NATO’yu karşılarken daha net görünen faşizmin resmi! – Gülizar Tuncer

Bu gördüğümüz faşizmin resmidir!

Giderek azgınlaşan ama bir o kadar da sıradanlaşan, kanıksanmaya yüz tutan faşizmin resmi!

Kanlı savaş örgütü NATO, 7-8 Temmuz’da Ankara’da zirve gerçekleştirecek diye Türkiye genelinde başlatılan gözaltı ve tutuklamaların Ankara’ya yansıyan boyutuna ilişkin bu fotoğraf karesi çok şey anlatıyor aslında.

Evet NATO, 36. zirvesini gerçekleştirmek üzere Türkiye’ye geliyor!  Kurulduğu günden beri dünyayı kan gölüne çeviren kontrgerilla yapılanmalarının merkezi, ülke yönetimlerini alaşağı eden darbelerin, katliamların planlayıcısı, uluslararası suç örgütü konumundaki NATO Türkiye’ye geliyor! Dünya halklarına savaş açarak saldırgan politikalarla sömürgeciliği, işgal ve yayılmacılığı sürdüren, bu nedenle emperyalist- kapitalist sisteme karşı savaşın da merkezinde yer alan bu kanlı örgüt yakında Türkiye’ye geliyor!

NATO üyesi bir ülke olarak, çok sayıda ABD üssü ile konuşlandırılmış füze ve askeri yığınak yetmiyormuş gibi yakın zamanda Adana’da çok uluslu kolordu, İstanbul Boğazının Karadeniz girişinde Beykoz’da Deniz Unsur Komutanlığı kurulacağı ve böylelikle NATO’nun bölgesel hamlelerinde ve Ortadoğu’daki çatışmalarda ön cephe hazırlığı yapması düşünülüyor. Böylelikle emperyalist saldırganlara uşaklıkta önemi artacağı için sürekli övgülere mazhar olan iktidar sahipleri, efendilerinin gözüne daha çok girmeye, hatta onlara şirin görünmeye çalışıyor.

Dünyanın efendileri, en azgın güçleri Türkiye’ye geliyor diye işbirlikçileri olarak hazırlanıp memleketin dört bir yanında ama özellikle de zirvenin yapılacağı Ankara’da yasaklamalara, denetimlere ve operasyonlara başladılar.  NATO’ cu katillerin “huzur ve güvenliği” için halka dayattıkları eziyete dönüşen uygulamalarla Ankara’yı cendereye aldılar, yaşanmaz hale getirdiler. Yüzbinlerce emekçinin yol güzergahını değiştirdiler, yıllardır görmezden geldikleri bakımsız yolları asfaltladılar, yenilediler, Ankara’nın yoksul mahallelerindeki boyasız sıvasız evlerin üstünü kapatarak açlığı, sefaleti gizlemeye çalıştılar, KYK yurtlarını öğrencilere kapatıp polislerle doldurdular, hatta efendilerinin göz zevkine hitap etmek amacıyla ABD Büyükelçiliğinin önüne antik görünümlü sütunlar, vazolar yerleştirdiler. Hatta bu satırların yazıldığı sırada haberlerde taksicilerin o günlerde giyecekleri kıyafetlere ilişkin talimatlar ile “yabancı konuklar” a ikram edilecek Türk lokumu ve kolonya hikayesi anlatılıyordu..

Şüphesiz ki yapılan hazırlıkların en önemlisi “güvenlik” amaçlı olanlardı ve günler önceden fiilen OHAL uygulamasına geçtikleri Ankara’da, bırakalım kamusal alanlarda herhangi bir toplanma veya gösteri, yürüyüş, basın açıklaması yapmayı, özel mekanlarda dahi her türlü kutlama, mezuniyet töreni ve eğlence düzenlemeyi yasakladılar. Bütün temel hak ve özgürlükleri yasaklayarak, en ufak bir protesto gösterisi olmasın diye günler öncesinden “eylem yasağı” kararı almaları yetmiyormuş gibi insanları kıpırdayamaz hale getirdiler.  Şehrin dört bir yanını yüksek teknolojiye sahip binlerce kamerayla donatarak, on binlerce kolluk gücünü seferber edip kontrol ve denetimleri artırarak adeta hapishaneye çevirdiler.

Bütün bu hazırlıklarla beraber “terör örgütü operasyonu” adı altında kapsamlı saldırılara da başladılar ve yüzlerce insanı gözaltına alıp tutukladılar. Ülke genelinde yürütülen operasyonların merkezi NATO zirvesinin yapılacağı yer olan Ankara’ydı ve Adalet Bakanı Akın Gürlek, yakın zamanda gerçekleştirdiği hakim ve savcılara yönelik atama ve terfilerle hazırlıklarını yapmıştı. Nihayetinde iktidarın emrindeki bu kadrolar kolluk güçleriyle beraber harekete geçti ve 200’ün üzerinde insan ev baskınlarıyla gözaltına alınarak günlerce siyasi şubede tutuldular, işkence gördüler ve bu işkencelere müdahale eden avukatların görevlerini yapmaları engellendiği gibi onlar da darp edildi.

Daha önce 1 Mayıs’ta İstanbul C.Başsavcılığı’nın yaptığı gibi Ankara C.Başsavcılığı ve devamında Cumhurbaşkanlığı İletişim Daire Başkanlığı ve Dezenformasyonla Mücadele Merkezi ayrı ayrı açıklamalar yaptılar. Ankara İl Emniyet Müdürlüğü ve Ankara İl Jandarma Komutanlığı tarafından dört bir koldan yürütülen bu operasyonların “güvenlik ve istihbarat birimlerince yürütülen çalışmalar kapsamında terör örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen” kişilere yönelik olarak gerçekleştirildiği belirtilerek, yürütülen dezenformasyona itibar edilmemesi istenildi.

Soruşturmayla ilgili “kısıtlılık” kararı alınıp 24 saat avukat görüşü yasaklandığı gibi gözaltına alınan kişilerin emniyette mi jandarmada mı veya hangi birimlerde bulundurulduğu öğrenilemedi, yakınlarından haber alamayan ailelere de eziyet edildi. Üstelik gözaltına alınanların büyük çoğunluğu 60 yaş üstü insanlardan oluşuyordu ve aralarında hastalar hatta engelli konumda olanlar vardı.

Benzer uygulamalar “terör örgütü operasyonu” olarak lanse edilen soruşturmalarda zaten karşılaştığımız durumlar denilebilir. Evet daha önce de hep yaşadık, demokratik alanda faaliyet yürüten muhalif konumdaki kişi ve kurumlar hep illegal bir örgütle ilişkilendirilir, hak ve özgürlüklerin kullanımı kapsamında yürüttükleri faaliyetler de “suç” olarak lanse edilir hatta bu durum bazen ifrada vardırılırdı.  Öyle ki son ESP operasyonlarında partinin eski ve yeni eş genel başkanlarına, “ESP’nin çağrısıyla ESP üyelerinin duruşmalarını izleme suçu”nu işledikleri ve bu suçun “delil”i olarak da adliye içinde “teknik takip” yapan polislerin dosyaya koyduğu resimleri gösteren hakimlerin “fotoğraftaki kişi sen misin” diye sorduklarını biliyoruz. Suruç Katliamı yaralısının Suruç’la ilgili anmaya katılmasının, haber takibi yapan gazetecilerin Cumartesi Anneleri’nin cenazesine katılmasının ve sıralayamayacağımız kadar çok saçmalığın tutuklama nedeni olduğunu ve daha da ötesi iddianamelere “suç” olarak geçirildiğini biliyoruz.  Yine son 1 Mayıs operasyonunda demokratik alanda faaliyet gösteren SEP adlı yasal partiye kendilerince illegal bir örgüt bulamadıkları için -Troçki’nin kim olduğunu bile bildikleri şüpheli olan- emniyet yetkililerinin ve savcıların “Troçkistler” adında yasa dışı silahlı bir örgüt uydurduklarını da görmüş olduk.

Ancak Ankara’daki son “NATO operasyonu’ nda gözaltına alınıp tutuklananların konumu ve yaşadıkları başkaca bir vahamet arz ediyor.  Bu artık muhalifleri siyasi faaliyetlerinden ötürü yıldırma ve “olasılık dahilindeki eylemlere olasılık dahilinde fail yaratma” çabası değil, iktidarın yargı sopasını herkese sallayacağının hoyratça, her türlü şiddet yöntemi uygulanarak gösterilmesidir.  Emniyet ve savcılık açıklamalarında yer alan “istihbari bilgilere” göre, eylem yapma olasılığı bulunduğu iddia edilen kişiler, sanki NATO’cu katillere suikast hazırlığındaki militanlarmış gibi lanse edildiklerinde neden gözaltına alındıklarını bile bilmiyorlardı. Onlara yapılan zorbaca uygulamalarla birlikte bütün ülke vatandaşlarına denildi ki bundan sonra kimse artık yatağında rahat uyuyamayacak, sabaha karşı evlerinize geldiğimizde zile basmamızı beklemeyin, koçbaşlarıyla kapılarınız kıracak, kafanıza silah dayayacak ve neyle suçlandığınızı nereye götürüldüğünüzü bilmeden, başınıza neler geleceğini korkuyla, kaygıyla bekleyecek ve zalimliğimizi göreceksiniz. 

Aslında yaşananlar hala bu ülkenin “hukuk devleti” olduğu düşüncesinde olup “adresimiz, işimiz gücümüz belli, tebligat gönderselerdi savcılığa kendimiz gider ifade verirdik” naifliğini taşıyan “muhalif” konumdaki vatandaşlarına da bir mesaj niteliği taşıyor olmalı. Artık herkesin bilmesini ve duymasını istiyorlar ki yukarıda sıralanan bütün bu “hukuka aykırı” uygulamaları yaşamak için yasa dışı silahlı bir örgüte üye olmak veya örgüt adına eylemlerde bulunmak gerekmiyor, onlara her türlü şiddet her daim reva görülür, gerekirse yaşama hakkı ellerinden alınır, bu tartışma konusu bile olamaz. Hatta yasal kurumlarda çalışma yürüten, mevcut siyasi iktidara muhalif konumdaki kişiler için de devlet nezdinde her türlü zulüm serbesttir, bunu biliyoruz.

Ancak herhangi bir parti, dernek veya sendikaya üyelik “suç” teşkil ediyormuş gibi sorup sonra da yalnızca TEMA çalışanı veya gönüllüsü konumundaki, hatta yalnızca bu çevreci vakfın düzenlediği bir pikniğe katılmış olan 70-80 yaşlarındaki onlarca insanı tutuklamak bambaşka bir anlam ifade ediyor. Gerçekten “atılı suçun işlendiğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut deliller bulunduğu” klişesine epeyce bir zamandır alıştık artık ama kendilerine sorulan TKP/ML örgütünün açılımını bilmeyen, adını dahi ilk kez duyan insanlara “kod adı” ve “silahlı eğitim” görüp görmediklerini sormak ve devamında da bu “yasa dışı silahlı örgüte üye olduğu” gerekçesiyle tutuklamak ancak sinsice yürütülen bir politikanın ürünü olarak değerlendirilmelidir. Sorun yalnızca araçla geçerken direnişteki madencilere selam vermek veya öğrencilere, öğretmenlerin ya da işçilerin, kadınların açıklamasına neden katıldığının sorulması gibi saçmalıklar veya bunların “suç” sayılarak aralarında yaşlı emeklilerin, gazeteci, akademisyen, avukat ve öğrencilerin olduğu yüzlerce kişinin tutuklanarak cezaevine gönderilmesi de değildir. Esas sorun hala sıradan bir “hukuksuzluk” olarak ifade edilen bu zorbalığın, acımasızlığın ne anlama geldiğinin görülmeyişi, tersine kabullenilişi ve usulen yapılan açıklamalarla geçiştirilerek tepkisiz kalınmasıdır.

Artık yargının siyasallaşması, hukuk güvenliğinin kalmayışı, belirsizlik, keyfilik gibi söylemler bir anlam ifade etmiyor. Kamusal gücü elinde bulundurarak devlet adına suç işleyenlerin yargıyı kendi siyasi hedefleri için araç haline getirdikleri dönemleri çoktan aştık. Bugünkü haliyle çürümüşlüğün zirvesindeki yargının iktidara bağlı bir şiddet aygıtı olarak doğrudan kendisinin halkın güvenliğine karşı bir tehdit oluşturduğu, baskı ve sindirme politikalarının, korku yaratarak hegemonyayı sürdürmenin uygulayıcısı konumunda olduğunu görüyoruz. Kuvvetler ayrılığı, parlamenter sistem, seçme seçilme hakkı, halkın iradesi, hak ve özgürlük gibi kavramların çoktan tarih olduğu bu ülke gerçekliğinde, yeni rejimin inşasında iktidarın emrindeki yargıya büyük bir rol düştüğü ve yargının da bunu en acımasız biçimde yürüttüğü bir gerçek.

Yukarıda görülen fotoğraf bu nedenle de önemlidir. Bu fotoğraf rejimin sürekli biçimde vurgulandığı gibi otoriter, totaliter bir hal almasının ötesinde, en açık haliyle bütün toplum kesimlerini içine alacak biçimde doğrudan faşizm uygulamasına geçtiğini ve bunun sessizce kabullenildiğini gösteriyor. Faşizmin artık polisin, askerin eylemcilerin üzerine kalkan joplarıyla, işkence ve infazlarla göstereceğimiz bir görüntü olmaktan çıktığını görüyor olmamız gerekiyor. Bu fotoğraf bu ülkede faşizmin giderek geliştirilip kurumsallaştırılarak güçlendirilmesinden öte bir anlam ifade ettiğini, rejimin karakterinin nasıl değiştiğini de gösteriyor. 

Üstelik bu rejim değişikliğini bu ülkedeki iktidar sahiplerinin tek başlarına belirlemediğini, dünyanın egemen güçleriyle birlikte kararlaştırdıklarını da görmemiz gerekiyor. Son dönemlerde sürekli biçimde Trump’ın övgülerine mazhar olan Erdoğan’a geçmişte biçilen BOP liderliğinin farklı bir düzlemde devam ettirilerek Ortadoğu ülkeleri için uygun gördükleri “Hayırsever Monarşi”lerin en iyi örneğini yaratmak istiyorlar. Emperyalist güçler açısından Ortadoğu savaşlarıyla birlikte jeopolitik konumu daha büyük önem kazanan Türkiye’nin artık demokrasiye ihtiyacı olmadığı; muhalefetin etkisiz kılındığı, güce ve şiddete dayalı tek adam rejiminin onlar için en hayırlısı olduğu açık.

Avrupa’dan Amerika’ya bütün dünyada ırkçılığın ve faşizmin giderek yükseldiği, eskiden göstermelik de olsa sürekli vurgulanan insan hakları, demokrasi gibi kavramların artık terkedildiği bir dönemde, dünyayı gücün ve zorbalığın yöneteceğinin açıkça ortaya konulduğu Münih Konferansı’nın ardından NATO Zirvesi gerçekleşecek. Elbette ki dünyanın bütün azgın güçleri, Münih Konferansı’nda belirledikleri işgal ve yayılmacılığa dayalı güvenlik politikalarının devamı niteliğindeki yeni “terör konseptleri”ni tartışıp karara bağlayacaklar. Bu kararların ülkemize yansımalarını ve nasıl bir karanlığa sürükleneceğimizi hep birlikte göreceğiz. 

                                                                                                                          Gülizar Tuncer