletlerini vurarak ABD’nin koruma üzerinden geliştirdiği hegemonyayı yıktı. Diğer yandan savaşın ekonomik ve siyasi maliyeti arttığı için savaşı sürdürmek de zorlaşıyor.
ABD’nin savaş politikaları kendi başına Trump’ın manyaklığının ifadesi değil. Ağzı kan köpüren sermaye sınıfının ihtiyaçlarının bir bileşkesi. Bu anlamda kriz çözülmedikçe emperyalist-kapitalist canavar daha da azgın saldırılara girişiyor. Çünkü biliyor ki, bu onun için bir varlık yokluk savaşına dönüşmüştür. Daha çok saldırganlaşmaları onların gücünün doruklarında olduğunu değil, zayıflıklarını gösteriyor. “Güçlü devlet” otroritesiyle çözer sorunları. Fakat bugün ABD, güçlü otoritesini değil, savaş gücünü konuşturmak zorunda kalıyor. Bugün her türlü savaşı, saldırganlığı, baskı ve sömürü politikalarını bu optikten değerlendirmemiz gerekiyor.
İşte son birkaç senedir kesintisiz bir biçimde Ortadoğu’nun çeşitli bölgelerinde süren savaş, katliam politikaları bunun bir ürünü. Yine ABD’nin, arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’da kendisiyle uyumlu olmayan ülkelere yaptığı müdahaleler ortada. Venezuela’da güçlü bir tepki gelişmeyince Küba’ya da göz diktiler. Her seferinde ağızları sulanarak sıranın Küba’da olduğunu belirtiyorlar.
Elbette bunun bir de “iç savaş” boyutu var. Gazze laboratuvarında kullanılan tüm araç ve yöntemler, diğer savaşlarda kullanıldığı gibi içeride de değişik boyutlarda kullanılıyor. Bu bağlamda teknoloji şirketi Palantir, yazdığı manifestoyla tüm dikkatleri üzerine çekmeyi bildi. Şirketin algoritmik “hizmetleri” savaşta, gözaltında, sağlıkta, seçim stratejilerinde, algı yönetiminde, istihbaratta vs. her alanda kullanılıyor. Yani Palantir sadece teknoloji satmıyor; ölüm, gözetim, güvencesizlik, hastalık, kölelik, faşist egemenlik biçimini, sömürgeciliği satıyor, pazarlıyor. Açlığın, ölümün arttığı, rızanın ise azaldığı bir dönemde Palantir tarzı şirketlerin ve sattığı yöntemlerin ön plana çıkacağı gözüküyor. Manifesto, şirketin Ceo’su Alexander Karp’ın yazdığı kitabın özeti niteliğinde. Manifesto, sermayenin azgınlaşan ruhunu yansıtıyor; faşizmi ve sömürgeciliği yeniden çağırıyor. “Batı kültürü ve değerlerini” savunan manifesto diğer kültür ve değerlerin insanlığa bir şey katmayan boş kültürler olduğunu belirtiyor. Aslında sömürgeciliğin ve ırkçı faşizmin altyapısı bu söylem üzerinden örülmeye çalışılıyor. “Yumuşak gücün ve ahlaki retoriğin sınırlarının açığa çıktığı ve bu yüzyılda sert gücün yazılım üzerine inşa edileceği” değerlendirmesi yapılıyor.
Karp, daha önce Musk sosyatırısının marifetlerini sergilediği Devlet Verimlilik Bakanlığı’nda yaptığı konuşmada şöyle diyor: “Yıkımı/Rahatsızlık vermeyi seviyoruz ve Amerika için iyi olan her şey hem Amerikalılar için hem de Palantir için çok iyi olacak. Yıkım, günün sonunda, işlemeyen şeyleri ortaya çıkarır. İnişler ve çıkışlar olacaktır. Bir devrim var. Bazı insanların kafaları kesilecek. Gerçekten beklenmedik şeyler görmeyi ve kazanmayı bekliyoruz.”
ABD, emperyalist Batının lokomotif gücü. Bu anlamda bu tarz politika ve uygulamaları, ABD’ye özgü bir yöntem olarak görmek yanılgı olur. Lokomotif, arkasındaki vagonları sürüklediği gibi ABD de kapitalist-emperyalist zincire bağlı-bağımlı tüm ülkeleri sürüklüyor. ABD, gerileyen gücünü yeniden tahkim edebilmek için tüm askeri ağırlığını ve zor politikalarını ortaya koyuyor. Bu anlamda Karp’ın sözleri manidar. Yıkım tüm dünya için geliyor. Hem pas tutan sermaye ilişkileri için hem de ezilenler için yıkım geliyor. Fakat dünyayı paylaşma savaşları arttıkça; baskı, zor şiddetlendikçe; sömürü, kölelik koşulları derinleştikçe; buna karşı direniş, isyan potansiyel ve olanakları da artıyor. Bunun bilinci ve sorumluluğuyla sözü, mücadeleyi ve yaşamı kurmak zorundayız.
“Narodnizm” Gelişiyor!
Saldırılar, direnişi de beraberinde getiriyor. Fakat daha da dikkat çekici olan, Luigi Mangione ile başlayan “Bireysel Narodnik” tarzda eylemlerin artarak devam ediyor oluşu. Mangione, yıkıcı öfke ve yaratıcı bilince bir meyil verdi, patikayı oluşturan ilk adımları attı. Bu anlamda son zamanlarda yaşanan eylemlere göz atmakta fayda var. Elias, Gazze için İsrail’in ABD elçilik çalışanlarını vurdu. Bizi bir Epsteinci yönetemez diyen bilgisayar mühendisi, tek başına Trump’a silahlı saldırı girişiminde bulundu. Open AI CEO’sunun evi molotoflandı. ABD’de birçok depo ve sanayide yangın meydana geliyor. Bu eylemler gittikçe yaygınlaşıyor. Bu sınıfsal çelişkilerin ne kadar dayanılmaz bir boyuta geldiğini gösteriyor. Ezilenler, örgütlü bir seçenek ortada yokken dahi bir çözüm iradesi geliştirmeye çalışıyor. Örgüt, böylesi bir ihtiyacı ve eğilimi gören bir yerden çözüm gücü ürettiği sürece ezilenlerin öncüsü olabilir.
Burada ayrı bir parantezi, bilişim işçileri için açmak gerekiyor. Onlar Marx’ın çokça bahsettiği zanaatkar işçilere çok benziyor. Marx’ın döneminde zanaatkarlar işçileşmekteydi. Burada iki durumdan bahsedebiliriz. Zanaatkar işçiler, kendi emeğine bugünün işçisi gibi yabancı değildi. Neoliberal despotik emek rejiminin bir sonucu olarak bugünün işçisi yaşama ve ürüne yabancıdır. İş; ruhu, düşünme kapasitesini paramparça eden bir sürece dönüştürülmüştür. Fakat işçileşen zanaatkar, her ne kadar ürünü ile arasına mesafe girse de üretim sürecine hakimdir. Bilinç, çelişkiyi kavramada ve ona çözüm gücü geliştirme bağlamında önemlidir. Bu bağlamda Marx döneminde zanaatkar işçileri bugün ise bilişim işçileri o yaratıcı eylem ve örgütlenme potansiyeline sahiptir. İkinci durum ise bilişim işçilerinin yaşadığı konum kaybıdır. Sömürü oranları gittikçe artıyor. Sadece patronun sömürüsü değil elbet. Bu bütünlüklü bir çark. Sağlık, eğitim, ulaşım, beslenme… Kendini işçi olarak görmeme eğilimi taşıyan beyaz yakalılar, şartların zorlamasıyla gittikçe zihinsel anlamda da işçi sınıfının bir parçası oluyor. Dünya, bugün son kertede dijital kodlar ve algoritmalar üzerinden yürüyorsa bilişim işçileri hem o kodları üretiyor hem de bütünün bilgisine hâkim olduğu için yabancılaşmayı aşma potansiyeli taşıyor. Her şey karşıtıyla birlikte var olur diyalektiği, yaşam tarafından bir kez daha doğrulanıyor. Bilişim işçilerinin çelişkisini devrimci temelde kavratan, yabancılaşmayı aştıran ve dolayısıyla düzenin kölesi değil, mücadelenin öznesi kılan bir yerden mücadeleyi kurmamız gerekiyor. Diyebiliriz ki bugünün devrimciliği en yoksulların, güvencesizlerin, işsizlerin, en alttakilerin yıkıcı-patlayıcı öfkesiyle bilişim işçilerinin yaratıcı gücünün bileşkesinin ürünü olacaktır.
İrade gaspı
Türkiye’de ise mutlak butlan ile irade gaspı bir üst safhaya çıktı. Bu AKP’nin kendi yolunu açma girişimi olduğu gibi burjuva siyaset kanalını muhalefete kapatmasıdır, bir seçimsizleştirme hamlesidir. Ekonomik durgunluk ve hegemonya krizi yaşayan faşist iktidar, yargı sopasını kullanıyor. Politikayı birkaç yılda bir seçime indirgeyen burjuva siyaset kanalları dahi kapatılıyor. Seçimler, dünyada kimi istisnalar hariç işçi sınıfının ve ezilenlerin kendi lehine bir iradeyi yansıtacak tabloyu hiçbir zaman açığa çıkarmadı. Bu bağlamda eski düzeni, hukuku, demokrasiyi çağırmak nafiledir.
Faşist iktidarın yönelimi başını ABD’nin çektiği emperyalist sistemin yöneliminden bağımsız değil. AKP uluslararası sermayenin desteğini arkasına alarak bu adımları atıyor. Trump, ABD’de bir dönüşüme gidiyor. Erdoğan da onunla eşgüdümlü adımları ekonomik, politik, askeri olarak Türkiye’de atıyor. Bu bakımdan emperyalist güçler “köprüden geçerken attan inip eşeğe binmek” istemiyor. Daha uyumlu çalışabilecekleri, hali hazırda kurulu düzeni olan AKP ile yola devam etmek istiyorlar.
Bu bakımdan “Sermaye kaçacak, borsa düşecek, ekonomik krizi yönetemeyecekler” ezberlerine, öğrenilmiş çaresizliğine kulak asmamak gerekiyor. Zira ezilenler, örgütlü bir irade geliştiremediğinde, kapitalist düzen öyle veya böyle bir şekilde işlemeye devam edecek. Ve hatta uzun zamandan beri faşist rejim için kriz yönetimi, bir yönetim tarzı olmuş durumda. Kriz yoksa dahi kendileri bir kriz çıkartarak yönetimi sağlayabiliyorlar.
CHP’nin rollerinden biri de toplumsal muhalefeti kontrol etmek olmuştur. Faşist düzenin ezilenlere dönük saldırıları, her geçen gün artıyor. Sermaye rejimi her geçen gün ölüm saçıyor. Sömürü ve iş cinayetleri artıyor. Doğa, sermaye uğruna katlediliyor. Ezilenlerin öfkesi büyüyor. Faşist iktidar toplumsal öfkeyi düzen sınırları içinde tutacak bir ana muhalefete ihtiyaç duyuyor. Ecevit zamanında “ortanın solu” politikasını şöyle tarif ediyordu “halkı adaletsizlikten, yoksulluktan, baskıdan kurtarıcı ve toplumu sosyal adalet içinde kalkındırıcı tedbirler alınmazsa, ezilen, yoksulluk çeken insanlarda birikecek isyan duyguları, kabarıp taşma noktasına varabilir. Sınaileşmeye başlamış toplumlarda bu tehlike daha da büyüktür. İşte o zaman aşırı sol akımlar, bu isyan duygusunu, yıkıcı ve yaygın bir sel haline getirebilir. Ortanın solu, bu sele karşı en sağlam duvar, en etkili settir.” Veya yakın tarihte toplumsal patlama potansiyelinin yükseldiği dönemlerde Kılıçdaroğlu’nun “tek başıma eylem yapıyorum, siz evinizde oturun” tarzında çıkışları biliniyor.
Bu anlamda butlan kararını irade gaspının bir üst aşaması olarak değerlendirebiliriz. Fakat bu CHP’nin oyun kurucu olduğu alana yedeklenme anlamına gelmemeli. Tersten ezilenlerin öfkesini faşizme doğru yönlendirecek yolu, yöntemi, örgütlülüğü geliştirmek daha da elzem hale gelmiştir.
“Toplumsal dinamitin fitili”: Gençlik
Diğer yandan gençlik “toplumsal dinamitin fitili” olmaya devam ediyor. Öyle ki bu durumdan korkan iktidar, Bilgi Üniversitesi’ni kapatma kararı önünde güçlü bir gençlik iradesi ile karşılaşınca geri adım atmak zorunda kaldı. AKP, sürekli büyüyen gençliği, iş yerine üniversitelerde istihdam etmeye çalıştı. Bu devlet açısından geçici bir çözüm olsa da bugün başına bela açtı.
Gençlik, devrimlerin her zaman için öncü gücü olmuştur. Fikir vermesi açısından tarihten kesitlere bakmakta fayda var. 19. yüzyılda Çarlık Rusya’sında kapitalist üretim tarzı yükselişe geçer. Devlet, kapitalist üretim tarzına ve modern devlete uygun bireyler yetiştirmek ister. Okullaşma oranı hızla yükselir. Ancak Çarlık Rusya, mezunları istihdam edecek alanlar açamaz. Dolayısıyla az çok bilimle tanışmış, dünyayı daha iyi tanıyan, işsiz, düzenle problemi olan büyük bir gençlik kitlesi yaratır. Ve devrim önderleri bu gençlik kuşağının içinden çıkar.
17. yüzyılda Osmanlı gerileme dönemindedir. Bu gerilemeyi vergilendirme sistemini değiştirerek aşmaya çalışır. Üç kıtada toprağı olan Osmanlı için çokça memur gerekir. Birçok şehir merkezinde medreseler açılır. Fakat medrese mezunlarıyla Osmanlı’nın istihdam boşluğu arasında uçurum vardır. Sonuçta şehirde yoksul, işsiz, mezun, öğrenci; Osmanlı ile sorunlu büyük bir gençlik kitlesi oluşur. Onların isyanı tarihe Suhte Ayaklanması diye geçer. 17. yüzyıla damgasını vuran, Celali İsyanları olarak bilinen isyanların önemli bir bileşenidir Suhteler.
Kürdistan’da okullaşmanın artması 1960’lı yıllarda gelişir. O zaman Kürdistan’da Yatılı Bölge Okulları vardır, il ve ilçelerde Orta ve Lise dengi okullar yoktu. Hem Kürt davasının bittiği hem bölgeyi asimile etmek, düzene entegre etmek için tüm ilçe ve nahiyelere varıncaya kadar okullar açıldı. Ağrı Dağı’na çizdikleri mezar resmine yazılan: “Muhayyel Kürdistan burada meftundur” düşüncesi hakimdir. Fakat devlet murad ettiği sonucu elde edemez. Ulusal ve sınıfsal çelişkiyi daha iyi kavrayan bir gençlik kitlesi açığa çıkar. Kürt Özgürlük Hareketi’nin önder kadroları bu kuşağın içinden çıkar. Süleyman Demirel bu bağlamda mealen “PKK’yi biz yarattık” diyerek devletin pişmanlığını dile getirir.
Gençliğin ezici çoğunluğu bu düzende istikbalini görmemekte ve düzenle kavgalıdır. İşte üzerine inşa edeceğimiz temellerden biri budur. Mahallede, okulda, iş yerinde fark etmeksizin gençlik ezilenlerin kavgasının en dinamik gücü olmaya devam ediyor. Ülkede ne olacaksa bu temelde filizlenecek ve büyüyecektir. Türkiye bağlamında 68-71 devrimci gençlik hareketi, 78, Gezi ve 19 Mart bunun en açık örnekleri.
Türkiye devriminin öncü gücünü oluşturmak istiyorsak; gençliğin düzenle kavgasını devrimci temele oturtmayı esas almalıyız. Öncü güç olacaksak bu temel üzerinden yeşillenecek ve gelişecek, şekilleneceğiz. Bu kitlenin kuyruğuna takılmak anlamına gelmiyor. Meselemiz 19 Mart’ın geniş kitlesine ayak uydurarak şekillenmek değil. 19 Mart gençliğinin çelişkilerine devrimci temelde çözüm gücü ürettikçe, gençliğin dinamizmine meyil verdikçe, militan eylem ve politika kanallarını açtıkça şekilleneceğiz.
Açık ki bugün sistem tarafından iradeyi teslim almaya dönük çok büyük bir saldırı ile karşı karşıyayız. Eğer irade teslim alınmaya çalışılıyorsa iradeyi geliştirmeye odaklanmalıyız. Ama sadece tükenen bir iradecilik değil, iradeyi besleyen nedenleri geliştirmeye odaklanmalıyız. Devrim uzun bir maraton. Kimi zaman hızlı kimi zaman tempoyu koruyarak uzun soluklu koşarsak başarıya ulaşabiliriz. Maratonda tempoyu korumak için vücudun direnebilmesi lazım. Devrim koşusunda direnci oluşturacak olan, çelişkiyi kavrayıştır; sisteme karşı daha çok bilenmiş, çelişkileri keskinleşmiş kadroların yaratılmasıdır; faşizmin saldırılarına karşı durabilen örgütlülüğü yaratmaktır, toplumsal öfkeyi sisteme yöneltebilme yeteneğine kavuşmaktır.
