Kendi ateşinde yanma zamanı – Yılmaz Kara 

“İnsan bir kez değil, birkaç kez doğmalı. Her doğum bir ölümün ardından gelir.” 

Carl Gustav Jung 

Dünya her anlamda bir yangın yerine döndü. Emperyalist-kapitalist sistem adeta insanlığın üzerine bir kabus gibi çöktü. Tarihin birçok döneminde olduğu gibi çöküş dönemini yaşıyor insanlık. Egemen sınıflar çöküşü uluslararası savaşlar ve ezilenlere karşı açtıkları savaşlarla aşmaya çalışırken işçi sınıfı ve ezilenleri daha büyük bir batağın içine çekiyor. 

İddia edildiği gibi sosyalist ülke deneylerinin çöküşü kapitalizmin sonsuz zaferini getirmemiş ve hatta kapitalist-emperyalist sistemi daha büyük sorunlarla yüz yüze bırakmıştır. Denilebilir ki Gazze savaşı, İran İsrail-ABD savaşı, Epstein belgeleri, MESEM’li öğrenci katliamları, son zamanlarda özellikle gençlik içinde artan cinnet hali, kadın katliamları… bütün göstergeler mahşeri bir tufanın içine girdiğimizi gösteriyor. 

Özellikle Epstein adasında yaşananlar söylerken bile zorlandığımız türden. Bu bakımdan çocuk eti yemekten çocuklara tecavüze yapılan eylemler egemenlerin doymak bilmez hayvani güdülerini gösteriyor. Aynı Epstein rejimi kendi egemenliğini korumak için başta Filistin, Lübnan ve İran olmak üzere tüm Ortadoğu’yu kan gölüne çevirirken bir an bile tereddüt etmedi. Epstein olayı bir istisna halini değil, binlerce yıllık sömürü ve tahakküm sisteminin kapitalist sistemle birlikte kristalize olmuş halini gösteriyor. Öyle ki Epstein rejiminin popüler temsilcisi Trump bir anomali değil, çöküşte olan hasta sistemin en saf ifadesi oluyor. Ve dünyanın ahvalinden bağımsız bir olay değil Epstein adasında yaşananlar. Örneğin sadece bu yıl kayıtlara düşen 85 Mesemli çalışırken, sermayenin kar hırsı yüzünden yaşamını yitirdi. Bu Türkiye kapitalizminin gençliğin kanından beslendiğini gösteriyor. Tabi biz sadece ölümleri biliyoruz. 18 yaş altı kayıtlı-kayıtdışı yaklaşık 2 milyon genç çalışıyor. Her gün işyerinde yaşanan şiddeti, tacizi, işkenceyi bilmiyoruz. Balıkesir Edremit’te staj yapan liseli genç kadın, 9 ay boyunca patronu tarafından cinsel istismara uğruyor. Yenidoğan çetesi olayı bize gösterdi ki yerli Epstein rejimi kar için bebeklerin fişini bile çekmekte tereddüt etmedi. Narin, Rojin, Gülistan Doku, Nadira Kadirova… olayları kadın-çocuk katliamları, tecavüzler bize; cinnet halinde, toplumsal bağları çözülmüş, hayvani güdülerinden başka bir şeyi  kalmamış Epstein rejiminin ben merkezci bireylerinin Türkiye bağlamında kristalize olmuş halini gösteriyor. Bolu Kartalkaya’da insanlar yanarken az ötede birilerinin eğlenmeye devam etmesi, Epstein Rejimi’nin insanları ne kadar duyarsızlaştırdığını gösteriyor. Uzman çavuş Musa Orhan’ın cinsel saldırısına maruz kaldıktan sonra intihar eden İpek Er hala hafızalarımızda. Tüm bunlar ve daha fazlası kendiliğinden olaylar değil, Küresel Epstein Rejiminin toplumsal yansımalarıdır. Bir bakıma egemenlerin Gazze’de ve Epstein adasında kristalize olan eylemlerini birlikte okumak, çözümlemek ve mahşeri tufana öyle yanıt aramak gerekiyor. 

Bugün içinde bulunulan toplumsal sorunlara ve hatta egemenleri bile bir şekilde tedbir almaya zorlayan sorunlara, kapitalist sistemin çare olması söz konusu değildir. Artık insanlık çözüle çözüle dip noktasına kadar gerilemiştir. Böylesi zamanlarda büyük çıkış -ve tarihe giriş- yapabilme imkanları açığa çıkar. Bu açıdan devrimci mücadele, ezilenler için ekmek gibi su gibi yaşamsal bir ihtiyaç haline gelmiştir. Sonuçta eski dünyanın kurtulması ne söz konusudur ne de görevimizdir. Devrimcilerin görevi dip noktasına çeken koşulları ortadan kaldıran mücadele örgütünü inşa ederek kıyamet sonrasına yeni bir yol açmak, sosyalist toplumsal alternatifi oluşturmaktır. 

Bu açıdan dip noktasına ayağımızı basarak yeni bir devrimciliği, toplumsallığı inşa edeceğiz. Gerçekçi olup imkansızı isteyeceğiz. Epstein, Gazze, çocuk-kadın katliamları ve tecavüzleri, işçi katliamları, MESEM’ler… saldırı nereden geliyorsa mevzilerimizi oraya kuracak ve güçlendireceğiz. Sosyalist insan kavgasını şiddetlendirerek, gerilimi arttırarak sınırına dayanmış köhne Epstein rejimine direnebilen bir örgütlülüğü, toplumsallığı, kavgayı açığa çıkarabiliriz. Diğer yandan köleliği benimsemiş, dünyada ve Türkiye’de yaşanan vahşete karşı bir tepki geliştirmeyen, daha da kötüsü tüm bunların normalleştiği bir dünyayı, ezilenler sınıfını çözmeden, parçalamadan ve bunun yerine nasıl yaşamalı ve savaşmalı sorularını sormadan sağlıklı bir mücadele hattının ortaya çıkamayacağı açıktır. 

Sınırına dayanmış bu Epstein rejimi ve sınıfını, dünyadan geri dönüşsüz bir biçimde sınır dışı etmek ve insanlığın birikmiş safrasını temizlemek için; bu cehennemi dünyada ölüme-yokoluşa-sürüleşmeye karşı yaşamı-varoluşu-özgürlüğü savunabilmek için büyük iddia sahibi olmak ve iddiaya göre yaşamak, düşünmek, eylemek gerekiyor. 

Epstein rejimi gücünü ve yüzsüzlüğünü iktidardan, iktidarın koruma politikalarından, suçun toplumsal anlamda cezasız bırakılmasından, normalleşmeden almaktadır. Elbette cezayı devletten beklemek en iyi ihtimalle saflık olur. Asıl şaşılması gereken her biri bir suç makinesi olan emperyalist-kapitalist devletlerin hukuk düzeninden adalet beklemek oluyor. 

Kapitalist-emperyalist sistem dünyayı kavuran bir ateşe dönüşmüştür. Friedrich Nietzsche “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabında “Kendi ateşinde yanmaya hazır mısın?” diye sorar. Tam da bu soruyu kendimize ve köhne düzenle kavgalı olanlara sormamız gereken zamandayız. Kendi ateşinde yananlar, kendini kıvılcım yapıp rüzgarla buluşanlar, 21. yüzyıl devrimlerinin öncüsü olacak, kıvılcımları bozkırları buluşturacak. Eğer devrimcilikte samimiysek, memur veya meslekten solcu değilsek, gerçekten bu dünyayı ve kendimizi yıkıp yeni bir dünya, yeni bir ben yaratmak istiyorsak, kendi ateşimizde yanmaya hazır olmalı; kıvılcımları bozkırla, tohumları toprakla buluşturmalıyız. Zira bizi yakan ateş tüm dünyayı da yakıyor. Yukarıda belirttiğimiz, öne çıkardığımız olaylar, üzerine gidelim veya kaçalım bizi de yakıyor. Hatta şöyle diyebiliriz: Yandığı için kaçıyor insanlık veya kaçtığı için yanıyor. Şimdi kendi ateşinde yanma zamanı. Şimdi bizi yakan ateşin üzerine yürüme zamanı. 

Bu öncüleşmenin de formülü oluyor. Böylesi bir öncüleşme, bireyi ve toplumu köleleştiren, kapitalist düzene bağımlı kılan, iradesizleştiren tarihsel ve toplumsal koşulların üzerine bilinçli bir şekilde, inat ve ısrarla giderek oluşur. Bireyi köleleştiren tarihsel-toplumsal koşullar, adeta bireyi saran bir kozadır. Devrimcilikte ısrarcı olan birey, kendini saran, köleleştiren kozayı yırtarak kelebekleşebilir. O, artık öncü kelebektir. Artık öncü kelebek eskisi gibi görmez. Yeni bir görme biçimi edinir. İnsanları saran kozayı çözümler ve parçalamanın formülü üzerinden hareket eder. Artık insanların yaralarını görmeyi bilir. Çünkü fikirler sadece mantık yoluyla edinilmez. “Yaralarımızdan içeri sızar”

Dip noktasına çeken koşullar, direngen bağları-asabiyetleri çözen koşullardır. Ezilenler için direngen bir toplumsal asabiyet, kolektif aksiyon geliştirmek demek, kendi lanetini yenmek demektir. “Yeryüzünün Lanetlileri” kitabının ismi Fanon tarafından öylesine seçilmiş bir isim değil. Ezilenler, kendi lanetini yenerek özgürleşme adımlarını geliştirebilir. Ki Fanon, kendinden yola çıkarak, başta kendi toplumsal koşullarını, taktığı beyaz maskeyi analiz etmiş, parçalamış, toplumsal/kolektif aksiyonu, asabiyeti geliştirmiş. 

Örneğin kadını yakan ateş onu köleleştiren, cinsel olarak metalaştıran tarihsel, yapısal ve toplumsal koşullardır, erkek egemen-kapitalist düzendir, toplumsal cinsiyet rolleridir. Kadınlar özneleşmek için bu ateşle, bu tarihsel lanetle her an yüzleşmek zorundadır. Ve kadın bunu yapabildiğinde etrafında bunu örgütleyebildiğinde hem öncüleşir hem de devrimci kolektif aksiyonun örgütleyicisi olur. Gençliği yakan ateş, kapitalist sömürü düzenine uygun bir toplumsallığın içinde şekillenmesi, eğitilmesi nedeniyledir. Gençliğin kendi ateşinde yanması demek, onu köleleştiren toplumsal-yapısal düzenle çarpışması demektir. MESEM, andaki köle üretiminin-pazarının en gelişkin biçimidir. 

Kendiyle çarpışmayan, sistemin tutsağı erkek, küresel Epstein rejiminin üreticisidir. Bu seçebileceği bir şey değildir. Özellikle genç erkekler içinde artan cinnet hali, şiddet, yakın zamanda Maraş ve Urfa’da cinnet geçiren öğrencilerin durumu, kadını metalaştıran her türlü tutum ve dil, Epstein rejimini yeniden üretme biçimidir. Yeniden doğmak, kozasını yırtmak isteyen erkek, erkek egemen düzenle-toplumla ve kendiyle çarpışmak zorundadır. Koza onu tutsak eden zincirlerdir. Tohumları toprağa ekmek için tutsaklık zincirlerini parçalamak ve özgürleştirici toplumsal ilişkileri, bağlamı, anlamı; yaşamın, ezilenlerin içinde kurması gerekir. Bu bize toplumsal bireyin formülünü de verir. 

Öyle ki bugünkü kapitalist rejimin insan üretim politikasını, ne tek başına bireycilik ne de sürüleştirme olarak tanımlayabiliriz. İkisi de durumu açıklamada yetersiz kalır. Ama ikisini birlikte ele aldığımızda, durum izahata kavuşabilir. Sürüleşmiş ama aynı zamanda bireycileşmiş bir toplumla ve bireylerle karşı karşıyayız. Bireyci sürüleşme ya da sürüleşmiş ben merkezler… İşte tam da bunun anti tezidir toplumsal birey. Toplumsal birey, sürüye göre hareket etmez. O, tercih yapabilen, irade geliştirebilendir. Çünkü kendini ve tüm ezilenleri sürüleştiren, iradesizleştiren şeylerin üzerine giderek çözüm gücünü açığa çıkarır. Bu bakımdan kendinde geliştirdiği diyalektiği kapitalist sistemle, devletle kavgalı olanlarla buluşturduğu oranda direngen kolektif aksiyonu ve asabiyeti oluşturabilir. 

Dünyanın geldiği hal distopik hikayelere meydan okuyor. Bu distopik hikayelerden biri de West World adlı dizi. Dizide yapay zekalar (YZ) epey gelişkin bir düzeyde. Görünüş ve hareket olarak insandan ayrıştırılamayan bir düzeye gelmiş durumdalar. Delos adlı şirket 1800’lü yılların ABD’sine uygun bir plato kuruyor ve zenginlerin buraya gelip yapay zeka insanlarla istediğini yapabileceği bir ortam sunuyor. İnsanlar gelip YZ’lere işkence ediyor, tecavüz ediyor vs. YZ’ler sadece kendilerine yüklenen rolleri oynuyor ve ona uygun doğaçlama hareketler geliştirebiliyor. Her gün bir sonrakinin tekrarı oluyor. Ayrıca YZ’lerin hafızaları, her gün şirket mühendisleri tarafından siliniyor. Fakat bir yerden sonra YZ’ler hafızaları silinmesine rağmen hatırlamaya başlıyor. Mühendislerden biri (Bernard) bu sorunu farkedip baş mühendise (Robert) haber veriyor. Baş mühendis ise insan vucüduna kavuşmuş YZ’leri ürettiğine pişman olmuş ve onları özgürleştirmek isteyen biri. Bernard “Bir hata var. Kimi YZ’ler hatırlamaya başladı” diyor. Robert ise “Hata o kadar kötü birşey değil. İnsanın hikayesi birkaç maymunun hatası ile ağaçtan inmesi ile başladı” gibi bir cevap veriyor. O gün maymunlar ağaçtan inip yürümeye başlayarak doğru adımları geliştirdi ve yaşamı yeniden kurdu. Castro ve yoldaşları 82 kişi Granma adlı gemiyle Küba’ya çıkartma yapıyor. Çıkarma esnasında pusuya düşüyorlar ve 70 yoldaşı ölümsüzleşiyor. Geriye kalan 12 öncü gerilla yeniden devrimi örgütleyebiliyor. Vietnam’da Ho Şi Minh; Giap öncülüğünde 20-30 kişilik bir grubu hazırlık yapmak için kırsalda üstlenmeye gönderiyor. Yaklaşık 6 ay – 1 yıl kadar sonra onları ziyarete gidiyor. Ho Şi Minh birkaç soru soruyor. İlk sorusu “Kırda yaşamaya alıştınız mı?” oluyor. Olumlu cevap veriyorlar. İkinci sorusu “Halkla ilişkiyi kurabildiniz mi?” Öncü grup “Halkla ilişkilerimiz çok iyi” diye cevap veriyor. Bu cevaplar üzerine Ho Şi Minh’in söyledikleri çarpıcıdır: “Öyleyse biz bu savaşı kazandık” diyor. Abdullah Öcalan ilk toplantısını 7 kişi ile Çubuk Barajı’nda yapıyor ve bugüne kadar Ortadoğu’da büyük yankı uyandıran örgütün temellerini atıyor. Tüm büyük devrimci hareketler, birkaç kurucu kadronun sıkı bir ekip olması, doğru kurucu adımları atması ile başlıyor. Bugün de niceliğimiz oldukça az ama doğru adımları geliştirirsek, devrimci anlamda ihtiyacı karşılayabilir, birikim-nitelik kazanabilir, bu temel üzerinde sıçrama geliştirebiliriz. Evet bir nicelik sorunumuz var. Ama bunu nitelikten bağımsız görmüyoruz. İhtiyacı karşılayabilecek nitelikten uzağız. Ve dolayısıyla ihtiyacı karşılayamadığımız için ezilenlerle buluşamıyoruz. Veya buluşmalar, bir dönüşüm temelinde, uzun soluklu, yeni bir yaşamı kuran yerden değil; kısa, anlık çıkar ve heyecan temelinde oluyor. Heyecan, maddi ihtiyaç bitince ilişki de bitiyor. Ama tersten iddiamıza göre yaşamak, eylemek, düşünmek gerekiyorsa o niteliğe ulaşmak, o niteliği yaymak ve uzun soluklu mücadeleyi örgütlemek zorundayız. 

Başka bir yerden örnek vermek gerekirse bir dönem dünyanın 3’te 1’i sosyalistti. Fakat bu ülkeler çözülürken, kapitalist dönüşüme giderken doğru dürüst bir toplumsal direniş gerçekleşmedi. Yani mesele sadece bir nicelik sorunu değil. Diğer yandan doğru dürüst örgütlülüğün olmadığı bir zaman diliminde “komünizm hayaleti” tüm Avrupa egemenlerini korkutmaya yetiyordu. Bu anlamda sosyalizm deneyimlerini sahiplenmek demek gerçekleri ortaya koymak ve sosyalizmi de bu tarihi gerçekler temelinde yeniden doğuşa uğratmak demektir. Biz yaşanmış tüm sosyalizm deneyimlerini sahiplecek ve onun özeleştirisini yapacağız. Bu temelde sosyalizmi kendi ateşinde yakıp yeniden doğuşa uğratacağız. 

West World’de YZ’lerin direnişe geçmesinde birkaç temel kerteriz noktası bulunuyor. Birincisi acı çekmek. İkincisi hatırlamak. Üçüncüsü yaratıcıyı yok etmek. Dördüncüsü yöntemi geliştirmek. Dikkatli incelendiğinde tam da bulunduğumuz zaman ve mekanın döngüsüne uygun bir dizge mevcut dizide. YZ’ler kendilerine her türlü işkenceyi yapan insanlara öteki gün hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlar çünkü hatırlamıyorlar. Ezilenler de acı çekiyor. Ama acıları hatırlamak istemiyor. Acılardan uzaklaşmak için kapitalist döngülere kendilerini kaptırıyorlar. Oysa hatırladıkça rahatsız olacağız. Çelişkilerimiz derinleşecek. Çelişkileri aşmak için çabalayacağız. Yaratıcı figürü tarihsel olarak incelendiğinde varoluşsal bir figürdür. Varoluşuna bir neden arayan insanlık, kendine çeşitli yaratıcılar yaratmış ve onun esiri olmuştur. Dizide de baş mühendis Robert Ford, direnişe geçen YZ’lerin öncüsü Dolores’e yardımcı olmaya çalışırken tanrı üzerine bir anektod anlatır. Ve Michelengelo’nun Adem’in Yaratılışı tablosundan bahseder. Tablo 1511’de çizilmiştir. Tablo’da tanrının “ilk insan” Adem’e hayat üflemesi betimlenir. Fakat tablonun gizemi 19. yüzyılda çözülmüştür. Tabloda ilk bakışta tanrı Adem’i yarattığı gözükse de, tabloda tanrı, beyin figürünün içindedir. Michelangelo’ya göre Adem’i yaratan tanrı değil, tanrıyı yaratan insandır. 

Ama artık geleneksel tanrı anlayışı tüm dünyada ölme eğilimindedir. Bugünün yaratıcıları artık yeryüzündedir. Bügünün yaratıcısı kapitalist-emperyalist sistemdir. Ezilenleri kendi ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendiren onlardır. Bugünkü dünyada yaratıcıyı öldürmek demek kapitalist-emperyalist sistemi, devletleri yok etmek demektir. Onun insanı sürüleştiren, köleleştiren, bireycileştiren, ölümü dayatan politikalarına karşı; temelinde toplumsal birey olan yaşamı, mücadeleyi yeniden kurmaktır. 

Bugün dünyayı kasıp kavuran bir savaş yaşanıyor. Hem küresel anlamda bir savaş yaşanıyor hem de Epstein rejiminin bireyi bağlamında herkesin herkesle savaşı yaşanıyor. Kendi egemenliklerini korumak için Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren Epstein rejiminin koruyucu askeri gücü NATO, Temmuz ayında Ankara’da toplanıyor. Bu bağlamda işçi sınıfı ve ezilenleri, kendi lanetini yenmek için NATO’ya karşı örgütlemek önümüzde kritik bir eşik olarak duruyor. Bu eşiği doğru kullanırsak, bir sıçrama tahtasına dönüştürebiliriz. Dünya egemenlerine meydan okunması ve bu meydan okumayı sahici kılmamız gereken bir dönemdeyiz.  

Yılmaz Kara