Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu üzerine – M. Aytunç Altay | KOMÜN 12. Sayı

Yazarımız M. Aytunç Altay‘ın yazmış olduğu, dergimizin 12. sayısının Kürt Sorunu ve Yeni Paradigma başlıklı dosyasının ilk yazısı olan bu kapsamlı yazıyı sizlerle paylaşıyoruz.


Gazze’ye İsrail’in saldırılarıyla beraber başlayan bölgedeki gelişmeler, Türkiye egemenlerinde, Kürtlerin önüne çok büyük bir tarihsel şans çıktığı; Kürtlerin büyük, birleşik bir siyasal varlık olarak tarih sahnesine çıkabileceği yönünde bir korku yarattı ve peşinden Bahçeli üzerinden bir “süreç” başlatıldı. Bahçeli üzerinden başlayan süreç aslında Türkiye’deki devletin güvenlik aygıtlarının yürüttüğü bir süreçti. Yani arkada MİT, asker ve benzeri güçler vardı. Tayyip Erdoğan daha ziyade işe kendi siyasal iktidarının devamı açısından bakan bir pozisyondaydı. Sürece zaten ancak hayli zaman sonra açık destek verdi ve ancak ondan sonra İmralı görüşmeleri Türkiye devletinin yürüttüğü bir süreç olarak ilan edildi Bahçeli tarafından.

Burada ilk olarak, Kürt Özgürlük Hareketi’nin yaşadığı bu ciddi stratejik dönüşümü değerlendireceğiz. İkinci olarak da bunu yaslandırdığı “yeni paradigma” ile ifade edilen yeni teorik görüşler üzerinde duracağız.

Stratejik dönüşüm üzerinde söyleyeceklerimiz elbette çok doğal olarak, enternasyonalist dayanışma içinde bulunduğumuz ve yıllardır aynı devlete karşı birlikte mücadele ettiğimiz Kürt yoldaşların tercihlerine saygı, anlama ve onlara başından beri verdiğimiz desteğin yeni stratejik mücadele döneminde de uyarı ve eleştirilerimizle birlikte süreceği yönünde olacak. Ancak “yeni paradigma” diye ifade edilen teorik görüşlere yönelik ciddi eleştirilerimiz var.

Stratejik dönüşüm

Son çözüm sürecinin kaldığı noktayı hatırlayalım. 2015’te o süreç, yerel yönetim direnişleriyle, medyada “hendek savaşları” diye ifade edilen direnişlerle kapanmıştı.

O süreç kapanırken Kürt Özgürlük Hareketi’nin hedeflediği, kamuoyuna yansıyan ve İmralı’da devletle üzerinde tartışılan mesele özerklik idi. Gerekirse Kuzey Kürdistan’ın tek bir özerk bölge olması yerine, İspanya’daki özerkliğe benzer şekilde Türkiye’de 20 küsur özerk bölgenin yer alabileceği bir idari sistem üzerinden bir Kürt çözümü gündemdeydi. Şimdi bugün geldiğimiz noktada ise, Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu”nda ifade edildiği kadarıyla “federasyon, özerklik hatta kültüralizm gibi çözümlerin tarihsel toplum sosyolojisine uygun olmadığı” ve talep edilmediği ifade ediliyor. Bu durum, talepler itibarıyla bakıldığında çok açık bir gerileme gibi görülüyor. Siyasi ve idari özerklikten nereye? Bu gerçekten göründüğü gibi bir gerileme midir, yoksa ileride farklı bir sonuca mı vesile olacaktır, bu elbette zaman içerisinde ortaya çıkacaktır.

Bunun ötesinde, o zaman çok vurgulanan “öz savunma” meselesi yeni durumda “manifesto”da esas itibariyle hukuka havale edilmiş durumda. Yani müzakereler sonucunda Kürt çözümünde ortaya çıkacak olan hukuk, öz savunmanın da gereklerini karşılayacaktır diye düşünülüyor. Keza o dönemde çok önde gelen bir kavram olan “konfederalizm” şimdi ön planda değil, bir hayli geride tutulan bir kavram.  Keza o dönemde hiç gündemde olmayan “demokratik toplum” (veya “demokratik toplum sosyalizmi”) kavramı ve “entegrasyon”, Kürt tarafının ifadesine göre şimdiki sürecin “barış” kavramıyla birlikte “üç temel kavramından” ikisi olarak ifade ediliyor. Hem Türkiye ile hem de Kürdistan’ın diğer parçalarıyla “konfederasyon” hedefinden vazgeçilmiş olmasa da bu konu biraz daha sonraya ertelenmiş gibi görünüyor. Öncelikle “entegrasyon” öne çıkartılıyor.

Bütün bu süreci esas itibariyle nasıl değerlendirmek lazım? Tarihsel bakımdan öncelikle şunu ortaya koyalım: Kürt Özgürlük Hareketi, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Savaşı olarak mücadeleye başladı. 1984’te Eruh ve Şemdinli ile başlayan Ulusal Kurtuluş Savaşı, 20. yüzyılda hepimizin bildiği uzun süreli halk savaşı stratejisi üzerinden geliştirildi. Stratejik savunma aşamasından, stratejik denge aşamasına, denge aşamasından da stratejik saldırı aşamasına geçilmesi öngörülüyordu.

1993-94’te bu savaşın esas itibarıyla stratejik denge aşamasına geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Sonradan hareket de zaten bu tahlili yaptı. Denge aşaması -20. Yüzyıldaki bütün deneylerde de görüyoruz- çok uzun süre devam edemezdi. Uzun süre devam ederse zayıf olan güç değil, mutlaka güçlü olan taraf yani gerilla değil, mutlaka devlet kazanır. Bu denge süreci 1993-94’e geldiğinde bir hayli uzadı. 1996’da gerilla hareketinin ciddi gerilemeler kaydettiğini gördük. Çok fazla kayıp oldu ve hem şehit düşenlerin sayısında hem de yakalanmalarda olağanüstü bir artış oldu. Cezaevleri doldu, taştı. Alan kontrolü, köy yakmalar ve halkın kırsaldan şehirlere ve Batı’ya sürülmesi, gerillayı aç bırakmak üzere köylülere erzak sınırlaması getirilmesi, yoğun helikopter kullanımı ve benzeri askeri taktiklerle devlet dengeyi kendi lehine bozdu.

1984’te Hareket’in savaşa başlamasından iki yıl önce, yani henüz gerilla savaşı vb. hiçbir şey yokken 1982 yılında yapılan kongrede, merkez komitesi adına Öcalan’ın sunduğu raporda Kürdistan devriminin yolu anlatılır; o dönemler henüz silahlı propagandaya hazırlık aşamasıdır, sonra gerilla mücadelesi verileceği anlatılır, ardından stratejik saldırı aşaması, savunma aşaması ve stratejik denge aşaması gelir. Henüz başlamamış bir gerilla savaşının “stratejik denge” aşaması için çok önemli bir belirleme vardır: Türkiye sahasında Türkiye işçi sınıfının, halkının ve Türkiye Devrimci Hareketi’nin Kürdistan’daki bu denge aşamasına kadar gelen sürece paralel bir yükseliş kaydedeceğinin beklendiği, bu gelişme olmadığı takdirde hareketin uzlaşmacılık tehdidi ve benzeri tehditlerle karşı karşıya kalacağı söylenir. Bu, çok önemli ve tarihi bir tespittir. Ortada gerilla hareketi yokken, hiçbir şey yokken, sadece inanç ve hayal varken, bunlar kehanet derecesinde yapılmış öngörülerdir. Stratejik savunma aşamasının biteceği, sonra denge aşamasına ulaşılması ve oradan stratejik saldırı aşamasına geçilebilmesi için Türkiye sahasında böyle bir gelişme öngörülüyor…

Sonuçta Türkiye sahasında faşist diktatörlüğe karşı beklenen bu devrimci yükseliş gerçekleşmedi ve 93-94’te gerilla sayısı 10 bini geçmişken, 300-400 kişilik birliklerle günler süren karakol kuşatmalarının yapıldığı koşullarda gerilla hareketi kırsal alanda dengeyi yakalamıştı ama ciddi olarak zorlanmaya başlamıştı. PKK arka arkaya tek taraflı ateşkeslerle ve diyaloglar arayarak dengeyi korumaya çalıştı. Sonuç itibarıyla süreç Öcalan’ın yakalanmasına kadar gitti. Sonraki gelişmeleri de zaten biliyoruz. Öcalan’ın yakalanmasından sonra süreç PKK’nin feshine ve onun yerine KADEK’in kurulmasına kadar ilerledi. Birkaç yıl içinde Başur tarafında binlerce gerillanın sağ tasfiyeci politikalar nedeniyle mücadeleden düşmesinden sonra 2005’te PKK yeniden kendisini kurdu ve “Devrimci Halk Savaşı” adı altında silahlı mücadeleye yeniden başladı.

Ancak “Devrimci Halk Savaşı” stratejisi, adında “devrim” geçse de bu defa iktidar ve bağımsız devlet hedeflemiyordu. Devletle şu anda söylenenlere benzer bir çözümü hedefliyordu. Bu savaş; karayollarında yoğun patlayıcı kullanımıyla, devlete ağır araç-gereç ve can kaybı verdirerek sürdü. Sonra 2009 yılında bir çözüm süreci denendi Oslo’da, olmadı. 2013’te başlayıp 2015’te biten 2 yıllık bir çözüm süreci oldu ve “Hendek Savaşları” diye ifade edilen yerel yönetim direnişleriyle birlikte süreç bitti. O savaşlar, yaklaşık 8.000 yetişmiş Kürt genci ile aşağı yukarı 1500’den fazla Türk güvenlik kuvvetinin; asker, polis, korucu ve Suriye’den getirilen ÖSO’cunun ölümüyle sonuçlandı. Bu şehir savaşları içten içe Kürt kitlelerinde bir kırılma yaşattı.

Geldiğimiz noktada yeni çözüm sürecindeki taleplerden yukarıda bahsettik. Genel bir demokrasi talebi dışında, ulusal soruna özgü dikkat çeken herhangi bir özel talep yok. Federasyon veya özerklik talebi yok, oysaki 2015’te görüşmeler özerklik talebi üzerinden yapılmıştı. “Kültüralizm”, -ne ifade ediyorsa- de yok. Aslında “çıta” olarak değerlendirilebilecek herhangi bir şey yok. Biz bunu nasıl değerlendireceğiz? Bu büyük bir geri çekilme veya yenilginin kabulü müdür yoksa başka bir şey midir?

Bir kere öncelikle şu tespiti yapmamız gerekir: Kürdistan Ulusal Kurtuluş Hareketi dünyanın en zorlu gerilla mücadelelerinden birisini yürüttü ve sonuçta askeri olarak zaferi kazanamadı. Hatta salt askeri bakış açısıyla değerlendirirsek askeri bir yenilgi yaşadığını bile söyleyebiliriz.

Yani bugünkü durumu hiçbir şekilde silahlı mücadelenin zafere doğru ilerlediği bir süreçte hareketin silahlı mücadeleden aniden vazgeçmesi ve yasa dışı örgütü lağvetmesi gibi algılamamak lazım. Çok temel bir gerçek var. Hareketin askeri olarak başarı kazanamadığı net. O yüzden yeni stratejik denemelere ihtiyaç duyuyor. Devletin kayıtlarına göre toplam 86 bin (bunun 55 bininin Kürt tarafı olduğunu PKK kaynakları açıklıyor) insanın ölümünden, milyonların yerinden yurdundan sürülmesinden ve savaş araç ve teknolojilerinde devletin olağanüstü hamleler yapmış olmasından sonra, bunları görmezden gelerek kimse oturduğu yerden hareketin yeni stratejik değerlendirmeler yapma ihtiyacını reddedemez.

Bu gayriciddi bir tutum olur. Hareket silahlı mücadeleyi bırakabilir, hatta devrim ve iktidar hedefi yerine reformlarla tedricî kazanımlar elde etmeye yönelebilir. Bu ne teslimiyet ne tasfiyecilik anlamına gelir, olsa olsa gücünü bundan sonra reformcu bir çizgide kullanmayı tercih ettiği anlamına gelir. Elbette birleşik bir devrimi hedefleyen eski ittifak ilişkilerimiz bu durumdan etkilenir. Ama Kürt halkının mücadelesi reformist bir çizgide geliştiğinde de, her durumda bu coğrafyanın en güçlü anti faşist potansiyelini ifade eder. Dolayısıyla anti faşist mücadelede müttefikimiz olmaya devam eder. Stratejik dönüşüme dayanak olarak ileri sürülen teorik görüşleri eleştirebiliriz, bunlara karşıt teorik düşüncelerimiz vardır çünkü. Ancak 40 yıllık bir savaştan sonra (“uzun süreli halk savaşı”nın yaratıcısı Mao’nun savaşı bile 18 yıl sürmüştü) bir hareket silahlı mücadele stratejisinden vazgeçtiğinde bu stratejik dönüşümü eleştirebilmek için, ya “aynı biçimde savaşmaya devam et”, ya da “öyle değil, şöyle savaş” veya benzeri bir başka alternatif önerimiz olmalıdır. Şimdiye kadar, KÖH’ün stratejik dönüşümünü eleştiren Kürdistanlı veya Türkiyeli hiçbir güçten biz böyle bir alternatif öneri duymadık. Bizim yapabileceğimiz, esas olarak yeni stratejinin barındırdığı riskler ve tehlikeler konusunda uyarıcı olmaktır. Sömürge veya ezilen ulus mücadelesinin silahlı, silahsız, devrimci, evrimci hangi biçim altında yürüyor olursa olsun, ezen ulus devrimcileri tarafından desteklenmesi ilkesel bir sorumluluktur.

Bugünkü durumu anlamak açısından geçmişten birkaç hatırlatma yapalım. Bir önceki çözüm süreci devam ederken Öcalan’ın 2014 yılında Aysel Tuğluk’a şunları söylediğini basında okumuştuk: “Türkiye’ye karşı silahlı mücadele dönemi bitti. Ama Kürdistan’ın diğer parçalarında silahlı mücadele daha 25 sene sürecektir.” 2014 yılında da yine Aysel Tuğluk’a şöyle der: “Türkiye’de gerillanın oynayacağı bir rol kalmadı. (…) Suriye’de ise 100 bin kişilik bir gerilla gücü kurmalıyız.” Öcalan’ın gerillanın tarihsel rolünü oynadığına dair kanaati yeni değil. Diğer söylediklerine gelince, evet Kürdistan’ın diğer parçalarında silahlı mücadele halen sürüyor. Suriye’de ise gerçekten de YPG’nin mevcudu 100 bini bulmasa da Arap aşiretleri de içeren SDG’nin mevcudunun o kadar, hatta daha fazla olduğu biliniyor.

Son çözüm süreci devam ederken bunları söyleyen Öcalan, bilindiği gibi 2015’ten itibaren dış dünyayla bütün irtibatı kesilerek mutlak bir tecride alındı. Bu arada devletin “çöktürme planı” ve özerklik ilanlarıyla başlayan kent savaşlarında binlerce can kaybı yaşandı. Öcalan’ın hem özyönetim direnişlerine hem de devlete tepki içinde olduğu, üzerinde birleşilen genel bir tahmindi. Birkaç kez kendi talebi olmadan devlet tarafından gönderilen kardeşi Mehmet Öcalan’a bir seferinde öfkeyle şunları söylediğini kamuoyu basından öğrendi: “Devlete çağrıda bulunuyorum, PKK’yi yok et. PKK’ye de çağrıda bulunuyorum, devrim yap.” Bu şaşırtıcı sözlerin bir tek anlamı vardı: Ne PKK devrim yapabilecek durumda, ne de devlet PKK’yi yok edebilir. Her ikisi de bu durumu kabul edip bir çözümde anlaşmak zorundalar. Kısacası Öcalan’ın 11 seni önce söyledikleri bugünküyle aynıydı.

Beri yandan şimdiki süreçte “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu”nda söz edilen çok kritik başka şeyler var. Mesela burada anayasal statü talep ediliyor. Anayasal statüden vazgeçilmiş değil. Ama statü “Kürt” toplumuna, “Kürt” halkına, “Kürt” ulusuna statü diye ifade edilmiyor. Başka bir şey söyleniyor. Komünler temelinde örgütlenecek bir “demokratik topluma” anayasal bir statü… Bunun nasıl olacağı da belli değil tabii, çok belirsiz. “Demokratik Toplum” bu isimle anayasada yer alamaz herhalde. Bir anlamda, anayasada hangi adla yer alacağı, egemenlere bırakılmış görünüyor aslında.

Öcalan zaten silah bırakma ve PKK’yi fesih kararından söz ettiğinde Ömer Öcalan’a şunları da söylemişti: Biz şimdi tek taraflı bir adım atıyoruz. Tek taraflı bir oyun oynuyoruz. İlk vuruşu biz yapacağız. Ve mademki devlet “biz de Kürt sorununu çözmek istiyoruz” diyor, bütün dünya çözüm istiyor ama “PKK ve silahlı mücadele bunun önünde engeldir” diyorlar, böyle diyenlere biz silahı da şu anda bırakıyoruz, PKK’yi de feshediyoruz diyoruz. Yani çözümün önünde engel olarak gördüğünüz her şeyi yapıyoruz peşinen. Biz böyle bir oyun başlatıyoruz. Bakalım devlet ne yapacak? Bunu göreceğiz. Şimdi aynı şeyi bu manifestoda da ifade ediyor. Aslında bu tür müzakere süreçlerinde en sonda yapılacak şeyi en başta yapmış oluyor. Ve şu anda bütün dünya devletleri gözlüyor, Türk halkı da gözlüyor. Liberalinden solcusuna kadar bütün Türkler gözlüyor. Avrupa da gözlüyor, NATO da gözlüyor. Bakalım Türk devleti ne yapacak? Mesele eğer PKK ve silahsa, eğer engel bunlar idiyse hadi çöz bakalım deniliyor.

Bu noktada Öcalan’ın ön şartlar getirmediğini, yani devleti sınırlayan tercihler, dayatmalar yapmadığını görüyoruz. Ne federasyon diyor ne özerklik diyor. Ama devlete şunu söylüyor. Biz bundan sonra komünler tarzında örgütleneceğiz. “Demokratik toplum”, “demokratik ulus” diyoruz kendimize. Buna yasal-anayasal statü bekliyoruz. Şimdiye kadar “savunmalar”da çok önemli bir yerde duran “özsavunma” konusunu ise hukuka bırakıyor.

Şu anda Öcalan’a “umut hakkı” denilen yasa çıkmış değil. Yasal serbest siyaset yapabilecek durumda değil ve müzakereler hala başlamış değil.

Şimdi bu noktada elbette Türkiye kamuoyunda, Kürtler’de de Türkler’de de bin türlü endişe var. Tayyip Erdoğan bunu kendi siyasal çıkarları için nasıl kullanır, ne kadar kullanır? Yarın seçim olduğunda Kürtlerin oyunu garanti etmek için mi böyle bir yola başvuruyor? Hiç beklenmez ama Kürtler acaba oylarını ikinci turda Tayyip’e verirler mi ki? Bunlar muallakta problemler ve bunlar Türkiye tarafında kaygı konusu. Kürt halkı arasında ise devlete ve iktidar partilerine karşı derin bir güvensizlik var. Ancak Kürtler kuşkularını içinde taşıyarak süreci desteklemeye devam ediyor.

Bu yeni stratejik denemeyi doğru değerlendirebilmek için, öncelikle, bu yeni yönelimin uzun süreli halk savaşı stratejisiyle ilerleyen Kürdistan Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın askeri başarısızlığı sonucunda ortaya çıktığını anlamalıyız. Bu gerçeği kabul etmeden durumu anlayamayız. Ancak şöyle bir durum var, bu süre zarfında belki Kürt tarafını salt askeri bakış açısıyla değerlendirirsek yenilmiş olabilir ama Clauswitz’in savaşta yenilgiyi tarif ederken söylediği biçimiyle bakarsak, siyasal bakımdan yenilmiş değil, çünkü iradesini hiç teslim etmedi. Sadece bundan sonra savaşmayacağını açıklıyor. Bu ister “savaşamayacağı” şeklinde anlaşılsın, önemli değil, ama siyasal iradesini teslim etmiyor. Aksine bu savaş boyunca yarattığı Kürt halk iradesini siyasal bir varlık haline getirip kalıcı tarihsel bir olguya dönüştürmeye çalışıyor. Somut haklara dönüştürmeye çalışıyor. Bunun nasıl bir biçim alacağını şimdilik bilmiyoruz. Devlet ise tam aksine, “yenildiğini kabul edeceksin” havasında, üstenci, atabileceği en basit adımları bile atmayıp oyalayan, bunun için karşı tarafın yalvarmasını uman, umduğu olmayınca da kızıp köpüren bir tutum içinde.

İmralı görüşmelerinden dışarıya yansıyan bir görüşme tutanağı, 27 Şubat Manifestosu’nda ulusal bir sorunun çözümüne dair klasik taleplerden hiçbirisi ileri sürülmese de müzakereler bir kez başladığında taleplerin nerelere kadar yükselebileceği konusunda şaşırtıcı ifadeler içeriyor. O konuşmada şunları söylüyor Öcalan: Şimdi bir taraftan teorik olarak konuşuyoruz ama bir taraftan da burada konuşurken görüşlerimizi geliştiriyoruz. Bakalım devlet ne diyecek şu söyleyeceklerime.   İngiltere ulus devlettir, İskoçya ise bana göre demokratik ulustur. Biz, İskoçya’nın İngiltere ile entegrasyonu gibi bir şey düşünüyoruz. Bir anda “TC ulus devleti”ni dönüştürmek üzere ona “entegre” olacak olan, ulusal ve idari karakteri gayet belirsiz “demokratik toplum” kavramı, burada İngiltere karşısında basbayağı ayrı bir devlet olan İskoçya’ya benzetiliyor. 1707’de “Union Act” denilen bir anlaşmayla iki devlet birleşip Büyük Britanya’yı meydana getirmiş, sonra İrlanda ve Galler de buna katılmıştı. Burada önemli olan şu ki, “demokratik toplum” diye adlandırdığı, Kürt adıyla, Kürdistan adıyla bile anmadığı o belirsiz oluşumdan burada bir anda İngiltere karşısındaki İskoçya gibi ayrı bir devletin anlaşılabileceği görülüyor. Öcalan’ın söyleminin ucu son derece açık. Asgarinin bile gerisinde görünen talepler bir anda azamiye dönüşebiliyor. Buradan şu anlaşılıyor, Öcalan açısından önemli olan öncelikle müzakerenin başlamasıdır. Önemli olan, devletin resmen müzakereye oturması. Müzakere süreci başladıktan sonra işlerin nereye kadar gidebileceğini zaman içinde göreceğiz.

“Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu”nda, savunmalar gibi önceki metinlerle kıyasladığımızda yeni olan noktalardan bahsettik. Bunlardan birisi “konfederalizm” idi. Hem Türkiye ile hem de Kürdistan’ın diğer parçalarıyla konfederal ilişkileri, hatta giderek “Ortadoğu halklar konfederasyonu”nu hedefliyordu. Son metinde ise büyük ihtimalle Türkiye ile konfederal bir ilişkinin söz düzeyinde konuşulmasına bile devlet tepki gösterdiği için olsa gerek, bu kavramın yerini TC ile “entegrasyon”, Kürdistan’ın diğer parçalarıyla ise “Demokratik Kürdistan Birliği” kurulması hedefi almış durumda. Anayasal statü açıkça isteniyor, ama “federasyon”, “özerklik”, “Kültürel özerklik” gibi klasik biçimler altında değil. Bunlar bir şekilde “ulus devlet” zihniyetiyle bağlantılı formlar olarak görülüyor ve “tarihsel toplum sosyolojisine uygun olmadıkları” söyleniyor. Kürdistan’da oluşturulacak “demokratik toplum”a statü isteniyor. Şöyle söyleniyor: “Biz statüyü demokratik toplum kurumlaşması olarak anlıyoruz ki, bu anayasal hukuktur. Bu hukuk, Kürt halkının kendi kimlik ve kültürünü yapılandırıp geliştirmesine güvence olacaktır.”

Yeni bir başka nokta, daha önceki metinlerde “hayati” önemde görülen “özsavunma” için söylenenlerdir. Şöyle söylenilmektedir: “Ulus devlet (Kürt ulus devleti kastediliyor) bizim için bir özsavunma olarak düşünülmüştü. Şimdi bunu amaçlamıyoruz. Sonuç olarak, öz savunma hakkı, hukuk veya farklı bir güvenlik sistemi ile güvenceye alınması gereken bir gerekliliktir. “Varlık” hukuki güvenceye alınırsa, ulus devletin, varlığı ortadan kaldırmaya yönelik politikaları o kadar sınırlanır.”

Keza “demokratik toplum sosyalizmi” de önceden kullanılmayan tamamen yeni bir kavramdır.

Savunmalarda yer alan, kapitalist toplum içinde komünal toplumsal ilişkileri kasteden “ahlaki-demokratik toplum” kavramının yerini ilk kez net bir ifadeyle “komünalist toplum” kavramı almıştır. Ve ilk kez komünalist toplumun “belediyeler üzerinden” gerçekleştirilmesi hedefinden söz edilmektedir.

Bütün önceki metinlerde “demokratik ulus”, ABD’deki “Amerikan ulusu”, kısmen Sovyetlerdeki “Sovyet ulusu” veya Hindistan toplumu gibi, bizim coğrafyada da Türkleri, Kürtleri ve diğer bütün halkları, azınlıkları içeren bir “üst ulus” olarak ifade edilirken şimdi sadece Kürdistan toplumu için kullanılmaktadır. Manifesto açıklanmadan önce Mehmet Uçum gibilerinin art arda yayınladığı yazılarla “Türkiye’de tek bir millet vardır: Türk milleti. Türkiye asla çok uluslu bir devlet olmayacaktır, Türkmen, Kürt, Arap, Çerkes vb. halklar elbette vardır, ama hepsi Türk milletinin içindedir. Tek devlet-tek millet prensibinden hiçbir taviz verilemez.” gibi ısrarlı hükümler içeren yazılara bakılırsa, “devlet yetkililerinin” hiçbir şekilde Türk ulusunu içeren ama onun da üstünde yer alan böyle bir üst kimliğin ifade edilmesini kabul etmediklerini düşünebiliriz. Bu nedenle “demokratik ulus” kavramı “manifesto”da net olarak Kürtler ve muhtemelen Kürdistan’daki diğer milli topluluklar için kullanılıyor. Şöyle söyleniyor: “Varlık olma aşaması tamamlandı, şimdi varlığı hukuki garantiye kavuşturma dönemi, bunun adı demokratik ulus dönemidir. Kürtler herhangi bir ulus devlet olmayacak. Ulussuz da yaşamayacaklar, ama demokratik ulus olacaklar. Demokratik ulus, komünalite ve anacıl toplum temelinde yeni bir uluslaşma teorisidir.”

Peki, yüz yıllık faşist devlete entegrasyon nasıl olacak?

Bu konuda şu net ifadeler gözden kaçırılmamalı: “Faşist bir cumhuriyete entegrasyon olmaz. Demokratik siyasetin karşılığı demokratik cumhuriyettir”, “Demokratik entegrasyonu esas alıyoruz. Ayrılıkçı bir devlet olmayacağız, ama sizin içinizde de erimeyeceğiz.”, “Bir diyalog durumu var. Bu, demokratik müzakereye evrilecek mi, bunu önümüzdeki günlerde göreceğiz. Öyle ‘gelsinler, mahkemeye çıksınlar’ asla olmaz. Bu dayatılırsa eski ‘kaybet-kaybet, savaşa devam’ stratejisi uygulanacak demektir.”, “Dolayısıyla TC bağlamında ifade edersek, cumhuriyetin demokratik hukuk devleti, sosyal devlet, laik devlet niteliklerinin soyut olmaktan çıkıp somut olmaya doğru gelişmesi gerekiyor. Bizim de burada Kürtleri; federe, özerk veya kültürel bir kategori yerine ‘demokratik toplum kategorisi’ olarak Cumhuriyet’e entegre etmemiz gerekiyor. Çözümün hedefi budur: Demokratik Toplum’un Demokratik Cumhuriyet’e entegre edilmesi.”

Demek ki, tarafların her ikisinde de ama özellikle devlette niteliksel bir dönüşüm olması isteniyor.

Ancak eğri oturup doğru konuşalım, ne Türkiye’nin “faşist bir devlet olmaktan çıkması” ne de Kürtlerin varlık haklarını anayasal bir garantiye kavuşturmaları öyle kolay, anlaşmalarla kısa vadede gerçekleşebilecek şeyler değil. Yüz yıllık mevcut siyasal üstyapının reformlarla nitelik değiştirmesinden söz ediliyor. Oysa Kürt sorunu Türkiye somutunda devletin temellerinden yıkılıp yeniden kurulmasıyla ilgili, yani “doğası gereği”, iradeden bağımsız olarak devrimci bir sorun. Bu durum, kategorik olarak ulusal sorunun çözümünün illa her ülkede devrim gerektirmesinden kaynaklanmıyor. Çok uluslu ülkelerin birçoğunda ulusal sorun pekâlâ bir demokratikleşme sorunu olabilir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş temeli, Osmanlı nüfusunun Hristiyan olan üçte birinin etnik temizliğe uğratılması, bu işin Kürtlerin desteğiyle İslam adına yapılması, sonradan da özerklik vaat edilen Kürtlerin; bütün bu vaatlerden vazgeçilmesi yetmezmiş gibi üstüne üstlük bir de Türk sayılması üzerine oturduğu için, sorunun çözümü devletin temellerinden sarsılması anlamına geliyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının hukuki temeli kabul edilen uluslararası anlaşma olan Lozan’ın ortadan kalkması demek oluyor. Türk egemen sınıflarının yüz yıldır kırk çeşit kanlı katliamdan envai türlü asimilasyon yasasına kadar her yolu deneyerek sorunu yok saymaya çalışmasının sebebi budur. Basitçe, sebep egemenlerin zalimane duyguları değil devletin komple varlığının riske girmesidir. Türkiye somutunda ulusal sorunu “devrim sorunu” haline getiren budur. Bu yüzden Türkiye’deki bütün devrimci, sosyalist yapıların programlarında Kürt sorunu en temel devrimci “geçiş talepleri” arasında yer alır. Kategorik olarak burjuva demokratik bir talep olduğu halde, devleti göçertip kapitalizme son verecek olan bir emekçi iktidarının kapısını açan taleplerden biridir.

İşte bu durum aynı zamanda şu anlama gelir: Pek çok başka alandaki reformlar devrimi önlemenin bir yolu olabilir, ama bu tür geçiş talepleri kategorik olarak sermaye düzenin çerçevesinde çözülebilir talepler olsa da, ülke somutunda öyle değildirler, tam tersine kitleleri devrime götüren taleplerdir. Bu tip konulardaki reformlar, her reform gibi kısmi bir kazanım sağlar; ama daha önemlisi, bu tip konulardaki reformlar, sorunun ancak bir devrimle çözülebileceğini her seferinde kitlelere bir kez daha gösterir, onların enerjilerini devrimci bir çözüm için harekete geçirir. Çünkü ülke somutunda egemen sınıfların devleti parçalanmadan hiçbir reformun kitleleri tatmin etmeyeceği her reformda bir kez daha açığa çıkar. Bu nedenle Kürt meselesi gibi meseleler, reformlardan korkacağımız meseleler değil, tam aksine her reformun mücadeleyi daha da ivmelendireceği konulardır. Bu yüzden KÖH’ün bundan sonra tedrici reformlar uğruna izleyeceği mücadele çizgisi, bu memlekette düzeni bir devrimle yıkma mücadelesi verenleri tedirgin etmez.

Herkesin kabul ettiği bir gerçek, şu andaki “sürecin” merkezindeki temel konunun Suriye ve Rojava olduğudur. Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda hiç bahsi geçmese de şu anda asıl bilek güreşinin konusu Rojava ve SDG’dir. Baas’ın iktidardan devrilişinden önce ABD-Rusya-İran dengesinde politika geliştiren Suriyeli Kürtler, şimdi İsrail-Amerika-Türkiye-Suudi Arabistan dengesinde çıkarlarını korumaya çalışıyor. Her ne kadar İran’ın devreden çıkması öteki güçleri dengelemekte bir kayıp olsa da onun yerini alan İsrail, Türkiye ile HTŞ karşısında bir başka denge faktörü oldu. Elbette ki Baas’ın kör inadından vazgeçip SDG ile diyalog kurması, Kürtlerin de Amerika-Rusya-İran dengesinde mevziler kazanması istenirdi. Ama bu olmadı ve İran’ın tasfiye olduğu, Rusya’nın çok zayıfladığı bir ortama İsrail bütün gücüyle daldı. Ancak Suriye ortamındaki bu yeni güç dengeleri Kürtlerin değişen koşullarda kazanımlar elde etmesini engelleyemeyecek. Her şey bir yana, ülkedeki yerel kuvvetler arasındaki askeri ve siyasi güç dengesi bile tek başına, SDG’nin ülke siyasetinde en etkili aktör olmasını zorluyor. Sadece SDG’nin insan gücünün yüzde kırkını oluşturan Kürtler değil, yüzde atmışını oluşturan Araplar da Fırat’ın doğusundaki geniş alanda özerklikten yanalar. Neresinden bakarsanız bakın Suriye için tek makul çözüm özerklik, veya federasyon benzeri bir çözümdür. Böyle bir çözüme karşı tek ayak direyen ülke Türkiye. Ne ABD ve Batılı ülkeler, ne Suudiler, ne Rusya, ne de İsrail ademi merkeziyetçi bir çözüme karşı değiller. Her ne kadar ABD temsilcisi Barrack Türkiye’yi “idare etmek” için bir öyle, bir böyle konuşsa da ABD’nin Suriye politikasının Irak’a benzer bir idari bölünme olduğu anlaşıldı.

Bunun anlamı şudur: Kürtler kendi topraklarında bir tür siyasi idari özerkliğe kavuşacakları gibi Şam yönetiminde de önemli mevkiler elde edecekler. Colani iktidarda kalsa da, uluslararası güçler onun yerine bir başka yönetimi iktidara getirseler de böyle olacak.

Özetle, Kürtler Suriye’de kazanacaklar. Bu aynı zamanda Bakur’daki KÖH’ün kazanması demektir. Kuzey’de silahlı mücadele sona erdirilse bile Kürt hareketinin tarih boyunca Kuzey’de elde edemediği savaşçı mevcudu ve gelişkin askeri güç Rojava’da elde edilmiştir. Buradaki özerk yönetim bir süre sonra uluslararası tanınmaya kavuşacaktır. Peşi sıra zaman içinde SDG yönetiminin Türkiye tarafından tanınması da kaçınılmaz olacaktır. Esasında Bahçeli’nin mecliste DEM sıralarına gidip tokalaştığı günden beri devlet, işlerin bu noktaya kadar gidebileceğini biliyor ve buna göre kendini hazırlıyor. Ama bu, şimdiden her anlamda “yenilgiyi” kabul ettiği anlamına gelmez. Türk devleti hiçbir zaman son ana kadar ayak diremekten, gidişatı tersine çevirmek için elinden gelen her şeyi yapmaktan vazgeçmeyecektir.

SDG bölgesinin uluslararası statüye kavuşmasından sonra yeni bir dönem başlayacaktır. İşte şu an Kuzey Kürdistan halkı için hiçbir şey vaat etmeyen “çözüm süreci” Suriye’deki Kürt kazanımları netleştikten sonra, belli bir zaman farkıyla üçbeş yıl içinde Türkiye tarafına yansımaya başlayacaktır. Bu kaçınılmazdır. Öte yandan, Irak’taki Kürt özerk yönetimi ile Rojava arasındaki ilişkiler, zamanla Suriye ve Irak Kürtlerini bölen sınırı daha geçirgen hale getirecektir. Elbette bütün bu süreçte Türkiye, ENKS üzerinden PYD’yi KDP’ye benzetmek için elinden geleni yapacak; ABD ve Batı, tarihte Filistin hareketi dahil bütün ulusal kurtuluş hareketlerine yaptıkları gibi PYD’yi de ideolojik olarak teslim almak, sol düşünceden uzaklaştırmak, gerekirse bölmek için menfaat temini dahil her yolu deneyecektir. Velhasıl statü kazanılması ile mücadele bitmeyecek, başka biçimlerde sürüp gidecektir. Ancak Rojava’nın statü kazanması Kürtlerin bütün parçalarda birliği yönünde bir adım olacaktır. Yeminli PKK ve Öcalan düşmanlarından A. Zeki Okçuoğlu bile birkaç ay önceki bir video kaydında, yine uzun uzun Öcalan’a küfür ve hakaret ettikten sonra, “Peki bu işler nereye gidecek?” sorusuna cevaben ister istemez gerçekleri ifade ediyor; özetle Rojava’nın özerklik kazanacağını, Hewler’deki Kürt Bölgesel Yönetimiyle, sonra yavaş yavaş Türkiye Kürdistanı’yla birlik eğilimlerinin hayat bulacağını ve bütün bunların sonuç olarak Kürdistan parçaları arasında “konfederasyon” şeklinde bir birliğe hizmet edeceğini anlatıyor. Kimsenin reddedemeyeceği şekilde sürecin gösterdiği istikamet budur. 

Öcalan, böyle bir yönelişi “tarihi Türk-Kürt ittifakı” adına Türkiye ile birlikte gerçekleştirmek istediğini söylüyor. Bunun tarihi anlamı nedir? Bunun tarihi anlamı Lozan öncesine, yani “Misak-ı Milli”ye dahil bütün Kürt topraklarında Kürtlere özerklik vaat edildiği günlere geri dönüştür. Bir anlamda, İran parçası hariç şimdiki Kürdistan parçalarından üçünün birlikteliğini içeren Osmanlı Kürdistanı’na geri dönüştür.

Bildiğimiz gibi, İran Safevilerine karşı Yavuz’un İdrisi Bitlisi ile yaptığı ittifaktan itibaren Osmanlı’da Kürdistan tamamıyla özerkti. Sayısı zaman zaman değişse de 18 mirliği (beyliği) içeren ve hepsinin üstünde “mir-i miran” adıyla bir beylerbeyinin bulunduğu feodal bir yapıydı. Kürdistan toprakları “yurtluk” olarak bu beylere verilmişti, gerektiğinde savaşmak dışında İstanbul’a karşı herhangi bir yükümlülükleri yoktu, devlete vergi vermiyorlardı. Bu durum, Osmanlı devletinde merkezileşme ve buna bağlı olarak her bölgeyi vergilendirme çabalarının başladığı 1830’lardan itibaren bozulmaya başladı. Buna paralel olarak şimdiki Soran ve Botan bölgelerinde aşiretlerin ilk isyanlarına tanık olunmaya başlandı. 20. yüzyıla kadar Babanzade, Şeyh Ubeydullah Nehri, Bedirhanlar gibi önderlikler altında Kürt isyanları gerçekleşti. Ermenilere karşı Abdülhamit’in Kürt aşiretlerinden “Hamidiye alayları” kurduğu dönemde İstanbul’un Kürtlere karşı yaklaşımı yumuşadı. 1. Dünya Savaşı çıktığında Kürtler devletin yanında yer aldı. İstanbul’da tahsil gören Kürt aristokratlarının çocukları bile “aynı dine mensup olduğumuz Türkleri arkadan vurmayız” dediler ve İngiltere’nin kışkırtmalarına gelmediler. Kürtler bütün sınıf ve tabakalarıyla “milli mücadele”nin içinde yer aldılar. (Bu arada, milli mücadelenin aslında bugün anlaşıldığı gibi “Türk ulusunun” ulusal kurtuluş mücadelesi demek olmadığını hatırlatalım. “Milli” mücadele aslında tam anlamıyla “dini” mücadeleydi. Çünkü “Osmanlı millet sistemi” her dini ayrı bir “millet” olarak tanımlıyordu. Dini liderler de o milleti temsil ediyordu. Örneğin millet-i İslam, ayrı ayrı kiliselerle temsil edildikleri için Ermeni Ortodoks milleti, Rum Ortodoks milleti, Süryani Ortodoks milleti, Yahudi milleti gibi… “Milli Mücadele” adı verilen savaşın bir boyutu yabancı devletlerle savaş ise, ikinci boyutu da içerideki gayrimüslim milletlere karşı İslam milletinin yürüttüğü bir iç savaş ve etnik temizlikti. Ayrıca kaydetmeliyiz ki bu iç savaşta Yahudiler Hristiyan milletlere karşı Osmanlı devletinin yanında yer aldılar.)

1918’de savaş yenilgiyle sonuçlanıp Mondros Mütarekesi imzalandığında Osmanlı ordusu Filistin, Arabistan yarımadası, şimdiki Irak ve şimdiki Suriye’nin bir bölümünü İngiliz ve Fransız ordusuna kaybetmişti. Ama ateşkes imzalandığında Halep’in kuzeyi, şimdiki Bayır Bucak Türkmen bölgesi ve Afrin, Kobani, Kamışlı; yani şimdiki Suriye Kürdistanı ile Musul, Kerkük, Hewler, Süleymaniye; yani şimdiki Irak Kürdistanı’nın tamamı Osmanlı ordusunun elindeydi. İstanbul’daki Meclis’te milletvekilleri yenilginin infialiyle, heyecan içinde topluca bir “yemin” içtiler. “Misak-ı Milli” (milli yemin) denilen bu kararın özü şuydu: Mütareke anında ordumuz neredeyse artık o hattan bir adım bile geri çekilmeyeceğiz ve nihai barış anlaşmasını bu sınırı esas kabul ederek yapacağız. Bir süre sonra, İstanbul’u işgal etmiş bulunan İngiliz kuvvetleri bu kararı alan mebusları tutuklayacaktı. Bunun üzerine Ankara’da kurulan yeni Meclis aynı “milli yemin” üzerinde fikir birliği içinde milli mücadeleyi başlatıp sürdürecekti. Üzerine yemin içilen toprakların büyük kısmı Kürt topraklarıydı. Süleymaniye’de Şeyh Mahmut Berzenci liderliğindeki Kürtler tıpkı Anadolu’daki gibi işgale karşı savaşıyordu. M. Kemal bir dönem boyunca, Binbaşı Özdemir Bey komutasındaki küçük bir özel kuvvet göndererek Kürtlerin İngiliz işgalcilerine karşı savaşını destekledi. Aynı süreçte Kürtlere, elde kalan Osmanlı vatan toprakları üzerinde kurulacak İslam devletinde, “anasır-ı İslâmiye”nin (İslam unsurlarının) biri olan Kürtlerin nüfus çoğunluğuna sahip oldukları yerlerde idari siyasi özerkliğe sahip olacaklarına dair söz verdi. Böylece milli mücadele sürecinde, Osmanlı Kürdistanı toprakları üzerinde yaşayan bütün Kürtlerin aktif desteğini aldı. Suriye’nin Türkmen bölgesinde de Osmanlı vatan toprağı için Fransızlarla savaşan İttihat Terakkici Suriyeli aydınları destekledi. Ne var ki, Lozan barış görüşmeleri ve Cumhuriyet’in kuruluşunda bir anda her şey tersine döndü. M. Kemal İngilizlerle anlaştı, petrol ve doğal gaz bulunduğu anlaşılan Musul, Kerkük ve Süleymaniye’yi, yani Kürdistan’ın güney parçasını İngilizlere verdi, Mahmut Berzenci’yi İngiliz ordusu karşısında yalnız bıraktı, İngiltere Kürt kuvvetlerini uçak bombardımanıyla bastırdı. Aynı şekilde, Mondros sınırlarını kuzeye doğru aşmış olan Fransızlara direnen Suriyelilere desteği de kesti. Böylece o zamana kadar (1639’dan beri İran’da kalan Kürdistan parçasını ayrı tutarsak) Osmanlı sınırları içinde bir arada olan Kürtler ve Kürdistan üç parçaya bölünmüş, Güney ve Batı parçası galip devletlere verilmiş oldu. Kürtler büyük bir ihanete uğramıştı. İş bununla kalmadı, bütün yakın arkadaşı paşaları bile devre dışı bırakıp “kaptıkaçtı” bir kararla ilan edilen Cumhuriyet, herkesin zorunlu olarak “Türk” kabul edildiği bir Türk devleti oluverdi. Birkaç ay sonra da Kürtleri milli mücadeleye motive etmekte kullandığı “Halife efendimizi İstanbul’da İngiliz esaretinden kurtaracağız” vaadinin tam tersi yönde davranıp hilafeti kaldıracaktı. Böylece Kürtleri devlete bağlayan son bağ da kopartıldı. (Oysa Sevr anlaşmasında galip devletler Ermenilere bağımsızlık verirken Kürtlere istedikleri takdirde özerklik vereceklerini söylediklerinde Kürtler bu yönde galip devletlere hiçbir talepte bulunmamış, aksine M. Kemal liderliğindeki mücadeleye katılıp özerklik kazanacaklarını ummuşlardı.) Kürt vatanının üçe bölünüp ikisinin İngiliz ve Fransızlara verilmesi ve Türklerle Kürtlerin din kardeşliğini ifade eden “millet-i İslam”ın sembolü olan halifeliğin ilgası ve hemen peşi sıra hazırlanan 1924 anayasasıyla Kürt kimliğinin ve dilinin kesin bir şekilde yasaklanması, 1925’ten itibaren Şeyh Sait, Ağrı, Dersim isyanlarının ve katliamlarının nedeni oldu. O zamanki TKP bile 1926’da Viyana’da Şefik Hüsnü liderliğinde, Nazım Hikmet’in de katıldığı dar bir konferansta Lozan anlaşmasını Kemalist iktidarın “anti-emperyalizmden vazgeçişi”, “döneklik”, “Misak-ı Milli’ye ihanet” diye suçluyor ve mahkûm ediyordu. (1926 Viyana Konferansı, TÜSTAV yay.)

Hatırlayacak olursak, Öcalan’ın 2013 Newroz mektubundaki çağrıda “Türklerle Kürtlerin Misak-ı Milli çerçevesinde, İslam kardeşliği temelinde birliği” ibaresi vardı. Bugün tam olarak aynı şeyler söylenmese de yönelim aynıdır: “Konfederalizm” vb. şimdilik belirsiz biçimler altında üç parçayı birleştirerek Kürt meselesini Lozan öncesinde, Türk tarafının “özerklik” vaat ettiği koşullara döndürmek. Ve buradan yürümeye çalışmak. Yalçın Küçük’le birlikte geliştirdikleri “Kürt sorununu çözen Türkiye büyür, çözemeyen Türkiye küçülür” politikasının esprisi de aynıydı.

Silah yakma töreninin 1920’lerde M. Kemal’i temsilen destek için gelen Binbaşı Özdemir Bey’in ziyaret ettiği Şeyh Mahmut Berzenci’nin karargahının bulunduğu Casene mağaralarının önünde yapılmasının da böyle bir sembolik anlamı olduğu anlaşılıyor.

Biz Türkiyeli devrimciler olarak, en azından KOMÜN olarak, Kürt halkıyla ba şından beri her zaman dayanışma içinde olduk. Önümüzdeki süreçte yeni bir stratejiye geçtiğinde de Kürt Özgürlük Mücadelesine desteğimiz ilkeseldir, desteğimiz sürecektir. Ezilen veya sömürge ulusun mücadelesi silahlı bir kurtuluş mücadelesi biçiminde de gelişse, demokratik reformlar temelinde de gelişse, ezen ulus devrimcileri tarafından desteklenmelidir. Ne var ki şu aşamada Türkiye ile Kürdistan arasındaki sömürge ilişkisi ortadan kalkmış olmamaktadır.

Kürt halkı şüphesiz kendi kaderini bağımsız devlet kurarak tayin etmek zorunda değil. Bağımsız devlet kendi kaderini tayin biçimlerinden sadece birisi. Federasyon, özerklik veya bilmediğimiz yeni farklı biçimlerde de kaderini tayin edebilir. Önemli olan, buna özgürce bir referandumla karar vermesidir. Bunun da koşulu nettir: askeri işgalin son bulduğu bir Kürdistan’da yapılacak referandum. Ancak o koşullarda ortaya çıkacak tercih ulusun gerçekten özgür iradesi olacaktır. Sorunu böyle koyduğumuzda, halihazırdaki “süreç”in tarihi Kürt ulusal sorununu çözmeyeceği çok açıktır.

Kürt Özgürlük Mücadelesi bu paradigma değişimiyle beraber Ulusal Kurtuluş Devrimi’nden vazgeçmiş oluyor. Daha önce hedef, ulusal kurtuluş savaşı yoluyla ulusal demokratik devrimdi. Bundan vazgeçiliyor. Dolayısıyla Türkiye devrimi ile birleşik devrim fikrinden de vazgeçilmiş oluyor. Bu elbette bizim açımızdan önemlidir. Dolayısıyla Türkiyeli devrimcilerle KÖH’ün ilişkisi bundan sonra devrim ve iktidar temelli bir ittifak biçiminde olmayacaktır. Ama şu açık bir şeydir ki, bundan böyle Kürdistan Özgürlük Hareketi reformlarla adım adım tedrici bir şekilde yol almaya çalışacak olsa da, o haliyle de Türkiye’deki faşist diktatörlüğe karşı anti faşist mücadelenin en önemli koludur ve bizim en önemli ittifak kuvvetlerimizden birisi olmaya devam eder.

“Yeni Paradigma”

Buradan paradigma konusuna geçebiliriz. “Yeni paradigma” olarak Savunmalar’da ifade edilen, en son “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu”nda da bir şekle kavuşturulan görüşler aslında reel sosyalizmin 20. yüzyılın sonundaki yenilgisiyle başlıyor. “Manifesto”da da reel sosyalizmin çöküşüyle beraber PKK’nin bir ideolojik krize girdiği söyleniyor ve “Bu krizi ilk kez demokratik ulus formülasyonuyla aşmaya başladık” deniliyor.

Reel sosyalizmin çöküşü elbette ki ağır sonuçlar doğurdu, 73 yıllık büyük bir deney yıkıldı. Sadece içten çökme değildi, bu tartışılabilir. Dış etkiler de vardı. Amerika’nın “Stratejik Savunma İnisiyatifi” denilen ve Sovyetler Birliği’ne eğer bu projeye karşı koyacaksa 2 küsur trilyon dolarlık ek askeri harcama yükleyen bir atağı vardı. Batı medyası o dönemde çevrilen bir filmin adını kullanarak bu projeye “Yıldız Savaşları” projesi adını takmıştı. Uzayın lazer silahlarıyla donatılmasını esas alan bu proje, nükleer dengeyi kesin bir şekilde ABD lehine bozuyordu. Sovyetlerin bu kadar büyük bir askeri harcama yaparak aynı karşıt sistemi kurması olanaksızdı, bunun altından kalkması mümkün değildi. Sovyetlerin ve Gorbaçov’un teslimiyet politikası işte bu noktada yavaş yavaş başladı. Yani yıkımın bir yanı dışarıdan emperyalist zorlamaydı, bunu unutmamalıyız. Ama esas olan elbette içteki çöküştür.

20. yüzyıl insanlığın binlerce yıllık sınıflı tarihten sonra dünya çapında ilk kez kendi kaderini eline alışının ve kendi geleceğini kurmaya kalkışmasının yüzyılıydı. 1917’de başlayan bu büyük girişim 1990’larda yenilgiyle sonuçlandı. Haliyle, yenilgiyle sonuçlanan her mücadeleden sonra sorgulama kaçınılmazdır. Mücadele yöntemleri, biçimleri, taktikleri gibi teori de bundan doğal olarak nasibini alır. Ne var ki, sınıf mücadelesinde teori hiçbir zaman sonucu belirleyen değildir. Sınıflar savaşı vardır ve siz o savaşta bir tarafın kazanması için yerinizi alırsınız ya da almazsınız, temel teorik tercih budur. Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz. Ama bunun peşi sıra şöyle bir önerme doğru değildir: “Başarı için mükemmel bir teori şart”. Hayır, devrim yanında saf tutmakla siz teorinizin asıl gereğini yapmışsınızdır. Dostu düşmanı doğru ayırt ettiyseniz, ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu koşulları genelde doğru tahlil ettiyseniz artık gerisi tamamıyla doğru mücadele taktiklerine, doğru zamanda doğru politikalar geliştirmenize, doğru mücadele araçları ve yöntemleri kullanmanıza, koşulların gerektirdiği örgüt ve çalışma tarzı geliştirmenize ve bütün bunları yıkılmaz bir irade ve kararlılıkla uygulayabilmenize bağlıdır. Pratik mücadelenin kendisi, sizin geriye kalan bütün teorik eksiklerinizi görüp tamamlamanızı, teorideki yanlışlarınızı düzeltmenizi sağlar. Başarıya ulaşan hiçbir devrimci hareket başlangıçtaki teorik hamlıkta değildir. Kısacası, hiçbir teori daha işin başındayken başarıyı garanti etmez. O size sadece doğru bir hedef verir, doğru bir yön çizer. Başarı veya başarısızlık, bu doğru yönelişi bin bir karmaşa içeren sosyal mücadeleler ortamında güç toplayıp hayata geçirme becerinize bağlıdır. Yönünüz ve amacınız doğru olduğu halde başaramadıysanız, bu ya sizin kitleleri örgütleyip dövüştürecek taktik, politik, örgütsel vb. beceriden yoksun oluşunuzdandır, ya da düpedüz güç yetiremeyişinizdendir. Ama her halükârda yenilginizin sorumlusu, teori düzeyinde başlangıçta yaptığınız tercih olmaz. Sizin başarısızlığınıza rağmen o tercih doğru olmaya devam eder.

Mahallenin millete kan kusturan kabadayısıyla kavga edip dayak yemiş olabilirsiniz. Yanlış yerde yanlış zamanda kendinizi hazırlamadan kavgaya tutuşmuş olabilirsiniz, yanlış yöntem ve araçlarla dövüşmüş olabilirsiniz, mahalleliyi arkanıza almayı ihmal etmiş olabilirsiniz vb. Ama bütün bunlar kavgaya tutuşmakla yanlış yaptığınız ve bundan böyle onunla uzlaşmanız gerektiği anlamına gelmez. Brecht’in şiirinde dedikleri akla geliyor: “yenilirken öğren yenmeyi / yenil / daha iyi yenil”.

Yenilginin zorunlu sonucu olan sorgulamadan teorimiz de şüphesiz muaf değildir. Ama bu sorgulama yaşamda yaptığımız temel tercihin bir kalemde reddiyesi biçiminde kolay olmamalıdır. Öcalan’ın fikri anlamda temellendiremediği Marksizm reddiyesinin kolaylığı bize bunları düşündürtüyor. 20. yüzyılda apaçık bir şekilde yenildik, emekçilerin sahiplenmediği çürük “sosyalizm”ler kurduk, bütün bunların verilecek hesabı vardır elbette. Ama devrim ve sosyalizm insanlığın kurtuluş yolu olmaya hala devam ediyor.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra dünya solunda, özellikle Batı’da, devrim siz bir sosyalizm, devletsiz bir sosyalizm tartışmaları arttı. Yani “bak devrim yaptık ama 73 sene sonra yenildi. Peki devrimsiz bu iş mümkün olamaz mı? Veya sosyalist devlet olmadan, devletleşmeden kapitalizmin içinde sosyalizm yapamaz mıyız?” türünden tartışmalar ciddi olarak bilhassa akademi dünyasında gelişti.

Cezaevinde Öcalan’ın çok geniş okumalar yaptığını biliyoruz. Batı kaynaklı yukarıda bahsettiğimiz   türden okumalar yaptığını da rahatlıkla tahmin edebiliriz. Bunların en azından dışarıda HDP üzerindeki etkisini gördük, HDP bir ara kendini “radikal demokrat bir parti” ilan etmişti. “Radikal demokrasi” görüşü Avrupa’da gelişti, Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe isimli ideologlar diyorlardı ki: Dünyada devrim perspektifi kalmadı. Devrim perspektifini zorlamaya gerek de yok ama toplumda antagonist güçler, uzlaşmaz güçler var. Habernas’ın “müzakereci demokrasi” fikri kadar sağa kaymayalım. Bu uzlaşmaz güçler arasındaki mücadeleyi mümkün olduğu kadar radikal biçimde yürütmeliyiz. Yani devlete karşı sınıf olsun, diğer ezilen kimlikler olsun, en radikal şekilde devleti dönüştürme çabası içinde olmalı. Çatışmacı bir siyaset izlemeli. Ama bu, devleti ele geçirmeyi ve yıkmayı hedefleyen bir mücadele olmamalıdır. Devleti daimi olarak daha çok dönüştürme, daha çok dönüştürme, sonsuza kadar bitmeyecek bir dönüştürme süreci. Bu süreçte devrim yoktur. Bu görüşlerin yeni paradigmada etkisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 

İkinci olarak, Öcalan’da (zaten Öcalan’ın kendisi Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda yeni çizgiye ismini de koyarak “komünalizm” demişti) Murray Bookchin isimli eski komünist, sonra anarşist, sonra kısmen liberal anarşist olan Amerikalı bir teorisyenin görüşlerinin etkisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. O da şunu söylüyor: Eski Ortaçağ Avrupası’ndaki Paris’in veya Kuzey İtalya’daki şehir belediyelerinin, şehir komünlerinin deneylerini ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki New England bölgesindeki belediye deneylerini kullanabiliriz ve buralardan bir sosyalist çıkış yapabiliriz. Buralardan geliştirilecek bir sosyalizm perspektifi ileride kent konfederasyonları oluşturarak ülkenin tümünü kucaklayan yeni adımları, yeni açılımları önümüze getirebilir. Yeni paradigmanın ikinci ayağı budur.

Üçüncü ayağı ise, “komün” ve “sınıf”la ilgili olarak söyledikleridir. Ancak bundan önce Öcalan’ın şimdiki tarih anlayışına, ondan da önce felsefi bakışının temeline ilişkin bir şeyler söylemeliyiz.

Öcalan Savunmalar’da da aslında bunu ifade etmişti. Bize göre doğru olmayan felsefi bir yaklaşımla başlıyordu her şeye ve şunu söylüyordu: “Tarih boyunca geçerli olan materyalizm ve idealizm ikilemi, bu felsefi ikilem yanlış bir ikilemdir. İdealizme de ihtiyaç olabilir. Bazı durumlarda gerçeğe ulaşmak için materyalizme de ihtiyaç olabilir. Sonuçta, bu bir “hakikat arayışı”dır. Sonsuza kadar sürecek bir hakikat arayışı.” Bilgiyi soyut ve biraz tasavvufi bir kavram olan “hakikat arayışı” olarak nitelemek, daha en baştan bilinemezci, nesnel bilgiyi imkânsız gören, idealist bir bakış açısına kapı açıyor. İdealizm-materyalizm ikilemine gelirsek, esasında insanlığın varoluşundan beri felsefe düzeyindeki temel sorun budur. Hangisi zamansal

bakımdan önce geldi? Madde mi, yoksa bilinç mi? Dolayısıyla temel tartışma ko nusu budur: bilinç mi maddenin bir ürünüdür, yoksa madde mi bilincin? Zamansal bakımdan hangisi önce geldi? Hangisi diğerinin ürünü olarak ortaya çıktı? Elbette bilinç ortaya çıktıktan sonra, ki insan bilincini kastediyoruz, başka daha yüksek, tanrısal bir bilinç ve irade yok, insan bilinç ve iradesi ortaya çıktıktan sonra her bakımdan maddeyi değiştirebilir, ona yön verebilir, maddi dünyada çok büyük değişiklikler yaratabilir. Ama söz konusu ikilemin konusu bu değildir. Materyalizm adına hedefe kaba materyalizmi koyarak materyalizmle hesaplaşmış olmazsınız. İnsan bilinç ve iradesi, maddenin evriminin bir konağında ortaya çıktığı andan itibaren doğa yasalarını da keşfederek maddi doğa üzerinde olağanüstü etkili olmuştur. Birçok durumda belirlenen değil belirleyendir artık. Materyalizmi idealizmden farklı kılan bunlar değil, zamansal bakımdan bilincin maddeden sonra meydana geldiği ve maddenin, bir yaratıcı üst bilinç tarafından yönetilmeyen kendi evriminin bir ürünü olduğudur. Öcalan ise, mesela kuantum fiziğine ve benzeri konulara dair uzun tartışmalarında “varlık” yani maddi varlık varsa mutlaka onun anlamının da var olduğunu söyler. Anlamıyla beraber varlık vardır diye düşünür. Oysa anlam tamamıyla insana özgüdür, insan bilincinin ürünüdür. Varlık temelde maddidir ve insan yokken anlam da yoktur. Biz felsefi olarak monizme inanıyoruz. Yani varlık esas itibariyle maddi temelli midir, yoksa bilinç, tin, ruh vb. temelli midir, sorusu felsefenin temel sorusudur. Buna maddi temellidir ya da hayır bilinç temellidir diye monist bir cevap verebiliriz; ya da hem maddi hem bilinç temellidir diye düalist bir cevap verebiliriz. Biz burada monist ve aynı zamanda materyalist bir bakış açısına sahibiz.

Sonuçta bu saf felsefi ayrımlar siyasal-toplumsal mücadelede pek de önemli sayılmaz. Ama felsefenin toplumsal mücadeleyle, siyasetle buluştuğu tarihsel materyalizm gibi bir konu gündeme geldiğinde gayet önemli hale gelebilirler.

Tarihsel materyalizm meselesinde Öcalan çoğumuzun aşina olduğu, o klasik tarihsel materyalizmi doğru bulmuyor. Şunu söylüyor savunmalarda: “Hegel ve Marks uzmanı değilim, pek okumadım da. Haklarında ana fikir dışında bilgili değilim. Fakat önemsiyorum ve yorum hakkının bir özgürlük görevi olduğunu belirtiyorum. Belki de kapitalizmi ve modernite toplumunu en çok etkilemiş olmalarından ötürü özgürlük ve eşitlik görevleriyle bağlantılandırıyorum. Marks’ı ve Engels’i eleştirdiğim nokta, tam da Hegel’i eleştirdikleri noktadır. O da devlete ve hukuka neden öncelik tanıklarıdır. Hegel bence en gerekli noktadan düşüncesini geliştiriyordu. Başlanması gereken yerden başlıyordu. Tarihi hata yapan, Marks ve Engels’in kendileridir. Yani ekonomizm sapması sanıldığından çok daha fazla. Bu sapma, 150 yıllık sosyalizm, yani eşitlik-özgürlük dolayısıyla demokratik toplum mücadelesinin beklenen başarıyı gösterememesinin temel nedenidir”.

Biliyoruz ki, Marks Hegel’i eleştirirken, tarihin etkin belirleyici gücünün hukuk veya devlet olmadığını, tam tersine hukuku ve devleti belirleyenin maddi üretim biçimi olduğunu söyler. Marks buradan yola çıkarak “baş aşağı duran Hegel’in diyalektiğini ayakları üstüne diktiğini” söyler. Öcalan ise Hegel’in diyalektiğini olumlar.

Konu tarihin materyalist temelde mi idealist temelde mi daha doğru anlaşılabilece ği konusuna geldiğinde de Öcalan Hegel’i doğru bulur. Öcalan, bu “tersine çevirip ayakları üstüne dikme”nin Marks’ın asıl en büyük yanlışı olduğunu söyler. Öcalan, Hegel’in bu noktada doğru olduğunu söyler. Yani toplumsal tarihte, toplumun değişen maddi üretim temelinin değil devlet, hukuk, siyasetin esas belirleyici olduğunu ifade eder.

Öcalan’ın Marksist tarih anlayışıyla çelişkisi bu en temel noktada başlıyor. Bunun dışında tarihe yaklaşımında; sınıf mücadelesinin tarihin motoru olmadığını ve tarihin itici gücünün komünle devlet arasındaki mücadele olduğunu söylüyor. Ve bunun sadece tarihte böyle olmadığını, bundan sonra da böyle devam edeceğini ekliyor. Öcalan’a göre görevimiz, devlete karşı komünün güçlendirilmesidir.

Bu noktada, Öcalan’ın Doktor Hikmet Kıvılcımlı’dan bir şekilde ilham aldığını düşünmemiz için çok neden var. Ama doktor bunları söylemiyor. Aynı zamanda Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı Öcalan’ın  sonuna kadar okuduğundan emin olabiliriz. Çünkü Öcalan’ın Kürt mücadelesine soyunduğu dönemde 1978-79’da Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın 1930’larda cezaevinde yazdığı bir kitabı çıkmıştı: “İhtiyat, Kuvvet, Milliyet” Bu kitapta 1930’larda Doktor Hikmet Kıvılcımlı diyordu ki, “Kürdistan sömürgedir ve bu sömürge varlığına karşı Kürt halkının partizan mücadelesi -yani daha sonraki deyişle gerilla mücadelesi- verme hakkı vardır ve vermelidir. Böyle bir durumda Kürt halkının müttefiki Türkiye proletaryası ve onun partisi TKP mutlaka bu gerilla savaşını desteklemelidir”. Düşünün ki bunlar cumhuriyetin ilanından hemen 7-8 sene sonra yazılmış düşüncelerdir. 1930’larda yazılıp ilk kez 1970’lerin sonunda yayınlandığı zaman büyük yankılar yaratan sadece bu kitap bile Öcalan’ın Kıvılcımlı’nın bütün görüşlerini merak edip okumasına yeter.

Konumuzla olan bağlantısına gelirsek; Doktor’un “tarih tezi” diye ifade edilen bir görüşü vardır. Onun sosyalist fikir dünyamıza katkı denilebilecek en önemli ayırt edici görüşü de bu tarih tezidir. Doktor burada şu sorunun peşine düşer: Kapitalizmle beraber bazı ülkelerde ilk sosyal devrim gerçekleşti. Fransa, Hollanda ve İngiltere’de feodal krallıklara karşı burjuvazi ayağa kalktı, bir devrimle feodal egemenleri siyasal iktidardan alaşağı etti. Peki kapitalizm öncesi tarihte bunun bir benzerini neden göremiyoruz? Köleler ne kadar mücadele etmiş olsalar da hiçbir yerde köle sahiplerinin iktidarını yıkamamışlar. Ama buna rağmen kölecilik serfliğe, yani feodalizme nasıl evrilmiş? Alt sınıflar üst sınıfları devirmediyse pre-kapitalist tarih boyunca bir üretim tarzından diğerine nasıl geçildi? Veya aynı üretim tarzı içinde kalsa bile bir uygarlık bir başka uygarlıkla nasıl yer değiştirdi ve bunlar birbirini kovalayıp durdu? Bu binlerce yıllık sürecin itici gücü neydi?

Biliyoruz ki, Marks üretici güçlerin gelişimiyle üretim ilişkileri arasındaki zorunlu uyum bozulduğunda bir toplumsal devrim çağının başladığını, bunun bir sonucu olarak sınıflar arasındaki savaşta birinin diğerini alt ettiğini ve bir üretim tarzından bir başka üretim tarzına geçildiğini ya da sonu gelmez bir sınıf savaşı içinde bütün bir toplumun çöktüğünü söyler.

Doktor, bu bilgiler ışığında antik Ortadoğu medeniyetlerine baktığında şunları görür: Milattan önce 5000-4500 yılları arasına tarihlenen ilk sınıflı, merkezi devletli toplum olan Sümer medeniyetinden itibaren, her biri yüzlerce, bazen binlerce yıl süren, birinin yıkıntısından diğerinin doğduğu Akad, Babil, Asur ve Pers imparatorluklarının her biri diğerinin yerini alırken elbette ona bir şeyler katmıştır ama esas itibariyle toplumsal sistem aynı kalmıştır. Toprakta devlet mülkiyetinin geçerli olduğu, devletin geniş topraklarda büyük bir nüfusu yönettiği, merkezi sulama sisteminin devlet tarafından kurulup çalıştırıldığı, “devlet sınıfları” diyebileceğimiz dar bir egemen zümre dışında bütün bir toplumun kullaştırıldığı, yöneticilere yılışarak var olan bir tefeci-tüccar zümresinin dışında servet birikimine fırsat verilmeyen bu sistemde; elbette vergi, angarya, askerlik gibi bin bir sorundan dolayı içeride sosyal huzursuzluklar eksik değildi. İç kargaşa ve sınıf mücadeleleriyle toplum çökme aşamasına geldiğinde bir dış etkenle devletin el değiştirdiğini ve yeni bir kavmin yönetiminde yaşamın devam ettiğini görürüz. Bu dış etken barbar komünlerdir. Yerleşik uygarlıkları her zaman tehdit eden, bazen devlet tarafından yenilgiye uğratılıp vergiye bağlanarak zorla yerleşik yaşama geçirilip “medenileştirilen” barbar göçebe kavimler, bazen da tarımcı medeniyetin iç kargaşalarla zayıf düştüğü bir anda merkezi devleti yıkıp yağmalayarak ele geçirirler.

Ele geçirdiklerinde ne olur? Yıkılan medeniyetin ezilen ve sömürülen sınıfları barbar komünleri kurtarıcı gibi karşılar. Çünkü komün geleneklerini halen yaşatan barbarlar, köleliğin ne olduğunu bilmezler. Bu yüzden barbar istilaları her yerde ezilen sınıflar için yaşamı biraz daha rahatlatır, biraz daha katlanılır kılar. Ezilen sınıflar için bir anlık özgürlük nefesi olurlar. Ancak istilacı barbar savaşçı komünler üretici güçlerin gelişimi bakımından yıktıkları medeniyetten hayli geri bir düzeyde olduklarından, egemenliklerini sürdürebilmek için karşılaştıkları bu yeni sistemi devralıp sürdürmekten başka çareleri yoktur. Bir süre sonra barbar askeri şefin imparatorluk giysilerine büründüğünü, komün geleneklerinin unutulup gittiğini ve galiplerin, yendikleri sınıflı medeniyetin kültürüne tamamıyla asimile olduklarını görürüz. Kendi göçebe dinlerinden ve kültürlerinden üç beş unsur katsalar da yıktıkları medeniyetin dilini, dinini, kültürünü benimserler. Nihayetinde komün gelenekli barbar akınları yıktıkları medeniyete, ömrünü uzatması için bir “barbar aşısı” yapıp onu bir süre için yenilemişlerdir, o kadar. Eski sistem yeni yöneticileri kendine benzeterek sürüp gider. Engels’in Roma İmparatorluğu’nu yıkan göçebe Germen barbarları için kullandığı “fethedenlerin fethedilmesi” olgusu bütün benzeri durumlarda yaşanan gerçektir.

Roma’yı yıkan komün gelenekli Germen kavimleri de üretim güçleri bakımından Roma’dan çok daha geri bir düzeyde olduklarından hızla sınıflaştılar, devletleştiler, Roma’nın yönetim sistemini aynen devraldılar, Hristiyanlaştılar ve Roma’nın bir devamı gibi Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu oldular. Köleler tarafından kurtarıcı gibi karşılanmışlardı, kendileri feodal beyler haline gelirken köleliğin yıkılmasıyla serfliğe geçişe de vesile oldular.

Ortadoğu’da Sümer merkezi uygarlığını yıkan Akadlar Semitik kökenli göçebe çöl komünleriydi. Kurdukları Akad devleti ile kendileri Sümer sınıflı medeniyetini devam ettirdiler; Sümer yazısını, Sümer dinini ve sulama teknolojisini benimsediler. Akadları yıkıp Babil medeniyetini kuran Amoriler, Gutiler, Kassitler de göçebe barbar komünlerdi; yıktıkları Akad sınıflı uygarlığı tarafından asimile edildiler. Bunların kurduğu Babil imparatorluğunu Elamlı, Med, Arami göçebe savaşçı komünler istila edip askeri bir imparatorluk olarak Asur devletini kurdular. Asur devletini yıkan ise Asyalı barbar Persler oldu. Sonuç itibariyle bu binlerce yıl boyunca, her çökme aşamasına gelmiş sınıflı medeniyet, bir takım komün gelenekli barbar göçebelerce yıkılıyor, yönetimi ele alan barbar kavimlerden her biri “Babil’in asma bahçeleri”nden kimi ölçüm sistemlerine veya Hammurabi kanunlarına kadar kimi yenilikler getirecek olsalar da fethettikleri daha ileri uygarlığın toplumsal sistemini çaresizce tekrarlıyorlardı. Orta Doğu’da binlerce yıllık tarihin döngüsel bir tekerrür biçiminde görünmesinin sebebi buydu. Sümerler’den sonra Hititler ve Mitanniler dışında kendi iç dinamikleriyle komünal toplumdan çıkıp tarımcı yerleşik medeniyet kuran hemen hemen olmadı. Bütün diğer topluluklar ataerkil göçebe komün evresindeyken ya bölgedeki egemen devlet tarafından zorla yerleştirilip vergiye bağlanarak sınıflı topluma adapte edildiler, ya da “çökkün” bir medeniyeti yağmalayıp istila ederken fethettikleri o medeniyet tarafından kendine benzetildiler. Aslında sadece Ortadoğu’da değil, bütün dünyada komünden çıkış bu iki yolla oldu. Ya kendi dinamikleriyle tarımcı, yerleşik sınıflı, devletli topluma geçiş, ya da sınıflı yerleşik toplumlar tarafından zorla geçirilerek ya da onları yenerken onlara benzeyerek… Göçebe barbar Moğolların Kubilay Han liderliğindeki kolunun Çin’i fethettikten sonra nasıl Çinlileşmek zorunda kaldıkları ve Çinli bir hanedan olarak “Yuan hanedanı” adıyla Çin’i yüz küsur sene yönettikleri de bir örnek olarak hatırlanmalıdır.

Böyle bakıldığında bütün Ortadoğu yazılı tarihi, Sümerler’in değişe dönüşe kendisini “tekrar” ederek Büyük İskender’in fethine kadar sürmesi olarak görülebilir. Kimi Batılı tarihçiler Abbasiler’in sonuna kadar Sümer’in esas itibariyle sürdüğünü iddia eder.

Buradan komün ve sınıf meselesine dönelim.

Demek ki, kapitalizm öncesi tarihte muhtelif şekiller altında bitmek bilmez bir sınıf mücadelesi görüyoruz; ama ezilen, sömürülen sınıfların egemenleri iktidardan alaşağı edebildiğini görmüyoruz. Elbette ezilen ve sömürülen sınıflar, insanlığın henüz yeni içinden çıktığı komün geçmişine geri dönüşün özlemi içindedirler. Ama bu özlem kapitalizm öncesi çağların sınıf kavgalarında bir sonuç vermeye yetmese de, dışarıdaki komünlerin, yani barbar göçebe kandaş komünlerin, o yerleşik sınıflı toplum içindeki ezilen sınıflar lehine olan fiili müdahalelerinin tarihteki olumlu rolü inkâr edilemez. Cermen barbarlarının Avrupa’da köleliğin kalkıp serfliğin gelmesindeki rolü kadar olmasa da Ortadoğu merkezi devletlerinde de göçebe komünler istila ettikleri medeniyet içindeki sömürülen kitleler lehine bir nebze de olsa ferahlama getirmiş, bir üretim tarzından bir başkasına geçişe vesile olamasalar da devraldıkları sisteme bir “gençlik aşısı” yapmışlardır.

Yani tarihte komünün olumlu rolü, Öcalan’ın söylediği gibi bir sınıflı toplumun içindeki komünlerin  devlete karşı rolü olarak karşımıza çıkmaz. Sınıflı toplumun içerisinde komün çoktan çözülüp gitmiştir zaten. Komünün rolü, dışarıdaki barbar savaşçı kandaş komünlerin fiili olarak sınıflı uygarlığı yıkıcı aksiyonu biçiminde karşımıza çıkar. Onlar da sınıflaşmaya uğradıklarında rolleri bitmiş olur. Dolayısıyla tarihte bir toplumun içinde somut olarak yaşayan komünlerle devletin kesintisiz mücadelesine şahit olmayız. Ama toplumun içinde yaşayan komün geleneğinin, kültürünün her dönemin sınıf mücadelesine ezilenler lehine elbette bir katkısı vardır.

Dr. H. Kıvılcımlı, burjuva ve proleter devrimlere “sosyal devrim” adını verirken, kapitalizm öncesinde barbar komünlerin yıkıcı kollektif aksiyonuyla aynı üretim tarzı içinde bir medeniyetin yıkılıp yerini yenisinin alması veya yine barbar komünler eliyle kölecilikten serfliğe geçişlere “tarihsel devrim” adını takar.

Asıl önemlisi şu ki, “tarihsel devrim” döneminin kapandığını, günümüzde gündemde olanın proletaryanın öncülüğünde bir sosyal devrim olduğunu söyler. Doktora göre komün geleneklerini yaşatan topluluklar, -Kızılbaş Alevilik, Ezidilik- bir kısım dağ ve çöl toplulukları gibi dini ve etnik gruplar proletaryanın devriminde onun doğal müttefikleridir. Kendi başlarına kapitalizmi ortadan kaldırma kabiliyetleri yoktur.

Öcalan hem antik tarihte komünün rolünü sınıflı toplumun dışında, etrafındaki göçebe komünlerin çökme aşamasına gelmiş bir medeniyeti savaşçı akınlarla yıkması tarzında dışarıdan bir etki olarak değil, içeride hala çözülmemiş farz ettiği komünlerin devletle mücadelesi olarak anlamakla yanılmaktadır; hem de komünün pre-kapitalist tarihteki rolünü, eskiden olduğu gibi geleceğe projekte ederken yanılmaktadır.

Hikmet Kıvılcımlı “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere” adlı kitabında tam da bu yanılgıya parmak basar. Kitapta, adaya ilk gelen Anglolar, Saksonlar, Vikingler gibi komün gelenekli toplumların işgalci Roma’nın köleciliğine ve Kıta Avrupası’ndan Normanlar üzerinden gelen feodalizme karşı nasıl direndiğini anlatır, savaşçı komünlerin askeri demokrasi geleneğinin Kralı boy beyleri olan baronlarla nasıl uzlaşmaya mecbur bıraktığını, bunun ürünü olan Magna Carta’yı ve parlamento geleneğini uzun uzun anlatır, komün geleneğinin olumlu rolünü vurgular. Bununla birlikte kitabın sonunda okuyucuya uyarı babından yazdığı “son söz” önemlidir. Şunları söyler:

“Bütün tarihi yalnız barbarlıkla izah etmedik: tümüyle unutulmuş bir tarih zembereğinin üstüne bastık. Ekonomik determinizmi mekanik anlayışlardan kurtarmak için, biraz tecritli de olsa, ilkel sosyalizmin rolünü kabartılandırmak gerekiyordu. Tek başına barbarlık, hiçbir zaman tarihin biricik gücü olamaz. Son bir defa daha tekrarlayalım: (Tarih+insan+teknik+coğrafya) üretici güçler, ancak dördü birden göz önünde tutulursa yeteri kadar izah edici olurlar. Tek başına barbarlığın (tarih+insan) üretici güçleri tarih yapmaya değil, yürütmeye yetseydi medeniyetin henüz bir avuç Sümer insanından başkasını dejenere edemediği ilk konağında barbarlık, taze Ağade’li Semitlerle birlikte köle ekonomisini izafi hürriyetli serfliğe, oradan da işçi tutan kapitalizme ulaştırıverirdi. İlkel sosyalizm, barbarlık kılığı altında tarihsel devrimler yaratarak sosyal devrimlere VEKİLLİK ediyordu. ASİL veya MÜVEKKİL olan bilimsel sosyalizm insan varlığını ve bilincini sardıktan sonra elbet vekile rol kalmaz.”

Yani geleceğin asli kurucusu komün geleneği değil, proletaryanın sınıf mücadelesidir. Komün geleneği günümüzde ve gelecekte de tarihi ilerletici rol oynar ama bilimsel sosyalizm ışığında işçi sınıfının müttefiki olarak.

Öcalan, tarihi ve geleceği sınıflar mücadelesi ekseninde değil, devlete karşı komünün mücadelesi şeklinde tanımlarken bahsettiği, bildiğimiz kandaşlık temelinde örgütlenen tarihsel komündür. Ancak Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nun bir yerinden itibaren komün aniden belediye olur. Avrupa dillerinin bir kısmında “komün” kelimesinin aynı zamanda “belediye” anlamında kullanıldığı doğrudur. Ama bunun insanlık tarihinin bir evresindeki sınıfsız, eşitlik ve özgürlük toplumuyla bir ilgisi yoktur. Komün, komünote, topluluk, cemaat bunların hepsi günlük dilde aynı anlama gelir, ama farklı tarihsel-sosyal bağlamlarda farklı anlamda kullanılırlar. Ortaçağ çıkışından başlayarak Avrupa’da feodal krallık ve prensliklerden özerklik kazanan, giderek ticaret, zanaat ve finans merkezleri haline gelen, burjuvazinin ve proletaryanın şekillendiği kentlerin ve bunların sadece zenginler tarafından oluşturulan belediye yönetimlerinin konumuz olan tarihsel eşitlikçi özgürlükçü komünle bir benzerliği yoktur. Dolayısıyla tarihte kesintisiz bir “devlete karşı komün” mücadelesinden bahsedip şimdi aniden belediyelerin merkezi devletle mücadelesini aynı şeyin devamı olarak sunmak mantık kayması olmaktadır.

Bu tartışmada asıl önemli soru şudur: Kentte, kırda komün örgütlenmeleri veya halkı bu tarzda örgütleyen belediyelerle sermayenin ve burjuvazinin siyasal iktidarı altında, kapitalist üretim ilişkilerinin hâkim olduğu bir ülkede bu yolla sosyalizm kurabilir miyiz? Öcalan’ın “demokratik toplum sosyalizmi”, kapitalist devletin varlığı altında ve etrafını kuşatan kapitalizmin içinde yaratılacak bir sosyalizm öngörüyor. Üretim araçlarının özel mülkiyeti sorunu bu projede üzerinden atlanan en kritik meseledir. Üretim araçlarının özel mülkiyetine dokunmayan bir tür “sosyal adalet” kapitalizmi teorik olarak mümkündür. 20. yy. sosyal demokrat iktidarlarının amacı da buydu. Ama bu, sosyalizm değildir.

Sosyalizm, her şeyden önce üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti demektir. Bunun da yolu “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi”nden geçer. Devrim ve proletarya diktatörlüğü bu yüzden bir zorunluluktur. Devrim olmaksızın sosyalizme ulaşmak mümkün değildir. Keşke tedrici reformlarla, yavaş yavaş kapitalistleri ellerindeki mülkleri topluma devretmeye ikna ederek mümkün olsaydı. Tarihte bu yollar da çok denendi, olmadı. Ütopik sosyalist Robert Owen’ın beyhude çabaları öğreticidir.

Üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı bütün sınıflı toplum biçimleri birbirinin bağrında doğar, sömürüye dayalı bu üretim tarzları bir arada bulunabilir ve bir süre sonra diğeri egemen üretim tarzı haline gelebilir. Kölecilik varken feodalizm, feodalizmin içinde kapitalist üretim ilişkileri doğup gelişebilir. Ama sosyalizm, üretim araçları üzerinde özel kişi mülkiyetinin ilgasını gerektirir, bu ise işçi sınıfının iktidarını, yani siyasal bir devrimi gerektirir.

Denilebilir ki, mevcut düzen içinde emekçi sınıfların komün tarzı örgütlenmeleri yararsız bir şey mi? Asla. Şüphesiz yerel halk komünleri, dayanışma ağları, ortak mutfaklar, halk meclisleri vb. tipte örgütlenmeler son derece olumludur. Bizim dergimizin adı da KOMÜN ve her kesimde komünler kurmak için uğraşıyoruz. Bu halk örgütleri iki bakımdan yararlıdır: Birincisi devrim öncesinde halkın kendi iradesini ortaya çıkaran yapılar olarak kitleleri devrime hazırladığı için; ikincisi, henüz kapitalizmi yıkma imkanlarına kavuşmamışken toplumda sosyalizmin ideolojik hegemonyasını kurmaya hizmet ettikleri için. Keza belediyeleri devrimcilerin ele geçirmesi de öyle. Hele ki, eli kulağında yakın bir devrim beklentisinin olmadığı bugünün dünya ve ülke koşullarında bu çalışmalar neden yanlış olsun? Ancak hiçbir şekilde kitlelere sermayenin merkezi iktidarı alaşağı edilmeden ve üretim araçlarının mülkiyeti topluma mal edilmeden, yani devrimsiz bir sosyalizmin kurulabileceği hayali yaymamak gerekir. Bahsettiğimiz bütün bu tip çalışmalar kitleleri örgütleyip devrime hazırladığı, giderek alternatif bir iktidar odağı haline geldikleri ve devrimci bir durumun oluşumuna katkıda bulundukları ölçüde anlamlıdırlar. Aksi halde sosyalizm adına büyük bir aldatmaca ve hayal kırıklığının sebebi olurlar.

Gerçi Öcalan’ın şimdiki sosyalizm anlayışı öncekinden hayli farklıdır. “Yeni paradigma”da bazen “demokratik modernite”, bazen “demokratik toplum”, bazen “demokratik uygarlık” olarak, şimdi ise “demokratik toplum sosyalizmi” adıyla ifade edilen sosyalizmde Marksist sosyalizm tanımının en temel iki unsuru yoktur: proletarya diktatörlüğü (ya da “demokrasisi”) ve üretim araçlarının özel mülkiyetinin sona erdirilmesi. Öcalan’ın şimdiki sosyalizm anlayışı kendini esas olarak “ekonomide ve siyasette tekelin olmayışı” ile tanımlamaktadır. Tekellerin sınırlandığı bir tür burjuva demokrasisini çağrıştırdığını söyleyebiliriz. Bahsedilen toplumsal komünler de bu durumda, özel mülkiyetin doğmadığı çağların eşitlikçi komünlerine benzemeyecektir. Orta-küçük mülk sahiplerinin, müteahhitlerin, işveren, işçi, işsiz, zengin-fakir muhtelif sınıflardan insanların oluşturdukları karma toplumsal dayanışma toplulukları olacaktır. (Kapitalizme son vermeden “21. yy. sosyalizmi” kurmaya çalışan Chavez’in de en iddialı olduğu proje komünler kurmaktı. Ama Venezuela yönetiminin açıklamalarına göre en başarısız oldukları konu ne yazık ki bu olmuştu).

Öcalan, bu tip bir sosyalizme geçiş için devrimi ve bir işçi sınıfı iktidarını gerekli görmüyor. Aksine, “Sosyalizmi hep devrimlerle, savaşlarla kazanılacak bir toplum olarak görmek yanlıştır” diyordu Savunmalar’da. Son olarak İstanbul’daki uluslararası “Barış ve Demokratik Toplum” sempozyumuna gönderdiği metinde de “Anlamlı bir sosyalizmin, şiddet dolu bir devrim anlayışından ziyade pozitif bir inşa ve demokratik diyalog biçiminde örgütlenmesi” gerektiğini söylüyor. Devrim yerine, “tüm uygarlık sistemlerinin yanı başında onunla birlikte var olmaya devam eden tarihsel toplumu sürdürme”yi öneriyor. Burada “tarihsel toplum”dan kasıt komündür.

Savunmalar’ın “Özgürlük Sosyolojisi” adlı kitabında, geliştirilen bu teorinin dünyadaki sosyalizmin yenilgisinin yol açtığı güçler dengesindeki aleyhimize büyük değişiklikle ne kadar ilgili olduğu şu sözlerde ortaya çıkıyor: “Mevcut tarihsel aşamada tek başına kapitalist uygarlığın mı yoksa sosyalizmin yani demokratik uygarlığın mı kazanacağını, bunun on yıllarca mı, yüzyıllarca mı süreceğini kimse bilmiyor. Mevcut pratikler feci, kanlı ve trajik olmuştur. Dökülen kan sadece sömürünün ömrünü uzatmıştır. Dolayısıyla “demokratik devlet” ya da “devlet+demokrasi” şeklinde bir uzlaşma tek çıkış yolu görünmektedir”.

Yine Öcalan’ın zihnindeki sosyalizm, kapitalizmle bir arada aynı toplumda var olacaktır: “Kapitalist modernite ve demokratik modernite uzun süre birlikte yaşayacak”, “Anlaşılıyor ki, daha uzun yıllar uygarlığın iki karşıt gücü, Devletçi ve Demokratik Uygarlık (ilkiyle kapitalizm ikincisiyle sosyalizm kastediliyor. b.n.), iki kutupluluk halinde birlikte yaşayacak. Kutupların kısa vadede birbirini yok etmesi mümkün görünmemektedir. Reel sosyalizmin bu konudaki aceleciliği kendisinin çözülmesiyle sonuçlandı. Bu diyalektik olarak gerçekçi değildi. Önemli olan, hâkim istismarcı kutup içinde erimemek, kendi öz sistematiği olarak demokratik uygarlığı ve moderniteyi onun içinde adım adım inşa çalışmasını gerçekleştirmektir.” Bu görüşler doğal olarak şu iddiaları barındırıyor: Ekim devrimi gereksizdi ya da erkendi. Sosyalizm kapitalizmle birlikte iç içe var olabilir ve olmalıdır. Sonuncu iddia, yine “diyalektiğin zıtların birliği ilkesinin gereği” (!) olarak Gorbaçov döneminde, “sosyalizm kendi zıttıyla birlikte olmalı” tezine dayanarak kapitalist özel sektör yaratılmasını hatırlatıyor!

Doğrusu, kapitalizmle ve kapitalist devletle bir arada var olacağı varsayılan “demokratik toplum sosyalizmi”nin, bildiğimiz, “komünizmin alt aşaması sosyalizm”le bir benzerliği yok. Solda bazı çevreler, bildiğimiz klasik sosyalizmden çok farklı bir şey olsa da Öcalan tarafından “sosyalizm” kelimesinin kullanılmış olmasını, toplumun gündemine bir şekilde sosyalizmin sokulması ve sosyalizmin güncelleştirilmesi olarak görüp olumluyorlar. Bazıları bu durumu son dönemde New York Belediye Başkanlığına gelen ve kendisini “demokratik sosyalist” ilan eden Mamdani ile benzeştirerek her ikisine de sevinmek gerektiğini dile getiriyor. Oysa evet, “sosyalist” kelimesinin egemen ideoloji tarafından küfür niyetine kullanıldığı emperyalist kapitalizmin kalesi ABD’de hangi içerikte olursa olsun “sosyalist” olduğunu söyleyen birisinin halk tarafından en büyük kentin belediye başkanlığına seçilmesi, bir ileri adımdır ve tartışmasız çok sevindiricidir. Ama yakın zamana kadar kapitalizmi tasfiye edecek bir proletarya iktidarı tarafından inşa edilecek bir sosyalizmi savunan bir devrimci halk hareketi liderinin kapitalist devlet altında ve kapitalizm ile iç içe sosyalizmin kurulabileceğini düşünmeye başlaması ideolojik bakımdan bir geri adımdır, buna herhangi bir olumluluk yüklenemez.

“Sosyalizmin şiddet, savaş, silah çağrıştıran devrimlerle kazanılmak zorunda” olması ise bizim tercihimiz değil. Keşke başka türlüsü mümkün olsa. Kitleler hiçbir zaman savaş, şiddet istemez. Aklı başında hiç kimse şiddete yönelmez. Devrim, dolayısıyla şiddet, köşeye sıkışmış kitleler için en son noktadır. Ama kaçınılmaz olarak işlerin varacağı nokta da odur. Bu yüzden devrimciler hiçbir zaman şiddet propagandası, şiddet övgüsü yapmazlar. Ama amaçlarını gerçekleştirmek için kendilerini ve halkı hazırlamaları da bir zorunluluktur.

“Yeni paradigma”nın belli başlı teorik tezlerinden birisi de kapitalizm üzerinedir. Kapitalizmin ve artı değer sömürüsünün aslında Sümerler’den beri var olduğunu söyler. Bu “tespit”, yeni paradigmaya herhangi bir güç kattığı için değil, biraz da Marksizmi önemsizleştirmek için ileri sürüldüğünü düşündürtüyor bize. Aslında “tarihsel materyalizm” gibi “kapitalizmin ekonomi politiğinin tahlili” de düşünce dünyamıza sanıldığı kadar çok şey katmamıştır, denilmek istenmektedir. Burada Marksizmi savunmak gibi özel bir maksadımız yok, Marksizmdeki bir boşluğu dolduran, bir yanlışı gideren her katkı değerlidir. Ama söylenenler doğru mudur? Gerçekten uygarlığın başından beri kapitalizm var mıydı? İşin doğrusu, tarihin her döneminde ücret karşılığında işçi çalıştırma elbette ki vardı. Ama bu kapitalizm değildi. Başka üretim tarzları hüküm sürerken arızî bir olgu olarak bu hep oldu. Keza ticari üretim ve meta da hep vardı. Ama meta üretiminin genelleşmesi, genişletilmiş yeniden üretimin topluma hâkim olması ancak ve ancak üretim araçlarından tümüyle yoksun bırakılmış ve bu yüzden işgücünden başka satabileceği hiçbir şeyi olmayan bir sınıfın üretim yaşamına damgasını vuracak kadar büyümesiyle mümkün hale geldi. İşte ancak o zaman hukuken özgür olan bu emekçilerle sermaye arasındaki sömürü ilişkisi, metanın değeri içinde görülebilir hale geldi. Bir toplumsal ortalama olarak işgücünün değeri ölçülebilir hale geldi, artı değer ve kâr için üretim yaşama damgasını vurur hale geldi. Sadece üretim altyapısıyla değil; ahlakı, siyaseti, hukuku ile daha önceki toplum biçimlerinden farklı bir toplum biçimi, kapitalizm doğdu.

Bir diğer önemli konu olarak, Öcalan’ın kadının özgürleşmesi konusuyla ne kadar ciddi şekilde ilgilendiğini biliyoruz. İlkel komünün en “has” evresi olan anacıl dönemi idealize ederek geleceği o temelde kurgulamak istediği de biliniyor. Kürdistan’da kadının özgürleşmesinde Öcalan’ın olağanüstü bir rolü olduğu açıktır. Ancak materyalist tarih anlayışının dışına düştüğü konulardan biri de kadının nasıl ezilen cins haline geldiğini izah edişidir. Özetle Öcalan’a göre, toplayıcılık-avcılık döneminde cinsel temeldeki bu iş bölümüne göre avcılık yapan erkekler; öldürmeye, şiddete alışır, hayvanlara pusu kurmakta, av hilelerinde ustalaşırlar. Bir süre sonra bu “kurnaz” erkekler “kulübü” çeteleşir ve kadınanaların denetimindeki klan’ın ortak mülkiyeti olan tohumlara el koyar, kadınları öldürür ve klan yaşamına egemen olurlar. Ataerkillik böyle başlar. Öcalan, toplumdaki bu ilk tahakkümü erkekler “kast”ının egemenliği anlamında “kastik katilerin egemenliği” olarak niteliyor. Ve Öcalan’a göre tarih boyunca bütün uygarlıklar (“moderniteler”) üzerinden bu “kastik katil” sistem devam ediyor ve günümüzdeki “kapitalist modernite” de bu “kastik katil” sistemin son şekli oluyor.

Tarihte böyle, avcı erkeklerin kadınları öldürerek komün servetine el koymaları gibi olaylar olmuş mudur? Olmuş olabilir, bilemeyiz. Ama evrensel bir olgu olan kadının ezilen cins haline gelişini bu tür arızi, istisnai olaylara bağlamak yerine tarihsel sürecin evrensel maddi temelleriyle izah etmek daha mantıklı ve bilimseldir. Bütün toplumların, kadının toplayıcılık, erkeğin avcılık yaptığı, doğal iş bölümü diye ifade edilen bir evreden geçtiği biliniyor. Klanın varlığının devamı için etraftaki yenilebilir bitkileri toplamak, “kısmet” işi olan avcılığa kıyasla daha garantili bir gıda temin yolu olduğu için ve elbette klanın yeni nesillerle devamı açısından çocuk doğurma ve büyütme en temel fonksiyon olduğu için bu dönemde kadınlar klan içinde merkezi ve belirleyici konumdadır. Bu bir iktidar erki değildir, o yüzden bu dönemi “anaerkillik” veya “maderşahilik” olarak değil, “anacıllık” olarak ifade etmek doğru olur. Üretici güçlerin, esas olarak da insan üretici gücünün maharetine ve iş araçlarının gelişimine bağlı olarak bir süre sonra tarihte “ilk toplumsal iş bölümü”nü görürüz. Doğal iş bölümüne dayalı toplayıcılık ve avcılık, yerini tarım ve hayvancılığa bırakır. Sabanı yapan da kullanan da erkektir, sürüyü otlatıp çobanlık yapan da erkektir. Böylece kadının üretimden uzaklaşarak ev içine hapsolması dönemi başlar. Tarımcı kabilelerde de çoban kabilelerde de durum böyledir. Daha sonra başlayacak olan madencilik, maden filizini kazma, ocaklarda eritme işi de Bakır Devri, Tunç Devri vb. dönemlerde erkekler tarafından yapılacaktır. Komünler arası savaşlar da erkeklerin işi olur. Komün mülkiyeti giderek erkeklerin ortak mülkiyetine dönüşür, zamanla üretim artışına bağlı olarak komünün ihtiyacından fazla üretim yapma imkânı doğar. Birlikte avlanmayı zorunlu kılan mızrak yerine bireysel avlanmayı mümkün kılan ok ve yay, keza tek başına toprak sürmeyi mümkün kılan saban teknolojisi vardır. Her birey kendi üretim aracını yapabilmekte, üretim nesnelerine erişimde tam bir eşitliğe sahip olsa da bireysel üretim yapmaktadır artık. Komün arazisi eşitlik gözetilerek herkese eşit miktarda paylaşılsa ve hatta tarlalar arasındaki verim farklarını dikkate alıp birkaç yılda bir tarlaların dağıtımı yenilense de, kimi doğal nedenlerle ortaya çıkan ürün farkları yüzünden doğal eşitsizlikler başlar. Taş balta ve mızrak döneminin zorunlu olarak avcılığın topluca yapıldığı, avın topluca tüketildiği dönemleri geride kalmıştır. Artık komün üyeleri, üretimi eşit şartlarda ama bireysel yapmaktadır. Komünün devamının gerektirdiği dayanışmalar, imeceler hep olsa da aslında komün zamanla bir küçük üreticiler topluluğuna dönüşmeye başlar. Kendi emeğiyle elde ettiği ürün kendisinin ve ailesinindir. Ve burada gayriahlaki bir şey de yoktur, ama bireysel menfaat farkları doğallaşmıştır. Komün mensupları arasında muhtelif doğal sebeplerle oluşacak gelir farklarına paralel olarak yavaş yavaş borç ilişkileri de başlar. Borcunu ödeyemeyen, diğerinin tarlasında ona yardım ederek borcunu öder. Ödenemeyen borçlar biriktiğinde bu durum angarya emeğe ve giderek borç köleliğine dönüşür. Aynı süreçte eşit paylaşılan çiftlik topraklarının da giderek tasarruf edenin özel mülküne dönüştüğünü, toprağın da el değiştirmeye başladığını görürüz. Artık dört başı mamur bir özel mülkiyet düzeni vardır; sahibi erkektir, soyun devamı da erkek üzerinden gerçekleşir.

Kısacası erkek egemenliğinin ortaya çıkışını “kurnaz ve katil erkek çetesinin kadınların kontrolündeki komün mülkiyetini zorla ele geçirmesi” ile izah etmek, erkeğe “özünde kötü”lük vehmeden özcü ve materyalist olmayan bir açıklamadır. Komün’ün en has hali olan anacıl ilişkilerden kopması, esas olarak üretici güçlerin kör gelişiminin bir neticesidir. Göçebe çoban komünlerde de, tarımcı komünlerde de bu has komün ilişkilerinin, önce ataerkilliğe evrildiğini görürüz.

Ne ataerkillik ne özel mülkiyet ne de sonraki sınıflaşmalar tarihte komün ahlakına rağmen “çaktırmadan” kendini “toplumun yarıklarında gizleyen” bazı “bencil” ve “katil” ruhlu bireylerin bir fırsatını bulup egemen olmasıyla gerçekleşmiştir. Komün’ün yavaş yavaş bozulması, tümüyle üretici güçlerin insanlar tarafından sonucu asla kestirilemeyen kör gelişiminin bir sonucudur. Önce komünde herkes, gayet eşit ve adil şartlarda, komün mülkü olan toprak veya hayvanlar üzerinde bireysel üretim yapan küçük üreticilere dönüşmüştür. Burada bencilce veya ahlaksızca bir şey yoktur. Zamanla işlediği toprak veya besiciliğini yaptığı hayvanlar bireyin kendisinin olduğunda, bu da o dönemin toplumsal ahlakına hiç de ters bir durum olmamıştır. Çünkü ahlak, hukuk gibi olgular; iktisadi-sosyal altyapı değiştikçe gecikmeyle ama çaresizce değişmektedir.

Aslında insanlık tarihine materyalist yaklaşımın temeli budur. Marks’ın tarihsel materyalizmi keşfine kadar bütün bir insanlık tarihine yön veren şey, üretici güçlerin sonucu hiçbir zaman insanlar tarafından kestirilemeyen kör gidişatı olmuştur. Tarih boyunca giderek artan üretime ve refaha karşılık insanın giderek artan yabancılaşması ve çürümesi, birbirine paralel giden iki süreçtir. Öcalan, tarihin niye böyle cereyan ettiğini izah ettiği için Marksizmi sınıfların ortaya çıkışını ve ortaya çıkmış bütün egemenlik ilişkilerini “meşrulaştırmakla” suçluyor. Oysa Marksizm, tarihin niye böyle geliştiğini ortaya çıkartarak bu gidişatın bundan sonra nasıl değiştirilebileceğinin yolunu göstermiş oluyor. Yine Marks’ın deyişiyle, “zorunluluklar çağından özgürlükler çağı”na geçişimizin imkanlarını gösteriyor bize.

Bu bağlamda, kadının tarihsel ezilmişliğinin “kastik katil” kavramıyla özcü bir biçimde açıklanması, giderek bu tanımın tarihteki bütün egemenlikler için, hatta bugünkü tekelci sermaye egemenliği için kullanılması yerinde değildir. “Kastik katil” belki kadın cinayetleriyle mücadelede bir ajitasyon terimi olabilir, ama bilimsel bir anlam taşımamaktadır.

Sonuç

Öncelikle, “barış” ile “Kürt sorunun çözümü” kavramlarını birbirine karştırmamalıyız. Kürt sorunu çözülmeden de, taraflardan birisinin yenilgisiyle veya savaştan çekilmesiyle ya da iki tarafın sorunu köklü bir şekilde çözmeden bir “ara” anlaşmaya varmasıyla barış pekâlâ sağlanabilir. Kürt sorununun çözümü ise bambaşka bir şeydir. Kürtlerin tamamıyla özgür vatan topraklarında, özgürce verecekleri bir kararla Türklerle birlikte ya da ayrı yaşamaya karar vermeleridir. Özerklik, federasyon, bağımsızlık veya yeni bir formül, sonuç ne olursa olsun Kürtler kendi ulusal kimlikleriyle aynı zamanda uluslararası bir statü de kazanmış olacaklardır. Kürt halkının kararı hangisi olursa olsun, ondan sonra Kürtler de tıpkı Türkler gibi kendi kendilerini yönetiyor olacaklardır. Konuya bu açıdan baktığımızda, ek olarak Kürt ulusunun dörde parçalanmış vaziyetini düşündüğümüzde bu büyük ulusal sorunun çözümünün hiç de kolay ve çabuk olmayacağını anlarız. O halde şimdiki “süreç”ten hiç kimse kısa vadede böyle tarihsel bir çözüm beklememelidir.

Kürtler açısından beklenti, genel birtakım demokratikleşmeler sağlamaktan ibarettir. Devlet açısından ise amaç, Ortadoğu’daki bu büyük anafordan toprak kaybetmeden ve Kürtlere mümkün olduğu kadar az taviz vererek kazasız belasız çıkmaktır. Ancak bölgede o kadar değişken ve dinamik bir konjonktür yaşanıyor ki, tarafların birbirine karşı pozisyonları ve ellerindeki kozlar da aynı değişkenliğe sahip. Bu nedenle şu an başlayan sürecin ne yönde, nasıl seyredeceği ve kimin daha çok lehine olan bir noktada sonuçlanacağı da belli değil. Suriye’nin nasıl bir yönetime kavuşacağı, İran’a yönelik savaşın nasıl seyredeceği, İsrail’in planları vb. sayısız faktör arasında Kürtlerin önüne yeni, daha önce yürünmemiş uzun bir yol açılmış durumda. Ancak Kürtlerin daha önce sahip olmadıkları avantajlara sahip oldukları da görülüyor.

Bu avantajlar şüphesiz bölgenin uzağındaki veya yakınındaki emperyalist devletler arasındaki çıkar çelişkilerinin getirdiği avantajlar. Bunlardan herhangi birine teslim olmamak kaydıyla çelişkilerden yararlanmak ve dış destek elde etmek her ezilen ulusun hakkı olduğu kadar Kürtlerin de hakkı. Unutmayalım ki, dünyanın üçte birinde iyi-kötü sosyalizmin olduğu bir çağda değiliz. Ulusal hareketlere destek verecek veya en azından uluslararası iklimi onlar açısından elverişli kılacak bir sosyalist sistem yok. 1917’den önce ulusal hareketler nasıl sadece emperyalist ve kapitalist devletlerin var olduğu bir dünyada bazen bir devletten, bazen diğerinden yararlanarak yol almaya çalışıyorsa; Kürtler, Beluciler, Filistinliler gibi ne yazık ki çok elverişli bir dönem olan 20. yy.’ı kaçırmış, “gecikmiş” ulusal hareketler de; tıpkı 1917 öncesindeki gibi emperyalistlerin cirit attığı bir dünyada hedeflerine varmaya çalışıyor. Böyle bir dünyada Kürtlerin Kandil’de İran’dan, Suriye’de ise onun düşmanı Amerika’dan yararlanmaya çalışması kadar doğal bir şey yok. Aksine bu politikayı bugüne kadar gayet başarılı bir şekilde yürüttükleri için bugünlere gelebildiler. Ekim Devrimi yokken Polonya halkının kurtuluş mücadelesini onu paylaşan emperyalistler dışında kalan diğer emperyalistler, Fransızlar, Osmanlılar, ardından ise İngilizler destekliyordu. İrlanda bağımsızlık hareketini ise Fransa, İspanya gibi Katolik ülkelerin egemenleri, daha sonra da İngiliz emperyalizminin rakibi Alman emperyalizmi destekledi. Ama İrlanda kurtuluş hareketi hiçbirine teslim olmadan hepsinden yararlanmayı bildi. Çin’de ise Sun Yat Sen’in İngiltere’den bağımsızlık mücadelesine en büyük desteği Japonya verecek, sonra da kendileri ülkeyi işgal etmeye kalkacaktı. Libya, Cezayir ulusal hareketleri ise Alman ve Osmanlı emperyalistlerinden destek almıştı. Kısacası Kandil’de İran’dan, Suriye’de ise onun düşmanı ABD’den yararlandığı için PKK’yi kimse suçlayamaz.

Ayrıca Kürtler Suriye’de hiçbir zaman ABD’ye mahkûm olmadılar. ABD’nin Kürtlere mecburiyeti daha fazlaydı. Her iki tarafın defalarca ifade ettiği gibi taktik bir çıkar ittifakıydı bu. Nitekim geçtiğimiz aylarda Tom Barrack “Suriye’de tek devlet, tek millet, tek ordu olmalı” dediğinde, Mazlum Abdi’nin tek bir kısa açıklamasıyla hava değişti. Abdi “Siz çıkarlarınız için buradasınız, hemen gidebilirsiniz” dedi ve Tom Barrack apar topar ABD’ye gidip, döner dönmez “Suriye federasyon değilse bile  federasyonun bir tık altı olmalı” demeye başladı.

Kaldı ki PKK, Kürdistan’ın bütün parçalarında örgütlenip hepsini KCK’de koordine ederek, Kürt halkını bölen yerel sömürgeci devletlerin birbirleriyle rekabetlerinde Kürtleri kullanmalarının da önüne geçti. Eskiden Kürtleri bölen devletler birbirleriyle olan rekabette diğer parçadaki Kürt örgütünü o parçanın hâkim devletine karşı kullanırdı. Bu yüzden, parçalardaki Kürt örgütleri arasında husumetler bitmez, yekpare bir mücadele ve ulusal birlik sağlanamazdı. PKK, Kürtlerin parçalanmışlıktan kaynaklanan bu talihsizliğine son verdi. Suriye Kürtlerini PYD, Irak’takileri PÇDK, İran’dakileri PJAK önderliğinde örgütledi ve hepsini KCK bünyesinde birleştirerek, her bir parçanın ihtiyacı olan ve yer yer diğer parçalarla çelişen politikaları ve birbiriyle çelişen ittifak politikalarını tek merkezden yürütüp koordine eder hale geldi. Suriye’de ABD’yle, Kandil ve Irak’ta İran’la yapılan ittifaklar böyle mümkün hale geldi ve bölge egemenlerini çaresiz bıraktı.

Bu sayede, Bakur topraklarında 40 yıllık savaşı kazanan taraf olmadığı halde, başta Suriye olmak üzere Irak ve İran topraklarında elde ettiği askeri ve siyasi güç sayesinde masada devlet karşısında hayli güçlüler. Devleti asıl endişelendiren de bölgeye yayılmış olan bu güçtür. O yüzden silahsızlanmanın bütün parçalarda gerçekleşmesi için ısrar ediyorlar. Ancak bunun olmayacağı açık. Aksine özellikle Suriye’de SDG, bu askeri ve siyasi gücü sayesinde sadece kendi bölgesinde özerklik değil, eğer Suriye ileriki yıllarda bütünlüğünü korursa Şam yönetiminde de önemli mevziler kazanacak.

Kısa vadede Bakur’da Kürt sorunu açısından önemli kazanımlar olmasa da Suriye’deki kazanımlar hukuki bir zemine kavuşup uluslararası bir statüye dönüştükten sonra peyderpey Türkiye’ye de yansıyacaktır. Suriye bu “çözüm” sürecinin kilit konusudur. Türkiye “Kuzey ve Doğu Suriye”ye askeri müdahale çizgisine geri dönerse bu “çözüm süreci” de başladığı gibi biter.

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, KÖH’ün 40 yıllık savaştan sonra bugün geldiği noktada strateji değiştirme ihtiyacı duymasını anlayabiliyoruz. Kürt ulusunun sömürge ve ezilen ulus statüsüne son vermek için giriştiği “tam hak eşitliği” mücadelesi ister silahlı, ister barışçı, ister devrim hedefli, ister reform hedefli yürüsün, onu desteklemek ezen ulus devrimcilerinin görevidir.

Başarı kazanmış sosyalizm yönelimli ulusal kurtuluş devrimlerinin bile dünya kapitalizmine teslim olduğu bugünün dünyasında, sosyalist bağımsız birleşik Kürdistan hedefi biraz daha uzaklaşmış olabilir. Yerel ve uluslararası pek çok faktör hareket için bir strateji değişikliğini gerekli kılabilir. Ancak strateji değişikliğini gerekçelendirmek için geçmişe ilişkin topyekûn bir ideolojik reddiye, temelsiz ve zorlama bir ideolojik dönüşüm gerekli ve anlamlı değildir. Aksine, kadrolara ve kitlelere farklı bir dünya, toplum, tarih ve gelecek bilinci empoze ettiği için zararlıdır. Bu nedenle KÖH’teki stratejik dönüşüme karşı tutumumuz ile “yeni ideolojik paradigma”ya karşı tutumumuz birbirinden farklıdır.

Öte yandan, belirttiğimiz gibi evrensel bakımdan kategorik olarak çözümü hiç de devrimci bir karakter taşımayan ulusal sorun; Türkiye’nin somut tarihi koşullarında en devrimci, devleti temellerinden sarsan mesele, ve sosyalizme doğru açılacak bir toplumsal devrimin en sağlam geçiş taleplerinden birisi olmaya devam ediyor. Bu yüzden, yapılacak hiçbir reformun devrimci bir çözümü erteleyip geciktiremeyeceği, tam tersine her reformun kitleleri ulusal sorunun devrimci bir çözümünün zorunluluğuna daha çok inandıracağı bir sorundur. Bu nedenle ulusal sorunda her reform iyidir. Her reformdan sonra Kürtler “hayır, Kürt sorunu bitmedi” diye düşünecektir çünkü.

Ancak Türkiye’nin güncel koşullarında aynı zamanda şu olguyu yok sayamayız: Bir darbeyle iktidara gelen tek adam faşizmi, uygun uluslararası koşullardan da yararlanarak Türkiye tarihinin örtülü-açık, parlamenter olan-olmayan bütün faşizm kesitlerinden daha fazla, halklarımız lehine olan her toplumsal kazanımın önündeki birinci engel haline gelmiştir. Tek adam faşizmi yerle yeksan olmadan, bırakalım Kürt sorunu gibi derin tarihi bir sorunu, Türkiye halklarının hiçbir sorunu çözülmez. O halde, müzakere yolunu doğal olarak mevcut iktidarla arayan KÖH, kitlesini son yerel seçimlerde olduğu gibi Cumhur ittifakı karşısında konumlandırmaktan hiçbir koşulda vazgeçmemeli, DEM legal siyaset alanında toplumsal muhalefetin en radikal ucu olmaya devam etmelidir.

12 Aralık 2025