1 Ekim 1949 yılında Bolşevik devriminden sonra dünyanın ikinci büyük devrimi Çin’de gerçekleşti.
Rusların aksine Çin devrimi başından beri tarihçilerin “Longue Duree” dedikleri uzun bir süreye yayılarak gelişmiştir. Longue Duree kavramı, Çin devriminin doğrudan sosyalist nitelik taşımayacağı ancak uzun bir süre, – Mao’nun 1947’nin sonunda işaret ettiği gibi- temel özelliğinin anti feodal ve anti sömürgeci olarak kalacağına işaret ediyordu.
Rus devrimi karşısında, Çin, kapitalist toplumdan henüz yeni çıkmış bir toplum değil, emperyalizmin sömürgeci boyunduruğundan bağımsızlığını yeni elde etmiş feodal bir toplumdu. Çin devriminin karakterini ve sosyalist inşanın görevlerini değiştiren en temel farklılık işte buydu.
Çin devrimi, ulusal kurtuluş mücadelesiyle sosyal devrimin ardışık olarak gerçekleştiği bir devrimdir. Rus devriminin Çin devrimi gibi diğer uluslarla eşit olma gibi özel bir görevi de yoktu. Sonuçta Çin devriminin doğrudan sosyalist nitelik taşımaması, öncelikle bağımsızlık, özgürlük ve toprak sorunu gibi demokratik görevleri hayata geçirmesi gerekiyordu. Özellikle Rusya ile karşılaştırıldığında, Çin’in önünde hala anti feodal görevler olması, onun kapitalist üretim ilişkilerini belli seviyelerde geliştirme ihtiyacını gerektirmiştir.
Çin devriminin Bolşevik devriminden bir diğer farkı, onun gibi dar bir kadro hareketi olmaması, ayaklanma şeklinde çok ani ve hızlı bir şekilde iktidarı ele geçirmemesi, tersine “Uzun Yürüyüş” ve “kızıl siyasi iktidarlar” aracılığıyla ülkede uzun vadeye yayılan ikili bir iktidarın ardından devleti ele geçirmeleriydi. Bolşevik ihtilalinin devrimden sonra gerçekleştirdiği geniş kitle ilişkilerini ÇKP uzun erimli halk savaşı içinde çok önceden hayata geçirmişti.
Bugün Çin toplumunda Mao Zedong hem devletin resmi ideolojisinde hem de halk tabakasında derin ve çok katmanlı bir şekilde anılmaya ve değer görmeye devam etmektedir. Ancak bu anma biçimi, toplumsal kesimlere, kuşaklara ve siyasi konjonktüre göre farklı anlamlar taşır.
Çin toplumunda Mao’nun bugünkü konumunu ve algılanışını birkaç temel boyutta özetlemek mümkündür:
Çin Komünist Partisi (ÇKP), 1981 yılında Deng Xiaoping önderliğinde kabul ettiği resmi tarih değerlendirmesinde Mao’nun mirasını formüle etmiştir: %70 başarı/doğru, %30 hata/yanlış. Çin’i yabancı işgalinden kurtarmak, bağımsız modern Çin Devleti’ni (ÇHC) kurmak, feodalizmi bitirmek ve ülkeyi birleştirmek onun başarıları olarak görülmekte; Büyük İleri Atılım ve özellikle Kültür Devrimi sırasındaki trajik siyasi ve ekonomik kararları ise onun yanlışları olarak değerlendirilmektedir.
Bugün Xi Jinping yönetimi altında bu denge daha çok Mao’nun devlet kurucu ve ulusal gururu ihya edici yönüne vurgu yapacak şekilde güçlendirilmiştir. Xi’nin “Çin Rüyası” ve güçlü Çin söylemi, Mao’nun “Çin halkı ayağa kalktı” vurgusuyla doğrudan tarihsel bir süreklilik kurar.
Mobo Gao gibi Çin üzerine çalışan sosyologların da sıklıkla dikkat çektiği gibi, alt sınıflarda Mao algısı son derece güçlüdür. Piyasa ekonomisine geçişle (Deng dönemi ve sonrası) birlikte Çin’de gelir adaletsizliği, yolsuzluk ve güvencesizlik artmıştır. Bu durum, alt sınıflar ve kırsal nüfus nezdinde Mao dönemindeki “herkesin temel ihtiyaçlarının güvence altında olduğu” eşitlikçi sisteme karşı güçlü bir nostalji (Mao Nostaljisi) yaratmıştır. Kırsal alanlarda ve küçük şehirlerde Mao, sadece siyasi bir lider değil; neredeyse halkı sömürüden koruyan mistik bir koruyucu figür olarak görülür. Birçok evde veya araçta simgesel veya bereket/koruma amaçlı fotoğrafları asılıdır. Son yıllarda Çinli gençler (özellikle Z kuşağı) arasında Mao’ya yönelik ilgide dikkat çekici bir artış yaşanmaktadır: Aşırı çalışma saatleri (996 kültürü: Çin’deki özellikle teknoloji, e-ticaret ve girişimcilik sektörlerinde yaygın olan, haftanın 6 günü, sabah 09.00’dan akşam 21.00’e kadar çalışma pratiğini ifade eden gayriresmî ancak oldukça baskın bir fazla mesai sistemidir ), yüksek ev fiyatları ve acımasız rekabetle yüzleşen kentli gençler, kapitalizm ve mega şirket eleştirilerinde Mao’nun Mao Zedong Düşüncesi metinlerine başvurmaktadır. Mao’nun sözleri, sosyal medyada işveren eleştirileri ya da toplumsal adalet vurguları için sıkça alıntılanır.
Siyasi elitler ve iş dünyası veya Kültür Devrimi sırasında mağduriyet yaşamış ailelerin torunları için ise durum daha karışıktır. Mao’nun tarihsel büyüklüğü kabul edilmekle birlikte, radikal politikalarının yarattığı Kaos ve bireysel özgürlük kısıtlamaları hatırlanır. Deng Xiaoping’in getirdiği ekonomik serbestleşme ve dışa açılma, kentli orta sınıfın refahının temeli kabul edildiği için, Mao döneminin radikal sol politikalarına geri dönülmesinden endişe eden bir kesim de mevcuttur.
Özetle; Mao Zedong bugün Çin’de müzede tutulan pasif bir tarihsel figür değildir. O, hem devletin meşruiyet kaynağı hem toplumsal adalet arayanların sığındığı bir simge hem de modern Çin kimliğinin kurucu babası olarak son derece canlı, değerli ve tartışılan bir kişilik olmayı sürdürmektedir.
Mao’nun tarih perspektifinde hayranlık duyduğu lider, MÖ 221’de Savaşan Devletler Dönemine son verip tüm toplulukları tek bir yönetim altında toplayan imparator Çin Şi Huang’tır. Çin Şi kurucu olduğu kadar, Konfüçyüsçü âlimlere yaptığı zulümler ve kitap yakmakla da tanınmaktadır. Mao Çin yönetiminin Marx ve Çin Şi Huang’ın yöntemlerinin bir bileşimine gereksinim duyduğunu söylerken bunu neye istinaden söylediği tartışmalıdır. Mao Konfüçyüs’ü hiçbir zaman gerçek bir âlim olarak görmemiştir. Ancak Çin Şi Huang’ın nin yarattığı devlet geleneğinin devirden devire ayakta kalması, – Legalizm geleneği- Mao’nun onu Çin’in gerçek atası olarak görmesinin nedeni olmuştur diyebiliriz. Mao’nun Çin kültürü ve tarihine çok seçici yaklaştığını, iyi ve kötüleri, ilerici ve gerici yanlarını kalın çizgilerle birbirinden ayırdığını görürüz. Çok güçlü bir tarih bilincine sahip olduğunu, güncel politik meselelere tarihsel boyutuyla büyük bir titizlikle yaklaştığını söylenebiliriz. Çinli komünistlerin bugün devletli bir sosyalizm çizgisinde sebat etmesi, tarihsel Çin devlet geleneğine büyük önem atfetmesiyle ilgilidir. Mao döneminden beri değişmeyen bir çizgidir bu.
Mao’nun Konfüçyanizm başta olmak üzere eski Çin geleneklerine eleştirel yaklaştığı biliniyor. Mao için sosyalizmle yaratılacak gelecek her zaman Çin’in geçmiş mirasından önde gelmiştir. Bu konuda gereğinden fazla acımasız olduğu, tarihsel değerlere yer yer reddiyeci yaklaştığı yönünde eleştirilere maruz kaldığını görürüz. Mao, 1965 yılında Fransız filozof Andre Malraux’a şunları söylemişti:
“ Çin’i bulunduğumuz yere getiren düşünce, kültür ve gelenekler ortadan kalkmalı, proleter Çin’in henüz var olmayan düşünce, kültür ve gelenekleri ortaya çıkmalıdır. (…) Düşünce, kültür ve gelenekler mücadeleden doğmalı ve mücadele, geçmişe dönme tehlikesi var olduğu müddetçe sürmelidir.”

Burada Mao’nun gerçekten hem bilimsel hem de çok hülyalı bir komünizm ütopyasına sahip olduğunu görmekle birlikte, binyıllar boyunca halkın duygu ve düşüncelerinde yer edinmiş kültürel, ahlaki ve dini geleneklerin öyle çok kolayca ortadan kaldırılamayacağı gerçeğini küçümsediği anlaşılıyor. Nitekim kendi yoldaşlarının büyük bir kesimi geleceği yaratmanın zorlu görevlerini sırtlamaktansa geçmişin mirasıyla uzlaşmayı tercih etmişlerdir. Oysa eski düzeni yıkmak, proleter devletin en öncelikli görevidir. Mao bu noktada tam bir komünisttir. Ancak bunu devrimci bir kitle çizgisiyle başarma noktasında hem yoldaşlarının hem de kitlelerin çok önünde yürümüş olması bu konuda gerekli olan denge ve uyumu yitirmesine neden olmuştur.
Parti içindeki ideolojik kavganın temel nedeni, değişmeyen konusu, sürekli Çin’in geleceğe doğru nasıl yürüyeceği meselesi olmuştur. Parti kendi içinde sık sık idealizm-materyalizm tartışmasına sahne olmuştur. Mao’nun tarih yorumuna göre Konfüçyüsçü düzen Çin’i güçsüzleştirmişti; bu düzenin sözünü ettiği “uyum” bir tür boyun eğdirmeydi. Konfüçyanizmde sosyalizmin içeriklendirdiği özgürlük anlayışını bulmak ne mümkündü! Hiyerarşi ve düzen onun yükseldiği temellerdi. Mao tarihe seçici yaklaşarak sürekli ileriye bakarken, karşı hizipler Çin’in tarihsel mirasını gereğinden fazla kutsallaştırmışlar, bu mirası sosyalizme yedirmeye çalışırken, ortaya çıkan şeyin enternasyonalizmden kopuk ulusal bir sosyalizm olmasını fazla dert edinmemişler, tersine bunu yeğlemişlerdir.
Mao açıkça Konfüçyüs karşıtı olmasına rağmen Çin klasiklerinin iyi bir çözümleyicisiydi. Çin halkına duyduğu inanç ile onların geleneklerine karşı geliştirdiği acımasız eleştiriler; Mao’nun başarısının sırrı işte buydu. Mao’nun dehası söz konusu çelişkili karışımda saklıdır. Karşı hizipler ise sadece Konfüçyüs öğretisine saplanıp kalmışlardı. Bu aslında, çubuğu bükerek söylersek, proleter devlet çizgisiyle ÇKP içindeki mandarin bürokrasisi zihniyetinin bir mücadelesiydi.
Mao Zedong Düşüncesine farklı bir bağlamda devam edelim. Mao’nun 1937 ve 1938 yıllarında kaleme aldığı “Çelişki Üzerine” ve “Pratik Üzerine” başlıklı iki önemli eseri bulunmaktadır. Çelişki Üzerine başlıklı yazısında Mao, genel itibariyle çelişki teorisini açıklamakta ve bu teorinin doğadaki, toplumdaki ve insan düşüncesindeki şeylerin sürekli olarak gelişmesinde ve değişmesinde nasıl etkili olduğunu anlatmaktadır. Mao’ya göre çelişki teorisi gelişimin evrensel bir yasası olmanın yanında dünya üzerindeki tüm değişim süreçlerinin arkasındaki itici gücü de temsil etmektedir. Baş çelişki, Mao için kilit noktadır. Baş çelişki (evrensel) belirli bir durumda baskın olarak ele alınması gereken çelişkiyle çakışmaz, evrensel boyut gerçek anlamda bu belirli çelişkide yerleşiktir.
Ancak, Mao’nun çelişki teorisinin pratikte geldiği nokta, SSCB’nin, ABD’nin de önünde “baş düşman” sayılması, “sosyal emperyalist” bir güç olarak ilan edilmesidir. Bununla bağlantılı olarak “Üç Dünya Teorisi” de dönemin sınıf mücadeleleri ve toplumsal kurtuluş savaşlarının ittifak siyasetlerini yanlış konumlandırmıştır. Mao, Sovyet karşıtı olmak koşuluyla nerdeyse her müttefikin iyi olduğu anlayışıyla çok büyük bir yanlışa düşüyordu. Birinci dünyaya karşı üçüncü dünyanın “proleter ulusları ”nı koyarken de emperyalist metropollerdeki sınıf karşıtlıklarını küçümsemekle kalmıyor, üçüncü dünyanın ezilen ulusları içindeki milli burjuvazilere istisnasız devrimci misyonlar biçiyordu.
Mao’nun felsefi planda, baş çelişki, temel çelişki ve ikincil çelişkiler şeklinde soyut temelde sınıflandırdığı kuramın uygulamada çok hatalı ve yanlış politikalar doğurduğunu görüyoruz. Bizzat Mao’nun kendisi Büyük Proleter Kültür Devrimi’nde ortaya koyduğu baş çelişkiyle ( Kitleler ve Bürokrasi) sonunda kendisi bile ters düşebilmiştir. Parti ve devlet içindeki bürokratik kastlara karşı amansız bir mücadele çağrısı yaptıktan sonra, tarihsel olarak Çin’in Petrograd’ı sayılan Şangay Komününün Kültür Devriminde oynadığı belirleyici rolü “aşırı ve anarşist bir girişim” olarak değerlendirebilmiştir. Mao, “Devlet mi Sovyet mi?” tercihinde devletten yana tercihte bulunmasıyla ortaya koyduğu baş çelişkinin sağına düşmüştür.
Mao’nun Şubat 1957 tarihli “Halk arasındaki çelişkilerin doğru olarak ele alınması” başlıklı konuşmasında “ulusal burjuvazi” yi (bürokratik kapitalistler dışında gördüğü yurtsever bir burjuvazi!) “bizim kontrolümüzde oldukları sürece, biz onları eğittiğimiz sürece devletimizin düşmanı olmayacaklardır” şeklinde değerlendirmesi, Mao’nun “Çelişki Teorisini” yine pratikte boşa çıkaran bir yaklaşım olmuştur. Deng ve sonrası liderler Mao’nun ulusal burjuvaziyi destekleyen bu yaklaşımını zamanla genişletmekte bir sakınca görmemişlerdir. Mao’nun yanılgısı demokratik devrim dönemindeki milli burjuvazinin görece burjuva demokratik karakterinin inşa sürecinde komünist partinin desteğiyle hep böyle süreceğini öngörmesidir. Mao, “ Ulusal burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çelişki, sömüren ile sömürülen arasında bir çelişkidir. Ama Çin’in somut koşullarında iki sınıf arasındaki bu uzlaşmaz çelişki uygun şekilde ele alınırsa uzlaşmaz olmayan bir çelişkiye dönüştürülebilir” derken, bu sözlerinin ileride Deng ve ekibi tarafından sonuna kadar istismar edileceğini elbette bilemezdi. Mao bu çelişkinin “uygun şekilde ele alınırsa” çözülebileceğini söylerken aslında çok sübjektif ve belirsiz bir tavır takınmıştır. Mao açıkça burjuvazinin sosyalistçe eğitilebileceğini iddia etmiştir. Devrimden sonra sanayi ve ticari müesseslerini devletle ortak işletmeye mecbur bırakılan sermayedarlar, bu işletmelerde hem yönetici mevkilerini korudular hem de sabit kar payı almayı sürdürdüler. Bu koşullarda Çinli kapitalistler artı değerin bir kısmını devletle bölüşmeye başlamışlardır. Deng sonrası geliştirilen piyasa sosyalizminin ilk tohumlarını aslında Mao’nun milli burjuvaziye dair realist olmayan iyi niyetli görüşlerinde bulabiliriz. Komünist parti gözetimindeki bu ilk karma işletmeler, Çin’in devlet kapitalizminin nüvesini teşkil etmiştir. Fabrika sahipliğinden fabrika müdürlüğüne indirilen kapitalistlere maaşlarının dışında sabit kar payı da veriliyor olması, onlarda kapitalizmden umudu kesmemeyi ve ‘bir gün mutlaka’ inancını diri tutmuştur.
Halk Savaşı stratejisi, Çin’de uygulanan politik ekonomi ve Mao’nun “Çelişki Üzerine” teorisi, bu üçlü sacayağının M-L için yeni bir nitel aşamaya tekabül ettiğini düşünmüyoruz. Çin Devrimi’nin en az Bolşevik Devrimi kadar dünyayı sarsan büyük bir devrim olması onun aynı zamanda Marksizm Leninizm’i birçok alanda; bilimsel, felsefi, iktisadi ve politik planda yeni bir düzeye taşıdığı elbette kuşku götürmez bir gerçektir. Ancak Mao’nun “Çelişki Üzerine” eseri, politik plandaki yanlışlarının ötesinde felsefi planda, diyalektiğin “ tek temel yasası” ilan edilerek hakikatin keşfedilmemiş alanları için kısıtlayıcı bir rol üstlenmiştir. Yanı sıra, çelişki teorisinin diyalektik materyalizmle bire bir aynılaştırılması ciddi bir çarpıtmadır.
Mao’nun Engels’in diyalektiğindeki üç evrensel yasasından karşıtların birliği ve nicel nitel dönüşüm dışındaki sonuncu yasasını “yadsınmanın yadsınması” nı kabul etmediğini biliyoruz. Mao, “Yadsınmanın yadsınması diye bir şey yoktur. Şeylerin gelişiminde, olaylar zincirinde her halka hem onaylama hem yadsımadır” derken negatif bir diyalektik uygulamaktadır. Mao’ya göre yadsınmanın yadsınması “kötü bir bitimsizlik”ti. Mao’da “sentez” anlayışı farklı tezahür etmektedir. Sentezi adeta “mecburi bir uzlaşma” olarak görmektedir. Mao “sentezi” kendi sözleriyle “büyük balığın küçük balığı yemesidir” derekesine kadar basitleştirir. Bu anlamda Mao’da aslında “karşıtların birliği” de yoktur. Bunu gerekçelendirirken iki karşıt arasında bir sentez olabileceğini ancak bunun ayrıştırılamaz bir birlik olamayacağını söyler. Oysa karşıtların birliğinde sentezi oluşturan ögelerin oluşturduğu daha yüksek birliğin kendisinin ayrıştırılamaz olduğuna dair bir sav zaten yoktur.
Yadsıma, evrimin olağan ve düzenli ardışıklığından farklı olarak, önceki aşamaların tüm nitelikleriyle yok olmasından doğan yeni bir aşamayı dile getirir. Süreklilik burada tümüyle kırılır. Yeni aşamada, eski aşamanın kimi unsurları tümüyle yitip gitmiştir veya nitelikçe dönüşerek yeni aşamanın unsuru haline gelmiştir. Fakat bunların yanı sıra, yadsımanın gerçekleştiğini gösteren, tümüyle yeni unsurlar doğmuştur. İlkel komünden, mülk sahibi sınıfların ilk tarihsel biçimine geçişi temsil eden köleci toplum ilk yadsımayı temsil eder.
Yadsımanın yadsınması kanunu her şeyin değiştiği veya süreçlerden oluştuğu önermesine nazaran daha özel bir içeriğe sahiptir. Yadsımak reddetmek demektir. Kavramların değişimi bu şekilde ifade bulur.
Deng ve ekibinin etrafında kümelenmiş entelijansiya, Mao Zedong’u sahip çıkar görünüp tasfiye etmek için hayatı ve mücadelesini, bilinçli olarak “erken Mao” dönemi ve “geç Mao” dönemi diye ikiye ayırdılar. Buna göre “geç Mao” bir imparatordu. Çin tarihindeki diğer herhangi bir imparator gibiydi. Fakat onlardan daha becerikli, daha amansızdı. Antik Çin tarihini, onun emperyal komplolarını kapsamlı bir şekilde okumuş olan tek ÇKP önderi olduğundan da iktidar kavgasında oldukça becerikliydi. Değişmez stratejisi, ÇKP içindeki bir fraksiyonu kullanarak o an için belirlediği düşmanı alt etmek, sonra da eski destekçilerini yenmek için başka bir fraksiyonu kullanmaktı. Deng ve ekibi, Stalin’i önce fanatikçe destekleyip sonra onu hain ilan eden Kruşçev gibi damgalanmamak için, Mao’ya yönelik eleştirilerini, Mao’nun “geç Mao” döneminde Mao Zedong Düşüncesinden koptuğu şeklinde eleştirmeyi uygun buluyorlardı. Onlar açısından Mao’yu hain ila etmektense öne çıkan hatalarını eleştirmek ve kahramanlar müzesinde unutulmaya mahkûm etmek çok daha akıllıcaydı.
Mao’nun partinin geleceği açısından en kararsız olduğu tutum, kendinden sonra gelecek halefi belirsiz bırakmasıdır. Yeni bir halef seçmek yerine kendini seçeneksiz kılmış olması, sonraki dönemin revizyonizme dönüşümünü kolaylaştıran bir durum yaratmıştır diyebiliriz. Lin Biao ve Zhou Enlai gibi en yakın yoldaşlarını bile tasfiye etmiştir. Mao, tabiri caizse meydanı boş bırakmıştır. Ölümüne yakın, bir tarafta kapitalist yolcular Deng ve ekibi diğer yanda eşi Jiang Qing, “Dörtlü Çete” diye anılan (tabir Mao’ya ait) Şangay merkezli sol Maocu grup ve basın, üniversiteler, kültür-sanat çevrelerinde ideolojik arınma ve radikal eşitlikçilikten yana gruplar vardır. Bu iki hizip arasında başta ülkenin yönetimi olmak üzere sayısız ihtilaf mevcuttur. Deng ve etrafındaki pragmatist ekip Çin’in geleceğini Maocu sürekli devrim anlayışına ipotek etmeme konusunda oldukça kararlı görünüyorlardı.
Büyük İleri Atılım (döneminde kıtlıktan kaynaklı ölümler ve Mao’nun sorumluluğu üzerinde durulması gereken önemli bir meseledir.
1959-1961 arasındaki BİA süreci, kırsaldaki Çinliler açısından Mao döneminin en feci kesiti olsa gerektir. Ancak bu dönemde kıtlıktan kaynaklı ölümlere dair 10 milyon ile 30 milyon arası sansasyonel, şişirilmiş, gerçek dışı rakamlar verilmesi Mao’ya yönelik bilinçli bir karalama kampanyasının ürünüdür. On milyonlara varan ölüm iddiasının doğru olması, BİA sürecinde her 20 Çinliden birinin yaşamını yitirdiği anlamına gelmektedir ki, böylesine büyük bir olayın, yetkililer ne kadar uğraşırsa uğraşsın örtbas edilmesi mümkün değildir.
Çinli sosyolog Mobo Gao, ( Mao dönemi ve Kültür Devrimi hakkında hem Çin içindeki resmi söylemlerden hem de Batı’daki ana akım Çin bilimcilerinden ayrışan bir duruş sergiler. Mao dönemindeki kırsal kalkınmayı, okuma-yazma oranlarındaki artışı ve sağlık hizmetlerindeki gelişmeleri vurgulayarak bu dönemin tamamen “karanlık bir felaket” olarak sunulmasını eleştirir.) Mao’nun her şeye rağmen BİA’ın başlıca sorumlusu olduğunu söyler. Bu konudaki görüşü açıklayıcıdır:
“ Mao öncelikle 1957’nin kış aylarıyla 1958’in bahar ayları arasındaki hızlı ve ani kolektifleştirme sürecinden sorumlu olduğu için eleştirilmelidir. Bu süreçte, kooperatiflerden büyük kolektif komünlere ansızın geçildiği için tahıl üretimini yeterli şekilde idare edecek bir denetim ve düzenleme sistemi oturtulamamıştı. Bu olaylardan bir süre sonra Çin genelinde bir gıda yetersizliği baş göstermiş, bazı bölgelerde ağır kıtlık yaşanmıştır. Fakat Mao’nun siyasi bir hatanın sorumluluğunu taşıdığını söylemek ile Mao’nun şu kadar milyon insanın katili olduğunu söylemek bir değildir”
BİA, bir çılgınlık değil teorik bir arka plana sahip farklı bir kalkınma deneyimi olarak her ne kadar rasyonel bir girişim olsa da korkunç bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Mao bunda birincil sorumluluğa sahiptir.
Mao’nun Stalin dönemine dair eleştirileri önemli bir başlıktır. Kısaca değineceğiz.
Mao Sovyet deneyimini inceleyerek “sosyalist iktidarda yalnızlaşma ve bu yalnızlığın içine hapsolma” (Jülide Yazıcı/ Teori Politika) tehlikesinin olduğunu görmüştür. Mao, sosyalist iktidar sahiplerinin devlet gücünün ellerinde olmasına yaslanarak ileriye yönelik dönüşümleri devlet ve yasa zoruyla uygulamaya koyma yoluna gidebileceklerini ve kitlelere yabancılaşacaklarını ön görüyordu.
Mao, Kruşçev’in saldırılarına karşı Stalin’i savunsa da Stalin’in özellikle kır ve köylülüğü ilgilendiren kararları tepeden biçimde, köylü kitlelerle bir temas geliştirmeden, onları ideolojik olarak etkilemeye çalışmadan vermesinin karşısında idi. Mao’nun 1958 tarihli “SSCB’de Sosyalizmin İktisadi Sorunlarının Eleştirisi” notları SSCB-Çin farkını ortaya koyması açısından mutlaka incelenmelidir. Mao bu notlarında Stalin’i üst yapıyı önemsemediği, insanları değil nesneleri dikkate aldığı yönünde eleştirir. İkinci olarak, “ temel yanlışı köylülüğe güvenmemekti ” der. Üçüncü olarak tarım ile sanayi arasındaki ilişkileri derinlemesine analiz etmediğini öne sürer. “Onlar tek ayak, biz ise iki ayaküstünde yürüyoruz. Onlar teknoloji ve kadroların her şeyi belirlediğine inanıyorlar, hiç ‘Kızıl’dan değil hep ’Uzman’dan, hiç kitlelerden değil hep kadrolardan söz ediyorlar”. Mao bu eleştirisinde Sovyetlerin demir-çelik, makine ve kömüre verdiği önemi üst yapıdan, politikadan bağımsız olarak yüceltmesini eleştirmektedir. Mao, “komünist bir hareket olmadan komünizm gelişemez” derken de üst yapının önemine dikkat çeker, her şeyin üretim ilişkileri içine hapsedilmesine karşı çıkar. Stalin’de insanın nesnel iktisadi yasaları ve doğa güçlerini değiştirmeye gücünün yetmeyeceğine dair çok katı determinist, ‘bilimci’ bir yan vardır. Oysa insanın bilimi geliştirme ve doğayı dönüştürme yeteneğinin sınırı yoktur. Mao, “ bugün yapılmayan yarın yapılır” der. Stalin ekonomik gelişmenin yasalarını, doğa bilimlerinde olduğu gibi insan iradesinden bağımsız olarak görürken dogmatizme düşmektedir. Stalin’in ekonomik gelişim yasalarına ilişkin düştüğü hata en güzel Engels’in Antidühring’teki şu kısa sözleriyle anlatılabilir: “İnsanlar bir kez anlayınca onu kontrol edebilir”. Daha önce insanı tahakkümü altına alan, insana yabancı gelen doğa yasaları insanın bilgiye erişimiyle artık insanın hükmü altına girmiştir.

Mao’nun mücadelesi izlendiğinde üzerinde en hassas durduğu konunun bürokratikleşme olduğu görülür. Gerek Büyük İleri Atılım (BİA) gerekse Büyük Proleter Kültür Devriminin (BPKD) çıkış gerekçelerinde bunu saptayabiliriz. Mao bu çizgisini “Önemli olan uzman değil, kızıl olmaktır” sözüyle özetlemiştir. Mao bürokratizmle mücadele adına kafa ve kol, sanayi ve tarım, kent ve kır ayrımlarını reddederken Yenan modelini referans alıyordu, yani kitlelerin inisiyatifine, seferberliğine ve inancına güveniyordu. O kadar ki 15 yıl içinde ekonomik olarak İngiltere’yi bile geçeceklerini iddia ediyordu. Ancak kitlelerin onca gayretine rağmen Mao’nun öznel kolektivizmi başarısız olmuştur. Devrim öncesindeki kitlelerin ruh haliyle devrim sonrasının ruh halinin farklı olabileceği üzerinde çok düşünülmediği anlaşılıyor. Bu nedenle bürokratizme karşı mücadele adına kitlelerin seferber edilmesi tek başına yeterli olmamış, peşi sıra milyonlarca kişinin öldüğü büyük kıtlık 1962 yılında BİA’ın sonunu getirmiştir.
Mao ülkeyi halkın tahammül gücüne bel bağlayarak yönetti. Oysa devasa ekonomik sorunların tek başına ideolojik kampanyalarla çözülmesi imkânsızdı. Bürokrasiye karşı ideolojik mücadelede başarılı olan Mao, yürüttüğü mücadelenin üretici güçlerin gelişimine hizmet etmediğini gördüğünde artık çok geçti. Bu safhada ÇKP içinde Mao’ya karşı üretici güçlerin ve teknolojinin gelişimini merkeze alan çoğunluk görüşü hâkim olmuştur. Mao bu kesimleri “kapitalist yolcular” olarak adlandırarak BPKD’nin startını vermekte gecikmemiştir. BPKD de (1966-76) Mao kitlelerin devrimci ruhuna, dinamizmine ve sosyalizme bağlılığına başvuruyor. Özellikle gençler öncü rol oynuyorlar. Fakat bu ittifak tarzının boşluğa düştüğü nokta, Mao ile ona bağlı kitleler arasında komünist partinin ekarte edilmesiydi. Önder ve kitle arasında ideolojik bir bağ vardı ama maddi araç (Parti!) ortadan kalkmıştı. Fiilen vardı ama hükmedemiyordu. Maoizm parti içinde azınlıkta kalmıştı. Mao’nun merkez komiteyi kızıl generallerle ikame etmesi Bonapartist bir girişim olarak addedildi. Bu elbette beraberinde ciddi bir kaosu getirdi. Önderliği kabul etmeyen bir parti, partiyi kabul etmeyen kitleler gerçeği, Mao’nun yeniden devreye girerek geri adım atmasıyla bu kriz sonlandırılmıştır.
Mao Zedong Düşüncesi, Marksizm-Leninizm’in üçüncü nitel aşaması mıdır?
Lenin Ne Yapmalı eserinde komünist bir partinin en özlü şekilde formülasyonunu (“profesyonel devrimciler örgütü”) gözler önüne serer. Lenin’in İki Taktik eseri devrimin stratejisidir. Nisan Tezleri ise “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganıyla devrimin kitlelerin eseri olacağını ifade eder. Çin Devrimi’nde komünist partinin gerçek anlamda vücut bulması ve Mao’nun önder kabul edilmesi, efsanevi “Uzun Yürüyüş” (1934-35) esnasındadır. Yeni Demokratik Devrim, Çin’in İki Taktiği sayılabilir. Büyük Proleter Kültür Devrimi ise tüm eksik ve zaaflarına rağmen Lenin’in “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganıyla benzeştirilecek özelliktedir. Son olarak Lenin’in “Devlet ve Devrim” de ifade ettiği “devletin sönümlenmesi” meselesini Mao’nun bürokratizme karşı yürüttüğü fiili mücadelesinde (“Karargâhları bombalayın” sloganı) görebiliriz. Tüm bu benzerliklere rağmen Mao Zedong Düşüncesinin Marksizm’in yeni bir nitel aşaması olduğunu söylemek zordur.
Mao Zedong Düşüncesi, Marksizm’in evrensel teorisi içinde sosyalizmin Çinlileştirilmiş biçimidir. Leninizm gibi Marksizm’in yeni bir nitel aşaması olarak kabul edilemez. Leninizm, sosyalizmin Rus biçimidir ancak aynı zamanda Marksist teoride yeni bir aşamaya tekabül etmektedir. Lenin’in parti teorisi, devrimin karakterini analizi, ulusal sorun çözümlemeleri, devlet meselesi ve emperyalizm teorisi Marksizm’de yeni bir aşamayı, nitel bir dönüşümü gerçekleştiren çözümlemeler içermektedir. Leninizm emperyalizm döneminin Marksizm’idir. Maoizm, ise Marksizm’in Çinlileştirilmiş biçimidir. Bir kıta Marksizm’idir.
ÇKP, bugün Marksizm’in Çinlileştirilmesinden bahsederken onun uluslararasılaştırılmasından kesinlikle bahsetmez. Bundan özellikle uzak durur. ÇKP, adını öyle koymasa da aslında Stalin’in “ Tek ülkede sosyalizm” politikasını uyguluyor. Ekonomideki küresel öncülüğünün tersine siyasal olarak kendini ulusal sınırlara kapatmış, sadece bu şekilde güvende hisseden bir devrim! Bu anlamda Çin karakterli sosyalizmde Mao döneminde var olan üçüncü dünya ülkeleriyle dayanışma anlayışından bugün hiçbir eser kalmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Mao konusunda söylenecek elbette çok şey var. Bu tarihsel biyografiler alanına ait bir çalışmadır. Biz son bir eleştiri ile bitirelim.
Mao, tarih bilinci güçlü felsefi bir üsluba sahip olmasına rağmen komünizmin bir “aşk” olmadığını, “düşmanı ezmek için kullanılan bir çekiç” olduğunu söylerken komünizmin sadece o dönemdeki görevlerinden birini ifade etmiş oluyordu. “Çekiç” metaforunda geleceğe dair bir komünizm ufku yoktur!
Ali Güvendik
