Aytunç Altay ile söyleşi | CHP’ye Yönelik Operasyon ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne Yönelik Tasfiye Planları

Son dönemde yaşanan iki önemli gelişme olarak; CHP’ye yönelik operasyon ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik tasfiye planlarını Komün yazarı M.Aytunç Altay ile konuştuk. Komün Youtube kanalında da yayınlanmış olan röportajı okuyucularımızla paylaşıyoruz.

KOMÜN YAYIN KURULU

KOMÜN: Merhaba, ilk gündemden başlayacak olursak; CHP’ye yönelik olarak 19 Mart’tan bu yana sistemli bir operasyon yürütülüyor. Bu operasyon; süreklilik halini alacak biçimde belediye başkanlarının, belediye çalışanlarının ve parti yöneticilerinin gözaltına alınması şeklinde seyretti. Bu durum, Türkiye’de sık sık yasa, anayasa değişikliği ve benzeri tartışmaların yaşanmasına yol açtı. Türkiye’deki devrimci muhalefet — Kürt muhalefeti— AK Parti-MHP iktidarı ya da Erdoğan-Bahçeli faşizmi karşısında yasaların ve anayasanın zaten bir hükmünün kalmadığını, yasaların yazılı olmaktan öte bir anlam ifade etmediğini yakından biliyor. Esas olarak 19 Mart 2025’ten bu yana yasalar artık egemen güçler arasındaki ilişkilerde de tanınmaz hale geldi.

Bugünkü sıcak gündem ise “mutlak butlan” kararıdır. Mutlak butlan kararı, iktidarın CHP’ye yönelik bir iç dizayn hamlesidir. Egemen sistem bu defa kendi muhalefetini de kendisi belirleyecek şekilde hareket etmeye çalışıyor. Bunun karşısında CHP, ciddi yalpalamalarla birlikte direnmeye çalışıyor. Evet, bu konularda bize Aytunç Altay yoldaşımız ne diyecek?

M.Aytunç Altay: Meseleye şöyle bakmak gerekir: Eğer AKP’nin 31 Mart yerel seçimlerindeki yenilgisi olmasaydı, bugün bunlar yaşanır mıydı? Yaşanmazdı. Yani esas mesele, 31 Mart’ta CHP ile Kürt hareketinin seçim ittifakı yaparak yerel seçimlerde iktidarı çok büyük bir yenilgiye uğratmasıdır. Esas sebep budur. Bu nedenle CHP belediye başkanları hakkında pek çok soruşturma açılmıştır. Cumhurbaşkanı adayı olma ve kuvvetle muhtemel Tayyip Erdoğan’ı yenme ihtimali bulunan İmamoğlu, bu yüzden tutuklanmıştır; diploması yok vesaire denilerek engellenmeye çalışılmaktadır. Yani bugünkü sürecin esas başlangıcı, iktidarın ciddi bir yenilgi almasıdır. Bu yenilgi de Kürt hareketi ile CHP’nin seçim ittifakı, yani “kent uzlaşısı” stratejisiyle gerçekleşmiştir. Bütün bu yaşananlar bunun sonucudur. Dolayısıyla CHP üzerindeki bu operasyonların temel nedeni, başta AKP olmak üzere iktidarın önümüzdeki seçimleri kaybetmeme kaygısıdır.

Bu noktada AKP ile MHP arasında ciddi farklılıklar gözetmemek gerekiyor. Biraz sonra Kürt meselesi ve süreç konusunda da konuşacağız; MHP ile AKP’nin her zaman aynı, uyumlu sözleri söylemiyor olması, bize onların farklı çizgiler izlediklerini düşündürmemeli. Esas olarak biz bu meselelerde politik olarak iktidarın pratik uygulamalarına bakmalıyız. Pratik uygulama neyse, esas olan odur. MHP’nin de siyaseti odur —gizli koalisyon ortağı olarak— AKP’nin de siyaseti odur. Yani arada böyle ayrımlar üzerine kafa yormamıza gerek yok. Gerçekten ayrımlar olabilir ama biz bunlara vakıf olma şansına sahip değiliz.

Bu CHP konusunda biliyorsunuz Bahçeli geçmişte şöyle laflar etmişti: “Cumhuriyet’in en eski kurumu olan Cumhuriyet Halk Partisi birtakım yollarla bölünmemeli, parçalanmamalı ve içeriden zedelenmemelidir” benzeri şeyler söylemişti. En son dün de Kılıçdaroğlu’na bir çağrı yaptı. Kılıçdaroğlu’nun Özgür Özel ile görüşmesi ve feragat ederek CHP’nin geleceğini birlikte kurtarmaları gerektiği yönünde bir açıklama yaptı. Biz buna bakarak MHP’nin bu konuda farklı bir siyaset izlediğini düşünmemeliyiz. İktidar tektir, bölünmez, parçalanmaz. Onun da gizli koalisyon ortağı MHP’dir.

Peki, bu sürecin neyi amaçladığını çözelim. İktidar çok zor durumda, bu açık. Özellikle ekonomik olarak çok büyük zorluklarla karşı karşıya. Seçimlere doğru sağdan soldan para bulunur, emekliye şuna buna dağıtılır ve seçim öncesi bir memnuniyet yaratılır diye düşünülüyordu; artık bunun şartları kalmadı. İran savaşı, Türkiye’ye ekonomik olarak çok büyük kayıplar ödetti. Petrol fiyatlarının ve petrol girdilerinin artması vb. gibi etkenler o ihtimali ortadan kaldırdı. Dolayısıyla büyük ihtimalle AKP hükümeti bu süreçte bir baskın seçim veya erken seçim planı yapıyor. Yani bölünmüş, parçalanmış ve kendi derdiyle meşgul bir CHP’yi erken seçimde yakalamak istiyor; bir taraftan da çözüm sürecinde hâlâ umut içinde bekleyen bir Kürt hareketini seçime bu şekilde sokmayı planlıyor. Bu aslında, muhalefette o 31 Mart yenilgisine sebep olan ittifakın parçalanması anlamına geliyor. İktidar bunu gerçekleştirmeye çalışıyor.CHP şu an kendi derdiyle meşgul ama sokakta çok sıkı bir muhalefet yapmaya da gayret ediyor. Kürt hareketi ise çözüm ümidiyle sokaktan büyük oranda çekilmiş ve fiili olarak muhalefet yapmayan bir görünümde. İşte iktidar bu şartlarda seçime gitmek istiyor; görünen bu.

“Mutlak butlan” meselesine gelelim… Bu mutlak butlan kararının sonrasındaki süreç önemli. Burada ne olur? CHP bölünür mü, bölünmez mi? CHP’liler ayrı bir parti kurmak zorunda kalır mı? Kılıçdaroğlu gerçekten kurultayı 40 gün içinde toplar mı?

Çünkü normal olarak, son kurultayın delegeleriyle toplanılması lazım; ancak İstanbul delegeleri şaibeli kabul ediliyor. Ama Kılıçdaroğlu şunu diyebilir: “Bu kurultay delegelerinin iradeleri vaktiyle satılık hale getirildiği için ben sıfırdan, ilçe ve il kongreleriyle başlayacağım bu sürece.” Eğer böyle derse, CHP kurultayı alabildiğine gecikir. Bu şartlarda da şu anda CHP milletvekillerinden (138 milletvekilinin yaklaşık 110 kadarı) Özgür Özel’i destekliyor. Bunlar belki ayrı bir parti kurmak zorunda kalabilirler ve Meclis’e o şekilde girerler. Bu takdirde seçimler paldır küldür gelirse, bu seçimlerde CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı kim olacak? Bu bile büyük bir problem haline gelebilir.


Mansur Yavaş, “Beni siyasete Kılıçdaroğlu soktu, dolayısıyla ben Kılıçdaroğlu’na tavır alamam” havalarında. Keskin bir Kılıçdaroğlu karşıtı tavır içine asla girmiyor. Hiç olmaz diye bir şey yok; Mansur Yavaş, Kılıçdaroğlu kanadının adayı olarak ortaya atılabilir. İmamoğlu aday olamazsa, Özgür Özel kendisi aday olmak zorunda kalabilir. Bir sürü böyle karmaşık senaryo gerçekleşebilir. Esas olarak bu hikâyenin kitlelerde yarattığı sonuç nedir? Ona bakmamız lazım. Bence bunu, dün geceki CHP Genel Merkezi önündeki mitingvari toplantıda kitlenin havasından anlamak mümkün. Önemli bir slogan vardı orada, defalarca tekrarlandı: “Genel grev, genel direniş!” Bu slogan 19 Mart’ta da tekrarlanmıştı. Bu, bence önümüzdeki süreçte şu veya bu şekilde Türkiye siyasetinin gündemine girecek; bu kaçınılmaz.


Özgür Özel orada şöyle şeyler söyledi, izleyenler hatırlayacaktır: “Bunlar güçten anlar, bunlar sadece kuvvetten anlar. Bunlar başka dilden anlamaz, bunlar kalabalıklardan anlar. Tüketimden gelen gücümüzü kullanmaya var mısınız?” diyor, millet “Evet” diyor. “Hayatı durdurmaya var mısınız?” diye sordu, topluluk yine aynı şekilde “Evet” diyor. “Boykotsa boykot, grevse grev, ayakları baş yapmaya var mısınız?” sorusuna da kitle “Evet” yanıtını veriyor.


Özgür Özel’in burada ne dediği çok önemli değil ama kitlenin psikolojisi önemli. Türkiye tarihinde gerçek anlamda bir genel direniş hiç olmadı. Sol dergilerin kapaklarında, sayfalarında her zaman yazılıdır, böyle sloganlar hep atılmıştır ama fiiliyatta, gerçekte hiç yaşanmadı. Fakat Türkiye’de ilk defa bunun koşulları oluşuyor. Ben önümüzdeki yakın gelecekte genel grevin, genel direnişin ve sivil itaatsizliğin tamamen gündeme geleceğine inanıyorum. Kitle psikolojisi de zaten CHP’yi buna zorluyor. Önümüzdeki sürece böyle bakalım.


Kılıçdaroğlu’nun bu süreçte yapabileceği bir şey yok. Alevi örgütlerinin hepsi açıklama yaptı; Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nden Alevi Bektaşi Federasyonu’na kadar hepsi CHP’deki bu olayı bir darbe olarak nitelendirdi. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun tabanda ciddi bir desteği yok. Özgür Özel’in etrafındaki desteğe de Özgür Özel’in şahsı olarak bakmayalım; bu, genel seçme ve seçilme hakkına olan bir destektir. İmamoğlu’nun devreden çıkartılması ve tutuklanması seçme ve seçilme hakkına bir saldırıydı. Kayyumların hepsi seçme ve seçilme hakkına saldırıydı. Halk bunu kabul etmiyor.


Sürece böyle bakarsak; önümüzdeki dönemde, bakın 2016’daki o şaibeli referandumdan beri bu iktidar bütün referandumları ve seçimleri gerçekte kaybetti. Hepsini kaybetti. Hiçbirini kazandığına hiç kimse inanmıyor. 2 milyon geçersiz oyu geçerli sayarak referandumu aldı. Ondan sonra yüz binlerce, sayısı belli olmayan sahte seçmenler vardı. Bütün seçimlerde şunları unutmayalım: Vatandaşlar seçimlerden önce konuştu, televizyonlarda bütün kanallarda gördük; “Bizim apartmanda toplam 50 kişi var ama sistemde 200 kişi görünüyor”, “Benim evde biz 5 kişiyiz ama burada 25 kişi oturuyor görünüyor” dediler. Bunların hiçbirinin izahı yapılmadan seçimler oldu ve bitti. Bu durum bütün seçimlerde yaşandı.


Dolayısıyla şu anda seçmen çoğunluğu açısından bu iktidar azınlıktadır ve çoğunluğu kaybetmiştir. Bu yeni de değil, 2016’dan beri, yani 10 senedir böyle. Ama toplumda çoğunluk olan bu güç, siyasette çoğunluk ve etkin güç haline gelemiyor. İşte burada başka faktörler devreye giriyor. Siyasette hiçbir zaman “kelle sayısı” tek başına önemli değildir. Hele hele Türkiye gibi ülkelerin dönüm noktalarında hiçbir zaman kitle sayısı tek belirleyici değildir. Sayısı az olan taraf eğer daha örgütlüyse, çeşitli bakımlardan daha mücehhezse (donanımlıysa) ve karşı tarafı korkutma kabiliyetine sahipse, pekâlâ siyasi sonucu belirleyebilir.


Son on senedir böyle oluyor. O Fethullahçı darbe hikayesinden sonra hatırlayalım; AKP taraftarları silahlarını gösterdiler, televizyonlarda konuştular. “Bizim silahımız var, kimse bir şey yapamaz. Bizim sitede bilmem kaç tane adam var, ben hepsini tanıyorum, istediğimde haklarım” gibi ifadeleri bütün bu süreçlerde yaşadık. Ve bütün bu şaibeli seçimlerin sonuçları, çoğunlukta olan halk tarafından böylesine sineye çekildi. Ama işler geldi, artık gırtlağa kadar dayandı.


Ben önümüzdeki yakın gelecekte —birkaç yıl içinde olacaktır— bu seçimlerin yapılacağını ve bu iktidarın seçimleri yine kaybedeceğini düşünüyorum. Kaybettiğinde sonucu kabul edecek mi? Zannetmiyorum. Seçimi yaptırıp yaptırmayacağı bile herkes tarafından, hatta dış dünyada bile konuşuluyor. Böyle bir süreçte bence bu iktidar ne yaparsa yapsın halkın tepkisinden kaçamayacak. Ve bu defa çoğunluğun tepkisi daha cesur, daha örgütlü ve daha mücehhez olursa kesinlikle kazanır. Sadece sayıca çoğunluk değil, niteliksel olarak da bir ağırlık haline gelebilir ve bu otokratik faşizmi yıkabilir.


Türkiye’de bu otokratik faşist diktatörlüğün yıkılması, sadece bu başkanlık/tek adam sisteminin yıkılması ve eski parlamenter faşizm dönemlerine dönülmesi anlamına da gelmez. Böyle bir halk gücüyle bu iktidarın yıkılması, yüz yıllık faşist diktatörlüğün bütün parlamenter, örtülü ya da örtüsüz biçimleriyle yıkılması anlamına gelebilir ve Türkiye’de gerçekten sosyal kurtuluşun da önünü açabilir. Önümüzdeki süreç bu derece hayati bir süreçtir. Bu butlan meselesine de bence böyle bakmak lazım.


KOMÜN: Evet, bence bu konudaki söyleyeceklerimizi çok iyi özetledin. Bundan sonra Devlet Bahçeli’nin bu “Terörsüz Türkiye” raporuna geçelim istersen. Esas olarak öyle de yorumlayabileceğimiz, yani devlet aklıyla PKK’yi tasfiye raporu olarak da değerlendirilebilecek bir rapor var ortada. Bununla ilgili çok fazla değerlendirme yapılıyor. Bardağın dolu tarafı, boş tarafı gibi tartışmalar oluyor. Meselenin bu taraflarını ne kadar tartışmak doğru bilmiyorum ama esas mesele şu: Buradaki kullanılan dil ve üslubun direkt devletin istihbarat dili olması. Öcalan’ın, Kürt halkının müzakereye oturacak bir temsilcisi olarak değil de sanki bir devlet memuru rolü biçiminde tanımlanması ve kendisine bir “statü” önerilmesi vb. durumu var. Buna karşılık tabii ki Türkiye kamuoyundaki değerlendirmelerde biraz şu eğilimleri de görebiliyoruz; bazı gazetelerde, yorum yapan bazı milletvekillerinde ya da DEM Parti açıklamalarında olumlu bir adımmış gibi yaklaşımlar da gözlemlenebiliyor. Şimdi bunu, Türkiye’deki “Devrimci Hareket” cephesinden nasıl değerlendirmemiz gerekiyor?


M.Aytunç Altay: Bahçeli’nin o TürkGün gazetesinde çıkan yazısı aslında kendi yazısı gibi de görünmüyor. Muhabirin imzasını taşıyor. Muhabir diyor ki: “Sayın Devlet Bahçeli’nin görüşleri aşağıdaki gibidir.” Ama soru-cevap şeklinde hiçbir şey yok. Muhabir yazmış “Bahçeli’nin görüşleri” deniyor ama öyle olduğuna dair ibare yok. İşin aslında bu yazının Bahçeli’nin olmadığı belli; bu süreci yürüten devlet merkezidir, istihbarat tarafından yazılmış bir yazıdır. Bir takım liberal sol yazarların bu metne vehmettikleri olumluluk, bilimsellik falan filan hepsi hikâye. Metne baştan sona bakanlar, bunun güvenlik aygıtı tarafından yazıldığını rahatlıkla anlarlar. Yazının içine “Karizmatik liderlik altındaki örgütler”, “mono liderlik” bu tür sözüm ona kavramlar metne hiçbir şekilde bilimsellik katmıyor, bir şey de ifade etmiyor zaten.
Rapor demeyelim de, bu yazıda şu söyleniyor: “Kurucu önderlik vasfı şimdiye kadar geçerliydi, bunu söylemek gerekliydi. Örgüt üzerinde barış sürecinin etkili olması açısından önemliydi ama bundan sonra bir statü kazanması gerekiyor.” Bu kurucu önderliğe biçilen statü de daha önce söylendiği gibi “Barış ve Siyasallaşma Koordinatörü” gibi bir şey. Şunu söylüyorlar burada: “Önümüzdeki süreç bu sürecin son aşamasıdır, nihai aşamaya geçilmektedir.” Bu önemli; “nihai aşamaya geçilmektedir” deniliyor. Bunun için yeni bir yol haritası lazım.


Bunun unsurları şöyle olacaktır: Birincisi, mecliste bir komisyon kurulacaktır. Ama bu eski komisyon değil, başka bir komisyon. Fakat bu süreçte bu meclis komisyonunun çok etkili olamayacağı anlaşıldığı için esas ikinci komisyon kuruluyor: “Tasfiye, Düzenleme ve Milli Birlik Komisyonu”. Bu komisyon doğrudan Cumhurbaşkanı Yardımcılığına bağlı olacak. İçinde İçişleri ve Savunma bakanlıklarının yanı sıra Aile Bakanlığı, Maliye Bakanlığı gibi birçok bakanlıktan önemli insanlar yer alacak; bakanların kendisi değil ama muhtemelen bakan yardımcıları olacak. Bu komisyon tasfiye ve yeniden düzenleme işini yürütecek.
Bu komisyonun içinde bir de “Terörle Mücadele Koordinasyon Merkezi” bulunacak. Bu merkez, “Barış ve Siyasallaşma Koordinatörü” olarak tanımlanan Öcalan ile teması yürütecek. Öcalan’la teması bu geniş komisyonun içindeki Terörle Mücadele Merkezi sağlayacak. Bu temas içerisinde Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisi güçlendirilmelidir deniyor. Öcalan’a verilen görev —”görev” diye tabir ediyor yazıda, bunlar tabii can sıkıcı yaklaşımlar— yürüttüğü bu görevi raporlamasıdır. Fakat raporu kendisi hazırlamayacaktır, devlet görevlileri hazırlayacaktır. Öcalan, yani bu barış ve siyasallaşma koordinatörüyle yapılan temaslar içerisinden uygun görülen teklifler, yasa önerisi olarak Meclis komisyonuna ve Cumhurbaşkanına kadar iletilecektir;” teknik olarak bunlar söyleniyor.


Onun dışında bol bol milli birlik ve Türk milletinin birliği vurgulanıyor. “Kürt” kelimesi yazının içinde çok az geçiyor. Kürtler var ama Türk milletinin bir parçası olarak varlar, bu belli oluyor zaten. Daha önceki yaklaşımların aynısı, yani hiç yeni bir şey yok. “Mahkûmiyet hakkı devam etmek üzere” falan gibi şeyler de yok, ama bak iki şey var; o ilginç mesele: Siyasi hükümlülük koşulları devam etmek şartıyla bu işler yürüyecek. Müzakereci değil, dediğim gibi “tasfiye koordinatörü” rolü biçiliyor.


Öte yandan, zaten “çözüm süreci” demiyorlar, bunu unutmayalım; sadece “süreç” diyorlar. Çünkü “çözüm süreci” dedikleri zaman ortada bir sorun olduğunu kabul etmeleri gerekiyor, sorunun varlığını da kabul etmiyorlar; tam böyle bir tanım hiç yok. Ortada bir terör sorunu var ve sorun olarak terör sorununun çözülmesi, zaten bunu Ömer Çelik ve benzerleri defalarca ifade etti; sorunun özü silahsızlanma ve terörün tasfiyesidir, bunu söylüyorlar. Bu koordinatörlük hiçbir zaman Kürtlerin siyasal temsili ve onların taleplerinin sözcülüğü anlamına gelmeyecektir, bunu netçe belirtiyorlar. E, böyleyse sen o zaman Öcalan’la niye görüşüyorsun? Bir kere mahkûmiyet koşulları devam edecek, “umut hakkı” falan da yok; umut hakkından vazgeçilmiş vaziyette. Müzakereci de değil, terörün tasfiyesini yürütecek bir insan olarak konumlandırılıyor. Bunun DEM Parti tarafından olumlu karşılandığını biliyoruz; Ayşegül Doğan öyle açıklamıştı, “Birtakım kelimelere itirazlarımız var ama süreç olumludur” demişti. Ben aynı iyimserliğin Kürt Özgürlük Hareketi’nin bütün diğer cenahlarında görüleceğini zannetmiyorum; aksine tepki çeker diye düşünüyorum, gelecekte göreceğiz.


Bu noktaya tabii niye gelindi, bir de buna bakalım. Biz şu anda Mayıs ayındayız. Nisan ayında Öcalan’ın son görüşmesi olmuştu ve bu görüşmenin notları açığa çıktı. Bu notlarda Öcalan özetle diyor ki: “Herhangi bir adım atıldığı yok, dolayısıyla ben geri çekileceğim.” Şikayetçi olduğu birçok cümlesi var: “Savaşsa, Kandil savaşsın ama benim adıma değil. Benim yapabileceğim başka bir şey yok şu anda. Bir statü olmadan ben o bahsi geçen eve de geçmem. Herhangi bir statü tanınmadan benim bu çalışmayı sürdürecek durumum yok, bu koşullarda zaten yapamam, bir temasım şu veya bu şekilde yok.”Bu “çekiliyorum” mesajı üzerine, anlaşıldığı kadarıyla —o görüşme Nisan sonlarındaydı— Bahçeli paldır küldür Tayyip Erdoğan’a gitti. O görüşmeden hemen sonra da Meclis grubunda açıkladı: “Bir statü verilmeli, statünün de adı şu olmalı” diyerek süreci buraya getirdi.


Fakat şu noktaya bakarsak; yani bu statü nedir ne değildir, buradan ne çıkar meselesini daha genel bir perspektiften ele almamız lazım. İşin geneline baktığımızda şunları görüyoruz: Bahçeli’nin bu yazısının TürkGün’de çıktığı aynı gün Mehmet Uçum’un da bir yazısı vardı. Mehmet Uçum, Bahçeli’yle aynı süreci yürüten önemli isimlerden birisi ve daha önce söylediği şeyi tekrarlıyor: “Demokratikleşme beklemeyin. Demokratikleşme elbette olması gereken bir şeydir fakat şu anda öncelikle ‘terörü bitirme’ yasasının çıkması gerekiyor. Esas mesele budur. Tıpkı 1925’teki Şeyh Sait İsyanı’nın faillerini affeden gibi bir yasa çıkacak. Bu yasa çok yönlü bir yasa olacak; tek bir yasa içinde pek çok mesele barınacak. Terör bitecek, silahsızlanma olacak ve bu durum teyit edilecek. Ancak ondan sonradır ki demokratikleşme konulu yasalar gündeme gelebilir. Şu anda demokratikleşme konusunda yasalar talep edilmesi doğru değildir.”
Bu yaklaşım aslında şu anlama geliyor: “Kayyumların kaldırılmasını talep etmeyin, AİHM kararlarının veya Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasını da talep etmeyin. Bunların hepsi ancak siz silahsızlandıktan ve tasfiye olduktan sonra konuşulabilecek şeylerdir.” Yani “talep ettiğiniz şeylerde haklı olabilirsiniz ama bunlar daha sonranın işidir” diyorlar.


Ayrıca bu yasa çıkana kadar, “terör vesayeti” yasal Kürt siyasetinin üzerinden kalkmalı diyorlar; burada muhtemelen DEM Parti’yi kastediyorlar. İkinci olarak, “Kürt tarafı diline dikkat etmeli; örneğin ‘siyasi tutsak’ kelimesini kullanamazsınız. Siyasi tutsak diyerek hukuki reform konusunu tartışamayız sizinle, ‘terör mahkûmu’ diyeceksiniz. Yasalarımız nasıl kabul ediyorsa bu insanlar için o kelimeyi kullanacaksınız, siyasi tutsak diyemezsiniz, dilinize dikkat etmelisiniz” diyorlar.

KOMÜN: Bu bir anlamda siyasal olarak da bir irade kırma anlayışı diyebilir miyiz?

M.Aytunç Altay: Evet, aynen öyle. Bakın diyor ki: “Kürdistan” kelimesini kullanmanız doğru değil. Tamam, eskiden kullanıyordunuz ama bu sürece ‘milli birlik süreci’ diyoruz. Burada Kürdistan kelimesi doğru değildir, dilinizi değiştirmelisiniz.” İşte buraya kadar varan üstenci yaklaşımlar söz konusu.
Aslında devletin yaklaşımı şu: “Biz sizi yendik.” Bunu zaten açık açık AKP medyası da söylüyor: “PKK yenilmiştir, yenildiğini kabul edecek ve biz ne verirsek ona razı olacak.” Açık açık bunu söylüyorlar. Siyasi temsilcileri bunu bu şekilde kelimelere dökmüyor belki ama AKP medyasının da devletin de yaklaşımı budur; attırabildikleri kadar geri adım attırmaya çalışıyorlar.


Biz genel olarak meseleye bakalım, işin şöyle bir tarafı var: Bu süreç başlarken bizim KOMÜN olarak yaklaşımımız da şu yöndeydi; Kürt hareketinin en önemli avantajı Suriye’ydi. Suriye’de fiili ya da resmi bir özerklik kesin gibiydi. Bütün uluslararası konjonktür bu yöndeydi, Batılı devletlerin hepsi bu doğrultuda açıklamalar yapıyordu; Amerika dahildi, Rusya da “Özerkliği tamam, kabul edebiliriz” havasındaydı. Bu durum, Şara’nın iktidara gelişinden sonra da böyleydi. Fakat hatırlayın; çok ani bir şekilde, o Fransa’daki toplantıdan sonra Halep üzerine bir saldırı başladı ve aynı süreçte ABD yeni politikasını ifade etti: “Kürtler ile ittifakımız buraya kadardı, bitti artık. Bundan sonra ittifakımız Suriye rejimi Şara iledir” denildi ve Halep’ten itibaren çok yoğun bir saldırı başladı. Ondan sonraki süreci de zaten biliyoruz.


Dolayısıyla Suriye’de Kürtler açısından beklenenler pek gerçekleşmedi. Bu durum da, benim kanaatime göre Kürt hareketinin bu çözüm sürecindeki dayanağını zayıflattı. Çünkü en önemli dayanak Suriye’deki kazanımlar olacaktı; Türk devleti o kazanımlar üzerinden orayla temas kurmak, orayı kabullenmek zorunda kalacaktı ve önümüzdeki süreç içerisinde de yıllara yayılan Kürt reformları Türkiye’de gündeme gelebilecekti. Böyle olmadı; aksine Rojava’da beklenen kazanımlar istenen düzeyde gerçekleşmedi. Ve şimdi öyle ki, Türkiye Suriye hududuna hendek kazıyor. Niye hendek kazıyor? İlginç bir şey değil mi? Hendek kazıyor; demek ki savaşa hazırlanıyor. Kiminle? Şara rejimiyle değilse herhalde yine Kürtlerle. Demek ki bu sürecin olumsuz sonuçlanabileceğini Türk devleti hesaba katıyor.


Bu sürecin tıkanıp tıkanmadığı tartışılıyor biliyorsunuz; sürecin başarısız olması mümkün. “Geri dönüşü yok, süreç geri dönülmez noktada” gibi laflara aldanmamak lazım; asla böyle bir şey yok. Hiçbir süreçte böyle kesinlikler olmaz. Türkiye’deki süreçler açısından da hatırlayalım: PKK bir dönem, resmen yok oldu ve KADEK diye başka bir şeye dönüştü. O KADEK süreci hakikaten PKK’nin tarihinde çok farklı bir aşamadır ama o beş yıl içerisinde devletten beklenen hiçbir olumlu gelişme olmadı. Bunun üzerine PKK kendisini tekrar kurdu ve KADEK sürecinin birçok sorumlusu da tasfiye edildi. O süreç, binlerce gerillanın da örgütten kopmasına sebep olmuştu aynı zamanda. Yani o dönem PKK’nin yeniden kurulmasıyla sonuçlandı ve hiçbir şekilde geri dönülmez değildi.


Diğer önemli örnek ise 2013-2015 sürecidir. 2013-2015 sürecini hatırlayın; o zaman Başbakan Davutoğlu’ydu. Davutoğlu tam şu sözlerle anlatıyordu, diyordu ki: “Bu çözüm sürecinden artık geriye dönüş yok. Şuna benzetin; çok akıntılı bir nehirde karşıdan karşıya geçmeye çalışıyoruz, çözüm süreci budur. Ve bu akıntılı nehrin tam ortasına kadar yüzmüşüz. Bundan sonra geriye dönmeye kalkmak çok daha tehlikelidir. Tek istikamet vardır, o da ileridir; eninde sonunda bu süreci başarıya ulaştıracağız, geri dönüş yok.” Ama öyle olmadı; 2015’te biliyorsunuz geri dönüş oldu ve çok kanlı oldu.
Bugün de “geri dönüş olmaz” diye bir şey yok. Biz elbette ki Kürt sorununun çözümü doğrultusunda küçük de olsa birtakım reform adımlarının atılabilmesini, Kürt meselesinin çözümünde yararlanılacak zayıf ya da güçlü bir zeminin ortaya çıkmasını isteriz; ama olmayabilir. Bu durum neyi beraberinde getiriyor? Biraz evvelki o “butlan” tartışmasıyla beraber düşünürsek önümüzdeki süreç oldukça karmaşık bir süreçtir. Belki bu üç-beş ay içinde birtakım şeyler netleşir. İran savaşının nereye varacağını hâlâ bilmiyoruz. Bu İran savaşı gidişatı içerisinde Türkiye, muhalefete karşı çok daha saldırganlaşabilir. Süreç de buradan sonra eğer geriye dönüş yaparsa; CHP’nin tabanındaki antifaşist kitle ile Kürt yurtsever halkının mücadele birliği önümüzdeki süreçte kaçınılmaz hale gelir.

KOMÜN: Bu çok önemli bir nokta.

M.Aytunç Altay: Evet, yani Türkiye’de bence önümüzdeki süreçte CHP tabanındaki antifaşist potansiyel, Kürt halkı, her ne kadar zayıf da olsak sol güçler ve onların dayanakları, işçiler, emekçiler, samimi Müslümanlar… Bunların tümü, şu anda yaşadıkları geçim sıkıntısından ve baskılardan bizar olmuş durumda; bütün bir halkın canı burnunda, öfkesi burnunda ve patlamaya hazır. Bak, bu durum gündeme geliyor; yani önümüzdeki süreç böyle bir süreçtir. Devrimci hareketin bu zayıf omuzlarına da böylesi büyük yükler binecek. Bunlara hazır olmaya gayret etmek lazım. Hazır olmazsak ne olur? Bu süreç büyük oranda CHP’ye kalır. CHP de nedir işte? Bu süreci ne kadar götürebilirse o kadar götürür; Devrimci Hareket de CHP’nin kuyruğuna takılmak zorunda kalır. Oysa bu zayıf haliyle bile Devrimci Hareketin, böyle bir toplumsal altüst oluş sürecinde yapabileceği çok ciddi etkiler vardır. Bence bu iddialara sahip olmak, önümüzdeki sürece bu iddialarla yaklaşmak lazım. Bu sakin hava bir süre sonra dağılacak, öyle görünüyor.

Youtube yayını: