Her yer savaş alanı: Bu dünyada devrimlere bir yer açmak zorundayız! – Kamil Aslan

Dergimizin yeni sayısında yayınlanacak olan enternasyonalizm dosyamız için Kamil Aslan tarafından yazılan “Her yer savaş alanı: Bu dünyada devrimlere bir yer açmak zorundayız!” başlıklı yazıyı, devrimci-sosyalist hareketin enternasyonalizm üzerine tartışmasına vesile olması amacıyla sizlerle paylaşıyoruz. Derdimiz soyut bir enternasyonalizm tartışması değil; eylemli bir duruşun zeminini arayan, bunun ideolojik-siyasal zeminini kuran bir devrimciliğin inşasıdır. Tüm okurlarımızı, dostlarımızı bu tartışmayı geliştirmeye çağırıyoruz.

– KOMÜN Yayın Kurulu


Devrimci hareket içerisindeki kadroların türkülerde, marşlarda, devrim yeminlerinde ya da geleceğe dair politik tasarımlarında en çok söylediği ancak bu sözlere denk bir düşünsel canlılık sergilemediği sözlerin başında savaşmak geliyor. Öyle ki bu işin kitabında savaşmak, bir yerde devrimcilikle eş anlamlı tutuluyor. Böyle olması da anlaşılırdır, itirazımız yok! Ne de olsa “sınıflı toplumların tarihi sınıf savaşımlarının tarihidir” ve “devrim için savaşmayana da komünist denmez”…

Fakat bir an için bu genel teorik soyutlamayı somutlaştıralım ve kendimizi gerçekten de bu savaşımda yani dünya devriminin askerî karargâhında bir stratejiyi komuta ederken düşünelim.

Farz edelim ki önümüzde büyük bir dünya haritası var. Bu haritada bize ait olan topraklar kırmızı, düşmanın elindeki topraklar ise siyah renkle işaretlenmiş olsun. Çünkü savaş dediğimiz şey soyut bir fikir değil, haritalar üzerinde santim santim, mevzi mevzi hesaplanan; kazanılan ve kaybedilen topraklarla ilerleyen somut bir mücadeledir.

Yaklaşık elli yıl önce bu haritaya baktığımızda dünyanın önemli bir bölümü kırmızıydı. Üstelik bütünüyle kırmızı olmayan geniş coğrafyalar bile siyah değildi; dünya devriminin etki alanı içinde, devrimci dalganın çekim merkezinde bulunuyorlardı. Elbette güç dengeleri hiçbir zaman haritaların gösterdiği kadar elverişli değildi ancak yalnızca bu haritaya bakan biri, dünya devriminin zinde bir güç olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdi.

Bugün ise aynı haritaya yeniden baktığımızda bambaşka bir manzarayla karşılaşıyoruz. Bu tablo içerisinde direnişçi Küba’yı selamlamak, Çin’i ve Vietnam’ı da tarihsel özgüllükleri içinde ayrıca değerlendirmek gerekebilir. Ancak bunlar genel tabloyu değiştirmiyor. Dünya haritasına yukarıdan baktığımızda gördüğümüz manzara, büyük ölçüde siyaha boyanmış bir haritadır. Dünya devriminin elinde, güç dengelerini değiştirebilecek ölçekte kızıla boyanmış bir alan kalmamıştır. Savaşımımızın bugünkü gerçek durumu budur.

Fakat tam da bu nedenle, haritanın bütünüyle siyaha dönmüş olması, stratejinin başlangıç noktasıdır. Çünkü biz bu haritanın tamamını yeniden kızıllaştırmak istiyoruz. Bunun için, önce haritada kendimize yeniden bir yer açmak zorundayız. Hiçbir savaş, bütün cephelerde aynı anda kazanılmaz. Her büyük taarruz, önce tek bir mevzinin ele geçirilmesiyle başlar. Haritanın herhangi bir noktasında açılan gedik, zamanla bütün savaşın yönünü değiştirebilir.

Elbette ki burada bahsedilen devrimci varoluşun nerede ve nasıl gerçekleşeceği  politik-pratik bir tartışma konusudur. Ayrıca vurgulamak gerekir ki, emperyalist merkezlerdeki devrimcilerle sömürge ülkelerdeki devrimci güçlerin politik görevleri yekpare bir bütünlük arz etmez. Özellikle sömürge-yeni sömürge ülkelerdeki devrimci gelişmelerle kurulacak ilişki söz konusu olduğunda emperyalist merkezlerdeki devrimcilerin görev ve sorumlulukları çeşitlilik kazanır. Yine Türkiye için düşünülecek olursa Latin Amerika’daki bir devrimci gelişmeye verilecek yanıtla Filistin, İran, Suriye, Irak ve Kürdistan’daki devrimci girişimlerle kurulacak enternasyonalist ilişki bir ve aynı değildir.

Bu yüzden, bu yazının odağında belirgin bir strateji ya da tanımlı bir dönem taktiğinden daha çok, dünya devrimcilerinin eşgüdümlü hareketinin nasıl sağlanabileceği ve bu hareketin kesişim noktalarının nasıl gelişebileceği üzerinde durulacaktır. Bu aynı zamanda uzunca bir süredir dağınık halde olan enternasyonalist devrimcilik için bir başlangıç noktası oluşturma arayışı olarak da tanımlanabilir. Bunun içinse her şeyden önce politik düzeyde aynı yöne bakanların birbirini bulması ve benzer bir politik mücadele tarzı etrafında buluşulması gerekmektedir. Dünya ölçeğinde sayısız devrim ve sosyalizm iddialı parti olduğu düşünülürse, eski ideolojik görüşlere dayanmayan, aksine politik devrimcilik ve eylemciliği merkezine koyan yeni bir saflaşma gerekmektedir.

Yanıtını bekleyen soru ortadadır. Hangi mücadele hattı, hangi coğrafya, hangi siyasal irade bu haritada komünistlere yeniden bir yer açacaktır? Dünya devrimcileri, bu siyah harita üzerinde komünizmin hâlâ yaşadığını ve savaşmaya devam ettiğini hangi pratikle gösterecektir?

Nostaljik bir enternasyonalizme hayır

Eğer gerçekten bir savaş planlıyorsak ve önümüzde bu savaşı sevk ve idare edeceğimiz bir dünya haritası duruyorsa, söze enternasyonalizmin tarihsel gelişiminden, üretimin uluslararası karakterinden, mali sermayenin küresel bütünleşmesinden ya da işçi sınıfının uluslararası ölçekte örgütlenme zorunluluğundan başlayacak değiliz. Gerek olmadığından değil, tüm bunlar komünist olmanın amentüleri olduğundan sözü tekrar etmeye ihtiyaç duymuyoruz.

Yine bu yazıda, geçmiş devrimlerin hatıralarına sığınan nostaljik enternasyonalizmden, enternasyonal dayanışmayı basın açıklamalarına sıkıştıran ve dünyanın dört bir yanındaki direnişleri uzaktan selamlamakla yetinen alışkanlıklardan da söz etmeyeceğiz.

Arayışımız, konumlanma noktası emperyalist Batı olan bir devrimci ile emperyalist kapitalist güç mimarisinin daha alt basamağında yer alan veya yeni sömürge bir ülkede devrimcilik yapan kimsenin farklı devrimci görevler içerisinde ortak hareketinin nasıl sağlanabileceği üzerinedir.

Çünkü dünya devriminin, bütün bu ritüelleri aşan, alışkanlıklarını parçalayan ve kendisini yeniden kuran bir silkinişe ihtiyacı vardır. Bu yazı, daha en başından niyetini açıkça ortaya koymaktadır. Sınırları aşan, devrim nerede patlak veriyorsa oraya huruç eden; canavarın ağzında, kapitalist merkezlerde onunla dövüşürken aynı anda sömürgelerde de aynı canavarın ellerini ve ayaklarını kesmeye çalışan enternasyonal bir devrim ordusu, bir devrim örgütü mümkün müdür?

Enternasyonal mücadeleye giriş kapısı: Düşmana göre örgütlenmek

Dünyanın farklı coğrafyalarındaki sol-sosyalist hareketlerin ezici çoğunluğu uzun zamandır savaşın en temel kuralını unutmuş gibi gözüküyor. Peki nedir o unutulan temel ilke? Hemen cevaplayalım, “karşındaki düşmana göre kendini örgütleyebilmek”.

Elbette ki bu unutuş tesadüfi değil, devrimci hareketin giderek savaş denkleminden çıkıp kendisine başka bir siyasal zemin kurma çabasının sonucudur. Çünkü düşmana göre örgütlenmiyorsanız, savaşma niyetiniz de yok demektir. Savaşma niyetiniz ortadan kalktıkça da, düşmana göre örgütlenme ihtiyacı hissetmezsiniz. Bu bahiste hangisinin önce geldiğinin pek bir önemi de yoktur.

Örnek vermek gerekirse uzun yıllardır devrimci hareketin temel referanslarından biri olan Bolşevik Parti modeli de tam olarak bunun ürünüdür. Onun örgüt biçimi, mücadele yöntemleri ve siyasal yapısı, doğrudan karşısındaki devletin niteliğine göre şekillenmiştir. Aynı durum, farklı tarihsel koşullarda gerçekleşen diğer devrimler için de geçerlidir. Devrimci örgütlenme, soyut ilkelerden değil, her şeyden daha fazla düşmanın somut karakterine göre oluşturulmuştur.

Belki de komünizmi, “zorunlulukların bilincine varmak” olarak tanımlayan yaklaşımı biraz da bu gözle okumak gerekir. Devrimci siyaset, kendi iradesini ancak içinde hareket ettiği zorunlulukları kavradığı ölçüde kurabilir.

Bugün ise devrimci hareketlerin örgüt, strateji ve politika tartışmaları giderek bu zeminden uzaklaşmaktadır. Bu eksiklik, devrimci hareketin temel sorunu olduğu gibi enternasyonalizm arayışları bakımından da en temel zayıflıklarından biridir.

Enternasyonalizm, adı çokça söylenen ama pratik karşılığı gittikçe zayıflayan, politik ve örgütsel olarak kimsenin tam olarak tarif edemediği amorf bir biçime bürünmüştür. Bugün özellikle Türkiye’deki hiçbir devrimcinin “enternasyonal mücadelenin gelişim sorunlarına” ilişkin verebileceği bütünlüklü-doyurucu bir cevabı olmadığı gibi bu yönde bir düşünsel yoğunlaşması da mevcut değildir.

Düşmana göre örgütlenmek ya da ulusal sınırları yıkmak

Dünyanın kabuğu çatlamış durumda. Kendi stratejik çıkarları doğrultusunda birlikte hareket edebilen devletlerin yeni bir dünya nizamı için her türlü vahşi saldırganlığı yürüttükleri bir dönemden geçiyoruz. Filistin, Lübnan, Suriye, İran, Venezuella şekillenmekte olan dünyanın yalnızca ön gösterimleridir. Asıl filmin kopması biraz daha zaman alacaktır.

Ancak gerçek olan şu, dünyanın her yeri kaynıyor ve istisnasız dünyanın bütün devletleri savaşa hazırlanıyor. Açık ki bu devletler, birbirleriyle tekil savaşlara girmekten daha çok bir kampın içerisinde yer alarak savaşı sürdürmeyi planlıyorlar. Bu kamplaşmanın nasıl ve hangi biçimde olacağı, emperyalist saflaşmanın olası şekillenişi üzerine elbetteki önemli ipuçları mevcut. Ancak bu yazının sınırları açısından dikkatimizi yoğunlaştırmamız gereken şey, savaşa hazırlanan devletlerin kendi aralarındaki rekabet ve çelişkilere rağmen stratejik hedefler söz konusu olduğunda yalnızca siyasi olarak değil askeri olarak da birlikte hareket etme yeteneği gösterebilmeleridir.

Aslında bu yeni bir durum da değildir. Eski dünyada da işler böyle yürüyüyordu. Bir anlamda “proleter devrimler çağı” diye nitelendirdiğimiz yüzyıl, bunun bir doğrulanması olarak yaşandı.

Başta kullandığımız dünya haritası benzetmesine dönecek olursak, o yıllarda emperyalist-kapitalist dünya, haritadaki kırmızı alanları ortadan kaldırmak için yalnızca tek tek devletlerin çabasıyla ve onların ulusal sınırlarıyla kendisini sınırlandırmıyordu. Aksine askerî olarak birlikte hareket ediyor; ekonomik araçlarını birlikte kullanıyor; siyasal bir stratejik hedef doğrultusunda birlikte konum alıyorlardı. Elbette ortak amaçları, dünya devrim mevzilerini tasfiye edebilmekti.

Bu nedenle burada söz konusu olan karşı devrimci ittifakı, basit bir diplomatik iş birliği ya da geçici bir siyasal dayanışma olarak değerlendirmemek, karşı devrim cephesinin temel davranış biçimini hafife almamak gerekir. Gerektiğinde birbirlerinin askerî yükünü paylaşan ve ortak sınıfsal çıkarları uğruna birlikte savaşabilen bir ittifaktır bahsedilen.

Ekim Devrimi’nin iç savaş yıllarından itibaren bir tarih cetvelinin üzerinde yürüyecek olursak, karşımıza tekrar tekrar aynı tablo çıkar. Beyaz orduların arkasına dizilen emperyalist devletler, devrimi daha doğduğu anda boğmaya çalışıyordu. Ardından faşist İtalya ile Nazi Almanyası’nın İspanya İç Savaşı’nda Franco saflarında doğrudan askerî müdahalede bulunması, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde geliştirilen çevreleme stratejileri, Kore’den Vietnam’a uzanan savaşlar, Latin Amerika’da ardı ardına gerçekleştirilen askerî darbeler, Endonezya’daki komünist katliamı, Yunanistan’dan Şili’ye kadar karşı-devrimci rejimlerin örgütlenmesi ve dünyanın dört bir yanında devrimci hareketlere karşı yürütülen askerî operasyonlar, birbirinden kopuk olaylar değildir. Türkiyeli devrimcilerin yakından bildiği üzere, 12 Eylül askeri faşist darbesinin ardından CIA şeflerine atfedilen “Bizim çocuklar başardı” ifadesi de bu gerçeğin sembolik bir doğrulamasıdır.

Günümüzde ise önce Suriye’nin Colani ve HTŞ’ye teslim edilmesi, ardından Rojava Devrimi’nin uluslararası bir konsensüs ile en geri sınırlara çekilmeye zorlanması, yukarıda bahsedilen genel çerçevenin başka bir sonucudur. 

Tüm bu tarihsel gelişmeleri, tek tek “ulusal devletlerin” ya da “yerel gericiliklerin” münferit politikaları olarak değerlendirmek gerçeği ıskalamak olur. Tam tersine yaşananlar, emperyalizmin ve dünya burjuvazisinin ortak sınıfsal çıkarları doğrultusunda geliştirdiği uluslararası karşı-devrim stratejisinin farklı uğraklarıdır. 20. yüzyılın sonuna gelindiğinde ise bu ortak sınıfsal refleks, dünya devrimi iddiasıyla hareket eden güçlere ağır bir yenilgi yaşatmış; sosyalist kampın çözülmesiyle birlikte dünya haritasındaki kırmızı alanların büyük ölçüde tasfiye edilmiştir.

Ancak emperyalizmin bu hareket tarzı ve politik-askeri yönelimi Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle de ortadan kalkmış değildir. Bugün de emperyalist devletler siyasal, askerî ve ekonomik düzeylerde ortak hareket etmeyi sürdürüyor. Aynı şekilde Rusya, İran, Çin ve Kuzey Kore gibi Batı ekseninin dışında konumlanan devletler de kendi stratejik çıkarları söz konusu olduğunda birbirlerini desteklemekten geri durmuyorlar. Ukrayna Savaşı bunun en açık örneklerinden biridir. Savaş doğrudan Rusya ile Ukrayna arasında sürüyor görünse de en başından itibaren NATO ülkeleri bir cephede, Rusya’nın etrafında şekillenen destek ağı ise diğer cephede konumlanmıştır. Benzer biçimde Kızıldeniz’deki kriz, Tayvan ekseninde giderek sertleşen ABD-Çin gerilimi ve İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının ardından oluşan uluslararası saflaşmalar da, devletlerin stratejik meselelerde tek başlarına değil, ait oldukları bloklarla birlikte hareket ettiklerini göstermektedir.

Lafı dolandırmaya gerek yok. Egemen sınıflar açısından bütün bunlar son derece gelişkin bir sınıf bilincinin ifadesidir. Nasıl bir dünyada yaşadıklarını, hangi çıkarları savunmaları gerektiğini ve bu çıkarları korumak için nasıl hareket edeceklerini çok iyi biliyorlar. Gerektiğinde kendi aralarındaki çelişkileri ikinci plana itiyor, ortak stratejik hedefler söz konusu olduğunda tek bir siyasal irade gibi davranabiliyorlar.

Tam da bu yüzden düşmanımızdan öğrenmek zorundayız.

Açık ki Türkiye’li devrimciler ve sosyalistler olarak siyasal pratiğimiz giderek ulusal sınırların içerisinde hapsoluyor, mücadelemizin ufkunu yaşadığımız ülkenin idari sınırları belirlemeye başlıyor. Enternasyonalizmi teoride savunmaya devam ediyoruz; fakat pratikte her örgüt, her hareket ve neredeyse her devrimci kendi ulusal sınırlarının içine doğru çekiliyor. (Rojava Devrimi, bu tablo içerisinde önemli bir enternasyonal mücadele uğrağı olmuş ve özellikle silahlı mücadele çizgisindeki dünya devrimcilerini birbirine yakınlaştıran bir dinamik açığa çıkarmıştır. Ancak gelinen aşama itibariyle bu dinamik, kurucu bir  iradeye dönüşememiştir…)    

Çok uzağa gitmeye gerek yok. Yanı başımızdaki Filistin’de bütün dünyanın gözleri önünde bir soykırım sürüyor. Milyonlarca insan bunu canlı yayınlardan izliyor. Peki dünya devrimcileri bunun karşısında ne yaptı, biz ne yaptık? Kent meydanlarında yapılan protestoları, yayımlanan dayanışma açıklamalarını ve direnişe gönderilen selamları bir kenara bırakalım. Gerçekten bu savaşın seyrini değiştirecek, düşmanın canını acıtacak, direnenlere somut bir güç katacak ne yapıldı?

Filistin yalnızca en görünür örnektir. Latin Amerika’da, Nepal’de, Filipinler’de, Hindistan’da ve dünyanın başka bölgelerinde onlarca yıldır şu ya da bu düzeyde devrimci savaşımlar sürüyor. Fakat bu mücadelelerin yanında, kendi ulusal sınırlarını aşarak orada yer almayı tercih eden devrimcilere ya da o devrimcilerin politik pozisyonlarına güç katmaya çabalayan uğraşlara neredeyse rastlamıyoruz. Enternasyonalizmin teorisini savunanlar, aksi bir biçimde kendi pratiklerini giderek ulusal sınırların içerisine sıkıştırıyorlar.

Dün nerdeydik, bugün neredeyiz? Filistin ve Vietnam örnekleri

Dünyadaki enternasyonalist dayanışmanın geçmişiyle bugünkü durumunu karşılaştırdığımızda, Filistin ve Vietnam deneyimleri, dünya devrimcileri açısından çıtanın ne kadar geriye düştüğünün trajik bir örneğidir.

1960’lı yıllarda Vietnam’ın emperyalizme karşı direnişi, dünya devrimci hareketleri açısından yalnızca uzaktan izlenen bir savaş değildi. Ho Chi Min’in politik, General Giap’ın ise askeri komutasında yürütülen bu kurtuluş savaşı, 68 kuşağı olarak adlandırılan devrimci gençlik hareketlerine ilham veren, dünyadaki gençlik hareketlerini militanlaştırarak kendi devletleriyle çatışma pozisyonuna sokan itici bir kuvvet durumundaydı. Dünyanın birçok ülkesinde “1-2-3 daha fazla Vietnam” sloganları yükseliyor; farklı ülkelerin devrimci hareketleri, Vietnam halkının mücadelesini kendi mücadelelerinin bir parçası olarak görüyordu.

Aynı yıllarda Filistin için de benzer bir dayanışma ortaya çıkmıştı. Dünyanın farklı yerlerinden insanlar Filistin’e gidiyor, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi başta olmak üzere Filistinli örgütlerle birlikte mücadele ediyordu. Yine Batı Avrupa’dan Uzak Asya’ya kadar dünyanın birçok yerindeki silahlı devrimci örgütler, Filistin’le dayanışmayı kendi ülkelerinde yürüttükleri mücadelenin bir parçası olarak görüyor ve bu doğrultuda eylemler gerçekleştiriyordu.

Bugüne geldiğimizde ise ciddi bir gerilemeyle karşı karşıyayız. Elbette ki bu gerilemeyi yalnızca politik öznelerin mevcut durumları ile açıklamak olanaklı değil. Ulusal kurtuluş savaşlarının ve halk devrimlerinin dünya ölçeğinde fırtınalar kopardığı bir dönem ile devrimlerin geriye doğru çekildiği bu dönemin nesnellikleri olabildiğine farklıdır ve bunu baştan kabul etmek gerekir. Ancak yine de tüm bunlar, yaşanan etkisizliğin düzeyini açıklamaya yetmez.

Elbette özellikle Avrupa’da bazı İsrail şirketlerinin hedef alınması, çeşitli blokajların yapılması, İsrailli şirketlerin ve fabrikaların üretimlerinin hedef olması, emperyalist savaş üreticilerine karşı eylemler gerçekleştirilmesi, bazı işgal eylemleri yapılması önemlidir. Ama gerçekten bütün mesele bu mudur?

Hatırlamakta fayda var. Birkaç on yıl önce dünyanın havaalanlarında, limanlarında, ulaşım merkezlerinde ve savaş endüstrisinin parçası olan alanlarda, filmlere ve kitaplara konu olacak kadar gelişkin devrimci eylemler gerçekleştirildi. İnsanlar bunun sonucunda yıllarını, hatta ömürlerinin önemli bir bölümünü ağır hapislik cezalarıyla geçirmeyi göze aldılar. Yani burada yalnızca bir protesto iradesinden değil, bedel ödemeyi göze alan ciddi bir siyasal kararlılıktan söz ediyoruz. Savaşın parçası olanlara, emperyalist kurum ve kuruluşlara karşı devrimci bir yanıt verme iddiası vardı.

Peki bugün o iddia nerede? Bu dengesizlik, bu eşitsizlik, bugün geldiğimiz noktanın, yaşadığımız geri çekilmenin dünya devrimcileri açısından en önemli ve somut göstergelerinden biridir.

Türkiyeli devrimciler açısından ise enternasyonalist damarın ve buna bağlı siyasal militanlığın gittikçe zayıfladığını açıkça ortaya koymak gerekir. Öyle ki Türkiyeli devrimciler, kendilerini dünyanın birçok farklı yerindeki devrimci hareketlerle ayrıştırmaktadır. Buna uygun olarak TDH’nin öznelerinin hemen hepsi, kendilerini devrimci şiddet ve militan mücadele konusunda özgün bir damarın temsilcisi olarak tanımlıyor. Bu yanlış da değildir, özellikle devrimci şiddet ve silahlı mücadele söz konusu olduğunda Türkiyeli devrimcilerin başka ülkelere kıyasla gelişkin bir ısrar ve arayışları süregelmiştir.

Tam da bu nedenle bugün ortaya çıkan tablo daha fazla sorgulanmayı hak ediyor. Çünkü tarihsel olarak kendisine böylesine güçlü bir misyon biçen bir hareketin, Filistin gibi dünya çapında bir enternasyonalist dayanışma alanında ortaya koyduğu pratik ile kendi tarihsel iddiası arasında ciddi bir mesafe oluşmuştur.

Öyle ki bugün Batı Avrupa metropollerindeki bazı antifaşist ya da anarşist grupların Filistin dayanışması adına gerçekleştirdiği militan eylemlerin düzeyine dahi yaklaşamayan bir tabloyla karşı karşıyayız. Buradaki çelişki özellikle dikkat çekicidir: Kendisini militan mücadele geleneğinin ve devrimci şiddet anlayışının özgün temsilcisi olarak tanımlayan bir hareketin, bu alanda kendisine biçtiği tarihsel rolün gerisinde kalması, artık görmezden gelinemeyecek bir sorundur.

Mesele yalnızca eylemlerin sayısı değildir. Mesele, o eylemlerin arkasındaki siyasal iradenin, göze alınan bedelin ve enternasyonalist sorumluluk duygusunun bugün ne ölçüde gerilediğidir.

En az cihatçılar kadar dünyanın sınırlarına hücum etmek zorundayız

Eğer düşmandan öğrenmek zorundaysak, yalnızca emperyalist devletlerden değil, karşısında can bedeli bir savaş yürüttüğümüz düşmanlarımızdan da öğrenmek ve bu konuda samimi olmak zorundayız.

Son kırk yıldır ulusal sınırları aşan en başarılı siyasal seferberliklerinden birini, bütün ideolojik karşıtlığımıza rağmen, siyasal İslamcı hareketler gerçekleştirmiştir. Devrimcilerin uzun zamandır yapamadığını, onlar kendi ideolojik hedefleri doğrultusunda başarmışlardır. Afganistan’dan başlayarak Çeçenistan’a, Bosna’ya, Irak’a, Suriye’ye, Nijerya’ya kadar dünyanın neresinde “cihat” çağrısı yapıldıysa, dünyanın dört bir yanından binlerce siyasal İslamcı oradaki yerini tereddütsüz almıştır.

Elbette sınırları aşan bu cihat seferberliğinin ideolojik kökleri mevcut. Bu da en genel tanımlamayla ümmet bilincidir. Yani bütün ulusal aidiyetlerin üzerinde, islam cemaatinin bir parçası olmak ve dünyanın neresinde olursa olsun, Allah’ın hükmünü yeryüzünde egemen kılmak amacıyla savaşmak.

Üstelik bu cihatçılar savaşı yalnızca kendileri ile de sınırlı tutmuyorlar. Ailelerini ve çocuklarını da, kendi ifadeleriyle “kurtarılmış hilafet topraklarına” taşımak için seferber oluyor. Sadece Suriye’de hilafet topraklarında yaşamaya gelen onbinlerce insan mevcut. Selefi cihatçıların son 30 yıllık hareketliliği düşünüldüğünde bu sayının yüzbinleri rahatlıkla bulacağına kuşku yok. Bu konuda “düşmanlarımızın” hiçbir fedakarlıktan kaçınmadıkları gün gibi ortada.

Ancak bu hareketliliği ideolojik olduğu kadar belki de ondan daha güçlü olan politik gerekçeleri olduğunu bilmek gerekiyor. Çünkü Selefi cihatçılar, dünyanın neresinde olursa olsun İslam adına bir iktidar alanı açmaya çalışıyorlar.

Onların gözünde kurulacak islam devletinin hangi coğrafyada bulunduğu ikincil bir mesele. Elbette Mekke, Medine ya da Kudüs gibi kutsiyet atfettikleri merkezler var. Ancak mücadele oralarda değil de dünyanın başka bir köşesinde sürüyorsa, aynı kararlılıkla oraya yöneliyorlar.

Çünkü asıl amaç, dünya haritasında İslam’a ait bir yer açabilmek. Kendi siyasal varlıklarını, kendi devletleşmiş biçimlerini dünyanın herhangi bir noktasında kurabilmeyi arzuluyorlar. Bir kez böyle bir alan açıldığında, onu yeni mücadelelerin sıçrama tahtası olarak görüyorlar. Onların politik mantığı bu kadar açık: Dünyada Allah’ın hükmüne bir yer açmak, oradan hareketle yeni alanlara yayılmak. Tam da bu yüzden, kendisini selefi olarak tanımlayan çok farklı cemaatler, tarikatlar ve örgütler bu savaşlara şu ya da bu ölçüde destek veriyor. Ancak sanılmasın ki İslamcı hareket kendi içinde yekpare bir yapı. Tam tersine, en az sosyalist hareket kadar parçalı; en az bizim kadar ideolojik, siyasal ve örgütsel tartışmaların içinde bulunuyorlar. Birbirlerine yönelttikleri eleştirilerin sertliği de çoğu zaman bizimkilerden geri kalmıyor. Ama iş dünyanın herhangi bir yerinde İslam adına bir iktidar alanı açmaya geldiğinde, bu ayrılıkların önemli bir kısmını hızla geri plana itebiliyorlar. Kendi ifadeleriyle itikata ilişkin anlaşmazlıklarının üzerinden atlayarak cephedeki yerlerini alıyorlar.

Kestirme bir ifadeyle söyleyecek olursak, bu bir iktidar bilincidir. Bu yüzden sınırları aşıyor, savaşıyor, ölüyor ve yeni militanlar yetiştiriyorlar.

Dünyada komünizme bir yer açmak zorundayız!

Lenin’in, Brest Barışı’nın Sovyet iktidarını geri çekilmeye zorladığı günlerde söylediği çok çarpıcı bir söz var: “Sovyet iktidarı olduktan sonra bir tavuk kümesinde bile yaşamaya razıyım.”

İşte bu perspektif, enternasyonalizmin yeniden kuruluşu için önemli bir kalkış noktası olabilir. Lenin’in kastettiği açıktır. Dünyanın neresinde olursa olsun, eğer devrime ait bir mevzi açılabiliyorsa, orası yaşamaya da savaşmaya da değerdir. O yerin büyüklüğü önemli değildir. Bir tavuk kümesi kadar bile olabilir, yeter ki orada devrim nefes alabilsin.

Bugün enternasyonalizmin merkezine yerleşmesi gereken fikir de budur. Dünya devrimcileri, dünyanın neresinde olursa olsun, devrimci bir iktidarın kurulma ihtimali belirdiğinde orada yaşamayı, orada savaşmayı ve gerektiğinde orada ölmeyi baştan kabul etmek zorundadır.

Bununla birlikte, o devrimin emperyalist düşmanlarını cephe gerisinde etkisizleştirmek, karşı devrimci saldırganlığında geri çekilmeye zorlamak, bu devrimin yıkıcı güçlerini uluslararası ölçekte politik ve askeri olarak zorlayarak, devrimlerin varlık alanını genişletmeye çalışmak bir diğer devrimci görevdir.

Kaderlerin iç içe geçtiği bir dünyada başka türlü davranamayız. Artık yalnızca birbirine dayanışma mesajları gönderen, birbirinin mücadelesini uzaktan selamlayan dünya devriminin farklı bölükleri olmaktan çıkmak zorundayız. Gerektiğinde aynı mevzide dövüşebilen, dünyanın farklı coğrafyalarında tek bir siyasal akılla hareket edebilen, egemenlerin küresel şiddetine karşı küresel ölçekte cevap üretebilen yeni bir enternasyonal bakışa ihtiyaç var.

Bunun ilk şartı ise tek tek devrimcilerin ve devrimci örgütlerin kendilerini dünya ölçeğindeki bir devrimci örgütlenmenin parçası olarak görmesi ve kendisini aynı zamanda dünya devrimine ait hissetmesidir. Bunun için dünyanın neresinde olursa olsun devrimci güçlerle etkileşimi artırıp enternasyonal ağlar ve bağlar geliştirerek, dünya devrim stratejisi oluşturacak bir örgütlenmenin yollarını aramalıyız.

Böylesi bir örgütlenme, aynı anda birçok cephede savaşabileceği gibi; gerektiğinde bütün gücünü tek bir cephede de toplayabilir. Devrimci şiddeti öne çıkarabileceği gibi, militan bir kitle mücadelesi de yürütebilir. Ama hangi biçimde hareket ederse etsin, önündeki stratejik hedef değişmez: Dünya haritasında komünizme yeniden bir yer açmak. Haritanın herhangi bir noktasını yeniden kırmızıya boyayabilmek.

Bunun için kadrolarını dünya devriminin ihtiyaç duyduğu cephelere seferber edebilen, mücadele edenlere nefes aldırabilen, siyasal ve eş güdümlü bir varoluş sergileyen, politik kitle hareketleri yaratmayı amaçlayan ve kendi siyasal ufkunu hiçbir ulusal sınırın içine hapsetmeyen yeni bir harekete ihtiyacımız var.

Peki neden olmasın? Devrimciler, dünyanın herhangi bir yerindeki devrimci mücadeleye koşmak, ya da eylemli bir enternasyonal dayanışma sergilemek konusunda siyasal İslamcılardan daha mı kifayetsiz? Asla öyle değil…

Bütün tartışmanın düğümlendiği yer tam da burasıdır. Bu dünyada, bir tavuk kümesi kadar bile olsa, devrime bir yer açacağız. İddiamız bu olacak. Endonezya’da, Hindistan’da, Türkiye’de, İspanya’da, Arjantin’de… Yedi iklim dört kıtanın neresinde olursa olsun, bu dünya haritasına yeniden devrimi kazanmak zorundayız.

Çünkü devrim nerede gerçekleşirse, dünya devriminin merkezi de orası olur. Eğer zincirin herhangi bir halkasında bir kopuş ihtimali görüyorsak, bütün gücümüzle oraya yüklenmek zorundayız. O mevziyi ayakta tutacak ne varsa onu yapmak, orada savaşanlara nefes aldırabilecek her türlü imkânı seferber etmek zorundayız.

Bunun örgütsel biçimleri elbette tartışılacaktır. Nereden başlanacağı, nasıl örgütlenileceği, hangi araçların geliştirileceği üzerine uzun uzun düşünmek gerekir. Yeni örgütlenme modelleri, yeni mücadele araçları, yeni enternasyonal yapılar…

Ama bütün bunlardan önce zihnimizi berraklaştırmak zorundayız.

Bugün önemsiz gibi görünen bir devrimci odağı, yarının dünya devriminin merkezi olarak görebiliyor muyuz?

Gerektiğinde oraya gitmeye, o saflarda savaşmaya, o mücadelenin yükünü paylaşmaya hazır mıyız?

Batı Avrupa’da, Latin Amerika’da, Ortadoğu’da ya da Asya’da yeniden enternasyonal devrimci örgütlenmeler kurabilecek cesarete sahip miyiz? Yeni mücadele biçimleri geliştirebilecek, dünyanın farklı cephelerini ortak bir siyasal akıl etrafında buluşturabilecek miyiz?

Eğer yeni bir enternasyonalizm kurulacaksa, başlangıç noktası tam da bu sorulara verilecek yanıttır.

Çünkü bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, enternasyonalizmi yeniden bir temenniye değil, maddi bir siyasal kuvvete dönüştürmektir. Dünyanın herhangi bir yerinde doğan devrimci imkânı, yalnızca o ülkenin değil, dünya devriminin ortak mevzisi olarak görebilmektir.

Dünya haritasında komünizme yeniden yer açmanın başka bir yolu yoktur.