Süreç, Yasa ve Beklentiler (l) – Elif Ateş

Uzunca bir süre boyunca kapsamı ve içeriği bilinmeyen, hatta apar topar kabul edildiğinde vekillerin dahi okumadan imzaladıkları “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” nihayetinde TBMM’de kabul edildi.

Söz konusu yasa, yöntem ve hukuk tekniği açısından epeyce sorunlu olmakla beraber esas olarak amaç ve içerik açısından, özellikle de tarafların yükledikleri anlam ve gelecekte yaratacağı siyasal sonuçlar açısından tartışılmak zorundadır. Burada sorun yasaların genelliği, kapsayıcılığı ve açıklığı ilkesine aykırı biçimde çıkarılan bu “geçici ve özel” nitelikteki yasanın uygulamada sorun yaratacak şartlara bağlı oluşu veya gerekçesinin olmayışı, yani usulen de olsa hangi toplumsal ihtiyacı karşılayacağını açıklayamıyor oluşu da değildir. Esas sorun herhangi hukuki meseleyle sınırlı olmayıp tarihsel, siyasal, sosyolojik kökene dayalı önemli bir sorunla ilgili olduğu halde, iktidarın tek amacının örgütü silahsızlandırmakla birlikte teslimiyeti dayatmak olduğunun, bir terörle mücadele konseptinin ürünü olarak bu yasayla açık biçimde ortaya koymuş olmasıdır.   

Bu nedenle, iki yıla yakın bir zamandır devam eden süreci başlangıçtan itibaren uzunca bir zamana yayıp kendi planladığı stratejiye uygun adımlar atarak sonlandırmaya çalışan devletin ortaya koyduğu bu metnin adı “yasa” olsa da buna bilinen anlamıyla hukuki, yasal bir düzenleme gözüyle bakamayız. Her şeyden önce Kürt sorunu gibi ülkenin demokratikleşmeyle beraber en temel sorunlarından birine ilişkin olmasına rağmen, hazırlanış sürecinde herhangi bir toplumsal, demokratik katılım zemini yaratılmamış, gizlilik içerisinde hazırlanarak, devletle savaşan tarafın dahi görmediğinin belirtildiği bir muammaya dönüştürülmüştür. Dolayısıyla bu yasa toplumsal ve siyasal bir mutabakatın ürünü olmadığı gibi ele aldığı konunun niteliğine uygun kapsam ve içeriğe sahip olmayışıyla, belirsizliği ve muğlaklığıyla da uygulanabilirliği anlamında asgari koşullara sahip değildir. 

Başlangıçtan itibaren “Terörsüz Türkiye” olarak anılan süreçte, açık biçimde “Kürt sorunu” ifade edilmediği gibi yasayla da sorun yalnızca “terör” olarak adlandırılıp güvenlik ve silah bırakma boyutuna indirgenmiştir. Yasanın tek amacı da “PKK/KCK terör örgütü” olarak anılan örgütün ve “onunla bağlantılı her türlü oluşumun fiili varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin” teyit ve tespiti olarak görülmüştür. Yasada silahların bırakıldığının güvenlik kurumlarınca tespiti ve teyidine dair MGK kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasının ardından kapsama giren örgüt üyeleriyle ilgili işlem yapılacağı belirtilmektedir ki “takip, koordinasyon ve uygulama” başlıklı bölümde de Cumhurbaşkanı yardımcısının başkanlığında ilgili bakanlar ile Cumhurbaşkanlığı genel sekreteri ve MGK genel sekreterinden müteşekkil bir kurul tarafından “değerlendirme” yapılacağı belirtilmekte, kanunun en son maddesinde ise “Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür” denilmektedir ki böylesi bir yasal düzenlemenin yaratacağı sonuçlar ortadadır. Bugünkü konumuyla dahi OHAL ilanından seferberlik ve savaş ilan etme yetkisine kadar en önemli konularda tek başına karar verme yetkisine sahip olan partili Cumhurbaşkanının, yasanın uygulanması sürecinde de gerektiğinde olağanüstü yetkilerini bir tehdit unsuru olarak kullanabileceği açıktır.

Yasa bu haliyle uygulanabilir mi?

Buradan hareketle diyebiliriz ki iktidarın kendi stratejik yönelimlerine uygun olarak biçimlendirdiği ve yalnızca örgütün kendisine değil, bir bütün olarak muhalefete dayattığı bir metin olarak ortaya çıkan yasanın uygulanması da yine aynı yöntemlerle olacaktır. Öncelikle bu yasa, istihbarat birimleriyle güvenlik bürokrasisinin devreye girmesiyle birlikte yapılan tespit işlemlerinin MGK tarafından teyidi ile birlikte, bu kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasının ardından altı ay içinde bu kanun hükümlerinden yararlanmak istediğini ilgili kurumlara yazılı olarak bildirenlere uygulanacaktır. Yasada herkesi topluca etkileyen bir düzenleme değil de tek tek ve yazılı başvurulara bağlı bir işleyiş geliştirildiğinden adli süreç ve ”değerlendirme” adı altında yapılacak sorgulamalarda pişmanlıktan itirafçılığa kadar her türlü yöntem dayatılabilecektir. Başvuru yapan kişiler, haklarında adli işlem veya hukuki süreç yürütülürken, doğrudan devletin bu konuda özel olarak eğitilmiş istihbarat ve emniyet güçleriyle de ilişkilendirilebilecekleri için bu aşamada her türlü psikolojik savaş yöntemleri de uygulanabilecektir.

Yasanın ilk maddesinde örgütün bütün oluşumlarıyla varlığına son vermesinden  bahsedildiği için bunun nerelerde ne kadar süreceği belli olmamakla beraber, yalnızca PKK/KCK açısından baktığımızda bile örgütün kendini feshettiğini ve silahları bırakacağını açıklamasına rağmen, fiilen bu teslim sürecinin başlayıp başlamadığını veya başladıysa ne zaman başladığını bilmiyor olmakla beraber; bu sürecin uzunca bir zaman alabileceğini devamındaki 6 aylık süreyi ve başvuru sonrasındaki değerlendirme süresini de dikkate aldığımızda daha da uzun bir süreye yayılabileceği öngörülebilir. Dolayısıyla ne zamana kadar süreceği belli olamayan bu sürecin, Kürt hareketinin bütün iyimserliğine rağmen, iktidarın ifadesiyle “terörün sonunu getirmek” üzere, kendi bildikleri yöntemlerle yürütüleceği açıktır. Bu süreci yürütmek üzere yakın zamanda atanmış bulunan Adalet Bakanı Akın Gürlek ile İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin geçmiş pratikleri, bundan sonra da yapacaklarının göstergesi olarak değerlendirilebilir. Nitekim geçmişteki olumsuz sicilini unutturmak için bugünlerde faili meçhul cinayetleri açığa çıkarma başarılarıyla popüler olan Adalet Bakanının talimatıyla 81 ilde “Terör suçları soruşturma bürosu” kuruldu, devamında İçişleri Bakanı da Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş ile birlikte 81 ilin vali, emniyet müdürü ve jandarma komutanıyla toplantılar düzenleyerek bundan sonraki süreci örgütlemeye başladılar. 

Dolayısıyla, burada artık söz konusu yasadaki 2005 öncesi ve sonrası ayrımının neden yapıldığı, adam öldürme ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış olanların kapsam dışı tutulacak olmaları, dağdakiler, cezaevindekiler ve sürgündekiler dahil olmak üzere toplamda kaç kişiyi kapsayacağı da önemli olmakla beraber, esas sorun uygulanacak yöntemlerle birlikte hedeflenenin ne olduğudur. Yasadan yararlanabilecek konumdaki insanların geçmişte aldıkları ve infaz edilmekte olan cezaları ile soruşturma ve kovuşturma aşamasındaki dosyalardan alabilecekleri 15 yıl üzeri ve 15 yıl altı ceza miktarıyla bağlantılı olarak; 5 ve10 yıllık denetimli serbestlik sürelerine tabi tutulacak olmaları ve buna bağlı olarak aldıkları siyaset yasağının da içinde olduğu hak yoksunluğunun tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması amacıyla ilgili mercilere talepte bulunabilmeleri için 2 ve 3 yıllık sürelerin geçmesi gerektiğinin ayrıntılandırılması da bu planlar dahilindedir. Devlet yalnızca yazılı bir bildirimle yetinmek istemiyor; ilgili kurullar başvuran kişinin durumunu araştıracak, soruşturacak, koşullarını uygun görürlerse, onların vereceği karardan sonra soruşturma ve kovuşturmanın veya infazın ertelenmesi kararı verilecek diyor. Ayrıca bu aşamada gözetim ve denetim devam edecek ve denetimli serbestlikte uygulanması gereken yükümlülüklere uyulması beklenecek  ve -bu süre içinde zamanaşımı işletilmeyeceği için- bu sürelerde öngörülen şartlara riayet edilmezse, zaten dosyalar kapatılmadığı için soruşturma, kovuşturma ve infaz süreci kaldığı yerden devam edecek.

Yasa ve beklentilerdeki iyimserlik

Dolayısıyla bu yasa, Kürt Hareketinin “kök” ve “çerçeve” olarak nitelediği ve büyük bir iyimserlikle hatta abartıyla “demokratikleşmenin ilk adımı” olarak değerlendirip bundan sonraki süreçte de başkaca olumlu değişiklikler yapılarak örgüt üyelerine siyaset zemininin yaratılacağı öngörülen bir düzenleme değildir. Aynı şekilde bu yasa, yararlanma koşullarını taşıyan kişiler hakkındaki dosyaların hemen kapatılacağı bir “kısmi af” yasası olmadığı için de hem uzun bir sürece yayılacak olması hem de içerdiği şartlar nedeniyle sorunludur.

Bu yasa bu zamana kadarki süreçte hapishanedeki tutsaklara “eğitim ve iyileştirme programları” adı altında ve “ödül-ceza” ikilemi içinde dayatılan hak ve özgürlüklerin kullanımını belirli şartların yerine getirilmesine bağlayan tretman koşullarının ve “iyi halli” olma durumunun özel bir versiyonudur. Devlet nasıl ki yıllardır adli-siyasi ayrımı yaparak, infaz sürecindeki hapishane koşullarından şartla tahliye ve ceza artırım sürelerine kadar daha ağır koşullara tabi tuttuğu siyasi tutsaklara her türlü insanlık dışı uygulamayla birlikte, cezalarının infaz süresi dolmasına rağmen “iyi halli” olmadıkları gerekçesiyle hukukla alakası olmayan “kurullar”ın verdiği keyfi kararlarla infazlarını yakarak özgürlüklerini elinden alıyorsa, bu yasayla da benzer bir uygulamaya girişecektir. Özellikle Avrupa’dan Türkiye’ye dönüş için çağrı bekleyen, listeler düzenleyip bavullarını hazırlayanların da önce bu “kurul”ların ve iktidarın emrindeki yargı organlarının değerlendirmelerine tabi tutulacağı, devamında da -yasada ayrıntısına girilmemiş ama- devletin “erteleme” sonrası yürüttüğü “denetimli serbestlik” uygulamasına göre “suçtan uzak durmalarını sağlamak ve toplum yaşamına güvenilir bir şekilde uyumlarını sağlamak amacıyla” eğitim ve iyileştirme çalışmalarıyla psikolojik destek programlarına katılabilecekleri bir süreç uygulanabilecektir. Böylelikle halen nasıl olacağını bilmediğimiz bu koşulları yerine getiren ve yasadan yararlanabilen örgüt üyeleri de bu uzun zaman zarfında bir “siyasi rehine” olarak ruhen ve fiziken çökertilip demoralize edilerek fiilen siyaset yapamaz hale getirilmek istenmektedir.

Büyük umutlarla beklenen ve hala büyük anlamlar yüklenen bu 12 maddelik yasa metni, Kürt sorununa hiç değinmiyor olmanın ötesinde, Kürt hareketinin silah bırakması ile yetinilmeyeceğini, bundan sonraki süreçte devletle ilişkilerin hangi temelde yürütüleceğine ilişkin bir zemin de yaratarak onu iktidarın çizdiği rotaya bağlı kılmak amacıyla bütün olasılıkların ayrıntılarıyla düşünüldüğünü gösteriyor. Dolayısıyla sürecin yasal alandaki yürütücülerinin bundan sonraki dönemde demokratik siyaset alanının daha da rahatlayacağı; Terörle Mücadele Yasası (TMK) başta olmak üzere TCK, CMK, CİK vb. önemli yasalarda değişiklikler yapılarak iyileştirmelere gidileceğine dair beklentileri olsa da, iktidar kanadından yapılan açıklamalarda buna dair hiçbir veri olmadığı gibi tersine “terörle mücadele”nin bundan sonra da bütün alanlarda ve kesintisiz biçimde sürdürüleceği vurgulanmaktadır ki uygulama da bu yönde olacaktır. Zaten her geçen gün baskı ve şiddet politikaların arttığı, muhalefetin tümüyle etkisiz hale getirilmeye çalışıldığı Türkiye koşullarında ileriki dönemlerde demokratikleşme ve özgürlükler alanında olumlu yönde adımlar atılacağını düşünmek aşırı bir iyimserlik hatta hayalci bir yaklaşım olacaktır.

Bundan sonraki dönemde, 2013-2015’teki “Çözüm Süreci” devam ederken Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeyi amaçlayan stratejik konseptin ürünü olan “çökertme planı” devreye sokulduğu zamandakine benzer, ancak yöntem ve uygulamaları farklı bir sürecin yaşanabileceği tehlikesi de vardır. Örgüt yöneticileriyle yasanın kapsamı dışında tutulacak olanların durumundaki belirsizlik hali dışında, başlangıçtan beri “umut hakkı” kapsamında statüsünde değişiklik beklenen Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın tümüyle özgür bırakılmayıp büyük ihtimalle ev hapsine alınacağı, bir sekreterya oluşturulup dışarıyla bağlantısının İmralı’dan devam ettirileceği anlaşılıyor. Ancak özellikle teslim olması beklenen gerilla güçlerinin durumunun ne olacağındaki belirsizlik hali; silahların teslimi aşamasından sonra -kaç kişinin nasıl döneceğinin teknik ayrıntılarından çok- bu insanların nerede nasıl konumlandırılacağı, en önemlisi de yaşamsal haklarının nasıl güvence altına alınacağına dair belirsizlik ciddi bir sorundur.

Bütün bu konularda bu yasada zaten bir açıklık olması beklenemeyeceği gibi iktidar medyasının “dağdan gelenler için rehabilitasyon amaçlı kamplar kurulacağı” yönündeki propaganda söylemlerine karşılık, halen silahlarını bütünüyle teslim etmemiş olan örgütün kendisinin de herhangi bir açıklama yapmıyor oluşu, büyük ihtimalle devlet yetkilileriyle yapılan görüşmelerin sürdüğü ve durumun belirsizliğini koruduğunu gösteriyor. Ayrıca söz konusu yasanın ilk maddesinde yer alan “PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı her türlü oluşumun” ifadesiyle, örgütün diğer ülke ve alanlardaki bağlı oluşumlarının da tasfiyesi ve silah bıraktıklarının tespit ve teyidi öngörüldüğünden, bunun nerelerde nasıl gerçekleşeceği ve ne kadar zaman alacağı da belli değildir.Sonuç olarak, diyebiliriz ki bu yasayla daha önce Öcalan’ın 27 Şubat çağrısına sözlü olarak eklenen “hukuki ve siyasi zemin” yaratılmış olmadı, tersine Kürt Hareketinin sağlam bir şekilde üzerine basacağı zeminin yaratılmasının koşulları zorlaştı. 

19.08.2026

Devam edecek..