Süreç, Yasa ve Beklentiler (ll) – Elif Ateş

Bu yasa ile iktidar neyi hedefliyor 

Bu soruya gelmeden aslında en başa dönmek daha doğru bir yöntem olacak; Bahçeli 2024 yılı Ekim ayında DEM sıralarına yöneldiğinde ve sonrasında Öcalan’a yönelik çağrısıyla “yeni bir süreç” ve “iç cephe” tartışmalarını başlatırken amacı neydi? Daha doğrusu bu ülkenin ırkçı, faşist partisinin liderine kendi siyasi konumuna aykırı biçimde “devletin bekası” uğruna bu görevi verenlerin amacı neydi?

Elbette ki bu zamana kadar çokça tartışıldığı ve anlatıldığı üzere; değişen dünya dengeleri, özellikle de Ortadoğu’daki gelişmeler ve buna bağlı olarak TC’nin sömürgeci ve yayılmacı emellerine uygun biçimde hızlıca hareket etme ihtiyacı bu meseleye el atmasına neden oldu. Ortadoğu’da emperyalist güçlerin Suriye üzerinden başlayarak inşa etmeye çalıştığı yeni düzene uygun davranma gerekliliğiyle birlikte, içeride de egemenliğini güçlendirip kalıcılaştıracak bir iç cephe yaratma ihtiyacıyla hareket edildi. Sonuç olarak, bölgede ABD ve İsrail’in esas yürütücü konumda göründüğü bu savaşta pay kapma derdiyle kendi çıkarları için öne atılırken aynı zamanda içeriyi de hedeflenen sisteme uygun hâle getirmeye çalıştılar ve süreç böylece başlamış oldu.

Bu sürecin başlatılmasında olduğu gibi devamında da en önemli hedeflerden birinin rejimin güçlendirilip kalıcılaştırılması ve buna uygun biçimde iç cepheyi sağlamlaştırma stratejisi olduğu hiç gizlenmedi. Bu amaçla zaten uzunca bir süredir olağanüstü hal uygulamalarıyla yönettikleri ülkede baskı ve şiddet politikalarını tırmandırırken bir yandan da Öcalan üzerinden Kürtlerle yeni bir “süreç” başlattılar. Kürt hareketini de başlatılan bu yeni sürecin ilerlemesi amacıyla -bugün de yasanın uygulanmasına dair şartlar öne sürerek- kendilerine mahkum ederek demokratik muhalefet alanından uzaklaştırmanın zeminini yaratmaya çalıştılar. Yerel seçimlerde aldığı yenilginin ardından giderek eriyen tabanını kaybetmemek ve siyasal ömrünü uzatmak için her yola başvuran iktidar, kendisine tehdit olarak gördüğü bütün toplumsal muhalefet güçlerine saldırmaya başladı. Ana muhalefet partisi CHP başta olmak üzere, düzen içi ve düzen dışı bütün muhalefet güçlerini yargı operasyonlarıyla etkisiz hale getirmeye çalışırken, aynı zamanda bölerek ve içten çürüterek iyice güçsüzleştirdiler. İktidarlarının devamı için geleceğe dair seçimsizleştirme ve muhalefetsizleştirme planlarını devreye sokmaktan da çekinmeyecekleri için, Kürt Hareketinin demokratik alandaki temsilcisi konumundaki DEM’i de muhalefet cephesinden koparmaya, en azından tarafsızlaştırmaya ve etkin biçimde siyaset yapamaz konuma getirmeye çalıştılar.

Bugüne kadar kendi tarihsel sorumluluğunu görmezden gelerek, inkarcı, şovenist ve sömürgeci politikalarını sürdürenler, Kürt sorununa siyasi çözüm getirmek ve demokratikleşmek gibi bir hedefleri de olmadığı halde, Kürt Hareketini buna inandırmaya çalıştılar. Geçmişte olduğu gibi bütün bu “süreç” boyunca da muhalefete yönelik baskı ve yasaklamaları, ezerek sindirme politikasını sürdürdüler, en temel hak ve özgürlüklere azgınca saldırmaya devam ederek yasal veya hukuki anlamda hiçbir güvence bırakmadılar. Hatta yasanın mecliste zafer işaretleriyle, alkışlarla, zılgıtlarla geçtiği sıralarda, Ankara’da haklarını aramaya çalışan maden işçilerine saldırı gerçekleştirildi, onlarcası darp edilerek gözaltına alındı. Elbette ki bu anlayışla hareket ederek Kürt siyasal hareketine sisteme entegre olmayı dayatırken, sürece dair olumlu bir gelişme adına kayyum rejimine dahi dokunmadılar, siyasi bir mesele olmaktan öte insani bir sorun olarak hasta mahpusları bırakmaktan imtina ettiler. Bu zamana kadar süren savaşın sorumlusu Kürtlermiş gibi 40 yıldır “terör belası” yüzünden harcanan trilyonları gündeme getirip devletin gerçekleştirdiği suçları örtbas ettiler; bırakalım Kürtlerin adını anarak yüzleşmeyi, yalnızca bir tarafın acılarını dile getirerek ve aynı anda “şehit aileleri ve gaziler” için de bir yasa çıkararak utanmazca onlara da sus payı verdiler.

Süreci bu şekilde yürütüp kendi iktidarını tehdit eden bütün unsurları etkisiz hale getirerek siyasal ömrünü uzatmaya çalışan Erdoğan, terörü bitiren büyük lider edasıyla şimdi muhalefeti olabildiğince sindirerek en elverişli olabilecek koşullarda seçimlere ve Anayasa değişikliğine hazırlanıyor. Nitekim, söz konusu yasa ezici bir oy çokluğuyla kabul edilir edilmez Meclis Başkanı Kurtulmuş, yeni Anayasa için “siyasi iklimin oluştuğunu” belirterek, “Türkiye’nin artık sivil, özgürlükçü yeni bir anayasa yapmaya muktedir olduğunu” belirtmekte beis görmedi. Sivil darbelerle bu ülke halklarına cehennemi yaşatarak faşist cunta anayasasını bile uygulamaktan imtina edenler, sürekli değiştirip durdukları anayasaya ve kendi çıkardıkları torba yasalara dahi uymayarak keyfilik ve belirsizliği hakim kıldıkları bir düzeni yerleştirmeye çalışanlar, çıkaracakları “özgürlükçü anayasa” için mecliste kendilerine destekçi arıyorlar. Sürecin görünürdeki mimarı konumundaki Bahçeli ise, en son yaptığı açıklamada “ tek hedef terörün, terörizmin ve bölücülüğün ülkemizin gündeminden ve milletimizin zihinlerinden tamamen çıkarılmasıdır” dedi. Bunu aslında geçmiş dönemlerdeki “terörü kökünden kazıyacağız” cümlesinin bugüne uyarlanmış hali olarak; “silahtan ve teröristlerden kurtulduk, şimdi bu düşüncenin kendisini de yok edeceğiz” biçiminde anlayabiliriz.

Faşist rejim böylelikle bütün bir süreç boyunca Kürt sorununun siyasal, toplumsal boyutlarını kabul ederek buna uygun bir yönelime girmeyeceğini üzerine basarak defalarca kez deklare ettiği gibi, Kürt halkının ulusal varlığını da reddederek bilinçlerden tümüyle silinmesini öngörüyor. Bu durum yalnızca silah bırakmayla beraber tasfiyenin, teslimiyetin dayatılması değil, yıllardır söylenen “inkar ve imha ve asimilasyon” politikasının farklı biçimlerde devam ettirilerek ideolojik, sosyal, kültürel boyutlarıyla da bir toplumsal yıkımı gerçekleştirme hedefini ortaya koymaktadır.

Bundan sonraki süreçte neler yaşanabilir

Mecliste kabul edilen ve artık Resmi Gazete’de de yayınlanan yasanın ilk maddesinde yer alan “PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı her türlü oluşumun” ifadesine ilişkin olarak, devlet yetkilileri açık ve net biçimde örgütün bütün ülkelerdeki tüm oluşumlarını kastettiklerini söylerken, Kürt hareketinin bütün alanlardaki temsilcileri bu konuda net bir şey söylemediler. Herkesin merak ettiği bu önemli konuda kendiliğinden açıklama yapmadıkları gibi bu konuya dair soruları da ya geçiştirdiler ya da diğer ülke ve alanları kapsamadığını belirterek reddettiler.

Öcalan’ın 27 Şubat Çağrısı’nın ardından sürecin yürütücüleri konumundaki İmralı heyetine de sürekli biçimde ve özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) açısından bu soru sorulmuş ve sorulan soruya ilişkin net bir yanıt verilmediği gibi sonraki dönemde Öcalan’ın “Rojava kırmızı çizgimdir. Benim için orası ayrıdır.” dediği belirtilmişti. Uzunca bir süre boyunca da Kürt Hareketinin bütün alanlardaki temsilcileri Rojava’nın “kırmızı çizgi” olduğunu belirterek, buradaki kazanımların her daim korunacağını ifade etmişlerdi. Hatta çözüm sürecine ilişkin olarak da Türkiye cephesinde ne olursa olsun, hangi tavizler verilirse verilsin, esas önemli olanın Rojava ve oradaki “kazanımlar” olduğu anlatılıyordu.

Ancak bu uzun zaman aralığında Türkiye’de yürütülen sürece paralel biçimde “Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi ” olarak anılan bu bölgede de önemli gelişmeler yaşandı ve yapılan anlaşmalar sonrasında yakın zamanda ellerindeki toprakların çok büyük bölümünü kaybettiler Yine başlangıçta 100 bin kişilik devasa bir savaşçı gücüne sahip olmasına rağmen, ağırlıkla Araplardan oluştuğu için özellikle 29 Ocak anlaşması sonrasında büyük çoğunluğunun ayrılmasıyla eski gücünü kaybederek YPG ağırlıklı daha zayıf bir güce dönüşen SDG’nin de bugünlerde kendisini feshedeceği söyleniyor.  Zaten uzun süredir kaç tümen ve tugay halinde yer alacaklarının veya YPJ’nin konumunun ne olacağının tartışıldığı “orduya entegrasyon” sorununda, SDG’nin “Suriye ordusu” denilen bu çetelerin hiyerarşik emir ve komutası altında olmaları zorluklar yaratacaktır

Özerk yönetimin “Suriye Geçici Hükümeti” olarak anılan HTŞ’lilerle yaptığı 29 Ocak tarihli 14 maddelik anlaşma da Türkiye’deki anlaşmalarda olduğu gibi öncelikle “Suriye topraklarının birliğini ve bütünlüğünü sağlamayı” ve devamında da “tüm idari/askeri yapıların merkezi devlet kurumlarına entegrasyonunu” hedefliyor. Ancak yapılan bütün görüşme ve anlaşmalara rağmen, yakın bir zamana kadar birbirleriyle savaşan güçlerin, özellikle de seküler bir yapının selefi bir çete örgütlenmesiyle “özgür ve demokratik” bir Suriye inşa etmesi oldukça zor görünüyor. Daha bugünden özerk yönetime bağlı kurumların Suriye devletine entegrasyonunda sorunlar yaşanmakta olup Rojava’nın bütün idari, adli, ekonomik birimlerinin eğitim sisteminin, kadın oluşumlarının geleceği tehlikededir ki Kürtçe tabelaların kaldırılması, ana dilde eğitimin yapıldığı üniversitelere müdahale edilmesi gibi sorunlar yaşanmaktadır. En önemlisi de geçtiğimiz günlerde SDG’nin çağrısyla yüzlerce Kürt ailenin Serekaniye’ye dönüşlerinde silahlı Arap çetelerinin saldırılarına uğramalarıdır ki onların güvenliğinin dahi sağlanamamış olması ve devamında da Kamışlı kırsalında SDG ile Suriye ordusunun ortak kullandığı askeri noktaya düzenlenen saldırıda iki Kürt askerin yaşamını yitirmesi gibi olaylar, bundan sonraki dönemde de Suriye’de Kürtlerle Araplar ve diğer çeteler arasında çatışmalı süreçlerin artarak devam edebileceğini gösteriyor.

Gelinen aşamada “Rojava’nın kazanımları” büyük ölçüde gasp edildiği gibi “entegrasyon” adı altında gerilla gücünün de silahsızlandırmasıyla, öz savunmadan yoksun bırakılmış bir ulusal hareketin geleceğini özgürce örgütleyebilmesi epeyce zor görünüyor. Bugünkü haliyle, Ortadoğu’da alt üst olan dengeler ve uluslararası güçlerin artık silahlı devrimci bir hareketin bölgedeki varlığını kabul etmiyor oluşları, askeri, teknolojik üstünlüğün yitirilmiş olması gibi nedenlerle zorunlu bazı adımlar atılmış olsa da siyasal sorumluluklar anlamında bugünkü durumu kabullenmek epeyce zor olsa gerek.

Son olarak, “bağlantılı oluşumlar” ifadesiyle yasanın kapsamı dahilinde ele alınacağı düşünülen Rojhilat bölgesi ve PJAK’ın daha özgün bir konumda olduğu, İran savaşı ve uluslararası güçlerin yaklaşımları nedeniyle devam eden ilişkiler ve geleceğe dair belirsizlikler anlamında bir süre daha silahlı gücünü koruyacağı anlaşılıyor.

Suriye’de SDG ile HTŞ arasındaki anlaşmaların hazırlanışında başrollerde yerini alan Tom Barrack’ın daha önce “Tek millet, tek ordu, tek Suriye” önermesi, aslında bütün Ortadoğu ülkeleri için hem etnik, dinsel, mezhepsel karışıklıklar üzerinde şekillenerek süreklilik halini alacak biçimde kaos düzeni yaratılması hem de merkezi yönetimlerin ağırlıkta olduğu üniter sistemler önerisiydi. Hatta aynı şahsiyet “Orta Doğu’da demokrasinin işe yaramadığını, bölgede en iyi işleyen yönetim modelinin hayırsever monarşiler olduğunu” savunarak, bütün bölge ülkeleri için bu modeli savunmuştu. Türkiye’de de Cumhurbaşkanı Erdoğan bir buna benzer bir sloganla “Türk, Kürt ve Arap kardeşliğini bölgesel birlik, ortak tarih ve “Türkiye Yüzyılı” vizyonunun temel taşı olarak” vurgulamış, Bahçeli de Lübnan modeline benzer biçimde “Türkiye’de cumhurbaşkanlığı yardımcılığı sistemi için iki yardımcısı olsun, biri Kürt diğeri Alevi olsun” şeklinde bir öneride bulunmuştu.

Ankara’da yapılan son NATO toplantısıyla birlikte, bundan sonraki süreç açısından da Türkiye’ye önemli görevler verildiği ve Erdoğan’ın da kendisine biçilen role uygun davranma sorumluluğuyla hareket edeceği anlaşılıyor. Nitekim Mekke Anlaşması’nın imzalanmasından sonra yaptığı konuşmada “Bizim önceliğimiz artık Avrupa Birliği değil, bu anlaşmayla dünyaya yeni bir mesaj verdik” diyerek yönünü esas olarak bölgeye doğru çevireceğini yinelemiş oldu. En son demecinde de “Kürtlerle ilişkilerimizi güçlendirmeye devam edeceğiz ve bölgedeki çeşitli ülkelerde haklarını koruyacağız. Suriye Kürtleri barış ve istikrardan paylarını alacak” dedi ve devamında da en kısa sürede Şam’a gideceğini belirtti. Suriye’de HTŞ’nin iktidara getirilmesine ve sonrasındaki bütün gelişmelere doğrudan müdahil olan, bu çete organizasyonunun askeri gücünden istihbarat ve idari birimlerine kadar bütün yapılarına egemen olan TC. şimdi de Kürtlerin hamiliğine soyunmaya çalışıyor.

Kürt Hareketi açısından sürecin değerlendirilmesi

Son dönemlerde Kürt hareketinde de “Demokratik cumhuriyet” açılımı sonrasında “demokratik toplum” gibi bazı kavramların kullanılmasıyla başlayıp, giderek “milli birlik, beraberlik ve devletle bütünleşme” gibi kavramlar da kullanılmaya başlanmıştır ki bu durumu siyasal ve ideolojik açıdan anlamak mümkün değildir. Özellikle de bölge açısından işgalci, sömürgeci, yayılmacı niteliğini azgınca sürdürüyor olmasına rağmen, “Türkiye’yi büyütmek” hedefiyle hareket edilmesi gerekliliği üzerinde durulması kabul edilebilir bir durum değildir. Yine son zamanlarda sıklıkla ümmet toplumuna, İslam kardeşliğine yapılan vurgulardan sonra, “Türk Kürt kardeşliği” ve “Kürt Türk ittifakı” söylemleri daha çok dillendirilmeye başlanmış, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan başlayarak, Çaldıran Savaşı’nda Yavuz Sultan Selim’le yapılan işbirliğine kadar bütün tarih boyunca yürütülen ittifaklar yeniden gün yüzüne çıkarılmaya başlanmıştır. Bugünlerde Kürt medyasında Abdulhamit’in “İslam birliği” adına merkezi otoriteyi güçlendirme temelinde Kürtlerle geliştirdiği yakın ilişkiye övgülerle beraber yapılan “Hamidiye Alayları” vurgusu ise artık bu durumu ifrata vardırma noktası olmuştur. 

Aslında yalnızca bu konularda değil, genel anlamda süreç nedeniyle doğal olarak devletle sürdürülmek zorunda kalınan ilişkilerin boyutuna yüklenen anlamlar da abartılı bir hal alarak burjuva devlet yapısını ve rejimin faşist karakterini göz ardı eden bir niteliğe bürünmüştür. Nitekim bu ülke halklarına ancak demokratikleşme demagojisiyle yaklaşarak ve “demokrasi” sözcüğünün arkasına sığınarak baskı ve şiddet politikalarını gizleyebilme amacıyla hareket edecek konumdaki mevcut siyasi iktidarla ilişkileri de liberal yaklaşımlarla ele alarak “diyalog, müzakere, reformlar” gibi kavramlarla başka bir düzleme çekmeye çalışmak, ona yeni meşruiyet alanları yaratmaktan öte geleceğe dair de gerçeklikten kopma halidir.

Kürt hareketi ile siyasi iktidar arasında bütün bu “süreç” boyunca yaşananlar, özellikle de örgütün kendisini feshederek “bir daha geri dönüşü olmayacak biçimde” silahları bırakacağını da açıklamış olmasına rağmen, devletin savaşın nedenlerine dair siyasi sorumluluğunu reddederek hala tavizsiz biçimde aynı noktada duruyor oluşuyla ilgili tartışmalar sürerken; son yasayla birlikte, savaşın diğer tarafı olarak bugüne kadarki süreçte binlerce gerillasıyla ulusal kurtuluş mücadelesi veren silahlı bir gücün “terör örgütü” olarak değerlendirilmesine itiraz edilmeyişi de epeyce tartışıldı. Şüphesiz ki bu bir nitelemeyle sınırlı olmaktan öte, geniş halk tabanına dayalı bir ulusal hareketin siyasallığının bütünüyle önemsizleştirilerek bir “suç” işleyenler toplamına dönüştürülmesi ve aslında Kürt sorunun kendisinin de önemsizleştirilmesinin sonucuydu. Ancak kendisini feshetmiş olsa da halen silahlı gerilla gücünü tümüyle dağıtıp silahlarını devlete teslim etmemiş olan örgütün kendisinin de taraflar arasındaki “anlaşma” niteliği taşıyan bu yasadaki adlandırmaya sessiz kalması beklenmediği için bu konu epeyce konuşulup tartışıldı.

Bugünkü adıyla “Apocu Hareket Yönetimi” olan örgütün, geçmişteki çözüm sürecinden farklı biçimde bu süreçte yeterince inisiyatif almayarak sorumluluğu tümüyle Öcalan’a bırakıyor olması da başlangıçtan beri bütün siyasi çevrelerde tartışma konusuydu. Ancak burada esas önem taşıyan konu, savaşan tarafın da Kürt sorununun ele alınış biçimine hep iyimserlikle yaklaşıyor oluşu ve arada bir devlete yönelik olarak “böyle olmaz” diyerek “uyarıcı” nitelikte açıklama yapıyor olmalarına rağmen, genel anlamda sürecin yürütülüş biçimine ve sonuçlarına sessiz kalmalarıdır. Bu devletle onlarca yıldır savaşan ve onu bütün muhalif güçlerden iyi tanıyan bir örgütün, silahlı mücadele stratejisini de yanlışlayarak savaştan vazgeçmesinin ardından, demokratik siyaset eksenli bir mücadele arayışına girerek Kürtler adına gelecekte yasal ve toplumsal meşruiyet kazanma iradesini ortaya koyuyor olması, hatta politik tavizlerle pragmatik ittifaklara giriyor olması da anlaşılabilir, ancak bu aşırı iyimserliği anlamak bizim açımızdan epeyce zorlayıcı bir durum.

Gelinen aşamada, Kürt hareketi önümüzdeki döneme dair demokratik siyaset alanına ilişkin hedeflerini ortaya koymakla birlikte, özellikle gerilla gücünün dönüşüne dair güvenlik anlamında da tehlike ve riskler barındıran bir yola girecek ve aynı zamanda devletin psikolojik savaş yöntemlerini de göğüslemek zorunda kalacaktır. Ayrıca mevcut “süreç” nedeniyle, yalnızca devlete güvensizliğini ortaya koymakla kalmayıp “özyönetim” döneminde olduğu gibi bu sürecin yürütücülerini ve hatta siyasi hareketin kendisini de sorgulamaya başlayacak olan Kürt halkını, umutsuzluğa düşürmeden yeni paradigmalara göre örgütlemek eskisinden daha zorlu olacaktır.

Son olarak, sürecin görünürdeki yürütücüsü konumundaki İmralı Heyeti ve DEM’li yetkililerin de sürece dair yeterli ve açıklayıcı bilgilendirme yapmıyor oluşlarından, “sürece halel gelmemesi” adına olması gerektiği biçimde itiraz geliştirmeyerek, şimdiyse “yeter ki yasa uygulansın” telaşı ve kaygısıyla edilgenlikle hareket ediyor olmaları da hep eleştiri konusu oldu. Mecliste kabul edilen yasayı Kürt sorununa “siyasi çözüm” getirecek ve Kürt halkının demokratik haklarını güvenceye alacak adımların başlangıcı olacakmış gibi sunarak ve ona büyük önem atfederek süreçte büyük “ilerleme” kaydedileceği düşüncesiyle, sürekli biçimde kendi beklentilerini ortaya koyarak sanki bu iktidar “barış” ve “demokratikleşme” sağlayacakmış gibi olumlu mesajlar veriyor olmaları yanında, özellikle iktidarla kurdukları yakın ilişkinin görüntüleriyle de muhalefetten uzaklaşıyor konuma geldiler.

Sosyalistler açısından süreç ve birlikte mücadele

Sosyalistler olarak, ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkına ve savaşı sona erdirerek siyasi mücadeleyi esas alacağına dair kararlarında olduğu gibi devletle müzakereleri kimlerle hangi boyutlarda yürüteceğine dair verdiği kararlara da saygı duymakla beraber, sürecin yürütülüş biçimine dair yukarıda belirttiğimiz gerekçelerle, her zaman olduğu gibi dostça eleştirilerimizi dile getirmekten çekinmiyoruz.

Bu zamana kadar yürütülen süreçte, ulusal bir hareket olarak hiçbir siyasal hak gündeme getirilmemekle birlikte bağımsızlık, özerklik gibi taleplerden de artık vazgeçilmiş olsa da; devletin onlarca yıldır yürüttüğü kirli savaş politikalarının, katliamların, faili meçhul cinayetlerin, kayıpların, işkencelerin, köy yakmaların sorumlularının cezalandırılmasından, koruculuk sisteminin kaldırılmasına, kayyum rejiminin sona erdirilmesinden yerel yönetim şartına, ana dil hakkına kadar genişleteceğimiz demokratik taleplerin de gündeme getirilmeyişi nedeniyle, ileride daha da karmaşık hal alacak olan bu sorunların giderek ağırlaşacağını düşünüyoruz.

Diğer bütün sorunlarda olduğu gibi Kürt sorununa da sınıfsal bakış açısıyla yaklaştığımızda; ezilen ulusun hak eşitliği temelinde bir arada yaşamayı tercih ettiği durumda, bu eşitliğin ve özgürlüğün sağlanmasının hangi koşullarda gerçekleşebileceğini mevcut devlet gerçekliğiyle birlikte ve siyasal, sosyal ve ekonomik boyutlarıyla da tartışmak durumunda olduğumuzu biliyoruz. Bu anlamda, azgın sömürü düzenini halklarımıza en ağır biçimde yaşatarak kapitalizm gerçeğini her gün bize yeniden hatırlatan devletin, savaşın bitmesiyle beraber Kürt halkının toplumsal yaşamında bir iyileşme sağlamayacağını da biliyoruz. Aksine, ülkede emek sermaye çelişkisi her geçen gün artarken, bugüne kadar sömürge anlayışıyla yönettikleri Kürdistan topraklarının bundan sonra da tekellerin yağma ve rant politikalarının en yoğun uygulama alanı olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bütün doğal kaynaklarını talan ederek, suyundan toprağına madenlerine kadar ne varsa sermayeye peşkeş çektikleri, doğasını tahrip ederek, yakıp yıkarak halkı göçe zorladıkları bölgeyi bundan sonra “kalkındıracaklarını” düşünmek fazlasıyla iyimserlik olur.

Dolayısıyla, bugün yürüttükleri politikalarla ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi krizi unutturmaya çalışsalar da giderek derinleşen bu sorunların içinden çıkabilmek için sermayenin egemenliğindeki sömürü düzenini daha da sertleştirecekleri bir iktidar yönetimine ihtiyaç duyacaklardır. Devlet bu amaçla Kürt Hareketine sistem içinde erimeyi ve uyumlu muhalefet olmayı dayatırken, ulusal varlığını yok sayarak siyasal, sosyal gerçekliğini reddettiği Kürt halkını da eskisinden daha ağır bir yoksulluğa mahkum edecektir.  İşte tam da bu noktada gerçek anlamıyla bir eşitliği, özgürlüğü, adil bir düzeni ve onurlu barışı yaşayabilmek için geçmiş dönemlerin toplumsal mücadele potansiyelini ve devrimci dinamiklerini hala içinde taşıyan Kürt halkıyla hiç ayrılmayan yollarımız yeniden kesişecektir. Bu nedenle, hep birlikte bu ülkede yaşayan halklara, işçilere, emekçilere dayatılan yağma ve sömürü düzenine ve bundan sonraki süreçte giderek daha da azgınlaşacak olan faşizmin zorbalığına karşı yürüteceğimiz ortak mücadelenin koşullarını yaratmak zorundayız.

Yazının 1. bölümü için: https://komundergi16.com/surec-yasa-ve-beklentiler-l-elif-ates/