Toplumsal, sınıfsal, siyasal analizlerin yetmediği dünya ve memleket halleri… – Ayşe Çelik

Son bir haftadır yaşananlar gerçekten de üzerinde ne kadar konuşulsa tartışılsa, derin analizler yapılsa yetmeyecek bir boyut arz ediyor. Sanki bütün dünya aklını yitirmiş yöneticilerin elinde bir tımarhaneye dönmüş; buna karşın ülkelerinde giderek yoksullaşan, yaşamlarını sürdüremez hale gelen insanlar ise çaresizliğe gömülmüş halde bekliyorlar..

Geçen hafta yapılan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yaşananlar, dünyada artık işlerin iyice zıvanadan çıktığını bir kez daha göstermiş oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı büyük yıkımların ardından “yeni küresel savaşları önlemek ve uluslararası barışı korumak” amacıyla, 1945’te kurulan BM, güya devletler arasındaki anlaşmazlıkların ve ihtilafların barışçıl yollarla ve diplomasiyle çözülmesini amaçlıyordu ve ülkeler arasında dostane ilişkiler kurmanın da ötesinde genel insanlık değerlerinin savunulması ve uluslararası hukukun işlerlik kazanmasını sağlamakla yükümlüydü.

Bugün ise, ABD Başkanı Trump’ın bütün üye devletlerin temsilcilerinin önünde,“ İran İslam Cumhuriyeti’ni nasıl hızlıca yok edeceğini” anlattığı, yani açıkça 90 milyonluk ülkeye yönelik nükleer kullanımına ilişkin tehditlerini savurduğu bir arenaya dönmüş durumda. Ve dünyanın süper gücü konumundaki bir devletin başkanı sıfatıyla konuşan bu Epstein sapkını müptezeli “uygar” ülkelerin temsilcileri sessizce dinlemek zorunda kaldı. Haydutlukta sınır tanımayarak üzerine çöktüğü Venezuela petrollerini “ganimet” olarak gördüğünü açıkça söyleyen Trump’a ses çıkarmayan Venezuela’nın bugünkü işbirlikçi yöneticileri, Devlet Başkanları Maduro ve eşi BM genel kurul salonuna 5 km ötedeki bir hapishanedeyken, hiç utanmadan ona teşekkür bile ettiler. Yalnızca her zamanki gibi büyük bir kinle, öfkeyle söylediği “Komünizm asla ABD’ye gelmeyecek ama Küba‘ya özgürlük gelecek” sözleri üzerine, Küba heyeti salonu terk etti!

Devamında konuşan savaş ve soykırım suçlusu Netanyahu ise, sanki ABD olmadan bütün bu suçları işleyebilecek konumdaymış gibi salondakiler tarafından protesto edildi. Oysaki işlediği insanlığa karşı suçlarından ötürü, Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından mahkum edilen ve hakkında tutuklama kararı bulunduğu halde oralara kadar rahatlıkla gidebilen Netanyahu’ya bu gücü veren ve UCM kararını tanımayarak yargıçlarına yaptırım uygulayan ABD, İsrail’e yönelik askeri, siyasi, ekonomik desteğiyle de bütün bu suçların ortağıydı.

İşte bu güç ve destekle yıllardır giderek azgınlaşan Netanyahu, saldırganlıkta sınır tanımadığını ve iktidarda kalırsa yine tanımayacağını dünya aleme göstermiş oldu. Lübnan’da Hizbullah’a yönelik saldırılarda kullandıkları ve binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına neden oldukları çağrı cihazını elinde tutarak tehditlerini sürdürdü. Ardından Gazze’ye yönelik soykırımı ve işlediği savaş suçlarını gülerek büyük bir marifetmiş gibi anlattı ve İsrail ordusunun dünyanın en “ahlaklı” ordusu olduğunu iddia etti. Sıra İran’a geldiğinde ise, orada medeniyet ile barbarlık arasında bir savaş verdiklerini söyleyerek, İsrail’in aynı zamanda müttefikleri için de savaştığını söyledi. İran heyeti BM sıralarına Kasım Süleymani’nin fotoğrafını bırakarak salonu terk ederken- ki daha sonra söz aldıklarında İsrail ve ABD’nin işlediği savaş suçlarını anlatarak bundan sonra da saldırılara karşı direnecekleri mesajını vereceklerdi- 76 ülkenin temsilcisinin de ayrılmasıyla birlikte, İsrail’li bir diplomatın dolaşarak çıkanların listesini not etmesi ise gülünç bir tablo yarattı.

BM Genel Kurulu bu yıl “saygın” bir devlet başkanını daha konuk ediyordu. Suriye Devlet Başkanı sıfatıyla ve yeni adıyla Ahmed eş-Şara, ülkesinin en üst düzey diplomatik temsilcisi konumunda BM’de konuşmacı olarak yer aldı. Aslında geçen yıl yapılan BM’nin 80. genel kuruluna da “1967 yılından bu yana BM Genel Kuruluna hitap eden ilk Suriye Cumhurbaşkanı olarak” katılmış ve ülkesine uygulanan yaptırımların tamamen kaldırılması çağrısında bulunmuştu. Oysaki Colani, 2013’ten beri BM’nin “IŞİD, el Kaide ve bağlantılı kişi, grup, girişim ve kuruluşlar” yaptırım listesinde, bir “terörist” olarak bulunuyordu ve ABD tarafından başına 10 milyon dolar ödül konulmuştu. El Nusra’nın lideri olduğu dönemde “cihatçı” konumuyla işlediği insanlığa karşı suçlar, örgütün adını HTŞ olarak değiştirmesinden ve emperyalistlerin desteğiyle Suriye’de yönetimi ele geçirmesinden sonra unutulmuş ve iki yıl önce de yine aynı BM Genel Kurulu tarafından tümüyle aklanmıştı.

Son olarak da BM Genel Kurulunda arzı endam eden TC Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı anlatmak gerekiyor: Erdoğan Sezai Karakoç’un dizeleriyle seslendiği genel kurulda şiir okurken eski Başbakanlardan Binali Yıldırım duygusal anlar yaşayarak gözyaşlarını tutamadı, ağladı ve yandaş medya yapılan konuşmanın ne kadar etkili olduğunu bu görüntüyle verdi; halkımızı daha derinden etkilemek, onları da ağlatmak için. Bahçeli de BM Genel Kurulu’nda “sessiz milyonların sesi olan, hakkın ve haklının yanında duran, insanlığı ferahlatan” konuşmasından ötürü Erdoğan’ı tebrik etti. Erdoğan yalnızca bu duygusal ortamla yetinmedi; her zamanki gibi BM’deki konuşmasında Netanyahu’yu hedef alarak adeta esip gürledi. Maalesef ki İsrail’le olan bütün askeri, siyasi, ticari anlaşmalar ve yakın ilişkilere rağmen, bu sahte ve ikiyüzlü politikayı devam ettirerek iç siyasete malzeme olacak biçimde söylenen bu sözler, yine yandaş medyada büyük bir propagandayla halkımıza sunulmuş oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ayrıca daha önce de söylediği “Dünya 5’ten büyüktür” sözünü tekrarlayarak, aslında BM Güvenlik Konseyinde veto yetkisine sahip ülkelerin ayrıcalıklarını eleştirmekten çok Türkiye’nin de bu ülkelere dahil olmasını arzuladığını bir kez daha ortaya koymuş oldu. Yoksa kendisinin bu 5 ülkeyle bir sorunu yok, hatta bu ülkelerden birisiyle her geçen gün daha da yakınlaşarak onların gözüne girebilmek, isteklerini yerine getirebilmek için adeta çırpınıyor. Nitekim bu sefer de Trump’la ikili görüşme yapabilmek için yapmadığı kalmadı; New York’a gitmeden önce son ödevlerini yerine getirerek ABD’nin yaptırım kararları doğrultusunda komşu ülke İran’ın bankalarını kapattı, havayolu şirketlerine uçuşları yasakladı, fakat Trump’la görüşmek yine ona nasip olmadı..

Ancak Türkiye’nin ABD ve İsrail’e desteği NATO ile veya ikili ilişkilerle sınırlı değil; onlarla birlikte veya ayrıca farklı biçimlerde her türlü desteği, yine onların emirlerine amade biçimde sürdürüyorlar. En son Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos’ta kurulan “Mekke Paktı” ilk toplantısını aceleyle 31 Ağustos’ta İstanbul’da gerçekleştirdi ve henüz TBMM’de onaylanmayan bu yüzden de bir kağıt parçası olmaktan öte anlam ifade etmeyen bu anlaşma sonrası görüşme trafiği hızlandı. TC. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan krallığının Yemen’e karşı savaşta destek istemesinin ardından “Bu konuda üzerimize düşeni yapacağız, sözümüzün eriyiz” açıklamasını yaptı ve Ensarullah Hareketi, Yemen’in batı sahilinde yer alan stratejik Babülmendep Boğazı‘nı Suudilere kapatırken, aynı zamanda İsrail ve ABD’ye karşı İran’la birlikte hareket ettiği için onlara karşı yeni bir cephe oluşturma yoluna gittiler.  Bir yandan Türkiye destekli gruplar bir yandan Suriye’deki IŞİD artıkları sahaya sürülürken, bu üç ülkenin Genelkurmay Başkanları da acil olarak Riyad’da bir araya geldi. Bundan sonraki süreçte Yemen ve İran’a yönelik saldırıların hangi boyutta sürdürüleceğini ve neler yaşanacağını hep birlikte göreceğiz.

Uluslararası politikada bunlar yaşanırken ve bir yandan da BM Genel Kurulunda müsamere devam ederken, Türkiye’de bir fon krizi patlak verdi. Üstelik de bu krizin, daha doğrusu bu vurgunun mimarı eski Bakan, AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya hanımefendi de BM Genel Kuruluna katılmak için giden heyette yer alıyordu. Diğer ülkelerden temsilciler bu tür uluslararası toplantılara giderken olabildiğince sınırlı düzeyde temsilcinin olduğu bir heyetle giderler, ancak bizde ekonomi tıkırında ve bütçemiz de hayli dolgun olduğu için kaç uçakla ve kaç yüz kişinin gittiğini gazeteciler dahi hesaplayamıyor. Diplomasi görgüsünden yoksun, gösteriş budalası bu heyetin New York sokaklarında dolaşarak o büyük gökdelene, “Türkevi” ne gidişleri bile onlar için övünç kaynağı olabiliyor.  Yine enteresan biçimde Türkiye’de patlayan fon vurgunu soruşturmasındaki yakalamalı sanıklardan biriyle Adalet Bakanı Akın Gürlek de bu heyette birlikteydiler.

AKP’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kıymetlilerinden olan eski milletvekili ve eski bakan, AKP Genel Başkan Yardımcısı bu hanımefendi, ülkeye döner dönmez -artık istifa yerine saraydan af dilemek gerektiği için- derhal görevinden affını rica etti ve ricası kabul gördü. Ancak eşiyle beraber borsaya yatırıp piyasa dolandırıcılığıyla 4 ayda 2,2 milyara ulaşan 163 milyonu nereden bulduğu dahi kendisine sorulamadı, çünkü yürütülen soruşturma kapsamında “şüpheli” sıfatıyla ifadesi alınması gerekirken hala bu yapılmadığı gibi nerede olduğu dahi bilinmiyor. Borsa vurgununun boyutları başkaca AKP’li vekillerin, bakanların ve diğer bürokratların da karıştığı dosyalarla birlikte trilyonları aştığı ve muhalefetçe ısrarla gündeme getirildiği için, kendisinin “çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve yönetmek” suçlamasıyla yargılanması gereken bu dosyada, etkin pişmanlıktan faydalanmak amacıyla paraları iade ettiği söyleniyor, bu bilgi doğru mu bilmiyoruz. Ancak daha öğrenciliği zamanında Büyükşehir Belediyesinden aldığı 80.000 dolarlık bursla Amerika’ya giden ve dönüşünden itibaren AKP içinde hızla yükselişe geçen, kendisiyle birlikte kardeşlerinden birinin Başbakanlık Müşteşarı, diğerinin Bakan yardımcısı, bir diğerinin büyükelçilik gibi mevkilere getirildiği bu önemli aileye dokunmak elbette ki zor olacak.

Memleketteki “aile saltanatı” hikayesi yalnızca bu hanımefendiyle sınırlı olmadığı için ve yurdum insanları, sarayın sakinleri arasındaki telefon görüşmesinde bir türlü sıfırlanamayan paralardan ayakkabı kutularındaki dolarlara, 17-25 Aralık dosyasından Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanı olduğu dönemde buharlaşan 128 milyar dolara vb. soygun hikayelerine hayli şerbetli olduğu için bundan sonrasına dair neler olacağını tahmin etmek zor değil. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan konuya ilişkin yaptığı açıklamada “Aziz milletimiz müsterih olsun.. İlk günden itibaren mesele yakın takibimizdedir. Bütün kurumlarımızla, kurullarımızla gerekeni yapıyoruz tam yetkili bir kurum oluşturduk. Türkiye de bu meseleden temizlenerek çıkacak. Ekonomimiz güçlenerek çıkacak. Sermaye piyasamız daha da güçlenecek” dedi. Cumhur ittifakındaki ortağı da boş durmadı, Bahçeli de yaptığı açıklamada: “Cumhurbaşkanımızın ve hükümetimizin arkasındayız.” dedi ve Türkiye’nin ekonomi, diplomasi, siyaset ve “Terörsüz Türkiye” sürecinde ilerleme kaydettiğini savunarak bu dönemde Türkiye’nin huzurunu hedef alan girişimlerin bulunduğunu öne sürdü.

Bu açıklamalarla birlikte yürütülen soruşturma sürecinin gelişimine baktığımızda, bundan sonra neler olabileceğini öngörmek zor değil. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da bu soygunun siyasi ayağında yer alan en tepedekilere dokunulmayacak, bu soygunun gerçekte bir saray soygunu olduğu göz ardı edilecek ve hepsi de Erdoğan tarafından atanan Devlet Denetleme Kurulu, Sermaye Piyasası Kurulu, Hazine ve Maliye Bakanlığı ve bürokrasideki diğer yetkililerin hiçbir sorumluluğu olmayacak, gözaltına alınan daha alt kademedekiler belki bir süreliğine tutuklanarak halka “suçlulardan hesap soruyoruz” mesajı verilecek ve bir süre sonra dosyalar kapatılacak. Bu soygunun, bu vurgunun, bu talanın bir sistem sorunu olduğu ve yürütmenin etrafında oluşturulan sermaye ağıyla, siyasetin himayesinde, her türlü denetime kapalı biçimde tasarlanarak sürdürüldüğü gizlenecek.

Artık bir bataklığa dönüşen bu düzende bütün kirliliklerini iktidar, sermaye, bürokrasi, yargı ve medya tekelleriyle birlikte aklamaya ve olan biteni tersine çevirerek kendilerini kurtarmaya çalışacaklardır. İktidarın bugünler için atadığı emir eri konumundaki Akın Gürlek’in başında olduğu yargının bundan sonraki pratiği de bunun ortamını yaratmak yönünde olacaktır. Bir yandan da Emniyet ve İstihbarat örgütlerini devreye sokarak, MASAK raporlarında geçen 100 liraların hesabını sorarak insanların birbirleriyle dayanışmasını “suç” saymaya, cezaevi idaresine yatırılan paraları bile “terör finansmanı” sayarak tutuklamalar yapmaya devam edeceklerdir. Yarattıkları baskı ve şiddet ortamında zengini daha zengin ederken, yoksulu daha da yoksul hale düşürmekten öte aciz hale getiren bu sistemden hesap sorulmadığı sürece bu işleyiş devam edecektir.

Son borsa vurgununda, sarayın kıymetlileri piyasa oyunlarıyla bu kadar kısa sürede büyük paralar kazanırken, bu yatırım fonlarına aracı kurumlar vasıtasıyla veya doğrudan hisse alımı yaparak dahil olan 500 bine yakın insan ve onlarla birlikte bu durumdan etkilenen yakınlarından oluşan milyonlarca insan mağdur edilmiştir. Bu olayın toplumsal boyutları da önemli olmakla beraber, genel anlamda bu ülkede yaşayan vatandaşlar artık ekonomik sıkıntıları iliklerine kadar yaşıyor olmaktan yorulmuş ve bıkmış, ne yapacağını bilemez haldedir. Öyle ki borsa vurgunuyla aynı hafta içinde Anayasa Mahkemesi önünde emeklilerle ilgili verilecek kararın sonucu beklenirken, emekli bir polis memurunun “Artık geçinemiyorum” diyerek intihar etmesi ve aynı hafta içinde 7 kişinin daha intihara sürüklenmesi, vehamet arz eden bir tabloyu ortaya koymaktadır.

Bu yüzden “Artık yeter!” diyerek; bu ülkenin bütçesini, ekonomik ve doğal kaynaklarını tümüyle sermayeye peşkeş çekerek talan ettikleri yetmiyormuş gibi işçiye, emekliye çok gördüklerini soygunculara, borsa vurguncularına aktararak onlara bol keseden dağıtanlardan hesap sorulması gerekiyor. Asgari ücretiyle geçinemeyen işçiyi, emekli maaşı yetmeyen emekliyi, iş bulamayan işsizi intihara sürükleyen bu düzene karşı, onları çaresiz ve örgütsüz bırakmayacağımız bir toplumsal mücadelenin yol ve yöntemlerini bulmak zorundayız.

01.10.2026