Dünya proletaryasının “yeni bir hikâyeye” ihtiyacı var! – Ali Güvendik

Dünya yerleşik olanın, geleneksel olanın ya da kural ve kaidelerle çepeçevre sarılmış olanın bugünkü kadar büyük bir hızla yıkıldığı, yerine yenilerinin dikildiği başka bir döneme daha önce şahit olmamıştı. 

Dünya baş döndürücü hız ve ölçekte değişiyor. O yüzden yaşananların ne anlama geldiğini çözmekte zorlanıyoruz. Bu, ‘tereyağından kıl çeker’ gibi çok mükemmel operasyonlar yaptıklarını zanneden Amerikalı ve İsrailli haydutlar da dâhil tüm kesimler için geçerlidir. Her devletin, her çıkar grubunun, komünistlerin, kapitalistlerin, İslamcıların her birinin dünyanın geleceğine dair kendine özgü düşünceleri ve çıkarımları olsa da hız ve ölçeğin dinamik yapısı tüm geçerli öngörüleri kısa sürede yerle yeksan ediyor. Hemen herkes dönüşümün hızı ve belirsizliği içinde debelenirken egemenler bundan tek çıkış yolunun kuralsızlığın kural olduğu, gücü gücüne yetene bir dünyaya göre yaşamak olduğunda hem fikir gibi gözükmektedirler. Ankara’daki son NATO toplantısı bunun alenen ilan edilmesidir.  

Dünya proletaryası barutu tükenmiş bir silahla burjuvaziye karşı yer yer meydan okurken, bu umutsuz mücadeleden her defasında mağlup ayrılıyor, kendi içine dönüyor ve hıncını kendi sınıf kardeşlerinden, yoksul halklardan alıyor. Dünya proletaryasının yeni bir hikâyeye ihtiyacı var.  

Emperyalist kapitalizm her ne kadar kendisine karşı yer yer kitlesel direnişler ve halk isyanları olsa da bu sadece yüzeyde kalan aldatıcı bir görüntüdür. Daha derinde görünen hakikat, iradesi kırılmış, birbirine düşürülmüş bir toplumsal gerçekliktir. Emperyalist kapitalizm bir zamanlar, çok değil 50 yıl önce kendisine yönelmiş devrimci halk şiddetini bugün büyük oranda savuşturmuş, bu şiddeti toplumun kendi içine kanalize etmiştir. Yoksulun yoksula, ezilenin ezilene karşı savaşını hayata geçirmiştir. Bunun en dramatik sonucu dünyada her gün 150 kadının erkekler tarafından katledilmesidir. Çocukların bile birer “katile” dönüştürülmesidir. Toplumun elinde kapitalizme doğrultulmuş gerçek bir silah kalmamıştır bugün. Dünya nüfusunun sekizde biri, 1 milyar insan ruhsal hastalıklarla baş etmeye çalışırken dünya burjuvazisi yapay zekâ tarlalarıyla hükümranlığını dijital bir zirveye çıkarmıştır. Dijital teknoloji ve ekonomi bugün ABD’li bir işçi ile Nepal’deki köylünün ortak düşmanı olmuştur. Her ikisi de bu algoritmik tiranlığın kölesi olmuştur.  

Burada asıl yapılması gereken elbette işçi sınıfının öncülük işlevini iman tazelercesine tazelemek olamaz. İşçi sınıfının; hem yaş, nicelik, toplumsal cinsiyet, ekolojik ilişki, etnisite ve kent-kır diyalektiğiyle giderek değişen, çeşitlenen ve kapsamı derinleşen siyasal-toplumsal rolünü yeniden tanımlamak gerekir hem de son 35 yıl içinde sınıf kültüründe yaşadığı karakter aşınmasının nedenlerini çözümlemek gerekir. Bugünkü işçi sınıfı ne 19. yüzyılda ilk var oluşundaki kadar radikal ne de 20.yüzyılda olgunluk dönemindeki gibi devletlerin ciddiye aldığı, kararlı, ağır başlı bir güçtür. Bugünkü işçi sınıfının durumu açıkça Marks’ın tanımladığı 19.yüzyıl ortasındaki Fransız köylüsünden farklı değildir: 

Sonuçta sınıf çıkarlarını kendi adlarına güçlendiremezler. Kendilerini temsil edemezler, temsil edilmek zorundadırlar. Temsilcileri aynı zamanda efendileri gibidir; üzerlerinde yetkisi vardır, sınırsız hükmetme gücüyle onları başka sınıflara karşı korur, onlara yukardan yağmur ve güneş yollar.

Neoliberalizm ve sınıfın dönüşümü

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1980’lere kadar eski kuşak işçi sınıfının temel özelliklerinden biri yaşamlarının riskler, dalgalanmalar içermeyen son derece istikrarlı ve doğrusal akmasıydı. Elbette direnişler, grevler vardı ama bunlar daha ileri kazanımlar içindi. Mevcudun gerisine düşme kaygıları yoktu. İşleri sendikalarının güvencesi altındaydı. 1945 ila 1970’li yıllar işçi sınıfının tüm zamanlarında sendika üyeliğinin en yüksek olduğu yıllardır. 60’lı ve 70’li yıllarda yüzde 70’leri bulan toplu sözleşmelerin oranı günümüzde yüzde 20’lere kadar düşmüştür. 

Eski kuşağın iş güvencesi ve emeklilik sorunları yoktu. Bu kuşak için geleceğe dair belirsizlikler hemen hiç yoktu. Tüketim konusunda hiçbir şekilde arzu ve hazlarının esiri olmamışlar, tersine harcamaya değil tasarrufa önem vermişlerdi. İş ve meslekleri kendi değerlerini ispatlama aracıydı, o kadar ki içlerinde bazıları çalışma karşılığında hak ettikleri mükâfatı bile kabul etmeyecek kadar dünyevi çileciliğe sahipti. Bir tür protestan ahlakıydı bu. Türkiye’nin 1960’lı yıllarda oluşan modern sanayi proletaryası da gecikmeli de olsa bu gelişimin dışında değildi. 

Dünya meseleleri karşısında politik tutum almayı bir görev bilirlerdi. Savaşa ve sömürgeciliğe karşıydılar. Ve belki de en temel özellikleri işyerlerinde sahip oldukları karar alma güçleri bugünkü kadar dip noktalarda değildi. 

Eskinin risksiz, güvenceli ve rutin çalışma modelleri karşında kapitalizmin geliştirdiği yeni esneklik anlayışı 21. yüzyılın çalışanları için kurumları kökten değiştirerek iktidar içinde iktidar yaratmıştır. Temelinde isyansızlaştırmanın olduğu bir çifte kıskaçtır bu. Toyotizm, postfordizm, kalite çemberleri, takım liderleri, özelleştirme, deregülasyon, performans, mobbing, sıfır sürtünme, Endüstri 4.0 vb. 

Bu süreklilik içinde bir değişimden ziyade tam bir kopuştu. Geri dönülmez bir kopuş! Zamansal değişim o kadar serttir ki bir yazar buna “şok doktrini” (Naomi Klein) adını vermişti. Günümüz genç işçi kuşağının sınıf mücadeleleri hafızasının zayıf olmasının bir nedeni de işte bu geçmişten sert ve geri dönülmez kopuştur. “Bu an zamanın okunun kırıldığı andır! Kısa vadeye odaklı, geleneklere ve dayanışma ilişkilerine düşman bir politik ekonomide hedefine varamaz oldu bu ok!”(R. Sennet ) 

Fordizmin işçi sınıfında yarattığı protestan ahlakından patronunun “kendi yanında” olduğu yanılsamasını uyandıran bir tür otoritesiz iktidar modeline geçilmişti. 

Günümüzde sınıf bilincini geleneksel Marksist yaklaşım ile çözmenin giderek karmaşıklaşmasının temel nedenlerinden biri de işte bu gelişim sürecidir. Esneklikle her gün daha fazla iç içe geçen yeni teknolojiler eski işçi sınıfında var olan “zanaatkârlık ruhunu”, mesleki disiplini ve dayanışma ilişkilerini alt üst etmiş, bu değerleri arkaik ilan etmiştir. Eskinin tartışılmaz berrak gerçekleri ücret, sendika, tazminat, emekli maaşı, iş güvencesi, toplu sözleşme, grev, dayanışma vb. yüzyıllık kazanılmış haklar şimdi tekrar mücadelelerle yeniden kazanılması gereken olgular haline dönüşmüştür. Sadece bu da değil, geçmişin geleneksel sendikalı, vardiya saatleri belirli, orta yaşlı, erkek sınıf bileşiminin yerini bugün yarı zamanlı sendikasız çalışan, çok dilli etnik, göçmen, genç ve kadın işçiler almıştır.  

Geleneksel bürokratik Fordist sistemin rutin akışının tersine hem zamanı hem de mekânı kuralsızlaştıran esnek kapitalizm belirsiz ve muğlak ortamlarda çalışan, risk alabilen işçiyi tercih etmektedir. Bunlar da çok dilli, göçmen ve genç işçilerdir, çünkü hem risk alma hem de “boyun eğme” bakımından daha elverişlidirler. Tüm bir Batı kapitalizminin emek politikaları artık “becerilerin hızla değişmesinin” kural olduğu varsayımına dayanmaktadır. Örneğin Silikon Vadisi “sürtünmesiz” kavramını icat etmiştir. Bununla kastedilen her an her işe hazır olan, çağrıldığında hemen gelen, aile, eş, çocuk vb. manevi bağları zayıf olan ve kısa vadeli çalışacak işçi tipidir. Kariyer, meslek ve zanaat gibi gelecek planları olmayan genç kuşaklardan işçiler en değme  -“sürtünmesiz”- işçi tipi olarak görülmektedir. Burjuvazi için sürtünmesiz olan optimaldir! 

İşçi sınıfının temsiliyet krizi

Klasik fabrika düzeninin bittiği iddiasının aksine sayısal olarak dünya tarihinin en büyük somut sanayi işçisi ordusu, yaklaşık 800 milyon kişi şu an küresel ekonominin çarklarını döndürmektedir. Bu 800 milyon işçinin 500 milyonu fabrikalarda ve imalat sanayinde, geri kalanı maden, inşaat ve altyapı sektöründe çalışmaktadır. (ILO verileri) Dünya işçi sınıfının, -kayıtlı 3.5 milyar işçinin- yüzde 25’i sanayide çalışan mavi yakalı işçi; yüzde 25’i tarımda çalışan köylü ve göçmen işçiler; geri kalan yüzde 50 de hizmetler sektöründe çalışan beyaz yakalı işçilerdir. 1.5-2 milyar da kayıtsız işçi olduğu tahmin ediliyor.  

Dünya işçi sınıfı hizmetler sektöründe yeni bir yoğunlaşma süreci içinde. Sınıf içinde beyaz yakalıların, göçmen işçilerin, yaş ve cins olarak da kadınların ve gençlerin sayısı giderek artıyor. ABD ve Avrupa’nın üretim birimlerini ucuz işgücü olan güneydoğu Asya ve Çin’e kaydırmaları batı yarımkürede “sanayisizleşme” olgusunu yaratmış, sonuç olarak buralarda sanayide çalışan işçi sınıfı yüzde 10-15 e kadar düşmüştür. Batı’da ön planda olan hizmetler sektörüdür. “Plaza proletaryası”, platform işçileri (kuryeler, depo işçileri), belediye, ulaşım, hastane, otel ve turizm çalışanları vb.  

Batı’da şehirler beyaz yakalı işçilerin, proleterleşen kadın ve gençlerin yeni fabrikası haline gelmiştir. Şehrin kendisi adeta bir ‘fabrika’ işlevselliğindedir. Şehrin cadde ve meydanları mücadele alanıdır.  

Dünya işçi sınıfının coğrafi merkezi ise artık Londra, Berlin, Paris, Detroit değil; Şangay, Mumbai, Cakarta ve İstanbul-Kocaeli’dir. 

Küresel işçi sınıfı içinde hızla gelişen göçmen işçilik son 25 yılın en temel olgularındandır. Patronların yerleşik işçi sınıfını deregüle etmesinde kullanılmaktadır. 

Türkiye üzerinden bakarsak, ‘90’lardan sonra bu durum Türkiye için yapısal bir olgu olmuştur. Kapitalizmin küreselleşme evresinde sadece emek-sermaye değil mekânsal eşitsizlikler de alabildiğine derinleşmiştir. Doğu ve Güney’den ABD ve Avrupa’ya uluslararası göç dünya ölçeğinde eşitsiz gelişim yasasının bir sonucu olarak, işçi sınıfının bileşiminde ciddi değişikliklere neden olmuştur. “Sermayenin Yeni Hafif PiyadeleriKaçak Göçmen İşçiler” kitabının yazarı Taner Akpınar göçmen işçi istihdamının kuramsal zeminini Marx’ın “yedek sanayi ordusu” ile birlikte ele alarak göçmen işçilerle “yedeğin de yedeğinin yaratıldığını” ifade ederek çok doğru bir analiz yapmaktadır. Kaçak göçmen işçinin kapitalist için en büyük cazibesi hem mutlak hem de nisbi artı değeri başka hiçbir işçi grubunda bu kadar artıramayacak olduğudur. Sürekli yakalanma ve sınır dışı edilme korkusu ile yaşayan bu uysal işgücü, emeğin ve üretimin maliyetlerini düşürmede biçilmiş kaftandır. 

İşçi sınıfı bugün dünya ölçeğindeki büyük hacmine rağmen tarihsel mücadelelerle edindiği birlik ve dayanışma kültürünü yitirmiş, sınıf siyasetini yürütemez hale gelmiştir. İşçi sınıfının yerini “yeni toplumsal hareketler” almıştır. Sınıf ideolojisinin yerini “çoğulculuk” veya “çokluklar” almıştır. İşçi sınıfı ve sendikalar artık siyasal alanda temsil edilmemektedir. 

Dünyada imalat sanayinin mekân değiştirmesi, işçilik maliyetlerinin ucuz olduğu güneye ve Çin’e kayması, ama bunun sosyalizmin yenildiği, dolayısıyla sınıf siyasetinin zayıfladığı bir döneme denk gelmesi işçi sınıfı siyaseti ve temsiliyetinde yeni bir başlangıç yapılmasını en baştan engellemiştir.  

İşçi sınıfının neoliberal ekonomiyle sınıf kültürünü yitirmesi, yeni yoksullar ve göçmenlerin kentleri doldurmasıyla toplumun temel siyasi aktörlerinden biri olmaktan çıkması, işçi sendikalarının 19. ve 20. yüzyılda oynadıkları devrimci rolden boşanarak sermayenin dolaylı aygıtları haline dönüşmesi yerel komünist partilerin sınıf siyasetine olan güvenini sarsarken, yüzlerini yeni toplumsal hareketlere, kentlerin yeni yoksullarına dönmesine neden olmuştur. Bunu bir eleştiri konusu olarak ele almıyoruz. Sol bir yandan güncele müdahale ederken bir yandan da kendi boşluklarını dolduruyordu.  

Öte yandan sınıf devrimi, tek başına yoksullaşma olgusundan değil, kapitalist üretim biçiminin iç çelişkilerinden doğar. Devrimi çok radikal gibi görünen yoksul isyanlarına bağlamak aslında gizlice devrim yerine reforma giden yolun taşlarını örmektir. Çünkü yoksullukla mücadele nihayetinde kapitalizmin kalkınma metotları ile rehabilite edilebilecek, kontrol altına alınabilecek bir şeydir.  

Dünya işçi sınıfının kendisi için yeni bir hikâye yazması gerekiyor. Gelecekten ziyade kaybettiği o muhteşem geçmişi yeniden kazanması gerekiyor.  

Mesele işçi sınıfının kendi çıkarının üstesinden gelmiş, genel çıkarın temsilciliğine soyunmuş o evrensel karakterini tarihte hiç görülmediği kadar yitirmiş olmasından kaynaklanmaktadır. İşçi sınıfının sadece kapitalist üretimin ürünü sınıf değil, aynı zamanda, kendisiyle birlikte tüm sınıfları ortadan kaldıracak evrensel bir sınıf olduğu gerçeğinin nerdeyse hafızalardan silinmesiyle karşı karşıya olduğumuz düşünülürse, sınıf mücadelesinde ne kadar gerilere düştüğümüz çok daha iyi anlaşılacaktır. İnsan soyunun nihai özgürlüğünün sadece proletarya ile sağlanacağı, bunun başka hiçbir yolunun olmadığı yeniden zihinlere kazınmalıdır.  

“Toplumsal proletarya”

Dünya işçi sınıfına büründüğü yeni özelliklerinden dolayı toplumsal proletarya demeyi doğru buluyoruz. Çünkü özellikle 20. yüzyılda proletarya dediğimizde, çoğunlukla sanayi proletaryasını, doğrudan üretim yapan emekçileri düşünüyorduk ve biraz da siyaset bunun üzerinden yürüyordu. Ama şimdi bu yeni dönemin, getirdiği başka bir gelişme var. Artık bizim proleter tanımımız, yani yaşamak ve geçinmek için üretim aracına sahip olmayan, kendi emeğini satmaktan başka bir şeyi olmayan insanların yanı sıra daha da genişleyen bir toplumsallıktan söz edebiliriz. 

Toplumsal proletarya tanımını fiziki planda mavi ve beyaz yakalılar dışındaki göçmen işçiler ve kentlerde ve kırlarda giderek proleterleşen küçük burjuva kesimler için de kullanıyoruz. Mevcut işçi sınıfının hacminin genişlemesi, sanayi kollarının ve teknolojinin gelişmesi ve çeşitlenmesinden dolayı sınıfın, gençleşmesi, kadın sayısının artması ve etnikleşmesi “toplumsal”lık gibi bir ön ek konulmasını gerekli kılmıştır. Çünkü işçi sınıfındaki mevcut değişim nitelikseldir. Kaldı ki bu toplumsallık ön eki, işçi sınıfının yeniden kazanması gereken siyasal bir temsiliyetidir. Çünkü sınıfın toplumsal yönü çok zayıflamıştır. 

İşçi sınıfının 20. yüzyılda kendi sınıfı dışındaki, – fabrika duvarlarının ötesindeki- toplumsal meselelere dâhil oluşu ile bugünkü katılımı elbette daha farklıdır. O dönemdeki çok güçlü sendikaların, komünist partilerin, gençlik hareketleri ve devrim rüzgârlarının varlığında zaten toplumsal sorunların kendiliğinden merkezinde yer almaktaydı. Bunun için çok çaba sarf etmesine gerek yoktu. Toplumsallık ona içeriliydi. Ama bugün en güçsüz döneminde toplumsal sorunlar işçi sınıfına dışarıdan in-karne (vücut bulma, cisimleşme) olmaktadır. Değişen budur. Çevre meselesi, mahalledeki mafya, kadına şiddet vb. sınıfsal problemlerinin ötesinde mevcut tüm toplumsal çelişkiler onu sarıp sarmalamıştır. Eskiden dolaylı muhatap olduğu meselelerle artık direkt muhataplık içindedir. Eskiden toplumsallığın merkezinde iken neoliberalizmle birlikte dışarı atılmış, ama bu sefer daha önce olmadığı kadar tüm toplumsal çelişkiler gelip onun yakasına yapışmıştır. Geçmişte içinde güven içinde yaşadığı fabrikalar, sendikalar, işçi lojmanları, hiçbir çaba harcamadan ona açılan miting meydanları ve devlet ve sermaye için meşruluğundan sual olunmaz siyasal konumu, tüm bunları yitirmiştir. Bu durumda işçi sınıfının geçmişin birikimi sayesinde kendiliğinden önüne serilmeyecek, bizzat kendisinin yeniden yaratacağı bir toplumsallıkla karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. O yüzden artık proletarya, toplumsal proletaryadır. Böyle nitelendirilmesi yanlış değildir. Marksist sınıf kavramının güncelleştirilmesidir.

Kaybedeceği hiçbir şey olmayan dünya proletaryası, 20. yüzyıl devrimlerinin getirdiği ideolojik rahatlık ve diğer yandan emperyalizmin sömürgelerden elde ettiği artı değeri paylaşarak konformist özellikleri ön plana çıkan bir sınıf haline dönüşmüştü. Sosyalist ve emperyalist kamp, her iki taraf, biri kolektif artı değerle, diğeri de sömürgelerden gelen pay ile kendi işçi sınıflarını susturmuş, ehlileştirmişti. Şimdi ise tüm dünya proletaryası sömürgelerden gelen artı değerin asgariye indirildiği koşullarda doğu, batı, kuzey, güney her yerde kendi kapitalist ulus devletinin çıplak sömürüsü altında inim inim inlemektedir. Keza kapitalist üretim ilişkilerindeki değişiklikler, özellikle “ikincil sömürü” biçimleri onu fabrika duvarlarının dışına taşırmıştır. Bu anlamda toplumsallaşmak elbette onun kazanması gereken yeni bir özelliği olacaktır, işte bu yüzden ona “toplumsal proletarya” dememiz gerekiyor. Çünkü mevcut durum sınıfı yeniden tarif etmeyi gerekli kılacak bir niteliksel dönüşümü içermektedir. Toplumsallığı ve toplumsallaşmayı işçi sınıfına yaklaşan, onunla çok daha iç içe ittifaklar kurma isteğinde olan, sınıfsal konumlarıyla giderek proleterleşen diğer emekçi kesimler için de kullanmak politik olarak doğrudur. 

Toplumsal proletarya, aynı zamanda toplumun işçi sınıfı dışında giderek proleterleşen kesimleridir. Toplumsal proletarya işçi sınıfının çok katmanlı bir hal alarak giderek büyümesi anlamına geliyor. Üretim ilişkileri içindeki konumu sanayi proleterleri gibi olmayan ama gerek dünya görüşü gerekse sınıfsal konumu itibarıyla kendi emeğini satmaktan başka bir şeyi olmadığı için tanımın kapsayıcı olmasını uygun görüyoruz. Bu anlamda toplumsal proletaryayı; yarı proleter kent emekçileri, kır yoksulları, ev emekçileri, küçük toprak sahipleri, proleterleşen gençler, kadınlar, ekolojistler, aydın ve sanatçılar ve ezilen etnik ve dini azınlıkların giderek dünya meselelerine daha aktif olarak müdahil olmalarından dolayı bu kesimlere atfen de kullanıyoruz. Yani kol gücü ile çalışan mavi yakalı işçiler ile beyaz yakalı zihin emekçilerine “toplumsal proletarya” denilmesi ne kadar doğru ise yukarıda saydığımız kesimleri de bu çerçevenin içine dâhil etmek o kadar doğrudur. İşçi sınıfının neden ideolojik önder olduğu, neden kendini de yok ederek sınıfsız topluma geçişin yegâne gücü ve teminatı olduğu toplumsal proletarya kavramı ile uyuşmaz değildir. Komün iktidarının sahibi işçi sınıfı ile birlikte proleterleşen diğer emekçi kesimlerdir. 

“Prekarya” ve “maddi olmayan emek”

“Aşevimizi kullanan insanların çoğu çalışıyor… Hemşireler ve öğretmenler aşevlerine başvuruyor.”(Günümüz, İngiltere’de bir Papaz) 

Çalıştığı halde yoksul olmak! Bu çok mu yeni bir şey! Kapitalizmin tarihinin özeti değil mi bu? 19. yüzyıl işçilerinin yaşadığı sefalet Engels’in “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” kitabından biliniyor. Kapitalist küreselleşme ile birlikte işçi sınıfının hem hacimce büyümesi hem de geçmişe oranla daha da fakirleşmesinden başka bir şey değildir bu. 

Mavi yakalı çalışanların yoğunlukta olduğu 20. yüzyıl sanayi toplumunda verilen ücretler tatmin edici seviyelerde iken günümüzde kuralsız, güvencesiz, esnek çalışma rejimleri ücretlerin sürekli bir şekilde düşüş göstermesine sebep olmuştur. Bu durum çalışanları temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak hale getirmiş ve bu da çalıştığı halde yoksulluk pençesinden kurtulamamayı. 

Klasik anlamda yoksulluk çalışmalarına dâhil edilmeyen işçi sınıfı tüketici toplumunun yarattığı psikolojik nedenlerin de etkisi ile yoksulluk sınırına dâhil olarak yoksulluk çalışmalarının bir boyutu haline gelmiştir. (Bauman ve Harvey) Böylelikle yoksulluk kavramı için sadece işsiz kalan kesimle ilgilenmeyi bırakıp artık kavram tanımları yapılırken ihtiyaçlarını karşılamakta ve ailelerini geçindirmekte güçlük çeken işçi sınıfı da kavrama dâhil edilmiştir. Özcesi, işçi sınıfının belirli kesimlerinin yoksulluk sınırı ve altında ücretlendirilmeleri beraberinde onları farklı bir kategori olarak sınıf kavramını sulandırarak “çalışan yoksullar” olarak tariflemeyi getirmez. İşçi çalışan ve yoksul olabilir ama bu durum onun üretim ilişkileri içindeki pozisyonunu tek başına açıklamaya yetmez. İlla “çalışan yoksullar” diye bir kavram kullanacaksak bu kesimler deklase yarı proleter şehir ve kır yoksullarıdır ve bunu ileride inceleyeceğiz. 

Öte yandan son yıllarda kapitalist iş organizasyonlarına ilişkin tartışmalarda sınıf mücadelelerin “yeni öznesi” olarak ortaya atılan daha çok beyaz yakalıları ve güvencesiz çalışanları işaret eden “prekarya” kavramı var. Bu kesimlerin mesleki kimliklerinden yola çıkılarak “emeğin gayri maddileşmesinden” söz edilmektedir. 

Emeğin gayri maddileşmesi (maddi olmayan emek) doğru bir kavram mıdır? Dahası emeğin gayri-maddileşmesinin “sermayeden kurtuluşun kapısını aralayacağı” da iddia edilmektedir! Örneğin Hardt ve Negri gibi post-Marksistler gayri maddi emeğin “mekânsal kısıtlılıklardan ve maddi kaynak ihtiyacından” nispeten kurtularak üretim ilişkilerini kendisinin kurabileceğini tahayyül edebilmektedirler. Maddi olmayan emek nedir? Maddi olmayan emek var mıdır? 

Marx ’ta maddi üretim fiziksel ve fiziksel olmayan nesnelliği bir arada ifade etmektedir. Meta ve değişim değeri emeğin maddileşmesidir. Maddi olmayan ürün tartışması açısından kültür, sanat, hizmet sektörü, reklam sektörü, gazetecilik, çevirmenlik, dijital medya, evden çalışma vb. tüm bunlar toplumsal ilişkileri dönüştürdüğü için maddidir, maddi olmayan emek olarak görülemezler. Çünkü “maddi olmayan” ürünler üretilirken de fiziksel bir karşılığı olan bedensel ve zihinsel emek harcanmaktadır. Yani “maddi olmayan ürün” denen ürün hem üretim süreci hem de etkileri itibari ile maddidir. Daha da somutlarsak zihinsel emek de bedensel emekte olduğu gibi çalışma saatleri sömürüsüne dayanmaktadır. Değeri ve sömürüyü belirleyen temel faktör emek zamanıdır. 

Kavramı icat eden Lazzarato ve sonrasında kullanan Andre Gorz ve İtalyan otonomcular ve takipçisi diğer post-Marksistler maddi olan içinde maddi olmayanı aramakla kalmayıp emek değer teorisini üretim ilişkileri içerisinde değil, iktidar ve tahakküm ilişkisi içerisinde arayarak ve en sonu birbiriyle geçirimli zihinsel ve bedensel emeği birbirinden koparmaya, ilişkisiz ve illiyetsiz kılmaya çalışarak Marksizm’i yadsımakla kalmamışlar, neoliberal düzene istemeden katkılar sunmuşlardır. Bir diğer sonuç, sınıf içinden sözde onu galebe çalacak yeni sınıflar icat etmek işçi sınıfını nicelik ve nitelik olarak daraltmaktan başka bir anlama gelmemektedir. 

Post-Marksizm’in yeni ideal öznesi prekaryadır. Sözde maddi olmayan emeğin üreticisi onlardır. Neoliberal dönüşümlerin yarattığı güvencesizleştirme, esnek üretim ve yeniden metalaştırma süreçlerinden yola çıkarak işçi sınıfı içindeki yeni katmanlaşmaları sınıftan ayrı onun alternatifi olarak ele almanın anlaşılır bilimsel bir yanı yoktur. Burada murat edilen işçi sınıfının beyaz yakalılar lehine nitelik değiştirdiğini iddia etmektir ki bu giderek daha toplumsal daha kolektif hale gelen işçi sınıfını hem daraltmak hem de kapitalizmi mutlu edecek tarzda rehabilite etmektir. Prekarya işçi sınıfının ana gövdesinin yerine ikame edilecek “yeni bir sınıf ”tan ziyade, bilişim, hizmet sektörü, medya ve reklamcılık, kültür ve sanat çalışanları ve freelance/ofissizler gibi sınıfa yeni katılan, ona yeni politik pencereler açan zihin emekçisi katmanlaşmalar olarak ifade edilebilir. Kuralsız ve esnek kapitalizmin yarattığı yeni iş organizasyonlarını adlandırma adına icat edilen “gayri maddi emek” ve onun taşıyıcısı olarak ifade edilen prekarya toplumsal ilişkilerin yeni görüngülerini sömürü ilişkilerinden koparmaktan ve emek değer teorisini ters yüz etmekten başka bir işlev görmüyor. Toplumsal proletaryanın yeni bileşeni olarak “güvencesiz işçiler”in prekarya olarak adlandırılması bu kesimlerin işçi sınıfının ana gövdesi içinde sadece yeni bir tabakanın oluştuğunu gösterir. Bunun dışında ayrı bir nicelik içermediği açıktır. Sınıf bileşenin bir tabakası olarak sadece bu anlamıyla “prekarya” kullanılabilir.  

Precarious (güvencesiz) ve proletarya sözcüklerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan prekarya kavramı, Türkiye’de de özellikle Tekel direnişinden sonra güvencesiz çalışmaya ilişkin tartışmalarda kullanılmaya başlamıştır. Prekaryayı proletarya karşısında yeni bir sınıf olarak tanımlayan yaklaşımlar teorik ve politik olarak yanıltıcıdır. Prekaryanın giderek sönümlendiği varsayılan “proletaryaya” karşı farklı bir sınıf ya da onun yerini alan “asıl proletarya” olarak tanımlanması doğru değildir. Prekarya kavramı Avrupa’da güvencesizliğe karşı gelişen politik hareketlerden doğmuştur, bunun ötesinde yeni bir sınıf tanımlamasının temeli olarak görmek Marksist sınıf analizini sulandırmaktır. Her şey bir yana “proletaryaya karşı prekarya” kurgusuna, işçi sınıfı içinde var olan bölünmeleri mutlaklaştırıp dondurduğu için karşı çıkmak gerekir. 

Güvencesiz çalışma, son otuz yılda, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan kapitalist ülkelerde hızla artmış ve çalışma yaşamında bir istisna olmaktan çıkarak norm haline gelmiştir. 2004 yılında ILO tarafından 90 ülkede gerçekleştirilen bir çalışmanın sonuçlarına göre, işçilerin yaklaşık yüzde 73’ü güvencesiz koşullarda çalışmaktadır. Günümüz işçi sınıfı deklase emekçiler kadar yoksul, onlar kadar güvencesizdir. Bu durum aynı zamanda toplumsal proletarya nitelemesinin maddi zeminini oluşturur. Bu anlamda yeni işçi sınıfı, yaşamları parçalanırken yazgıları birleşendir. Klase ve deklase emekçi sınıflar ortak bir kaderi paylaşmaktadırlar. 

“Çalışan yoksullar”

Çalışan yoksullara gelince; bu da yeni bir kategori olarak sunulmaktadır. Aslında şehir ve kırın yarı proleterleridirler. 

Halk pazarlarında tezgâh açan şehir ve kır yoksulları, atık kâğıt işçileri, kadında somutlaşan ev ve aile işçiliği, mevsimlik tarım işçileri, devletten tarımsal destek kredisi alamayan, kendi küçük toprak parçasını işleyen küçük köylülük, hayvancılıkla geçinen konargöçer Tahtacı, Yörük vb. topluluklar, orman işçileri, partime çalışan öğrenciler, günübirlik işlerde ya da evden dijital platformlar için çalışan atanmayan, iş bulamayan yüzbinlerce üniversite mezunu işsiz, evde temizliğe, yaşlı ve çocuk bakımına giden kadınlar, motokuryeler (platform işçileri), seyyar satıcılar, küçük sanayinin ve küçük esnafın yanında çalışan çıraklar, organize sanayilerde ve merdiven altı imalathanelerde kaçak çalışan göçmen işçiler, tekstil, gıda vb. üretiminde ev eksenli çalışan kadınlar, 15 Temmuz’dan sonra KHK ile işten atılan ve toplumsal yaşamda yok sayılan yevmiyeli ya da kendi hesabına çalışan yüzbinlerce eski memur; bu ve benzeri kesimler bir işverene bağlı olmadan, sigortasız, kendi hesabına çalışan, asgari ücret ya da altında kazancı olan, bu anlamda yoksulluk sınırında yaşayan çalışanlar olarak deklase, yani sınıf dışı ama kimi özellikleriyle yarı proleter kesimlerdir.  

Sektörlere göre yoksullukta tarım ilk sırayı, sanayi ikinci ve hizmetler sektörü son sırayı almaktadır. 

Kimi istisnalar dışında ağırlıklı olarak, çalışan ama kazançları hayatlarını idame ettirmeye yetmeyen, nitelikli işgücüne sahip olmayan, olsa bile bunu kaybetmiş, mesleki kimlikleri zayıf, yarı proleter yoksul kesimlerdir bunlar. En dezavantajlı grup tek çalışanlı çok çocuklu ailelerdir. İlla “çalışan yoksullar” diye ayrı bir kesimden bahsedilecekse o kesimler hali hazırda bu kesimlerdir. Kendi hesabına çalışanlar, yevmiyeli çalışanlar ve ücretsiz aile işçilerinin sayısının yüzde 40 ile neredeyse fabrika ve işletmelerde düzenli ve tam zamanlı çalışan mavi yakalılar kadar fazla olduğu bir ülkede yaşıyoruz. 

Kaldı ki bilimsel sosyolojik yaklaşım, yoksulları ‘ayrı bir sınıf’ olarak ele alan yaklaşımların aksine, ‘sınıfın bir parçası’ olarak ele alır ve yoksulların uğradığı eşitsizliği, toplumsal adaletsizlikle değil, sınıfsal eşitsizliklerle açıklar. Bunun yanı sıra yedek işgücü ordusu, aynı zamanda bir yoksullar ordusudur. Bu yoksullar ordusu, istihdama dâhil olduklarında gerek ücret düzeyi gerekse çalışma koşulları açısından emek hiyerarşisinin en alt basamaklarında yer alırlar.  

Tarımdaki fazla nüfustan oluşan gizli işsizler, çocuklar, yaşlılar, göçmenler gibi işgücü piyasasına aralıklarla çekilebilen kesimlerden ve son derece düzensiz ve güvencesiz koşullarda düşük ücretli işlere mahkûm edilmiş olan, vasıf ve eğitim düzeyleri düşük işçilerden oluşan yedek işgücü ordusu, kendisi yoksul olduğu gibi, göreli olarak düzenli ve güvenceli koşullarda çalışan işçilerin yoksullaşması ve güvencesizleşmesinin de aracıdır. 

Bu bahsin özel bir grubu olarak “yeni yoksullar”a gelirsek, hem geleneksel işçi sınıfından hem yeni göçmen işçilerden hem de yarı proleterlerden farklı ayrı bir gruptur. Bu kesim siyaset ve kültür alanında daha etkindir. “Yeni yoksullar”, küreselleşmenin getirdiği sanayileşme, kentleşme ve bilişim teknolojisinin ürünüdür ama kırdan göçen işçilerin tersine, iç talep eksikliği çeken tüketim toplumunun kurbanlarıdır. Çoğunlukla iyi eğitim görmüşlerdir. Beyaz yakalılarla mavi yakalılar arasında geçişken bir gruptur. Üniversite mezunu işsizler, işten atılan beyaz yakalılar bu gruba girebilir.  

Lümpen proletarya

Marx’ın dönemin anarşist hareketlerince çok hazzedilmeyen, ancak sonraları Lenin’in önemli bir değer biçtiği lümpen proletarya analizini konumuzla yakından bağlantısı içinde kısaca ele almanın yararlı olacağını düşünüyoruz. 

Marx’ın 18 Brumaire’de tasvir ettiği lümpen proletarya (“tüm toplumsal sınıfların tortusu, döküntüsü, artığı”, “yedek sanayi ordusunun safrası”, “ayak takımı”, “sefil”) kapitalizmin şafağında kır ve kentin henüz birbirinden ayrışmadığı, fabrika ve işletmelerin henüz yeterli istihdamı sağlayamadığı koşullar için bile tartışmalı, açıkçası negatif bir tanımlama iken 20. yüzyıl ile birlikte bu kesimlerin toplumsal özellikleri farklı bir kimliğe bürünmüştür. Bugün bütün lümpen proletaryayı gerici diyerek bir kenara atmak, işsiz ve yoksul yığınların azımsanmayacak bir kısmını kenara atmak demektir. Daha o zamanlarda Bakunin, Marx’ın tam zıttı bir yönelimle bu kesimlerden “müstakbel sosyalizmin tüm tohumlarını taşıyan, burjuva uygarlığının neredeyse hiç kirletmediği ‘ayak takımı’” olarak bahseder. Bir anlamda göklere yükseltir. 

Louis-Auguste Blanqui ve Armand Barbès’ın kurduğu Mevsimler Derneği’nde deklase sınıfların devrimci rol oynayabileceklerinin o günkü örnekleri içinde sayılabilir. Blanqui ve Barbès, 1839 ayaklanması ve 1848’in Haziran Günleri ayaklanmasında önemli rol oynamışlardı. İkisi de tüm hayatını iktidarı devirmeye adamıştı. Marx, Blanqui için “Fransa’daki işçi partisinin kalbi ve beyni”, Barbès için de “müesses nizamın baş belası” diyordu. 

Lenin ve Mao da lümpen proletaryaya sanayi işçilerinin yakın müttefiki olarak stratejik bir gözle bakıyorlardı. En azından devrimci bir kılavuzluğa ihtiyaçları olduğunu düşünüyorlardı. 

Küba devriminde Havana’da toplumun en dip kesimleri gece kulüpleri ve kumarhane çalışanları faşist Batista ve adamları hakkında en gizli bilgileri devrimcilere aktarıyorlardı. 

Yine Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri’nde “bu sınıfsız aylaklar, geriden yetişen pezevenkler, holiganlar, işsiz ve adi suçlular tıpkı yiğit işçiler gibi kendilerini kurtuluş mücadelesine fırlatıyorlar” diyerek kapitalizmin bir kenara fırlattığı yoksul ve marjinal kesimlerin birer kurban olarak suçlanmaktansa onlara öncülük yapılıp kazanılabileceklerini göstermiş oluyordu. 

Spinoza’nın dediği gibi, “avam korkmazsa korkutucu olur”. 

 F. Fanon ve sonraları 60’lı yıllarda ABD’de Kara Panterler ‘beyaz’ Marksizm’e karşı kendi renkleriyle bu slogan doğrultusunda, bir korku duymadan lümpen proletaryanın şehir ve sokak savaşlarında yer almasını sağlayabildiler. 

Sonuç olarak Marx’ın 18 Brumaire’de burjuvazinin yedeğine düşerek karşı devrimci rol oynayan lümpen proletaryası, o dönemin sınıf mücadelelerinin bir konusu iken ilerleyen zamanlarda da adeta hiçbir özelliği değişmeksizin aynı kalan sınıf dışı sefih bir kesim olarak teorize edilebilmiştir. Oysa toplumsal mücadeleler göstermiştir ki sınıf dışı ilan edilen bu işsiz ve yoksul kesimler göz ardı edilemeyecek devrimci dinamikleri barındırmaktadır. 

20. yüzyıl sonu ağır sanayi ordusunun yenilgisi ama yeryüzünün lanetlilerinin zaferleriyle sonuçlandı. Avrupa işçi sınıfı en fazla sosyal refah devletini ve ithal ikame sosyalizmleri gerçekleştirirken Afrika, Asya ve Latin Amerika ulusal ve toplumsal kurtuluşlarla sarsıldı. Marx’a karşı devrimci plepleri savunan Bakunin, Avrupa’dan devrim bekleyen Lenin’e karşı Roy kazandı! 21. yüzyılda tüm dünya işçilerinin yeryüzünün lanetlilerinden bir farkının kalmadığı koşullarda devrimin öznesi değişmedi! Kapitalizm “özne”yi etrafındaki müttefikleri de proleterleştirerek daha da büyüttü o kadar!

Kaynak: Sendika.org