Mahalle, kentin ana unsuru, özü ve çekirdeğidir. Kentin zorunlu mekânlarından biri olan mahalle, mekân ile hayatın iç içe geçmişliğini sembolize eder. Mahalle, mekân ve hayatın zorunlu birlikteliğidir.
Mahalle günlük hayatın sahnelendiği yerdir.
Mahalle içerisi ve dışarısı yani ev ile şehir arasındaki varoluşsal diyalektiğin ara yoludur.
Mahalle, kentli olma bilincinin ilk oluşum şekli, nüvesidir.
Mahalle evden sokağa açılan güzergâhta başlar, şehir meydanına kalkan son otobüs durağında biter. Mahalle sakini otobüse bindiğinde adeta şehirlerarası bir yolculuğa çıkmış gibidir. Çünkü yol boyunca kentsel bir uzamın içindedir.
Mahalle kentin organik dokusudur. Kentin rengi ve karakteri mahallerle ortaya çıkar. Nasıl ki aile toplumun en küçük birimiyse mahal de şehirlerin en küçük birimidir. Kentte mahalleyi okumak, aslında bir anlamda toplumu okumaktır.
Mahalle değerlerin saklanması ve aktarımını sağlayan aile, okul, askeri yaşam, cami, kilise, göç veya savaş gibi bir hafıza mekânıdır. Mahalle bu anlamda bellek ideolojilerinin içinde yer alır. Mahalleyi aynı, sular çekildiğinde kıyıda kalan deniz kabuklarına benzetebiliriz.
Mahalle kamusal günlük hayatın yeri olarak silinmez bir aidiyetin işaretidir.
Dolayısıyla mahalle mekân aidiyetinin en görünür hissedildiği yerin kendisini ifade eder.
Hepimiz mahallelerde doğduk, aslında her birimiz kendi mahalle tanımımızı yapabiliriz. Ve bu belki de en doğru tanım olacaktır!
Mahalle Marx’ın deyimiyle “değişim değeri” ekonomisinden çok, “kullanım değeri” ekonomisinin egemen olduğu bir yaşama tarzının biraz dönüşerek şehre inmiş halidir. Kapitalist pazarın yeterince yaygın olmadığı bir üretim tarzında insanlar ürettiklerinin büyük bölümünü kendileri tüketir, küçük bir bölümünü satar ve ondan elde ettikleriyle de başka ürünleri satın alırlardı. Kapitalizmin yaygınlaşmasıyla birlikte değişim değeri kullanım değerine galebe çaldı.
Mahalle, ne 2. dalga toplumundan kalma, ölmek üzere olan bir kurum ne de yeni bir oluşumun habercisidir. O modern öncesi dönemden günümüze değişerek varlığını koruyan, istisnasız tüm dünya kentlerinde toplumların temel aidiyetlerinden biri olmayı sürdüren bir yaşam mekânıdır.
Mahalledeki toplumsal örgütlenmenin kaynağı halkın gelenek ve görenekleridir. Ülkemizde bunun çok ciddi tarihsel kökleri vardır. Osmanlı mahallesinde, mahalle halkı mahallenin yönetiminden, emniyetinden, sokakların bakımından, çöpün toplanması ve yok edilmesinden, çocukların gözetilmesinden, yeni yapıların ortaya çıkmasındaki karara kadar birçok alanda kolektif hareket etmiştir. Bu, cemaat tarzı bir yapılanma gibi görünse de mevcut kolektif bilinç “ben değil biz” duygusudur.
“Kentsel dönüşüm” sürecinde, özgün yapısı ciddi yara alan mahallenin, geçmişten getirdiği önemli potansiyellerini yine de koruduğu söylenebilir. Mahalleden anlaşılan daha çok gecekondu hayatı olduğu için kentsel dönüşümün mahalleleri yok ettiği düşünülmektedir. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Mahalle eski ve yeni görüngüleriyle hayattadır hala! Birçok kentin özgün-tarihi dokusunu oluşturan gecekondu olmayan eski mahalleleri henüz yok olmamıştır. Kaldı ki gecekondu nostaljisi yapmamak gerekir çünkü onların yerini emekçi karakteriyle “sosyal konutlar”, “kent hakkı” mücadeleleri ve antikapitalist sokak ve meydan işgalleri almıştır.
Ancak ev sahipliğinin son 10 yılda “güvenli bir yatırım aracı” şekline dönüşümü gecekondu sahiplerinin de zihinsel dünyasında ciddi değişimlere neden olmuştur. Mahallelerde komşuluk ve dayanışma ilişkilerinin zayıfladığını görebiliyoruz. Kimi gecekondu sahiplerinde mahallenin “gayrimenkul geliştirme alanı” olarak kodlanması ciddi bir çürüme olarak tespit edilmelidir. Mahallelerde artık zihinleri adeta “mütahitleşen” kesimlerin sayısı azımsanmayacak düzeydedir.
“Kentsel Dönüşüm” ün Kısa Tarihi

Ressam Devrim Erbil/İstanbul’un silueti
– AKMERKEZ(1993) : Cumhuriyet parkının bir kısmı özelleştirilerek AVM’ye dönüştürüldü. Ciddi bir yeşil alan katliamı yapıldı.
– CEVAHİR AVM (2005): 1912’de atlı tramvay deposu ve ahırlar, 1946 yılında garaj olarak kullanılan alana dikildi
– KANYON AVM( 2006) : Eski İETT garajının bulunduğu alanın özelleştirilmesiyle inşa edildi.
– CİTY’S NİŞANTAŞI (2008): Eski İtfaiye meydanı ve İtfaiye binasının bulunduğu alan özelleştirilerek yapıldı.
– ZORLU CENTER (2013): Eski karayolları müdürlüğüne ait alan özelleştirilmeden önce deprem toplanma alanıydı.
– ASTORİA AVM (2014): Mecidiyeköy Askerlik Şubesi arazisi üzerine yapıldı.
– AKASYA AVM (2014): Ford Otosan arazisi üzerine yapıldı. Öncesinde deprem toplanma alanıydı.
– TORUN CENTER (2017): Eski Ali Sami Yen stadyumunun bulunduğu alandır. Deprem toplanma alanıydı.
*******
1950’lerden bugüne metropol kentlerde “kentsel dönüşümün” üç farklı döneme göre farklılaştığını söyleyebiliriz.
Buna göre, ilk dönem 1923-50 arası ulus-devletin kentleşmesi dönemi, ikincisi sanayileşmenin büyüdüğü ve emek gücünün kentleştiği 1950 ve 1980 yılları arasındaki dönem, üçüncüsü büyük kentlerin dışa açık liberal ekonomiden etkilendiği, sermayenin kentleştiği 1980 ve 2000 yılları arası dönem, son dönem ise yani 2000’li yıllar ve sonrası da yerel yönetimin özel sektörle iş birliğinin hız kazandığı ve ilk defa ‘dönüşüm ’ün strateji olarak tanımlandığı dönemdir. Bu süreci mekân ve yapı temelinde incelediğimizde ise:
İlki yoğunluğa bağlı olarak sosyal ve fiziksel bozulmaların olduğu yasal olarak gerçekleşen mahalleler, ikincisi, toplu konut mahalleleri ve sonuncusu da gecekondu mahalleleri olarak özetleyebiliriz. Ancak bu gruplamalara ek olarak, 2000’li yılların başında uluslararası pazarın kaçınılmaz rekabet unsuru olarak önem verilmesi ile başlayan yeni bir dönem daha ortaya çıkmıştır. Bu doğrultuda “kentsel dönüşüm projeleri” büyük önem kazanmıştır ve İstanbul’daki mevcut mahalle dokuları, dönüşüm projeleri karşısında, yeni bir süreç yaşamaktadır; Çözülme!
- Kentteki birinci en kapsamlı kentsel dönüşüm uygulamaları, kent çeperlerinde ana arterler boyunca alt gelir grubu gecekondu mahallelerini veya sağlıksız ruhsatsız yapılaşmaların yıkılarak ekonomik sosyal konutlar şeklinde büyük bir yenileme (renewal) operasyonuna tabi tutulmasıdır. Dönüşüme tabi olan, genellikle gecekondu mahalleleridir. (Küçükçekmece, Ayazma Mahallesi)
- İkincisi, orta ve alt orta gelir grubunun kent içi apartmanlarda var olan 1960-70 stokunu mal sahipleri tarafından iyileştirerek (upgrading) yapılan uygulamalardır. Küresel ekonominin etkin olduğu ve yeni gelişme alanlarını ve mal sahiplerince iyileştirilen, toplu konut / site/ apartman blok alanlarını yoğunlukla içeren mahallelerdir. Yerel örgütlenmesi, tarihi geçmişi ve mahalle bilinci olan bu gruba örnek olarak Boğaziçi, Arnavutköy, Kadıköy ve 19 Mayıs mahallesi verilebilir.
- Üçüncü dönüşüm, üst ve orta gelir grubunun araba sahipliliğinin artışı ile kent dışına çıkması ile gerçekleşmiştir. Bu kırsal ya da orman alanlarının yapılandırılarak (development) yeni siteler ve kapalı yerleşimler kurulmasıyla oluşmuştur. Bugün İstanbul/Sarıyer kent ormanlarının içine gizlenmiş villa sitelerin hemen aşağısında geleneksel bir taşra ilçesi görünümündeki eski yapılaşma ve Anadolu kültürünü çıplak gözle görebilirsiniz. Sarıyer, İstanbul’un en büyük finans merkezlerinden Levent-Maslak aksını, en geniş gecekondu mahallerini, İstanbul’un önemli köylerini ve villalarını içerisine alan, büyük doğa içi siteleri barındıran bir çelişkiler semtidir. Sarıyer’in ‘dönüşümü’ gerçekten de çok tipiktir, can alıcı dersler içeren coğrafi bir metalaşmadır. Önce köylerin villalaşması, sonra başta kibrit fabrikası olmak üzere birçok KOBİ’nin kapanması, ardı sıra yolların genişletilmesi ve tünel inşaatı ve nihayetinde 3. Köprünün tamamlanması ile Sarıyer halkının başta Kazım Karabekir gibi yoksul mahallelerin ikinci kez bu sefer kendi merkezlerinden de dışlandıkları bir dönüşüme şahit olunmuştur. Kent dışındaki diğer “temalı” mahallelere, Göktürk ve Kemercountry de eklenebilir.
- Dördüncü dönüşüm biçimi ise üst gelir kesimin kent merkezindeki tarihi veya eskimeye yüz tutmuş konutları satın alarak ve restore ederek soylulaştırdığı (gentrification=mutenalaştırma) uygulamalardır. Koruma altındaki kent dokusunda el değiştiren veya yenileme alanı içinde olan bu grup yeni rant alanları olmaya ve el değişimine adaydır. Mutenalaştırma müdahaleleri esas olarak kentsel kamusal mekânın karakterinin yeniden tanımlanması için onun özel ellere peşkeş çekilmesidir. İkinci olarak mutenalaştırma şehir merkezinin emlak yatırımcılarının çıkarına olacak şekilde “tehlikeli sınıflardan” (işçiler, kent yoksulları, işsizler, öğrenciler, göçmenler, mülteciler ) arındırılmasıdır. İstanbul’un soylulaştırılan semtleri, Sulukule, Fener, Balat, Cihangir, Asmalı Mescit olarak sayılabilir. Ankara için ise 2000’li yıllarda çok ciddi gecekondu direnişlerinin verildiği Dikmen vadisi bugün birinci, ikinci ve üçüncü etapları ile başkentin en büyük mutenalaştırma projesi olmuştur.
Çözülen kent mekânları ile birlikte dağılan mahalleler, kentte ve kent çeperlerinde farklı alanlara kaymakta, yeniden bir aidiyet ve yerellik kurmaya çabalamaktadırlar. Fakat bu yeni oluşumlar, bir “kent kurucu öğe” olmaktan öte, hayatta kalma ve kente bağlanmanın çırpınışları gibi durmaktadır.
Sokak, Mahalle, Bulvar, Meydan

Bir şehrin katliama hangi noktaya kadar direnebileceğini,
onun kökünü kazımanın ne kadar güç olduğunu Paris gösterir.
(Lefebvre, 1974)
Türkiye’de mahalle, kent sosyolojisi çalışmalarında daha çok “göç, kente eklemlenme ve yeni yoksulluk” bağlamında ele alınıyor. Sıklıkla coğrafya ve demografi alanlarında ele alınan mahalle kavrayışı, son dönemlerde kentsel mücadeleler ile kesişerek sınıf mücadelelerin literatürüne dâhil olmuştur.
21.yüzyıl sadece sosyal eşitsizliklerin değil mekânsal eşitsizliklerinde derinleştiği bir yüzyıldır. Konut’un bir insan hakkı olduğu BM beyannamelerinde ve birçok ülke anayasasında yazılı olduğu halde fiilen tedavülden kalkalı çok olmuştur.21. yüzyıl egemenlik sistemi burjuvazi ile “tehlikeli sınıflar” yani biz ve emekçi kuvvetler arasında bir apartheid rejimidir.
“Kentsel dönüşüm” süreçleriyle tüm dünya metropollerinde eş zamanlı olarak bir yanda kapitalist zenginliğin diğer yanda sefalet ve yoksulluğun mekânları üretilmektedir. Bu mekânlarda yaşayanlar arasındaki maddi zenginlik ve sınıfsal mesafe bugün kelimenin en gerçek anlamıyla bir uçurum halini almıştır. Kapitalizm fiziksel mekâna boşuna saldırmamaktadır. Çünkü mekân demek sadece maddi bir zenginlik değil, toplumsal bellek, paylaşım, dayanışma ve aidiyet demektir. Bu anlamda “kentsel dönüşüm” sadece rant ekonomisi değildir. Bu, aslında dünyayı tam ortadan ikiye bölmektir. Marx’ın izbeler ve kulübelerini kadir-i mutlak kılmak ve tüm mahalleri parçalayarak yoksul ve emekçi halkları trenin en son vagonunda toplamaktır. Yoksul mahalleler, gecekondular, sosyal konutlar gerçekten de şehirlerin en son kompartımanıdır.
Metropol ve büyük şehirleri hedef alan rantiyeci kapitalizm kentlerdeki sınıf ayırımını daha görünür, daha keskin bir biçime dönüştürmekten çekinmemektedir. Bugün kentlerin karşı karşıya kaldığı sosyal adaletsizlik, mekânsal ve sınıfsal ayrışma, tarihsel belleğin yok edilmesi ve çevre kirliliği karşısında direnişin kalelerinin mahalleler olduğunu görmek, atılacak ilk adım olacaktır. Şehirleri kentsel dönüşümden onun yarattığı yersiz-yurtsuzlaştırmadan sokak sokak, mahal mahal kurtaracak olan bir mücadele üzerine düşünmek en temel görevdir. Mahalle bu bağlamda, bugün dünyada giderek önem kazanan en canlı, en hareketli kentsel mekândır. Fiziksel mekânın, toplumsal bellek, paylaşım, aidiyet ve mücadele birliği gibi unsurları destekler nitelikte olması, mahalle bilincini canlı tutmaktadır.
Mahal, bu anlamda dünyada devrimci şehir mücadelelerinde ilk fethedilmesi gereken mekândır. Mahal örgütlenmenin, meydan ise ayaklanmanın mekânıdır. Meydan, sesini duyurmanın, kendini göstermenin ve ‘ulusal’ olanın tüm dünyaya duyurulmasının (Gezi ve Tahrir meydanı gibi) mekânı olduğu için gayet stratejiktir. Devrimciler üniversiteler, köyler ve fabrikalar kadar mahallelere odaklanmalıdırlar.
Aidiyet ve mekân her ikisi de tarihin içinde birlikte şekillenen varoluşsal birer ihtiyaçtır. İnsan yaşadığı yer ile var olur. Bu anlamda mahallenin “kendinde bir devrimcilik” içerdiğini söylemek çok yanlış olmaz. Toplumsal devrimin üzerinde yükseleceği mekânların “mahal” olarak çok daha politik bir adlandırmayla anılmasında fayda vardır. Mahalle fiziksel, mahal toplumsal mekândır.
Mahalle “kendinde”, mahal ise “kendisi için” devrimci olandır! Mahalle sokaklar ele geçirilip mahal olduğunda o artık komünal bir yerleşkedir. Ya da şöyle söyleyebiliriz, ne zaman ki ‘özel yaşam’ alanı ( EV!) ile siyasal eylem arasındaki mesafe alabildiğine kısalır, işte o zaman mahalle mahal olmuş demektir.
Son bir çözümlemeyi daha buraya koyalım. Biliniyor her şehirde bulvarlar devlet erkânı ve burjuvazi için kendi gücünü gösterdiği alandır. Resmigeçit törenleri, anma ve kutlamalar hep burada yapılır. Kapitalizmin ışıltılı, görkemli yapıları da bulvarlar üzerinde süzülür. Bulvarlar devletin ve sermayenindir. Haussmann’cı şehir düzeni kamusal mekânı yeniden tasarlama projesi olarak biçimlendi ve burjuva hegemonyasının yeniden üretiminde rol oynadı. Burjuvazi iktisadi gücünü kamusal alanda göstermeyi ve böylelikle hâkimiyetini meşrulaştırmayı ister. Bulvarları ortaya çıkaran biraz da budur. Bulvarlar yeni bir kamusal kültürdü. Bulvarların sokakları depolitize edeceği düşünüldü. Çok daha ‘medeni’, tehlike içermeyen, dekriminalize edilmiş, kentin estetiğini ve gücünü gösteren birer mekândılar.
Bu anlamda bulvarlar iktidarın, sokak ve mahaller emekçi halkın, kent meydanı ise bu ikisinin mücadele arenasıdır.
Gezi Direnişi
GEZİ / HAZİRAN İSYANI
Kentin geçirdiği ilk önemli dönüşüm 19.yüzyıl, ikincisi, 2. dünya savaşı sonrası Avrupa’nın yeniden inşası sürecinde ortaya çıkan kentleşme dönemi ve üçüncüsü de 1970’lerden itibaren kapitalizmin içine girdiği krize bağlı olarak bütün dünyada üretimin ve mekânsal yapıların yeniden ölçeklendirildiği neo-liberal dönem, belirgin kırılma noktaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Ele alacağımız dönem, kapitalizmin emekçi sınıfları kentlerin merkezinden dışladığı gecekondu ve sosyal konutlara göç ettirdiği dönemlerdir. İlk dalgası direnişlerle dolu 1970 ila 1980 yılları arası dönem, ikinci dalgası ise 21. Yüzyılın başından itibaren şekillenen mutenalaştırma (soylulaştırma) ve başta orman ve kıyılar olmak üzere hazine arazilerinin yağmalanması süreçleridir.
Türkiye’de mahalle çalışmalarında 60’ların sonu 70’lerin başı ile birlikte kır- kent “ikiliği” öne çıkarken, 70’lerin ikinci yarısı ile beraber gecekondu ve politik mücadeleler ilişkisi öne çıkar; 80’lerle beraber yükselen ‘yeni’ sınıfsal dengeler ve kent içindeki dengesiz büyümeye vurgu yapılırken; 90’ların ikinci yarısı ile birlikte Kürt illerinde gerçekleşen zorunlu göç uygulamaları, enformel alanın ortaya çıkışı ve göç ile birlikte şekillenmeye başlayan dayanışma ve hemşerilik ağlarının kent mekânındaki karşılığı öne çıkar. 2001 krizinin ardından hız kazanan ‘el koyarak birikim’ politikaları ise kamusal alanlara, kamusal haklara ve kentsel müştereklere el koyarak, müştereklerin savunusuna ve yeni politik biçimlerin ortaya çıkmasına imkân veren kentsel toplumsal muhalefetin gelişimine yol açar. Belirtmeden geçmeyelim, Gezi deneyiminin ardından mahalle, sadece kentsel dönüşüm mağduru olunduğunda savunulacak yahut örgütlenme zemini olarak bakılabilecek bir uğraktan fazlasını ifade etmeye başlar. Gezi kent meydanı ve mahallelerin füzyonudur. Hiç planlı olmadığı halde kendini bir hükümet düşürme provası içinde bulmuştur.
Seattle… Arap baharı… Occupy… Üç evre, antikapitalist mücadelelerde üç evre… 1) Zirve protestoculuğu… 2) Hükümet ve ya düzen karşıtlığı… 3) Meydan işgalleri
Gezi’yi bunlar içinde büyük oranda beyaz yakalıları içeren yeni bir ‘öfkeliler’ hareketi ile genç kuşağın dayatmacı anlayışlara karşı kendi özgürlük alanlarını ele alma taleplerinin öne çıktığı yeni ‘yaratıcı’ neslin isyan hareketi olarak değerlendirmek gerekir. Gezi hükümet karşıtlığı, Tahrir düzen karşıtlığı talebiyle öne çıkmıştı.
Gezi, Türkiye halkının zihnindeki “minyatür devletçiliğin” bu konuda bugüne kadar yazılan sosyolojik analizlerin tersine aslında o kadar da güçlü olmadığının bir kanıtı olmakla, Türkiye’deki toplumsal değişimin mihenk noktası olmuştur. Tüm “doğu-batı”, “laik-anti laik” ikiliği ile ayrıştırılanların, anarşist, feminist ve sosyalistlerin, yaşlı ve gençlerin, Alevi ve Sünnilerin, Türklerin Ermenilerin ve Kürtlerin bir araya geldiği bu toplumsal kütle, siyaset bilimcilerin on yıllar boyunca değişmez kıldığı Türkiye’deki ekonomik-siyasi, ideolojik ve kültürel gerçekliğinin kırılabileceğini, tam ortasından çatlayabileceğini gösterdi.

Gezi’de devrimci hareketler ilk günlerdeki neyle ve nasıl bir olayla karşı karşıya olduklarını bir türlü adlandıramamanın getirdiği şaşkınlığı atlattıktan sonra, tüm hazırsızlıklarıyla direnişte aktif olarak yerlerini aldılar. Ancak tüm bir işgal ve direniş boyunca “bağımsız aktivistler” ile istenilen bütünleşmeyi sağlayamadılar. Şimdi aşağıda bir bitirme tezine konu olan Gezi direnişi hakkında bağımsız aktivistlerin devrimcilere ilişkin görüşlerini aktarmak istiyoruz.
1) ‘Yürütme’ ve ‘koordinasyon’ gibi gönüllü katılımı sınırlayan (!) ve merkezi işleyişe yol açabilme riskini taşıyan(!) örgütlenme biçimlerine karşı itirazlar yükselmeye başladı. Buna karşı, çok kısa bir süre içerisinde Kadıköy’ün farklı mahallelerinden aktivistlerin girişimleriyle ana forumdan ayrılarak Cafer ağa, Osman ağa, Yel değirmeni ve Acıbadem mahallelerini ayrı ayrı içeren mahalle forumları kuruldu.”
2) “Mahalle forumları çoğunlukla Yoğurtçu Parkı’ndaki hâkim politik gruplara tepki içeren, makro politik gündemlerdense mahalli sorun ve ihtiyaçları öne çıkarmayı önemli bulan, çoğunlukla bağımsız aktivistlerden oluşuyordu.”
3) “Dayanışma ve forumların siyasi örgütlerden bağımsız olarak yaptığı çağrılara mahalleli daha çok ilgi gösteriyordu. Bir zaman sonra eylem yapılacağı zaman örgütler bizim çağırıcı olmamızı istemeye başladılar.”

Görüleceği üzere Gezi’de ağırlığı oluşturan ideolojik yaklaşım, alabildiğine gevşek, yürütme ve koordinasyon gibi merkezi yapıları dışlayan, “isyan” ve “işgal” kavramlarını gerçek anlamlarından soyutlayarak bir slogan bir “çığlık” düzeyine indirgeyen, öte yandan mesken halkına karşı sekter olmayan, beklenmeyen bir cesaretle öne atılan ancak sonuçta faşist diktatörlüğü cepheden tam karşısına alamayan bir bileşim. Orta sınıfı ve beyaz yakalıları bir araya toplamayı öneren bir örgütlenme önerisi. Burada sadece bir gerçeği not etmek istedik. Bağımsız aktivistlerin zihinsel dünyasını. Yoksa onlar da o dönemin sıcaklığının en ateşli direnişçileriydi elbette.
12 Eylül Faşizminden Günümüze Mahalleler

1 Mayıs Mahallesi Direnişi. Ön safta kadınlar (1977)
“Konut sorunu sınıf mücadelesinin bir parçasıdır”. Bu slogan, 12 Eylül öncesi devrimci hareketlerin ortak bir sloganıydı. Engels’in yüz yıl önce kaleme aldığı “Konut sorunu” kitabında ileri sürdüğü fikirler, Türkiye’deki devrimci mücadelede de savunuluyordu. Kapitalizm koşullarında konut sorununun tedrici çözümü imkânsızdı!
“Sokakta var olmak”, bu ifade tüm dünyada 1960’lı yılların sonundan itibaren günümüze kadar siyasi hareketlere damgasını vurmuştur.
Biliniyor, Türkiye’de 12 Eylül faşizminin ilk önceliği sokağa tamamen hâkimiyetine almaktı!
1960’lardan itibaren görünürlüğü ve meşruiyeti artan gecekondu mahalleleri ve orta sınıf apartmanların oluşturduğu nizami semtler arasındaki karşıtlık, nüfustaki sınıfsal ayrışmanın mekânsal ifadesidir. Mülkiyeti belirsiz topraklar yasadışı konutlaşmaya açık hale gelirken, kent rantından faydalanıp eski dönemden kalma topraklarını değerlendiren aileler müteahhitler tarafından inşa edilen yüksek binalardaki daireleri orta sınıfların tüketimine sunuyorlardı. 1990’lara kadar çözülmeyen bu mülkiyet rejimi gecekonduları kriminalize eden bir bağlam yaratmıştı.
1990’lardan sonra Kürt meselesinin Türkiye’nin siyasi merkezine oturması kırdan kentte göçe aynı zamanda “etnik” bir boyut ta katmıştır. Geçmişteki iktisadi temeli olan göç olayı, Kürdistan’daki köy ve kasabaların askeri şiddet kullanılarak boşaltılmasıyla zorunlu göçe dönüşmüştür. Ancak bu yıllar aynı zamanda metropollerde toprağın metalaştığı “kentsel dönüşümlerin” de hız kazandığı, artık gecekondu yapımına izin verilmemeye başlandığı yıllardır. Bu durum elbette yeni göç dalgalarının kentlerde çok daha zor koşullarda yaşamasına neden olmuştur. 2015’de Türkiye’de Kürtlerin sadece yüzde 40’ı Kürt illerinde yaşamaktadır. Kalanı Türkiye’nin Batı ve Güney illerinde yaşamaktadır. Bu rakam göçün ne denli ciddi sonuçlar doğurduğunu göstermektedir.
Gecekondular Türkiye’nin 1950’den sonraki kent peyzajını oluşturan ana unsurdur.
Gecekonduların yüzde 80’inin kamu arazisi üzerine inşa edildiği varsayılmaktadır.
*******
Devrimci mücadele açısından “mahalle ”ye dair güncel ve bütünsel bir politik çerçevenin ortaya konulması, hala bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Egemenlerin “meskûn mahalde muharebe stratejisi” ve neo-liberal “kentsel dönüşüm” projeleri varsa bizim de bir “mahal devrimi”, “mahalleler devrimi” stratejimiz olacaktır, olmalıdır.
Emekçi yoksul mahalleleri kendi kaderine terk eden, sadece devlet değildir; tarihteki onca mücadele birlikteliğine ve direniş mirasına rağmen ne yazık ki devrimciler de mahalleyi yalnız bırakmıştır. Buna rağmen mahalle tarihten devraldığı kolektif birikim ve dayanışma ağlarıyla kendi yağında kavrulmayı bilmiş, yaşadığı alanın mücadelesini sürdürmeye devam etmiştir. Bu mücadelede zamanında devrimci örgütlerde yer almış ama sonradan aktif mücadeleden kopmakla birlikte ahlaki-komünal değerlerini korumuş insanların ciddi bir payı vardır. Hala varlıklarını mahalle ve yöre derneklerinde sürdürmektedirler.
80 Darbesi’nden 90’lı yıllara kadar devrimci hareketler mahallelere uzak durmuş, sonrasında ise Mahal’e yaklaşımı; buralarda yeniden kökleşmek, uzun vadeli yerel ilişkiler kurmak şurada dursun, sadece “Yapı’ya kadro sağlama” pragmatizminin ötesine geçememiştir. Bu kolaycılıkta mahallelerde yıllar içinde değişen çok önemli şeyler olduğunun farkına varamamak da vardır. Kent sosyolojisi, bu konuda harıl harıl saha araştırmaları yaparken bizim cenahın zihni hala 12 Eylül öncesinde kalmıştı.
Görülmeyen ve değişen şuydu: 70-80 arası devrim-karşı devrim temelinde siyasi mücadele alanı olan mahalleler; 80 Darbesi’nden sonra ablukaya alınmış, sessizliğe bürünmüş, devletin muhtarlar, imamlar ve camiler üzerinden yürüttüğü hegemonya kurma saldırısına karşı mevcut durumu, bin bir güçlükle korumayı başarabilmiştir. 90’lı yıllarda Kürdistan’dan zorunlu göç dalgaları ile Alevi dinamiğinin kendini cepheden ortaya koymaya başlaması ve siyasal İslam’ın Refah Partisi’yle Sünni yoksullar içinde yükselişe geçmesi; mahallelerde ulusal, etnik ve dini kimlikleri öne çıkarmıştır. Artık başat olan Reel Sosyalizmin çöküşünün de etkisiyle siyasal- toplumsal kimlikler değil, etnik ve dini kimliklerdir. 2000’li yıllara gelindiğinde gerek sermayenin kentsel dönüşüm projelerinin baskısı gerekse gecekonduların kendi içinde tabakalaşması (eski gecekondu sahiplerinin yeni göç dalgaları ile gelenlere evlerini kiraya vermeleri, kendilerinin sosyal konutlara taşınması); bireysel rant beklentisini ve ekonomik kazancı ön plana çıkarmıştır. Bu noktada emekçi mahallelerde, Alevi-Sünni, Kürt-Türk emekçiler; kimlik siyasetini artık geri plana alarak kentsel dönüşüme karşı birleşmiş durumdadır.
Kapitalizmin en büyük saldırılarından biri; sadece işyerinde değil, gündelik hayatta da emekçileri yan yana gelemeyecek, ortak hareket edemeyecek bir yeni kapitalist iş bölümüne mahkûm etmesidir. İşyeri dışında gündelik hayatta birlikte olabilmek, hangi ortak mekânda sağlanacaktır? Marx’ın deyişiyle “Çalışmayla sertleşmiş bedenler, yorgun düşmüş zihinler,” nerede ve nasıl yeniden hayat bulacaktır? “Arkadaşlık ve dostluğun soylu zevki, hayatın bir olgusu haline” nasıl ve nerede gelecektir?
Mahalle ve köy dernekleri geçmişe göre çok daha niteliklidir. Gecekondu mahallesinin romantikçe kutsandığı dönemler geride kalmıştır. Emekçi yoksul mahalleler mahalle, hemşeri ve köy dernekleri ile çok daha bilinçli bir örgütlenme ve mücadele ekseni içindedirler. Devrimciler mesken, mahalle ve gecekondu halkının yerel örgütlerindeki bu niteliksel dönüşümü ciddiye almalıdırlar.
Üniversiteli gencin kampüsten, genç işçinin işyerinden çıkıp bir arada olabilecekleri ortak mekânların başında “mahal” gelir. Bu onların özgül alan faaliyetlerini zayıflatan değil, güçlendiren bir buluşma olacaktır. Mahal, sınıf mücadelesinin gündelik hayatla buluşmasını sağlayan özgür bir alan olarak düşünülmelidir. Mahal, kendi özgün komünal yapısı içinde kampüslerle fabrikalar arasındaki köprü işlevini de barındırmaktadır.
Geçmişimizde var olan şehir ve mahalle direnişlerine çok kısa bir göz atarak başlamak yerinde olur.
Örneğin Çorum’un silahlı halk direnişçiliği, Fatsa’nın antifaşist mücadeleler içinde kendi demokratik özyönetimini kurabilmesi, İstanbul Ümraniye-1 Mayıs mahallesinin önce gecekondu mafyası ile mücadelesi sonra kurduğu “Halk Komitesi” nin sadece sol çevrelerde değil devlet tarafından bile meşru bir güç olarak görülmesi, üniversite öğrencilerinin bu alanda yoksul gecekondu halkı ile geliştirdiği az görülür dayanışma, 90’lı yıllardan sonra Gülsuyu ’nda “Emekçilerin İstanbul’unu” yaratma perspektifiyle sol, sosyalist güçlerle birlikte kazanılan zafer, Bursa’da 2000’li yıllardan sonra otomobil ve tekstil işçilerinin göç ve etnik farklılıklarla değişen toplumsal yapıya rağmen milliyetçilik rüzgârına kapılmamaları ve son bir örnek olarak Küçük Armutlu ’nun 30 yılı geçkin direnişçiliği, devrimci yapısına (Cephe) sahip çıkışı; tüm bunlar Türkiye emekçi sınıfları ve ezilen halkları için çok önemli örnekler. Araştırdığınızda, irili ufaklı yüzlerce direniş ve mücadele örneğiyle karşılaşacaksınız.
Bugüne kadar gerek sol, sosyalist çevreler gerekse akademisyenler şehir ve mahalle üzerine çalışırken, sadece nesnel durumu, onu da yapısalcı temelde çözümlemişler, ne yazık ki geleceğe dair tarihsel bir ufuk yaratma gayreti içinde bulunmamışlardır. Kendi tarihinden dolayısıyla gelecekten müthiş bir kopuştur bu. Tarihin belleklerden bir yitirilişidir bu. Binlerce şehir ve mahalle direnişi içinden bu coğrafyaya özgü bir mücadele stratejisi çıkaramamak neyle açıklanabilir? Türkiye devrimci hareketi devrimci strateji içinde şehir ve mahallelere soyut teorik açılımlar ya da nostaljik anlatımların ötesinde gerekli ideolojik-politik önemi verememiştir. Değişen tarihi ve sınıfsal koşullar temelinde şehirler ve mahallelerin mücadelenin merkezinde olacağı bir devrim stratejisi ve programını güncelleyememiştir.
Gezi ile birlikte sol bellek kısmen harekete geçti geçmesine ama ortada hala Türkiye Devrimi’ni topyekûn kucaklayacak bir şehir ve mahal devrimi programı ve stratejisinden yoksunuz. Eğer iktidar kenti yeniden biçimlendiriyorsa, bunu kendi hayati çıkarlarına düşmanlık temelinde algılayan sınıflar da faşist iktidara karşı kendi devrimci şehir ve mahal stratejilerini ortaya koyacaklardır kuşkusuz. 1980 öncesinde olduğu gibi şehir ve mahalleleri sadece bir kavga ve direniş alanı olarak değil, devrimin gerçekleştirileceği stratejik-taktik alanlar olarak görmek gerekmektedir. Şehir ve mahallere şuralar, meclisler, komünler kurulması gereken stratejik-taktik alanlar olarak yeni bir pencereden bakmalıyız.
-Hem geçmiş hem de günümüzden verdiğimiz kent ve mahalle direnişlerine ilişkin vardığımız en temel sonuç, hiç birinin kendi yerel mekânında gerçek çözümü yaratamayacağıdır. Her biri taleplerini ve eyleminin içeriğini önce kendisine en yakın şehir meydanında, sonra tüm şehrin ana meydanında ifade edebildiği oranda başarılı olabileceklerdir.
-Fatsa, Çorum, Ümraniye, Gülsuyu ve Bursa örnekleri her biri sonuçta kendi eylemiyle sınırlı kalmıştır. Yer yer ulusal basında yer almış olsalar da kendilerini güçlendirecek sınıf ittifaklarını kuramamışlar, lokalize kalmaları devletin onları kuşatmasını ya da bastırmasını kolaylaştırmıştır.
-Geleceğe dair devrimci örnek Gezi isyanıdır. Kendisini İstanbul’un merkezinde Taksim meydanında ifade etmiştir. Meydanı işgal etmiştir. Tüm dünya O’nu konuşmuştur. Meydanda halk sınıflarının mücadele ve örgütsel birliğini yaratabilmiştir. İdeolojik farklılıkları, sınıfsal pozisyonları ve etnik-ulusal ön yargıları minimuma indirmiştir.
-Her bir yerel direnişin ‘ulusal’ düzeyde yankısını bulabileceği örgütlenme ve eylem biçimleri sınıf mücadelelerine yeni bir ivme katacaktır.
-Kentsel mücadelelerin başarısı kendisini sınıf mücadeleleri içinde var edebilmesi ile orantılı olarak artacaktır.
Mahalle direnişleri artık kendi habitusuyla sınırlı, sadece semt halkından mürekkep bir biçimden sıyrılarak, içine demokratik kitle örgütlerini, sol, sosyalist parti ve çevreleri, komşu mahalleleri, sendikaları, akademisyen ve aydınları, hukukçuları, şehir planlamacılarını vb. alarak ilerlemelidirler. Devletin meskûn mahalde muharebe stratejisi ve burjuvazinin kentsel dönüşüm saldırısına karşı bitişik kentler, kent-bölgeler ve kentselleşen kırları temel alan yeni türden bir şehir ve mahalle devrimciliği yaratılmalıdır. Kapitalizmin mekânda yarattığı değişimlerin devrimci stratejiyi de dönüştürdüğünü görmemek imkânsız!
Fatsa
“Orada Terzi Fikri diye biri çıkmış ‘devlet benim’ diyor” (Kenan Evren)
“Ben ne yaptıysam halkımla birlikte yaptım” ( Fikri Sönmez)
“Bu Ordu, terörün ne menem şey olduğunu gayet iyi bilir. Bu Ordu, Terzi Fikri’yi de iyi bilir. Onların bedelini benim Ordu’m çok ödedi çok ama artık böyle bir şey var mı? Yok.” (R. Tayyip Erdoğan)
Evet, Kenan Eren’ in ki haklı bir sitemdir (!) Fatsa’ da devlet değil halkın kendi özyönetimi vardı. Faşist general şöyle devam ediyordu, “Fatsa’yı komite yönetiyor, ne yapılıp yapılmayacağına halk karar veriyor. Yani kararı devlet vermiyor. Devlet otoritesi sıfır. Devletin kanunları Fatsa’da işlemiyor.” Bu çok net ve doğru bir izah tarzıdır. Gerçek bir halk demokrasisinden söz ediyor, devletin hiçbir şekilde söz hakkının olmadığı temsili değil, doğrudan bir demokrasi. Ve bu durumu bir an önce ortadan kaldırılması gereken büyük bir tehlike olarak görüyor. Memleketin hiçbir yöresi bu tarz bir yönetimi örnek almamalıdır. Maazallah işte o zaman devletin köküne kibrit suyu dökülmüş olacaktır. On yıllar sonra Fatsa devletin istediği çizgiye gelmiştir ne yazık ki, yüzlerce birahane, kumar, fuhuş… Böyle bir dönemde Tayyip gelip “Benim Ordu’m terörden çok çekmiştir” diyerek Fikri Sönmez hakkında atıp tutabilmiştir.
Fatsa Deneyimi Türkiye Devrim tarihinin ilkleri arasında yer alır. Basit bir belediye sosyalizmi örneği değildir. Antifaşist mücadelelerin çatışmalı dönemi içinde 270 gün adeta kendine özgü bir demokrasi vahası yaratabilmiştir. Halk faşizme karşı mücadele verirken aynı zamanda kendi şehrinin dirlik düzenini de sağlayabilmiştir. Çorum halkın silahlı direnişinin mükemmel bir örneğiyse Fatsa da faşizm koşullarında bile bir halkın kendi özyönetimini kurabileceğinin örneği olmuştur. Çorum fırtınalı denize meydan okumuş, büyük dalgaların kendisini yutmasına izin vermemiş, Fatsa ise onca fırtınaya rağmen tüm burjuvaziyi korkutan halkın kendi demokrasi limanını yaratmıştı. O dönemde Diyarbakır belediye başkanı da devrimciydi ancak devlet ve burjuvazi onun üzerinde Fatsa kadar hiç durmamıştır. Çünkü Fatsa’nın farkı demokrasiyi, yani “söz yetki ve karar hakkını” tabana yaymış olmasıydı. Fatsa’da düzenlenen “Halk Kültür Şenliği’ne” dönemin Sovyet büyükelçisi de davetlidir. Yakup Kepenek hatıratında büyükelçinin “burası çok politik” dediğini anlatır. Evet, Fatsa tüm dikkatleri üzerine çekmiştir. Demirel , “Fatsa’nın hakkından gelmeye mecburuz. Bırakırsan bin Fatsa çıkar” diyordu. Demirel çok gecikmedi, Fatsa aleyhine ilk icraatı MHP’li Reşat Akkaya’yı Ordu’ya vali yapmak oldu.

Fatsa’da Kadınlar.
Yakup Kepenek Nokta operasyonunu şöyle anlatır: “Nokta operasyonunda Konya, Samsun, Giresun polis ekipleri, Giresun özel dağ komando birlikleri, iki hücumbot, binlerce karyer kullanıldı. Bir baktım ki, ‘ohoo, bunlar nereye geliyor ya!’. Önce Perşembe’ye yerleştiler, üç gün sonra operasyon başladı.”
Fatsa, yüksek dağ ilçelerinde Alevilerin, düzlüklere ve kıyıya doğru Gürcülerin yoğun yaşadığı bir ilçedir. Fikri Sönmez’in kendisi de bir Gürcü’dür. Cezaevinde öldüğünde (! Kalp krizi denilmektedir) kendi hemşerileri tarafından köyüne gömülmesine izin verilmez. Çok acıdır. Fikri Sönmez Mahirlerin en sıkı dostları arasındaydı. Bölgeyi ona gezdirdiği söylenir. Kızıldere’de şehit düşen Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy ve Nihat Yılmaz da Fatsalıdırlar.
12 Eylül mahkemelerine Fatsa halkından 500 kişi getirilmiş ama hiç biri devrimcilerin aleyhine tek bir ifade vermemiştir. “Bizim bu kişilerden hiçbir şikâyetimiz yoktur. Bizi ve ilçemizi mahveden Reşat Akkaya’dır.” demişlerdir.
Kenan Evren darbeden sonra Fatsa’daki ilk konuşmasında “Fikri Sönmez’in düzeni mi iyi, bizim düzen mi” diyordu.
On yıllar sonra bu sefer Tayyip Ordu’ya gelmiş, konuşması ile hiç alakası yokken birden bire sözü Fikri Sönmez’e getirmiş “ Bu Ordu, terörün ne menem şey olduğunu gayet iyi bilir. Bu Ordu, Terzi Fikri’yi de iyi bilir. Onların bedelini benim Ordu’m çok ödedi çok ama artık böyle bir şey var mı? Yok.”İşte böyle Terzi Fikri egemenlerin yüreğine korku salmaya devam ediyor. Anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.
Çorum Antifaşist Silahlı Halk Direnişi

Türkiye tarihinin kara lekelerinden biri olan Çorum olaylarını “bir yönüyle katliam diğer yönüyle direniş” olarak tanımlayan dönemin tanıkları, “Devrimcilerin aldığı önlem sayesinde çok sayıda can kurtuldu” demişlerdir. 12 Eylül darbesine 4 ay kala Çorum’da başlayan olayların fitili 27 Mayıs’ta dönemin MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ın öldürülmesiyle ateşlendi. Sokağı hareketlendiren kontrgerilla, ülkücü denilen gruplar üzerinden linç girişimleri örgütledi. Ellerinde silah bulunan gruplar, “Çorum Komünistlere mezar olacak” sloganları eşliğinde, kentte solcu kimliği ile tanınan kişilere ve Alevi mahallelerine saldırdı. Ama hiç beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar. Halkın silahlı direnişi!
Çorum direnişi için söylenmesi gereken ilk söz, 1970-1980 arasında şehir ve mahalle mücadelelerinde halkın silahlı bir direnişi ilk kez burada örgütlemiş olmasıdır. Çorum direnişi 1980 öncesi Türkiye tarihine en uzun süren silahlı halk direnişi olarak geçmiştir. Merkezi bir komitenin yönetiminde içinde devrimci yapıların ve halkın bir arada yer aldığı bu direniş hakkında epey bir külliyat yayınlanmış olmasına rağmen hiç birinde halkın silahlanma ve çatışmalarda gösterdiği pratik başarı ve yüreklilik yeterince işlenmemiştir.
Çorum 12 Eylül faşist darbesinden önceki son kitle direnişidir. 1. Milli Cephe (MC) döneminde art arda gerçekleşen halk direnişlerinin son perdesidir. 16-19 Mart 1977’de Uşak Olayları ile başlayan 1 Mayıs Taksim katliamı, Ümraniye ( 1 Mayıs mahallesi) gecekondu direnişi, 14 Ekim Elazığ Veteriner Fakültesi ve mahalle direnişleri, 1978 Nisan Malatya olayları, Ekim 1979 Tarsus antifaşist gösterileri ve nihayetinde 24 Aralık 1979 Maraş katliamı ile nerdeyse tüm Anadolu şehirlerini yangın yerine çeviren kontrgerilla ve onun ülkücü faşist güçlerinin gözünü diktiği son nokta Çorum olmuştur.
Gün Sazak’ın öldürülmesiyle başlayan olaylarda ufak çaplı çatışmaların ardından antifaşist Çorum halkı ve devrimciler 15 bin kişilik bir güçle Milönü Mahallesi sınırları boyunca barikatlar kurdular. Jandarma, polis ve itfaiye güçlerinin fasılalı saldırıları bu barikatları yıkmaya yetmedi. Dahası bazı askerler emirlere itaat etmeyerek halkla kaynaşma yoluna gitti. Dönemin tanıkları “tam bir komün havası” olduğundan bahsediyorlardı.
40 güne yakın süren direnişin bir diğer önemli özelliği onlarca köyün şehir merkezine akın akın gelerek mücadeleye aktif olarak katılması, bulundukları bölgelerde ise yol kontrolü, yol kesmeler gerçekleştirmeleridir. Şehir ve kırın bu direnişteki birleşik rolü direnişin kazanılmasında hayli kritik bir rol oynamıştır. Buna elbette işçi-köylü ittifakının şehir küçük burjuvazisini (Aleviler, öğrenciler vb.) de yanına alarak gerçekleştirdiği güçlü bir taban örgütlenmesi diyebiliriz.
Çorum direnişinde yakalanan faşistlerin halk tarafından yargılanması ve hemen oracıkta cezalandırılması, Alevi ve Sünni halkın yaratılan provokasyonlara rağmen mezhep çatışmasına girmemesi, barikat önlerinde her biri emekçi çocuğu olan askerlere yönelik yapılan devrimci propagandanın etkinliği, şehir ve köyler arasında kurulan koordinasyonun siyasi-askeri başarısı ve kitlelerin silahlı mücadelesi adına sıcak mücadele içinde geliştirilen “Silahlı Halk Direnişçileri” nin yeni bir askeri örgütlenme biçimi olarak gündeme gelmesi (ki bu perspektiften sonraki yıllarda -1990- “Silahlı Halk Birlikleri” (SHB) adında TKP/B’ye bağlı askeri bir yapı da ortaya çıkmıştır), tüm bunları antifaşist bir şehir direnişinin devrimci notları olarak hafızamıza kaydetmeliyiz.
Bir kenti üretim ilişkileri temelinde tarihsel olarak ele almak.
“Bursa’da Sınıf ve Mekân” / “Gecekondu, Site, Rezidans”
Kentsel politikanın bilimsel analizi, sınıf ilişkileri ve mücadelesinin tarihsel olarak ele alınmasıyla başlamak zorundadır.
Castells kentsel çelişki ile sınıfsal çelişki arasındaki ilişkiye değinir. Sınıf çelişkilerinin hâkim sınıflar tarafından “kentsel” olarak kabul edilip doğallaştırıldığını belirtir. Bursa’daki sınıflar ve mekan çalışmasında bunu da tipik olarak görebileceğiz.
Kemal Temel’in ”Bursa’da Sınıf ve Mekân” kitabı ele aldığı üç ilçe ( Osmangazi, Yıldırım ve Nilüfer) temelinde şehrin tarihsel gelişimini ortaya koymaktadır. İşçi sınıfı ve mahallelerin nasıl ele alınması gerektiğini anlatan bu eseri okumakta büyük fayda var. Mücadele ettiğin şehri ezenler ve ezilen sınıflar ekseninde nasıl kurgulayacaksın? Bu çalışma bu konuda ciddi bir rehberdir ve yakın döneme ilişkin güncel bir örnek teşkil etmektedir.
Osmangazi resmi kurumlar ve çarşının bulunduğu kentin eski tarihi merkezidir. (Old city). Yıldırım ilçesi işçi konutları ve gecekonduların bulunduğu bölgedir. Nilüfer ise orta sınıf ve zenginlerin ikamet ettiği lüks konut ve rezidanslardan oluşan bir uydu kent yerleşimidir. Yalnız son 15 yıl içinde eski tarihi şehir merkezinde yaşayan işçi sınıfının Yıldırım’a kaydığı tespit edilmiştir. Bilindiği üzere Bursa otomotiv ve tekstil sektöründe Türkiye’nin öncü sanayi şehridir. Geçmişin örgütlü sendikalı Merinos işçilerini herkes hatırlar, o denli güçlüydüler ki bölgede sayısı yirmiyi bulan kooperatif tipi toplu konutlar inşa etmişlerdi. Renault işçilerine gelince burada işçi olmak 2000’li yılların başında saygın bir işken bugün sembolik değerini büyük ölçüde yitirmiştir. Gerek Merinos gerekse Renault işçilerinin geçmişe göre maaş ve sosyal haklarındaki ciddi düşüşler onları şehrin çok daha ucuz konutlarında yaşamaya mahkûm etmiştir. Sömürü beraberinde mekânsal eşitsizliği de doğurmuştur. Mesleki değil, mekânsal bir düşüş yaşamışlardır.
Bunun dışında Bursa sanayi ve ticari zenginliği nedeniyle sürekli göç almıştır. Önce 1970’li yıllardan itibaren Balkan göçmenleri, sonra 80’li yıllarda çevre illerden, 90’lı yılların ortasından itibaren Kürdistan’dan göç etmek zorunda kalanlar ve en son 2010’dan itibaren Suriyelileri bünyesine katmıştır. Tekstil sektöründe 2000’li yıllardan sonra emek yoğun rejimden (makaralı üretim) teknoloji yoğun rejime (otomatik tezgâhlar) geçilmiştir. Tekstilde otomotiv sektörünün tersine vasıfsız, sendikasız ve sigortasız genç işçiler çalışır. Balkan, yerli ve Kürt emekçileri arasında etnik çelişkiler son yıllara kadar ciddi olaylara neden olmadıysa da özel savaş rejimi futbol karşılaşmaları üzerinden ırkçı nefreti geliştirmeye çalışmıştır. Yalnız Bursa sermayesinin ucuz iş gücü olarak kullandığı Kürt ve Suriyeli işçilerden vazgeçmek istememesi özel savaş rejimini kısmen durdurmuştur. Suriyeli geri dönüşümcüler ve tekstil işçileri, hurda toplayan, işportacılık, lokantacılık yapan Kürt göçmenler üretimin en alt katmanını oluşturan bu kesimler gecekonduların en sağlıksız, en köhne ve en virane kesimlerinde yaşamaktadırlar.
Kemal Temel bu araştırmasında mekânsal farklılıkların sınıf mücadelesinin boyutlarından biri olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Belirgin farklılıklar içeren ilçeleri eski tarihi şehir (old city), ucuz konutların olduğu gecekondu/işçi mahalleleri ve orta-üst sınıfların yaşadığı statü mekânları şeklinde üçe ayırması mekânın sınıf ve iktidar mücadelelerindeki yerini göstermesi açısından çok anlamlıdır. Yani mekân iktidar/sınıf mücadelelerini fiziksel ayrımlara dönüştüren mekanizmadır. Bunun dışında Bursa’daki kentsel ayrışmanın sınıf kimliklerinin üretiminin hem nedeni hem de sonucu olduğu görülmektedir.
İşçiler kendileriyle yapılan mülakatlarda her ne kadar Nilüfer semtinin varlıklı, zengin atmosferinin farkında olsalar da kalacak yer seçiminde kendi mahallerini tercih etmektedirler. “Burada herkes birbirini kollar ama orası öyle değil” demektedirler. İşçilerin çoğunluğunun mekândaki yer seçim kriteri, “komşuluk ilişkileri” ve “kendi gibi insanlarla bir arada olma arzusu” dur. Bursa’da kent alanının üçe bölünmüş yapısı, mekânsal örgütlenmenin rastgele tezahürlerinden öte farklı toplumsal sınıfların diğer gruplardan ayrı kendi sınıflarıyla bir arada bulunma ve yaşama eğilimlerinin sonucudur.
Kemal Temel’in çalışması sınıf ve mekân ilişkisinin sadece sınıf kimliği ve bilincini değil kent desenini de şekillendirecek güçte olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla mekân, toplumsal bölünmeleri var eden hatta idame ettiren sınıfsal değişkenlerin içinde yer almaktadır.
İşçi Sınıfı ve Paternalizm
Çanakkale Çan İlçesi

“Hepinizi bu fabrikadan atacağım. Ben bu fabrikanın babasıyım ve işçiler de benim çocuklarım. Bir babayla çocukları arasına hiçbir şey girmemeli. Artık bu fabrikada size ihtiyaç yok. Siz bittiniz!”
Kapitalist sistemin üzerinde yeterince durulmayan güçlü bir iktidar biçimi: Paternalizm. Yani patronun bir “ağa”, bir “baba” olarak algılandığı, işyerinin ötesinde işçilerin toplumsal ve gündelik hayatı hatta aile hayatı üzerinde belirleyici olduğu bir tahakküm rejimi. Aynı zamanda “devlet baba” imgesinin fabrikadaki izdüşümünü temsil eden bir iktidar ideolojisi…
Hasan Güler, Çan’daki Çanakkale Seramik fabrikası örneğinde, Türkiye’de sanayi ve sınıf ilişkilerindeki paternalizmin canlı bir resmini çiziyor. Çan’ın nasıl Amerikanvari bir “şirket kasabasına” dönüştüğünün hikâyesini anlatıyor. İşçilerin patron-babaya ve tabii onun kontrolündeki “sarı” sendikaya karşı yürüttüğü sınıf mücadelesi deneyiminin tarihini inceliyor. Son olarak, 1980 sonrası “sanayisizleşme” tartışmalarının gölgesinde paternalizmin nasıl yeniden biçimlendiğini tartışmaya açıyor.
Fabrikaların nasıl çok boyutlu bir iktidar aygıtı olarak işlediğini gösteren, sınıf ilişkilerine aile hiyerarşisini yansıtan paternalizmin kapitalist kültürün hayatın her alanına nüfuz etmesinde nasıl etkili olduğunu anlatan, ufuk açıcı bir çalışma.
İstanbul Mahalleleri
Bir Direniş Örneği: Gülsuyu-Gülensu ve Başıbüyük

Maltepe Başıbüyük İmar Planı Onaylandı. Maltepe’nin Başıbüyük Mahallesi ile birlikte Gülsuyu ve Gülensu mahallelerinin de 1/1000 ölçekli uygulama imar planları 40 yıllık mücadelenin ardından Maltepe Belediye Meclisi tarafından onaylandı. Mevcut alanın yüzde otuzu tapusuz gecekondu halkının yerleştiği bölgeydi. Tarih 2022.
Şehir ve Bölge Planlamacısı Doç. Dr. Besime Şen’in Dipnot Yayınlarından çıkan bu saha çalışması, gecekonduların geçmiş ve gelecek bağlantısının kurulması ve yaşadığımız günlerdeki somut, güncel taleplerinin neler olduğu konusunda ön açıcı saptamalar içermektedir. Bu çalışmada özellikle emekçi mahallelerin “sınıfsal tahliyelere” karşı savunmacı pozisyondan “yeni haklar talep eden” hücum pozisyonuna geçmesi gerekliliği üzerinde durulmaktadır.
Başıbüyük ve Gülsuyu-Gülensu mahalleleri İstanbul’un Maltepe ilçesine bağlı eski gecekondu mahalleleridir. Ankara asfaltı yolu kenarındaki sanayi tesislerinde çalışanların kurdukları gecekondu yerleşmelerinin zamanla gelişmesi, kurulan Süreyya Paşa hastanesi ile birlikte Maltepe ilçesinin gelişim seyrini belirlemiştir. Besime Şen bölgedeki ilk yerleşimlerin Anadolu’dan göçlerin ilk başladığı 1953-54 yıllarına dayandığını söylemektedir. Politik hareketlerin yaygınlaştığı 1970’li yıllardan itibaren bölgede modern anlamda “konut sorunu” da ortaya çıkmıştır. Çevredeki Otoyol, Singer ve Otosan vb. fabrikalarda çalışan işçilerin yaptıkları gecekondular düzene muhalif, kendi kültürünü oluşturmuş bir mahalle görünümü yaratmıştır. 1980’li yıllarda mahallenin yasallaşma çabaları, halkın tapu istemesi dönemin ANAP’lı belediyesinin vaatlerine rağmen tamamlanmaz. Tersine kentsel dönüşüm uygulamaları başlatılır. Özellikle Başıbüyük mahallesinde polis ve yıkım ekiplerinin mahalleye girmesiyle kamuoyunda da büyük tepki uyandıran çatışmalar olur. Mahalle halkı muhtarlık ve kendi dernekleriyle yetinmeyerek meslek örgütleri, avukatlar, sosyalist dergi çevreleri ile de irtibata geçerek, on binlerce imza toplayarak, ilçe ve büyükşehir belediyesi önünde basın açıklamaları yaparak direniş sürecini büyüterek sürdürür.
“Mahalleler, kentsel dönüşüme karşı koyabilmenin daha geniş bir platformla mümkün olabileceğini çok gecikmeden tartışmaya başlayarak diğer mahalleler için de öncü bir konum sağlamaya çalışır” (B.Şen)
Giderek politikleşen Gülsuyu-Gülensu Güzelleştirme Derneği’nin kendileriyle yapılan söyleşide sorunu ifade ederken kullandıkları dil gayet önemlidir:
“Bizler emekçi mahallelerde birleşmeden ve sadece emekçi halkın değil yanımızdaki muhalif akademisyenlerin, meslek odalarının ve hukukçuların katılımıyla alternatif bir sürecin yaratılabileceği merkezi oluşturamazsak yenilgimiz kaçınılmaz olacaktır. Emekçilerin İstanbul’unu yaratmak bu birlikten geçmektedir.”
Hedeflerine “emekçilerin İstanbul’unu yaratmayı” koyan bu yaklaşım çok temel bir çelişkiden yola çıkmaktadır. Kentsel muhalefetin mahalle ekseninin ötesine çıkmaya çalıştığını görebiliyoruz burada. Kentsel dönüşüm konusunda iktidarların ısrarlı yaklaşımları, kazanacakları büyük rantlar söz konusu olduğu için mahalle eksenindeki bir mücadelenin yeterli ve etkili olamayacağı görülmektedir. Bu noktada Castells’in şu sözü önem arz eder: “ Bir kentsel hareket sadece başarılı olduğunda oluşur.” Dolayısıyla mahallelerin kentsel dönüşümün yıkım tehdidini aşmak için gerçekten başarılı olmaya ihtiyacı vardır.(B. Şen)
2008 Nisan-Mayıs aylarında gazeteler “Maltepe’de Filistin manzarası”, “İstanbul’da bir yer kuşatma altında” şeklinde başlık atıyordu. Yüzlerce gözaltı ve yaklaşık 40 yaralı olduğu belirtiliyordu. Bu sürecin ardından Başıbüyük ve Gülsuyu-Gülensu mahalle halkı kamuoyu oluşturmak amacıyla Ankara ve İzmir’deki emekçi mahalle direnişlerini ziyarete başlamışlardır.
Bu süreçten sonra akademisyenler ve aktivistlerin “alternatif plan” fikrini ortaya koymalarıyla sosyalist çevrelerle politik bir yol ayrımının ortaya çıktığını görüyoruz. Alternatif plan fikri hem “yoksulların iradesi değil onlar için kolaylaştırıcı bir gücüz” diyerek kendini sürecin çatışmalı karakterinden soyutluyor hem de belediyeye karşı onların da kabul edeceği orta yolcu bir plan öneriyordu. Aslında meselenin diğer bir yönü de baştan beri mahalle halkına azımsanmayacak bir destek veren okumuş yazmış çevrenin birlikte ne kadar bir süre daha hareket edebilecekleri yönünde karamsarlığa düşmüş olmalarıdır. Kısaca mücadeleden yılmış olmaları onları reformist yollara yöneltmiştir. Meselenin ideolojik çatışma ekseni elbette özel mülkiyete yasal statü kazandırılması yönünde sivil toplumcuların, aktivistlerin, kimi üniversite hocalarının beklenmedik acelelikleriydi. Elbette 40 yıldır verilen mücadelenin tapuyu alma hakkı ile sonlanması yürütülen mücadelenin en baştan beri temel talebiydi, ama bunu emekçi mahalle halkının özel mülkiyet tutkusu ile açıklamanın ya da bunu kamçılayacak önerilerin gündeme getirilmesi yanlış bir tutumdu. Devrimciler “uzlaşmacı, sorun çözücü” yaklaşıma karşı iktidara karşı politik mücadeleyi sürdürerek “Emekçilerin İstanbul’u” çizgisinde ilerlemişlerdir. 2022 yılında Maltepe ilçesinin yüzde otuzunu kapsayan gecekondu bölgeleri yasallaşmış ve halk tapularını alarak yaşadıkları evlerin resmi sahibi olmuştur.
Sonuç olarak mahalle hareketlerinin kendi yerelliklerinin ötesine geçtikleri oranda başarı kazanabileceklerini söyleyebiliriz. Başıbüyük, Gülensu-Gülsuyu deneyimi bunu gösteriyor. Mücadele süreci içinde farklı kesimlerin kendi içlerinde yürüttükleri tartışmalar da gayet önemlidir. Buradan da şu sonuç çıkar: Bugün derinleşen kentsel çelişkileri, kapitalizmin yapısal çelişkileri içinde ifade eden eleştirel-kuramsal bir dile ihtiyaç vardır.
Son olarak, B.Şen’in önemli belirlemesi ile bitirelim: “ Toplumsal üretim ilişkileri içinde gerçekleşmeyen kentsel hareketler, sınıfsal bir hedefi tutturmada başarılı olmayabilir. Çünkü bu tür hareketler, mülkiyet ilişkileri ve özellikle özel mülkiyetin belirleyiciliği altındadır”
1 Mayıs Mahallesi
“ Toplumsal hafızada 12 Eylül 1980 öncesinin simgelerinden biridir 1 Mayıs Mahallesi. O yılları devlet otoritesinin acze düştüğü bir kargaşa dönemi olarak görenler için, bir olumsuzluğun simgesi. 1960-1980 döneminin siyasal ve toplumsal hareketliliğinde devrimci bir durumun alâmetlerini görenler için ise, bu umudun simgelerinden biri.” ( Şükrü Aslan 1 Mayıs Mahallesi)
Yeni ismiyle Mustafa Kemal Mahallesi halen İstanbul’un Anadolu yakasında Ümraniye ilçesine bağlı 14 mahalleden birisidir. 1970’lerde politik ilginin en yoğun olduğu mahallelerin başında gelir. O kadar ki sosyalist gruplar burada “alternatif kent” kurma girişimi teşebbüsü içindeydiler. Ağırlıklı gruplar Halkın Kurtuluşu ve Partizan’dır. Mahalle bugün bile her iki girişinde polis panzerleri ile karşılar sizi.
1 Mayıs Mahallesi İstanbul şehrine, büyük bedeller ödeyerek kendini kabul ettirmiş bir mahalledir. İstanbul’un en uzun soluklu mahalle direnişidir. Tam 4 yıl. Geleneksel bir gecekondu kavgasının ötesinde toplumsal bir mücadelenin ürünü olması onun en özgün yanıdır. Yasalara uyma kaygısı gütmeden baştan sona meşru bir mücadele ile kendini kentsel sisteme yasal olarak dâhil etmiştir.
Sadece gecekondu mafyası ile değil defalarca gecekondularını yıkan polis kuvvetleriyle mücadele etmişlerdir. Kurdukları “Halk Komitesi” sadece sol çevrelerde değil devlet tarafından da meşru bir güç olarak kabul edilmek zorunda kalınmıştır. Halk Komitesi İstanbul’da mülksüz halkın konut sorununu çözme perspektifinde bir ilktir. Sol yapılar için de bu anlamda temel bir referans olmuştur. Tüm bir mücadele boyunca halktan 9 kişi polis kurşunları ile toprağa düşmüştür. Üniversite öğrencilerinin bu mücadelede gösterdiği dayanışma ve yiğitlik o dönemdeki hiçbir gecekondu mücadelesinde görülmemiştir.
Büyük yıkımın gerçekleştiği tarih 2 Eylül 1977’dir. 9 kişinin öldüğü,47 kişinin yaralandığı, yaklaşık 300 kişinin gözaltına alındığı ve 1000 evin silindir gibi ezildiği polis saldırısı ulusal basında büyük bir infial yaratmıştır.
Halk Komitesi, bu büyük kaybın hemen ertesinde bir araya gelerek yeniden inşa faaliyetlerine geçmiştir. Bu noktada İstanbul’un dört bir yanından yardıma gelen üniversite öğrencilerinin emeğinin çok büyük olduğu mahalle halkı tarafından anlatılmaktadır.
Mahallenin yeniden kurulmasının ardından bir devlet provokasyonu ile (5 ülkücü işçinin öldürülmesi) Halk Komitesi zan altında bırakılır ve 3000 kişilik kolluk güçleriyle mahalle sarılır. Bu olay Halk Komitesi’nin de sonu olmuştur. Bundan sonraki süreç mahallenin yasallaşma mücadelesi ile devam eder. Önce kooperatif sonra 12 Eylül darbesi ile mahallenin isminin değiştirilerek muhtarlığın kurulmasına izin verilmesi.

2 Eylül 1977. 1 Mayıs Mahallesi Büyük Yıkım ve Direniş









