“Çin mucizesi”: Gerçek mi Yoksa Metafor mu? – Ali Güvendik

Trump ve Xi Jinping 8 yıl aradan sonra Pekin’de bir araya geldiler. Çin, ABD başkanını olağanüstü gösteriler eşliğinde ülkesine kabul etti. Trump İran’da aldığı yenilgiden ötürü Çin’e eli çok zayıf gitti. Xi Jinping, Trump’a onun hiçbir fikri olmadığı “Tukidides tuzağı”ndan bahsetti. Kısaca; “Tayvan yüzünden savaşmaya hiç gerek yok, aramızdaki ticaret sorunlarını halledelim” şeklinde sona eren bir zirve oldu.

Çin Satranç Oynamıyor, Go Oynuyor!

Go oyununu icat eden Çinlilerdir, o devasa coğrafyada ilerleme ve genişlemede bu oyundan çok yararlandıkları bir gerçektir. Gerçi satranç da Çin sarayının bir oyunudur. Ama satranç kuralları olan klasik savaş; Go ise yeni nesil hiçbir kuralı ve kaidesi olmayan hibrit savaştır.

Çin’i ABD emperyalizmi karşısında destekliyoruz. Çin ne emperyalisttir ne de sosyal emperyalist. Ama en zayıf yanı kendisini ABD ile denk bir ülke düzeyine çıkarmaya çalışmasıdır. Onunla denk bir güç olduğunda ne olacak? Asıl mesele bu!

Sovyetler Batı kapitalizmine yetişip onu geçemedi ama Çin yetişti ve geçti!

Peki, bu bir mucize miydi?

Yükselen Doğu”, “Çin Mucizesi” ve “Çok kutuplu dünya”gibi iyiden iyiye medyatikleşmiş kavramların mevcut gerçeklikle ne kadar ilgisi var? Klişelerin insanların düşünce dünyasına bir rahatlık getirdiği yadsınamaz. Biz elbette bu kolaycılığa düşmeyeceğiz. Çin meselesine herkesin diline pelesenk olmuş kavramlarla yaklaşmanın yol aldırmayacağı ortada. “Çin Mucizesi” âdeta maddi temellerden yoksun bir ülkenin sıfırdan yükselişi gibi takdim ediliyor ki buna katılmak mümkün değil. Çünkü doğru değil. Bu yaklaşım Mao dönemindeki gelişim ve birikimi yok sayıyor. O hâlde bu kavram sadece bir metafordur. Bu metaforla Çin, ABD ekonomisini ekarte etmeye namzet bir güç olarak gösteriliyor. ABD karşıtı Çin taraftarlığının asıl gayesi bu.

Dahası, bu yaklaşım emperyalist düzen üzerine yazılıp çizilen tahlillerin Çin’den azade yapılmasına yol açıyor. Sanki Çin, kapitalist üretim ilişkilerinin dışında başka bir gezegende bulunuyormuş gibi bir “Çin mucizesi” yaklaşımı; Çin küresel kapitalizmin yaşadığı ciddi bunalımlardan hiç etkilenmiyormuş gibi, ondan bağımsız sadece içsel bir ilerleme içinde yol alıyormuş gibi bir yaklaşımı resmediyor ki bu ciddi bir yanılgıdır. Bu yaklaşım, aynı zamanda Çin’in emperyalizme karşı alternatif bir model yarattığı yanılsamasını da yaratıyor. Oysa Çin; ABD, AB ve Japon emperyalizmi ile aynı küresel mahallenin farklı sokakları, farklı caddeleri ve farklı meydanlarında egemenlik ve paylaşım mücadelesi vermektedir. Tabii bu onun da “emperyalist” olduğu anlamına gelmiyor. Mesele tek bir dünya pazarı olduğu ve şu an bu pazarda tek bir üretim tarzının, kapitalizmin hüküm sürdüğünün kabul edilmesidir. Çin, dünya pazarında kapitalist üretim ilişkileri dışında herhangi yeni bir model yaratmış değildir. Çin’in dünya kapitalist sistemi içindeki yükselişini sürdürmesi, Çin taraftarlığıyla mustarip belli kesimlerde Çin’in küresel kapitalizme alternatif yeni bir model oluşturduğu yanılsamasını yaymasına neden oluyor. Bu elbette yersiz bir propaganda! Oysa özerklik olmadan hiçbir strateji olmaz! Çin’in kapitalizm içi özerk bir projesi olabilir ama kapitalizmden bağımsız bir projesi olduğu iddia edilemez. Çin, 21.yüzyılın başından beri ABD’den alacaklı bir ülke olmasına ve sırf bu yüzden ABD’nin ona dokunmaya cesaret edemeyeceğine asla güvenmemelidir. 2008 küresel mali krizinden sonra Anglo-Amerikan modelinin çökmesi Çin modelini özellikle gelişmekte olan dünya ülkelerinde daha geçerli ve çekici hale getirmiş olabilir ama bunu, yani Çin’in ‘yeni tür bir kapitalizm’ geliştirmesini, olağanüstü bir keşifmişçesine bir övgü konusu düzeyine yükseltmek doğru değildir.

Mesela Martın Jacques “Çin Hükmettiğinde” isimli kitabında şu sözleri sarf ediyor: “Çin kelimenin gerçek anlamıyla gözümüzün önündeki dünyayı değiştiriyor. Bu değişim ve dünya üzerindeki etkileri o kadar büyüktür ki, modern ekonomi tarihinin 1978’i milat alarak  ‘Çin’den Önce’ ve ‘Çin’den Sonra’ arasında bölündüğünü söyleyebiliriz.” İşte Çin’in yükselişine dair çok dikkatsizce söylenmiş, olağanüstü övgülere örnek teşkil eden bu tip yaklaşımlardır.

Çin taraftarları sık sık şu soruyu soruyorlar: “Uzun süre sömürgeciliğin ve emperyalizmin boyunduruğunda kalmış, bir ara sosyalizmin yolunu izlemiş Çin, küresel egemen sınıfın kulübüne neden girmek istesin ki? Çin’in gelişme amacı bu olamaz. Tersine Çin’in gelişmesi Kuzey-Güney arasındaki eşitsiz ilişkiyi değiştirme fırsatını yaratmalıdır.Bu,  iyi niyetli ama realiteyle uyuşmayan bir yaklaşımdır. Kapitalizmin tekelci rekabet koşulları, ne yazık ki Çin’i emperyalist egemenlerle aynı mahallenin içinde mücadele etmeye koşullamaktadır. Çin emperyalizm karşısında farklı, alternatif bir kamp yaratmış değildir. Böyle bir amacı da yoktur. Çin geliştirdiği ekonomik modelle Kuzey-Güney arasındaki eşitsiz ilişkiyi dengelemekten ziyade, Doğu ve Güneydoğu Asya’nın tek hegemonik gücü olmayı istemektedir. Çin, Asya kıtasında Batı’dan farklı olarak geleneğin modernitenin üzerinde hala yaşayan bir güç olduğunu ispatlamaya çalışan kendine özgü bir kapitalizm geliştirmek niyetindedir. Bunu büyük oranda başarmıştır. Tüm fark bundan ibarettir. Batı’da modernite, geleneğin belirlediği bir şimdiye karşı geleceğin kucaklanmasıdır. Çin ise “geç ilerlemeci” karakterinden dolayı geleneğini yitirmeksizin çok hızlı bir dönüşüm momenti yakalamıştır.

“Doğu Asya modernitesinde geçmiş ve gelecek Batı kapitalizminden çok farklı bir şekilde birleştirilmiştir. O aynı anda hem çok genç hem de çok yaşlıdır. Bu paradoks Çin’de en aşırı biçimindedir. Dünyanın en eski sürekli biçimde var olan devleti, ama şimdi Şangay ve Şenzen gibi kentlerinde en genç devletlerinden birisidir.”

Martin Jacques, Çin modeline dair abartı dolu sözlerine nazaran yukarıdaki tespitinde çok daha bilimseldir. Evet, Çin dünya devletleri içinde hem en yaşlı hem en genç devlettir.

Çinli bir akademisyen Çin için, “Gerçekte olduğundan çok daha yaşlı imiş gibi davranır” ya da “Yaşayan jeolojik bir oluşum gibidir” derken Çin toplumunun o uzun tarihselliği içinde hala nasıl genç kalabildiğini çok güzel betimlemektedir. Uzun yıllar boyunca, kesintisiz 65-70 yaş arası bir politbüro tarafından yönetilen ve yönetilmeye devam edilen bu ülkenin gösterdiği yüksek dinamizm ve performansın elbette bir açıklaması olmalı! Geleneğin çok ağır bastığı yaşlı ve tecrübeli komünist kadrolarla Şangay ve Şenzen’in fütüristik kent manzaralarını bir arada düşünmek Doğu Asya’da farklı bir modernite olduğunu gösteren bir durumdur. Nesiller arası farklılıkları bile yutan bir modernitedir bu. Geçmiş ve geleceğin “şimdi” içinde sıkıştırıldığı tek modernite Doğu Asya modernitesidir.

Aslında bugün tartışılması gereken, “Çin mucizesi”nden ziyade, Çin’in ciddi bir yükselişin ardından durgunluğa girmiş olmasıdır. Bu anlamda belki de Çin mucizesinin miadını doldurduğundan söz etmek çok daha aktüel bir konudur. Birçok çevre Çin ekonomisinin yapısal sorunlarından dolayı patinaj yaptığını, Çin mucizesinin arızi olarak ortaya çıkmış ve sürdürülebilirliği olmayan bir model olduğunu ileri sürmektedir. Ortalığı tozu dumana katan medyatik Çin değerlendirmeleri düşünüldüğünde böylesi ‘sıra dışı’ görüşlere yer vermek çok daha akıllıcadır.

Çin’in yükselişi toplumsal çelişkileri rehabilite edebiliyor. Çin’in çok geniş bir coğrafyada birbirinden farklı gelişme düzeyinde bölgelere sahip olması onu finansal bunalımlardan koruyabiliyor. Farklı gelişkinlik düzeyindeki ekonomik alanlar kapitalist krizler karşısında emniyet supabı görevi görebiliyor. Ekonomik ölçeğin büyümesi bütün toplumu şimdiki durumun süreceğine inandırarak bir istikrar yaratabiliyor. Ama yarın ekonomi durgunluğa girdiğinde siyasi bunalımlar çok daha güçlü patlamalara yol açmayacak mıdır?

Çin modelinin yükselişine dair sık tekrarlanan “ucuz iş gücüne dayalı sanayileşme ve ihracat” analizinin Çin karakterli sosyalizmin sadece küçük bir kısmını anlattığını, Çin mucizesi tanımlamasının en önemli eksikliğinin Çin’in içerden okunmasını zayıflatan bir metafor olduğunu tespit etmek gerekir.  Çin’in aslen, belli bir yükselişten sonra günümüzde ekonomik durgunluk dönemine girdiği gerçeğinin üzerine örten bir metafor!

İçerden bakıldığında, son 40 yıllık Çin kapitalizminde Çin’in yükselişini yaratan asıl dinamiğin ihracat kadar inşaat ve emlak sektörü olduğu görülür. Ucuz iş gücüne dayalı ihracat, daha çok başlangıçtaki ivmedir, sonra inşaat ve emlak başrole soyunmuştur.  Çin eski başbakan yardımcısının bu konudaki şu sözleri kuşkuya yer vermeyecek açıklıktadır:

 “Gayrimenkul sektörü hala Çin ekonomisinin temel direğidir. Banka kredilerinin %40’ını, yerel yönetim mali kaynaklarının %50’sini ve kentsel hane halkı varlıklarının %60’ını oluşturur.”

Çin’de 1980-2020 arası 300 milyon kişi kırsaldan kentlere göç etti. Şehirlerin bu yeni proleterleri (göçmen işçiler) hem üretici güçleriyle ihracata büyük bir ivme kattılar hem de emlak alımlarıyla inşaat sektörünü patlattılar. Yan sektörlerle birlikte inşaatın GSYİH içindeki payı %29’a tırmandı. 2021 sonu itibarıyla toplam nüfusun yüzde 65’i şehirlerde yaşayan Çin’de, 40 yıl içinde nüfusu 7 kat, 10 kat, hatta 250 kat artan şehirler var. Bunun en tipik örneği 1980’de sadece 58 bin nüfuslu bir kasaba olan Shenzen’in nüfusunun bugün 15 milyon kişi gibi devasa bir rakama ulaşmasıdır. İnanılır gibi değil!

ÇKP’nin ‘80’li yıllardaki reform politikalarında Hong Kong, Şenzen ve Guangdong benzeri “özel ekonomik bölgeler” stratejik bir yer tutmuştur. Bugün dünyanın en ileri teknoloji ürünlerinin üretildiği, “Çin’in Silikon Vadisi” olarak bilinen Şenzen (Shenzhen) kenti bu özel ekonomik bölgelerin ilkiydi. Gelinen aşamada Şenzen; sanayileşme, kentlere göç ve sonuçta emlak sektörünün büyük bir patlama yapmasına en iyi örnektir. Ancak 2021’den itibaren emlak fiyatları düşmeye başladı ve birçok inşaat şirketi iflas etti. Emlak sektörünün yükseliş sürecinde Çin’in büyüme oranı yüzde 10’a ulaşmışken 2021’de bu oran yüzde 6’ya düşmüştür.  Çin’de bugün hane halkı borcunun GSYİH oranı %69’dur. Bu oran 2007’de %18.9 idi. Hane halkı borçlanmasının bu denli yükselmesinin nedeni halkın gayrimenkul almak için kullandığı kredilerdir. Çin’de 4 binden fazla küçük ölçekli yerel banka var. Bunların yarısı köy ve kasaba bankası. Toplam bankacılık sektörü içindeki payları yüzde 1.4. Çin’de küçük bankalar üzerinden hortumlanma olayları oldukça yaygın mali suçlar arasında. Küçük bankaların batık kredileri için Çin Merkez Bankası son 5 yılda 400 milyar dolar kaynak aktarmak zorunda kalmış. (T24/C.K KIRIMLI) Xi Jinping döneminde sadece HKO (Halk Kurtuluş Ordusu) içinde yolsuzluk nedeniyle ihraç edilen 80 general var. Xi Jinping iktidarında ordu dışında komünist parti, bürokrasi ve yerel yöneticiler içinde 1.5 milyon kişi yolsuzluk nedeniyle cezalandırılmıştır. Bu da inanılır gibi değil ama doğru. ÇKP bunu kendi açıklıyor, hepsini cezalandırdık diyor.

Çin, artık “nüfusla ekonomiyi yöneten” bir ülke değil; “nüfusu tarafından yönlendirilen” bir ülke haline geliyor.

Büyüme oranındaki düşüş, emlak krizi, genç işsizlik, hane halkı borçlanmasındaki artış ve ciddi yolsuzlukların yanı sıra Çin’in çok ciddi bir nüfus problemi mevcut. Çin’de nüfus azalmaktadır. Doğum oranı hızla düşmektedir. Doğum oranı 2.1 iken bugün 0.68 gibi ciddi bir düşüş göstermektedir. Nüfus 2022’de 850 bin, 2023’de ise 2 milyon kişi azalmıştır. Yani her 5 Çinliden biri artık emeklidir!

Doğum oranlarındaki düşüş ve yaşlı nüfusun artması aslında dolaylı olarak ekonomik kriz göstergesidir. Köyden kentlere göç ile kentlerde yaşamın pahalılaşması evli çiftlerin çocuk sahibi olma özlemini kırmaktadır. Pahalılık, konuta-okula-kreşe erişim konusundaki zorluklar, emekli dedelerin bile çalışmak zorunda olması, çalışan genç evlilerin çocuklarını bırakacak kimselerinin olmaması ve genç işsizliğin tavan yaptığı tüm bu ekonomik-sosyal gerçeklik doğum oranlarının düşmesinin en büyük nedenidir. Geleceğe dair güveni azalan insanlar neden bakmakta zorluk çekecekleri çok sayıda çocuk yapsınlar ki?

1990’lı yıllara kadar “tek çocuk” politikasından dolayı yetimhaneler tercih edilmeyen on binlerce kız çocuğu ile doluydu. Çoğunun zengin ABD’li çiftlere evlat olarak verildiğini sonradan öğreniyoruz. Bu bir dezenformasyon değil. Kara propaganda değil.

Otuz yılı aşkın uygulanan tek çocuk politikası, tek çocukların yaşlılıklarında sadece kendi anne

babalarına değil, ailenin diğer büyüklerine de bakma zorunluğundan dolayı büyük acı ve çaresizliklerle sonuçlanmış, bu yüzden iflas etmiş bir politikaydı. Çin’deki tek çocuklar “reform ve dışa açılma politikası” ile yaşıtlar. Onlar kapitalizmin hüküm sürdüğü, gelir eşitsizliğinin egemen olduğu bir Çin’de büyüdüler. Bakamadıkları yaşlıları huzur evlerine, yaşlı bakım yurtlarına bırakmak zorunda kaldılar ki bu Çin aile kültürü için asla kabul edilemez bir durumdu. Bu gençler Mao Zedong dönemini yaşamış ebeveynlerinden müthiş bir kültürel-ahlaki kopuşu yaşadılar. Tek çocuk politikası, ÇKP’nin reformları çok daha hızlı ve sürtünmesiz şekilde uygulanması için tercih ettiği bir politikaydı.

Yaklaşık otuz yıl süren “tek çocuk politikası”, yeni bir toplumsal gerçeklik yarattı. Bu politika sayesinde ortaya çıkan tek çocuk kuşağ;, değerleri, eğitim stratejileri ve ekonomik davranışlarıyla benzersiz bir sosyal grup haline geldi. Ailelerin çocuklara yaptığı yatırım arttı, aile yapısı daha esnek hale geldi ve ikinci çocuk fikri yavaş yavaş toplumsal normlardan silindi. Kentleşme, hizmet sektörünün büyümesi, iş rekabetinin artması ve konut maliyetlerinin yükselmesi bu eğilimi daha da güçlendirdi. Artık her yeni kuşak, bir öncekinden daha az çocuk sahibi olmayı tercih ediyor.

Tam da bu noktada Çin, “düşük doğurganlık tuzağına” girdi. Avrupa ve Doğu Asya demograflarının tanımladığı bu olgu; toplam doğurganlık oranı 1,4’ün altına düştüğünde ekonomik yapı, işgücü piyasası, eğitim sistemi ve sosyal normların az çocuklu düzene adapte olması anlamına geliyor. Bu aşamadan sonra devlet ne kadar teşvik verse de bireysel tercihleri değiştirmek neredeyse imkânsız hale geliyor. Çin’in deneyimi bunu doğruluyor: 2016’da ikinci çocuğa, 2021’de üçüncü çocuğa izin verilmesine rağmen doğum oranlarında kayda değer bir artış olmadı. Büyük şehirlerdeki ailelerin çoğu, çocuk sahibi olmayı kariyer ve yaşam stratejileriyle uyuşmayan yüksek maliyetli bir yatırım olarak görüyor. Çocuk artık “aile güvencesi” değil, uzun vadeli bir finansal yük olarak görülüyor.

Çin’de artık doğum oranlarındaki düşüş kadar, nüfusun hızla yaşlanması da sistemik bir sorun haline geliyor. Tahminlerine göre 2035 yılına gelindiğinde Çinlilerin dörtte biri -yani yaklaşık 350 milyon kişi- 60 yaşın üzerinde olacak. 1990–2010 arasındaki “demografik fırsat penceresi” ülkeye tarihsel bir büyüme avantajı sağlamıştı; ancak bu pencere artık kapanıyor.

Asıl soru artık şu: Çalışan sayısı azalırken, emekli sayısı hızla artan bir toplumda kaynaklar nasıl yeniden dağıtılacak?

Geleneksel “kuşaklar arası dayanışma modeli” artık işlemiyor, genç aileler hem çocuklarını hem yaşlı ebeveynlerini aynı anda destekleyemiyor. 

Çin’in doğurganlık politikaları artık kendi sınırına ulaştı. Doğum kontrolüne getirilen vergi, kürtaj kısıtlamaları, “sorumlu anne” ideolojisi ve üreme teknolojilerine erişim engelleri, yapısal eğilimi tersine çeviremiyor. Tek çocuk düzenine göre biçimlenmiş bir toplum, sadece idari emirlerle çok çocuklu modele dönmez.

Kırk yıl boyunca Çin devleti nüfusu yönetilebilir bir kaynak, bir “planlama aracı” olarak gördü. Şimdi tablo tersine dönüyor: Artık nüfus, devletin sınırlarını belirliyor!

Çin, artık nüfusla ekonomiyi yöneten bir ülke değil; nüfusu tarafından yönlendirilen bir ülke haline geliyor.

Önce tek çocuk politikasıyla ezilen genç kuşaklardan daha sonra Tiananmen kalkışmasından günümüze gelindiğinde baskıcı Covid karantinalarına verdikleri tepkilerinde, son olarak cep telefonu ve yonga fabrikalarındaki despotik iş yasalarına karşı intiharlara varan eylemlerinde her defasında hunharca bastırılmaları; bugünkü genç işsizliğin köklü bir siyasal geçmişi olduğunu göstermektedir. 2023 yılında Çin tüm dünyaya rekor seviyede bir genç işsizlik rakamı açıklamak zorunda kalmıştı. Bilinen bir söz var, “Bastırılan daha sonra çok daha güçlenmiş olarak geri döner” diye. Çin gençliğinde böyle bir potansiyeli görmek gerekiyor. ÇKP’nin Covid dönemindeki çok sert önlemleri içeren “sıfır vaka” politikasından salgının üçüncü yılında “kitle bağışıklığı” politikasına dönmesinin asıl nedeni halkın sokaklara yansıyan öfkesiydi. Bu öfke, aslında Xi Jinping ve partinin en güçlü olduğu dönemde bile ne kadar kırılgan olduğunun göstergesidir.

Çin’de doğumlar (milyon kişi), Çin Ulusal İstatistik Kurumu

Ekonomik durgunluk

Çin’deki siyasi istikrar Afrika, Latin Amerika ve Ortadoğu’dan bakıldığı zaman imrenilecek özellikler taşısa da Çin modeli bu ülkelere taklit edecekleri evrensel bir model sunmamaktadır. Oysa Mao dönemindeki Çin’in tüm dünyada çok daha fazla ideolojik albenisi vardı.

Mevcut durgunluğa rağmen Çin elbette emperyal boyutlara ulaşmıştır, ancak bunu kararlı, hele hele sıçramalı bir ilerleme olarak görmemek gerekir. Çin’e içerden bakıldığında Çin’deki teknolojik ilerlemelerin gözümüzü kamaştırmasına izin vermezsek, görünen asıl manzara yükselişin ekonomik durgunluğa doğru seyrettiğidir.

-Emlak krizi,

-Doğrudan yabancı yatırımların azalması,

-Başta Almanya olmak üzere Avrupalıların Çin ile olan ithalat-ihracat dengesine itiraz etmeye başlamaları,

-Çin borsalarından ilk kez yabancı yatırımcıların çıkış yapmaları,

-Çin bankalarının mali performansının durağan ve negatife dönüşümü,

-İhracat ve iç tüketimin artmaması,

-Büyüme oranlarındaki düşüşler,

-Hane halkı borçlanmasındaki artışlar,

-Yerel yönetimlerin kapanmayan borçları  (8 trilyon dolar!),

-Komünist parti üyeleri ve üst düzey generallerin karıştığı ciddi boyuttaki yolsuzluklar ve

-Genç işsizliğin yarattığı başkaldırı tehlikesi düşünüldüğünde;

Çin’in ne eksik ne fazla herhangi bir kapitalist devletin yaşadığı olağan krizlerle boğuştuğunu söyleyebiliriz.

Bu koşullarda Çin’in emperyal genişlemesinin ABD ve Avrupa Birliği emperyalizmlerine yetişse de henüz onları geçtiği tam olarak söylenemez.

Tüm bu veriler 1998’den beri Çin’in ilk kez durgunlaştığını hatta kısmi bir gerileme sürecine girdiğini gösteriyor.

ABD ve gelişmiş Batı ülkelerinin Çin mallarına olan talebinin hep böyle yüksek seyretmeyeceğini bilmek gerekir. Çin, 2030 hedefleri için her ne kadar kendine yapay zekâ teknolojisinde dünya lideri olma hedefi koymuş olsa da içerdeki yapısal sorunlarla başa çıkamadığı sürece bu hayalini gerçekleştirmesi çok zordur.

Dört temel mesele; nüfusun hızla yaşlanması, genç işsizlik, enerjide dışa bağımlılık ve inşaat sektörüne aşırı bağımlılık Çin’in geleceği açısından en önemli tehlikeler olarak görülmelidir.

Nobel ödüllü Paul Krugman, Çin ekonomisinin tüketici talebinin çok düşük olduğunu söylüyor. Ekonominin aşırı büyüyerek kırılganlaşmış emlak sektörü sayesinde ayakta durduğunu ifade ediyor. Krugman hızla artan genç işsizliğin sosyal patlamaların zeminini ördüğünü ekliyor.

Emlak sektöründeki düşüşte inşaat tröstlerine maket üzerinden satış izni veren ÇKP en büyük sorumluluğu taşımaktadır. Buna rağmen ÇKP; parasını ödeyip evlerini teslim alamayan ya da banka kredisini ödeyemeyen göçmen işçi sınıfını değil, batık inşaat şirketlerini finanse ederek onların yanında yer almıştır.

Çin hükmettiğinde!

Öte yandan Çin’in dünyanın geleceğinde oynayacağı rol üzerine tam tersi görüşler mevcut. Martın Jacques’in yazdığı “Çin Hükmettiğinde Dünyayı Neler Bekliyor?” isimli kitap bu konuda çok iddialı bir eser.

Martin Jacques, bir Çin ziyaretinde Şenzen’den Guangdong’a (eski Kanton şehri) yaptığı yolculuğu anlatırken, gördüğü manzaralar karşısında (bir yanda Lexus ve Mercedesler diğer yanda hayvanlarıyla birlikte yürüyen köylüler, pirinç toplayan çiftçiler) “Sanki tarihin iki yüzyıllık bir dönemi zamanın tek bir anına sıkıştırılmış gibiydi” derken eski ve yeni Çin’in nasıl da iç içe bir arada var olduğunu anlatır. “Spekülatif, kaotik, dinamik ve tümüyle zalim bir karmaşa; Britanya sanayi devrimi de biraz buna benziyor olmalıydı” der. İki yıl sonra başka bir ziyaretinde aynı yolu kat ettiğinde ise tek bir benzer yan bulamadığını, çağların yan yana gelmesinden eser kalmadığını söyler.

Hızlı değişimlere rağmen Çin aslında hala farklı çağların sıkça yan yana geldiği bir coğrafyadır. Tüm bir tarihi zamanın tek bir anına sıkıştırılmış gibi yaşamak, Çin’e özgü bir sosyolojidir.

Çin dosyasında bu kitabı seçme nedenimiz, yazarın Çin karakterli sosyalizmi hem özgün bir sosyalist model olarak görmesi hem de dünyanın geleceğinde Çin’in ABD’yi yerinden ederek tek hegemonik güç olacağını neredeyse kesin bir inançla iddia etmesidir. Yazarın pozisyonu, çok keskin bir ideolojik karşıtlık içermeyen ABD muhalifliği ve ideolojik muhtevası yine çok derin olmayan sol tandanslı bir Çin taraftarlığıdır.

Londra’da yayınlanan Independent gazetesi ve Marxism Today dergisinin bir dönem yayın yönetmenliğini yapan yazar; Pekin ve Kyoto’daki üniversitelerde, Londra ve Singapur’da Asya araştırmaları merkezlerinde görev yapmış. 2009’da yayınlanan bu kitabı 11 dile çevrilmiş.

Kitapta Çin’in “yükselişine” dair IMF, yabancı finans kuruluşları ve Çin İstatistik Kurumu gibi birincil kaynaklardan ekonomik veriler sunulması çalışmanın değerini artıran bir faktör. Biz de ilk bunlarla başlayacağız.

İlk tablo dünya üretiminde küresel eksen kaymasını gösteriyor. ABD, Avrupa ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerin 2000’li yıllardan sonra dünya üretimindeki payları azalırken Çin, Hindistan, Güney Afrika, Brezilya, Arjantin, Güney Kore, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin paylarının arttığı görülüyor. İkinci tablo bu eksen kaymasını daha da pekiştiriyor, doğruluyor. Yine IMF’nin kaynaklarına dayanan bu tablolarda gelişmekte olan ülkelerin dünya döviz rezervleri içindeki paylarının arttığını görebiliyoruz. Doğu’nun birikimleri artarken, Batının borçları artıyor. Doğu’nun 1990’da dünya döviz rezervleri içindeki payı yüzde 25 iken bu rakam 2010’da yüzde 75 gibi rekor bir düzeye çıkıyor.

Yazar dünya finans kurumlarından Goldman Sachs’ın verilerine dayanarak Brezilya, Meksika, Endonezya ve Nijerya’nın gayrisafi milli hasılasının (GSMH) 2050’de ciddi oranda yükseleceğini söylerken Çin’in bu tarihte ABD’yi geçeceğinin kesinleştiğini ifade ediyor. ABD’nin büyük ölçekli ihracatçı konumunu Çin’e kaptırdığı birçok ekonomist tarafından zaten dile getiriliyordu. Bilinen bir diğer gerçek ise ABD’nin 1980’lerden beridir yabancılardan, dışarıya sattığından daha fazla mamul madde satın aldığıdır. Yani cari açık ABD’nin kronikleşmiş bir sorunudur. Onu dünyanın en borçlu ülkesi yapan da budur. Martin Jacques; Çin’in 2027 yılında iki haneli büyüme oranlarıyla dünyanın en büyük ekonomisi olacağını, ABD’yi geride bırakacağını tahmin ettiğini, eldeki ekonomik verilerin bunu kaçınılmaz kıldığını ifade ediyor.

1980’de dünya hasılası 11 trilyon dolar
2024’de dünya hasılası 110 trilyon dolar
100 kat artmış!
110 trilyon doların %58’i gelişmiş ülkelere, %42’si gelişmekte olan ülkelere ait. 1980’de bu oran %75’e %25 idi.
ABD 110 trilyon doların %25’ine, Çin ise %17’sine sahip.  

– IMF/ Dünya Bankası verileri  

Martin Jacques bu genel ekonomik sunum sonrasında çalışmasına ana rengini ve fikrini veren ilk girizgâhını yapıyor:

“Farklı türden bir dünyanın eşiğindeyiz, ama onu kavramak zor. Dünyanın Batılı hatta Amerikalı olmasına o kadar alışmışız ki, bunun tersinin nasıl olacağı konusunda hiçbir fikrimiz yok. (…) Tek bir modern olma biçimi olmaktan çok, birden fazla ve rekabet halindeki modernitelerin dünyasının doğuşuna tanıklık ediyoruz. 21.yüzyıl birçok açıdan ‘yarışan modernitelerin’ çağıdır” diyen yazar, burada yeni ya da alternatif modernitenin Çin olacağının işaretini veriyor.

ABD’nin yarattığı mevcut uluslararası düzenin uzun dönemde yerini Çin’in önderlik ettiği bir düzene bırakacağı iddiası, ancak bunun hem emperyalizmin jeopolitik çıkarlarını dışarda bırakacak şekilde hem de Çin’in hiç stabil olmayan, çok değişken ekonomik verileri üzerinden söylenmesi bizce oldukça spekülatif bir değerlendirmedir. ABD’nin bu üstünlüğünü yitirmesinden ziyade Çin’i soğurarak onunla bütünleşme eğilimine girmesini düşünmek çok daha gerçekçidir. Öte yandan Çin modelinin birebir kendi siyasi albenisinden ziyade ABD ve AB’nin son 20 yılda içinden geçtiği krizler yüzünden ön plana çıktığını göz ardı etmemek lazım. Çin mucizesini öne çıkaran, Çin’in kendini geliştirmesi kadar neoliberalizmin çöküşüdür. Emperyalizmin özellikle 2008 küresel mali krizinden sonra içine düştüğü durum direkt olarak Çin’in siyasi prestijine katkı sağlamıştır.

 Bu noktada şöyle bir soru gerçekçidir:

Çin, emperyalist güçler tarafından uysallaştırılabilir mi?

Aslında Çin’in halihazırda emperyalizme karşı yürüttüğü iki ciddi politika var: barış içinde bir arada yaşama ve kalkınma. Önceliği bunlar.  Gerektiğinde ölçülü bir nefsi müdafaa elbette söz konusu olacaktır. Ama Çin böylesi bir aşamaya gelinmemesi için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Xi’nin dış politikada devletin geçmişten beri sadık kaldığı “müdahalesizlik” ilkesine kısa-orta vadede bağlı kalacağı söylenebilir.

Çin emperyalist güçlerin göstermeye çalıştığı kadar emperyalizme düşman değildir! Başta ABD olmak üzere emperyalist güçlere sürekli diyalog çağrıları yapan, barış telkin eden Çin’in bu yaklaşımı nedeniyle “uysallaştırılması” diye bir sorununun  olmaması gerekir. Ama eğer uysallaştırmadan kasıt, Çin’in dünyayı ABD ile birlikte yönetmesi ise bu da uzak da olsa ihtimal dâhilindedir.

Martin Jacques, Çin’i kapitalizm yolunda jeopolitik çekişmeler ve ekonomik krizlerden muaf bir şekilde doğrusal bir ilerleme içinde hep böyle gidecekmiş gibi ele alarak çok yanlış bir yöntem seçmiş gibi görünüyor.

Bizce Çin’in ABD karşısındaki gücü, sosyalist bir model olarak görülen piyasa sosyalizminin özgünlüğünden değil, basbayağı kapitalizmi geliştirmesindeki başarısından kaynağını alıyor. Martin Jacques kitabında Çin’in bu başarısını ekonomik verilerle çok net ortaya koymuş. Yalnız o da geçmişte Hiferding’in emperyalizmi incelerken düştüğü hataya düşüyor: Finans kapitali salt ekonomik-iktisadi boyutlarıyla ele almak, emperyalizmin tekelci rekabet ve savaş boyutunu ıskalamak. Dolayısıyla gelişen Çin ekonomisinin dünyadaki siyasi, jeopolitik gelişmelerle ilişkisini doğru kuramadığı için yanlış siyasal sonuçlar çıkarmaktadır. Hilferding yanılgısı, bugün Çin’in yükselişini olumlu görerek destekleyen sol kesimlerde de var.

Çin’i yarattığı market sosyalizmi üzerinden överek alkışlayan sol kesimler çok yanılıyor. Çin’in yükselişinin nedeni çok özgün denilen “Çin karakterli sosyalizm”den değil, kapitalizmi hiçbir sınır tanımadan geliştirmesindendir. Devlet müdahalesini unuttuğumuz söylenecektir. Fakat tersi ne devlet müdahalesi engelleyici değil, kapitalizmi bizzat daha da maksimize edici bir müdahaledir. Sonuçta Çin kapitalizmi; emperyalist aşamadaki diğer ülkeler kadar güçlü, uluslararası tekelci bir devlet kapitalizmidir. Gelişmiş kapitalist ülkeler nasıl ki sanayi üretimlerini gelişmekte olan ülkelere kaydırıyorlarsa, Çin de kendi içinde Hong Kong, Şenzen ve Guangdong gibi kitlesel ucuz mal üreten sanayi merkezlerini ülkenin iç kısımlarındaki eyaletlere kaydırıyor. Çin kapitalizminin eski merkezleri artık tasarım ve teknolojiye dayalı bilişim sektörünü öne çıkarıyor.

Çin kapitalizminin başarısı, kaynağını ve gücünü ÇKP’den almaktadır. ÇKP’nin uyguladığı dikey kapitalizm yöntemleri Çin kapitalizminin yükselişini sağlamıştır. Deng ve ekibine göre, Mao döneminde yaşananlarla Mao sonrası yaşananlar arasında hiçbir bağlantı, hiçbir nedensellik yoktur. Çin ekonomisi, Mao’nun ölümünden sonra ansızın çölden çıkagelmiştir sanki! 30 yıllık Mao dönemi ekonomisi bisikletle yokuş yukarı çıkmaksa 40 yıllık reform dönemi, en zor etabını tamamlayan ekonominin yokuş aşağı bir inişidir. Çin’in bugünkü yükselişinin temelleri Mao döneminde atılmıştır.

2000’li yıllara kadar belki Çin’e özgü sınırlı bir ‘sosyal’ kapitalizmden söz edilebilirdi. Ancak 2008 küresel mali krizinden sonra neo-merkantilist özellikte devlet müdahalesi ve devlet işletmelerinin daha fazla piyasalaştırılmasıyla yeni bir döneme girildiği görülmektedir. Merkezi, hiyerarşik, dikey özellikteki Çin kapitalizmi son 10 yıl içinde geliştirdiği yüksek teknoloji ürünleriyle giderek laissez-faire tipi liberal kapitalizm uygulamalarına daha çok uyum göstermeye başlamıştır. ÇKP liderliği uzun zamandır ucuz işçiliğe değil inovasyona dayanan, dış pazarlara değil iç tüketime odaklanan, katma değeri yüksek bir ekonomik modele geçmek istiyor. Ama bu modele yürürlükteki dikey kapitalizm yöntemleri ile geçmesi çok zor. Laissez-faire tipi bir kapitalizm bu sürece cevap olacak tek alternatif gibi gözüküyor.

Çin karakterli sosyalizm geldiği nokta itibarıyla değme kapitalistlere taş çıkarmakta, onlarla başa baş güreşmektedir. İplerin hala komünistlerin ellerinde olması bu gerçeği değiştirmek bir yana daha güçlü kılmaktadır. Artık Çin karakterli sosyalizmden değil, Çin modeli neo-merkantil devlet kapitalizmden bahsetmek çok daha gerçekçidir. Çin “piyasa sosyalizmini” çoktan eskitmiş, teknoloji yoğun, ekspansiyonist, inovasyona dayalı gelişkin bir kapitalizme ulaşmıştır. Kapitalizmin gelişim yasalarına dışarıdan müdahale etmesi,  onun Afrika’dan Güney Amerika’ya genişlemeci (expansionist) bir emperyal devlet olduğunu görmemizi engellemez. Bu kapitalizm, henüz dünya nüfusunun çoğunluğunu mali bakımdan köleleştirmemesi ve sömürgeci boyunduruk altına almaması nedeniyle emperyalist değilse bile iktisadi, mali ve siyasi boyutlarıyla ekspansiyonist emperyal bir kapitalizmdir. Çin, küreselleşme çağının nimetlerinden faydalanmaya çalışan bir tüketim toplumuna hızla dönüşürken siyaset komünist partinin tekelinde kalmaya devam edecek.

Zaten Xi Jinging’in “Çin Rüyası” sloganının iki boyutu var: İlki Çin’de kentli orta sınıfı büyütmek,

ikincisi Çin’i dış pazarlara bağımlı olmaktan kurtaracak inovasyona dayalı katma değeri yüksek ileri teknoloji modeline geçmek.

Uzun vadede Çin, emek yoğun sanayiden sermaye yoğun büyümeye geçmek zorunda. Bu yolun henüz başında. Bu da küresel üretim coğrafyasını değiştiriyor: Hindistan, Endonezya, Filipinler ve Vietnam gibi genç nüfuslu ülkeler üretimin önemli paylarını kaparken, Çin yalnızca ileri teknoloji ve katma değeri yüksek alanlarda üstünlüğünü sürdürebiliyor.

Artık mesele; çokluk değil verimlilik, ucuz emek değil yüksek teknoloji, nicelik değil nitelik. Çin’in yeni ekonomisi; kitle üretiminden ileri teknolojiye, sermaye yoğun sektörlere ve inovasyona dayalı bir yapıya evriliyor.

2000’lerin başındaki %8 civarındaki büyüme oranı bugün her ne kadar %5 seviyesine düşse de Çinli ekonomistler bunu “ölçek büyütmeden kaliteye geçiş” olarak tanımlamaktadırlar. Çünkü üretim kapasitesi artık işgücüne değil inovasyona, teknoloji ve bilişime dayanıyor. ÇKP bu durumu durgunluktan çöküşe kaymanın önündeki en önemli teminat olarak görmektedir. Büyüme oranımız düşüyor ama “daha sürdürülebilir” bir ekonomiye geçiyoruz diyorlar.

Devlet eliyle oluşturulan burjuvazi: “qiyejituanlar” veya Çin burjuvazisinin Konfüçyüsçü kökenleri

Günümüzde, Dünya ekonomi ve politikasındaki etkisini giderek arttıran Çin sermayesi ile iş yapabilmek için, Çin kültürel değerlerini içeren Çin zihniyetini anlamak giderek önem kazanmaktadır. Zira Çin toplumunu yaklaşık 2000 yıldır etkileyen Konfüsyüsçülük, Taoizm ve diğer kültürel değerler, kuşkusuz Çin’e özgü kapitalizm anlayışına da yansımakta ve onu şekillendirmektedir.  

Qiyejituan’lar; 1980’lerde idari bürolar tarafından ve bu bürolar çevresinde kurulmuş, hükümetin kontrolü altında, ilişkisiz, çeşitlendirilmiş firmalar ağı olarak ortaya çıkmaya başladı. 1987’de Çin’de mali yerelleşme sonrası, bu iş gruplarının kontrol ve karar alma yetkileri yerel otoriteye devredildi.  

Ağ tabanlı grup yapısına sahip Qiyejituan’lar ana şirketin 50 milyon Yuan’ın üzerinde kayıtlı sermayeye ve en az beş bağlı şirkete sahip olması gereklidir. Çeşitli sektörlerde ve alanlarda faaliyet gösteren ve devlet desteği alan Qiyejituan’lar, özellikle bağlı şirketlerine finansman sağlamak amacıyla, ana bankalarla aynı işleve sahip olan kendi finansal şirketlerini oluştururlar.  

Mao döneminin Komünist Parti egemenliği ve merkezi planlı ekonomisinden, Deng’in açılım ve reform politikaları ile serbest piyasa ekonomisine geçen Çin’de gün geçtikçe artan ve gelişen özel sektör firmalarına rağmen, aile üyelerinin ve yakın ilişkide bulunulan diğer akraba ve arkadaşların yönetiminde rol oynadığı aile şirketlerinin hala ön planda olduğudur. Bu durum, ‘Guanxi‘nin Çin’in yerel iş ilişkilerindeki öneminin bir göstergesi olarak düşünülebilir. ‘Guanxi’ kavramı, Çin’de işlerin yürütülmesinde rol oynayan ‘ilişkiler ve ağlar’ olarak ön plana çıkmaktadır. Tarihsel bir arka plana sahip olan bu özel ilişkiler örüntüsü, Çin toplumunun benzersiz bir özelliği olarak bilinen bir tür sosyal ağ yaratır.  

Guanxi ve bunun yarattığı Qiyejituan’lar Çin’de yerli burjuvazinin oluşumu için bulunmaz bir tarihsel zemin sunmalarıyla Deng Xiaoping’in Reform ve Dışa Açılma Politikasını kolaylaştıran bir işlev görmüşlerdir.