Gazeteci Mihri Yılmaz ile Rojava üzerine röportaj | Faşist saldırganlığın gölgesinde demokratik entegrasyon | KOMÜN

Öncelikle tüm okurlarımıza merhaba diyoruz. Emperyalist saldırganlığın tüm bölgede var olan yıkıcı etkisi altında, bölgedeki gazeteci Mihri Yılmaz ile yaptığımız bu kapsamlı röportajı sizlerle paylaşıyoruz. – KOMÜN


1) Suriye anayasasının mevcut durumu ile Rojava Toplum Sözleşmesi’ndeki ilkesel tutum arasında kabul edilemez farklılıklar olduğu gözle görünür bir yerde duruyor. En son Kürt halkının tabela değişimlerinde dahi merkezi yapıyla sorunlar yaşadığını, Mazlum Abdi’nin üniversiteler konusundaki açıklamalarını basından görüyoruz. Kürtçe’nin statüsünün ve anadilde eğitimin son durumu dahil en temel haklarda bile ayak direyen merkezi yapı önümüzdeyken Suriye Komünist Partisi, sosyalist güçler ve PYD bu entegrasyon sürecini nasıl değerlendiriyor?

Mihri Yılmaz: Rojava ve Suriye, savaşın ve siyasetin iç içe geçtiği bir coğrafya. Böyle bir coğrafyada güncel durumu anlamak için bazı kavramlara ihtiyaç var. Bu yüzden okuyucularınızın da bildiğini düşündüğüm “savaş kanlı siyaset, siyaset kansız savaştır” sözünü hatırlatmak ve gelişmelere bu pencereden bakılması gerektiğini belirtmek isterim.

Şu an Rojava ve Suriye’de aşırı kırılgan da olsa “siyaset” anında olduğumuz açık. Zaten taraflar da bunu ifade ediyorlar. Yani dünya görüşleri ve nihai amaçları birbirinden tamamen farklı iki dünya arasında şu anda “kansız savaş” yürümeye devam ediyor.

Bu şu anlama geliyor, Rojava Devrimi de, HTŞ ve destekçileri de nihai amaçlarından vazgeçmiş değiller. Mevcut entegrasyon sürecini ve gerilimleri değerlendirirken bunu unutmamak gerekir. Masanın kurulmuş olması her zaman sorunların kesin bir çözüme kavuştuğu anlamına gelmez. Örneğin İrlanda-İngiltere, Katalonya-İspanya, Irak-Güney Kürdistan ya da benzeri başka örneklerde taraflar arasındaki resmi imzalara ve anlaşmalara rağmen sorunların bittiğini kim iddia edebilir? Bu yüzden Rojava ve Şam arasındaki ilişki bitimsiz bir mücadele ilişkisi olacaktır. Ve bu mücadele ilişkisinin ileride çok daha keskin biçimler alabileceğini de bir ihtimal olarak unutmamak gerekir.

Ama bugün Rojava’da bir müzakere masası mevcut. Ve bu masa ağır bir savaşın ardından oluşturuldu. Yani HTŞ’nin Rojava Devrimi’ni tümden yok etmek istediği kapsamlı bir savaşı nihayete erdirememesi, Rojava Kürtlerinin topyekûn savaş durumuna geçmesi ve Kürtlerin tüm dünyada gösterdiği eylemsellik sadece HTŞ’yi değil savaşın önünü açan uluslararası güçleri de belirli ölçülerde geri adım atmaya zorladı. SDG ve Rojava Devrimi ise Arap coğrafyasından Rojava Kürdistanı’nın doğal sınırlarına askeri olarak geri çekildi.

Rojava’nın bugünkü politik pozisyonunu özet olarak anlamak isteyen, Mazlum Abdi’nin şu sözlerini hatırlamalıdır: “Her şey istediğimiz gibi olmadı ama şu an mevcut durumu sürdürmek ve halkımızın temel hak ve kazanımlarını korumak zorundayız.”

Şimdi, entegrasyon kapsamındaki her başlıkta ciddi sorunlar yaşanıyor. Tarafların karşılıklı adımları bir irade savaşına dönüşüyor. En basit görünen meseleden en karmaşık askeri konulara kadar yaşanan tam olarak budur.

Lakin bu bahiste Rojava’nın siyasi aklını küçümsememek gerekir. Rojava Devrimi, Şam’daki iktidar koltuğunda IŞİD artıklarının oturduğunu biliyor ve bunların temsil ettiği zihniyeti herkesten daha iyi tanıyor. Gelişmeleri uzaktan takip edenler bazı diplomatik temaslara aldanıp “her sorunun kolaylıkla çözüldüğünü” düşünmemeli. Şu an sahada kıran kırana bir mücadele var. 

Aslında siz de bu soruyu sorarken şunu kastediyorsunuz, “Rojava gibi bir devrim öznesi HTŞ ile nasıl görüşüyor ya da gerçekten Şam’dan bir demokrasi beklentisi var mı?” 

Hemen yanıt verebiliriz, elbette ki yok. Tarihe baktığımızda devrim ve karşı devrim güçlerinin şu ya da bu nedenle aynı masanın etrafında oturduğunu gördüğümüz sayısız örnek var. Bu örneklerde, devrimciler karşı taraftaki hasımlarından ne bekliyorsa Rojava’nın da beklentisi odur. Yani kendi taleplerini karşı tarafa kabul ettirebilmek.

Bu şu anlama geliyor; Rojava, HTŞ’den “demokrasi ve haklar” dilenmiyor. Kaba bir politik tanımlamayla Rojava kendi demokratik varlığını Şam’ın üzerine dayatıyor ve onu kabul ettirmeye zorluyor. Bu amaçla askeri-politik örgütlülüğünü koruyor. Örgütlü halk gerçeğiyle sürece yön vermeye çalışıyor, eylemler gerçekleştiriyor, kampanyalar düzenliyor. Şam ise uluslararası konsensüse dayanarak bu devrimi askeri olarak bitirmeyi, siyasi çizgisini kırmayı ve en geri taleplere razı etmeyi amaçlıyor.

Yani çelişkilerin savaş yoluyla değil de siyaset yoluyla çözülmeye çalışıldığı bir dönemden geçiliyor. Ancak dediğimiz gibi bu ikisi arasında fazlasıyla geçirimli ince bir çizgi var.

Fakat kimse bu kadar ateş çemberinden geçmiş olan Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin mevcut durumu görmediğini düşünmemeli. Süreç içerisinde İmralı’dan kamuoyuna yansıyan “Rojava’da öz savunmanızı güçlendirin” mesajları da bu çerçevede okunmalıdır.

Bu gerçeklik içerisinde Rojava Devrimi’nin entegrasyon sürecinden anladığı amasız bir mücadeleden başka hiçbir şey değildir. Ve bu mücadele kısa sürede sonuçlanmayacaktır. Bugüne kadar yaşanan ve bundan sonra da yaşanacak olan karşılıklı gerilimleri böyle anlamak ve soğukkanlı değerlendirmek en doğru olandır. Meseleye entegrasyon süreci yürüyor ya da yürümüyor ikileminden değil de karşılıklı mücadele ve devrim-karşıdevrim kavgası perspektifi ile bakmak gerçeğe daha çok yakınlaştırır.

Rojava Devrimi’nin özneleri dışında ise Suriye genelinde kayda değer ilerici ya da demokratik başka bir hareket ne yazık ki bulunmuyor. Bahsetmiş olduğunuz Suriye Komünist Partisi’nin siyasi faaliyetleri HTŞ tarafından yasaklanmış durumda. Bu partinin üyeleri arasında yer alanların bir kısmının temel insani kaygılarla Rojava’ya göç ettiğini ve Özerk Yönetim’in siyasi serbestlik ilkesi gereğince bazı faaliyetler yürüttüğünü de biliyoruz. Yine bir gelenek olarak kendisini “komünist partili” olarak tanımlayan aile ve aşiretler de mevcut. Ancak politik bir varlık olarak Suriye genelinde KÖH dışında bir örgütlenmeden bahsetmemiz ne yazık ki mümkün değil. 

2) Aynı zamanda Türkiye’de de benzer bir “demokratik entegrasyon” süreci gerçekleşiyor. Kayyım atamaları devam ediyor, belediye başkanlarına onlarca yıllık hapis cezaları veriliyor. Türkiye ve Suriye’de yaşanan “demokratik entegrasyon” sürecinin benzerlikleri ve farklılıkları nelerdir? Özellikle PKK’nin feshinden sonra açığa çıkan merkezin Türkiye üzerindeki açıklamalarını da okuduk, bunun etkisi nasıl değerlendirmeli? İki devletin de merkezi yapısı bu durumdayken, “demokratik entegrasyon”un hem halktaki yansıması hem de siyasi alandaki yansıması nasıl?

Mihri Yılmaz: Aslında bu soru da yukarıdaki soruyla aynı yöne işaret ediyor. Yani siz diyorsunuz ki “Türkiye’de rejim bu düzeyde faşist bir karakter kazanmışken, burjuva muhalefetin ve Kemalizmin ideo-politik temsilcisi olan CHP bile hallaç pamuğuna çevrilmişken, Kürt halkının kolektif haklarının konuşulmasına izin dahi verilmezken, AKP iktidarı nasıl olacak da demokratik adımlar atacak?” Evet hem sizin sorunuzun hem de başta Türkiyeli sosyalistler olmak üzere ilgili kamuoyunun işaret ettiği soru işaretlerinin başında burası geliyor.

Burada dikkat edilmesi gereken birkaç nokta var. İlki, devlet ve PKK arasındaki savaşımın tarihsel arka planı ve bugünkü durumdur. Yani PKK ve devlet arasındaki dengeler bir anda adeta gökten zembille inerek bugünkü aşamaya ulaşmadı. Amansız bir savaş durumunun ve çok büyük mücadelelerin sonucu olarak bugünkü çözüm sürecine ya da “denge durumuna” gelindi.

Bunu şunun için vurguluyorum, AKP, eğer süreci yürütmek istiyorsa bütün faşist karakterine rağmen atmak zorunda olduğu bazı adımlar var. Ve karşısında ona bu adımları attıracak olan 50 yıllık bir mücadele birikimi var. Yani PKK, sıfırdan gelerek devletle bir müzakere ve çözüm süreci yürütmüyor. Bugüne kadar yaptıkları ve bundan sonra potansiyel olarak yapabilecekleri ile devlete bazı adımları attırmaya çalışıyor.

İkinci mesele şudur, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin bazı yasal adımlarla ilgili talebi ve Kürt Halk Önderi için statü talebi bugünden yarına “Türkiye demokratikleşecek ve Kürtler haklarına kavuşacak” anlamına gelmiyor. Bu bakımdan sürekli Kürtleri uyaranlar, Kürtlere “AKP ve devlet” gerçeğini hatırlatanlar, “AKP’den demokrasi gelmez” vurgusu yapanlar iyi niyetli de olsa Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin siyaset yapma tarzını hafife almaktadırlar. Şuna emin olunmalı ki KÖH, kimle masada olduğunu ve kimin hangi hesapları yaptığını iyi biliyor. Hak verirsiniz ki, İstanbul’daki bir siyasi parti binasından görünen siyasal tablonun Kandil’den görünmemesi mümkün değildir.

Peki KÖH ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ne yapmak istiyor? Bizim yanıtını aramamız gereken soru budur. Bu sorunun yanıtı “demokratik entegrasyon” sürecine dair beklentilerin niteliğini de ortaya koyacaktır.  

Daha öncesinde hem 27 Şubat 2025’te gerçekleşen Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı hem de PKK’nin fesih kongresi, tanık olduğumuz dönüşümün tarihsel ve güncel çerçevesini ortaya koymuştu. Bu çerçevenin konumuz ile ilgili olan kısmına gelecek olursak PKK, “ulusal kurtuluş savaşı stratejisi”nden ve bu stratejinin mücadele biçimi olan “silahlı savaşım”dan vazgeçtiğini, bunun yerine ise demokratik-yasal mücadele metotlarını kullanmak istediğini ilan etti.

Buraya kadar olan kısım, PKK’nin politik-ideolojik tasarrufu ile ilgili bir durumdur. Fakat mesele şu ki on binlerce gerillası olan, 50 yıldır sistemin dışında devrimci savaşımın bütün biçimlerini hayata geçirmiş olan PKK’ye yer açabilecek kadar esnek bir Türk devlet gerçeği yok karşımızda. Türk devleti geri adım attığı koşulda çözüleceğini hesaba katıyor ve adım atmamak için her yola başvuruyor

Bu aşamada KÖH’ün demokratik entegrasyon ya da demokrasi mücadelesini iki aşamalı bir süreç olarak anlamak daha doğrudur. İlki PKK’nin demokratik zeminde mücadele etmesinin hukuki-siyasi koşullarını oluşturmak, siyasi kazanımları güvencelemek, Kürt Halk Önderi’nin yasal statüsünü kazanmak, hapishaneleri mümkün olduğunca boşaltmak, daha bütünlüklü bir tarifle Kürt siyasetini “demokratik mücadele araçlarına” erişebileceği bir kavga mevzisine yerleştirebilmektir. Şu anda KÖH’ün verdiği kavga tam olarak buradadır ve yalnızca bu kadarı bile Türk devletinin geri adım atması ve Kürt halkının varlığını tanıması demektir. KÖH, bütün gövdesiyle demokratik siyaset mücadelesine geçebilmek için bunun asgari koşullarının yaratılmasını talep ediyor.

Fakat tüm bunlar başarıldığında “Türkiye demokratik bir ülke mi olacak” ya da “faşizm çözülecek ve Kürt ulusu en temel haklarına mı kavuşacak?” elbette ki öyle değil. Bunu iddia eden ya kendini kandırır ya da mücadelesizlik çağrıları yayar. İmralı’nın müthiş bir demokrasi mücadelesi vereceğiz derken kastettiği tam olarak budur. Ve gerçek anlamda bir demokratikleşmenin yaratılması da bu mücadelenin büyüklüğü ile paralellik arz edecektir.

Bu yüzden KÖH’ün ne yapmak istediği anlaşılırsa, gelişmeleri daha sağlıklı yorumlamak mümkün olacaktır. Yoksa yasalar çıkacak ve her şey bir anda çözülecek gibi bir beklenti hiç kimsede yoktur. Şu an KÖH’ün yapmaya çalıştığı, faşist rejimin içerisinde kendisine bir siyasal mücadele alanı açmaya çalışmak ve devleti bazı noktalarda geri çekilmeye zorlamaktır. Bu bile bir irade savaşı olarak gelişmektedir. Türkiye’de faşizmin çözülmesi ve siyasal özgürlüklerin kazanılması ise uzun erimli bir mücadele meselesidir.

3) SDG’nin bugünkü durumu, ilk dönemindeki özgünlüğünü koruyabiliyor mu? Aynı zamanda orduya entegrasyon çokça konuşuluyor. YPJ’nin durumu ise Ortadoğu’da özgün bir yerde duruyor. Merkezi devlet bireysel katılımları dayatırken güncel durum nasıl? Colani, çok parçalı çeteci biçimlerden merkezi ordu yapısına geçebildi mi?

Mihri Yılmaz: Rojava ve HTŞ arasında yürüyen entegrasyon süreci, kazanımların ve tavizlerin bir arada olduğu karmaşık bir süreçtir. Bu durum yalnızca Rojava ve HTŞ için değil, kesin bir zafer ya da kesin bir yenilgi yaşamadan masaya oturan bütün güçler için geçerlidir.

Ancak burada Rojava için gerçekten “kırmızı çizgi” olan, öz savunma gücünün korunmasıdır. Zaten Rojava, bu konuda taviz vermeyi ve SDG’yi dağıtmayı kabul etseydi yakın zamanda yaşamış olduğumuz savaşa gerek kalmayacaktı.

Şu an taraflar arasındaki anlaşmaya göre SDG’nin özerk yapısı korunuyor. Meselenin bürokratik tarafı ile ilgili elbette karşılıklı bir ilişki var. Ama fiili durumda SDG, hala Rojava’nın öz savunma gücüdür ve emir-komuta zinciri de kendi iç yapısının gerekliliklerine göre şekillenmiştir. Gerçekleşen kimi değişiklikler SDG gövdesi ile ilgili değil, daha çok kurumlar arası muhataplığın gerektirdiği görevler çerçevesindedir.

Şunu vurgulamak ve sahanın gerçekliği açısından açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Rojava için askeri entegrasyonun özü, öz savunma kuvvetlerini örgütlü biçimde koruyabilmektir. Bu örgütlülüğün adı ve biçimleri değişebilir ya da yeni biçimler kazanabilir. Ama esas olan bu gücün muhafaza edilmesi ve büyütülmesidir. Şunu söylemekte bir beis yok. Eğer ki Şam, yapılan anlaşmaya bağlı kalmayıp Kürtlerin öz savunma gücünü tümden tasfiye edecek bir arayış ve somut bir yönelim içerisine girerse bu açık bir savaş gerekçesi olarak yorumlanır. Bu konuda Rojava Devrim kurumlarının ve aslında bir bütün olarak Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin çok kararlı olduğunu belirtebilirim.

YPJ’nin durumu ise gerçek bir kriz durumu olarak ortadadır. Ve bu krizin kısa sürede aşılacağı düşünülmemelidir. Çünkü YPJ’nin statüsü özelinde iki farklı dünyanın ideolojik çarpışması yaşanmaktadır.

Açık ki YPJ, Rojava Devrimi’nin en önemli sembollerinden biridir. Askeri olduğu kadar politik ve ideolojik bir anlamı da vardır. Bu başlıkta da tıpkı yukarıda belirtilen ölçüler geçerlidir. Yani kadınların öz savunma örgütlülükleri asla dağıtılmayacaktır. Bu sorunun çözümünün hangi biçimde ve ne zaman olacağını şimdiden belirtmek mümkün değil. Ve ileride bu sorundan kaynaklı daha ciddi kriz ve gerilimlerin yaşanması da muhtemeldir. Ama öz savunma gücünün korunması geri adım atılmayacak bir başlık olarak mücadele konusudur.

Bu bakımdan YPJ’nin başlattığı dayanışma kampanyası mevcut. Rojava’nın bütün kentlerinde hemen her gün eylemler gerçekleşiyor. Ancak bu kampanyanın enternasyonal dayanışmaya, sınırları aşan bir kadın dayanışmasına ihtiyacı var. Çünkü YPJ, aynı zamanda dünyadaki kadın hareketinin de en ileri askeri ve politik mevzisi niteliğinde. Rojava’da ve Rojava dışında YPJ’nin statüsü için uzun erimli bir mücadele süreci olduğunu belirtebiliriz

HTŞ yönetimi ise aslında kendi iç yapısını tam anlamıyla toplayabilmiş değil. Bir nevi irili ufaklı cihatçı örgütlerin HTŞ yönetimindeki koalisyonu olduğunu belirtebiliriz. İşte daha yakın zaman önce Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yaşandığı iddia edilen suikast girişimi bile bu parçalılığın hangi düzeylere ulaştığının göstergesidir. Ancak bu parçalılığa ve ciddi iç krizlere rağmen emperyalizmin ve daha önemlisi Türk devletinin açık desteğiyle devletleşme yolunda bazı adımlar atıyorlar. Burada devletleşmekten kastımız, bürokrasi ve zor aygıtlarını merkezi bir karakter kazanmaya başlamasıdır. Ancak tüm bunlar Türkiye ve bölgede ABD eksenli Arap devletlerinin müdahalesiyle oluyor. HTŞ’nin arkasına dizilen çeteler koalisyonu da, şimdilik açık destek almış bulunan HTŞ yönetimi ile belirgin bir ayrılık yaşamaktan kaçınıyor.

Peki bu durum hep böyle sürüp gider mi? Bunu belirleyecek olan olayların gelişim seyri olacak. Eğer HTŞ’nin ayağı bir yerde takılmaya başlarsa çözülüşü Esad rejiminden bile daha hızlı olacaktır. Karşımızda birbirinin yerine geçmek için bıçaklarını bileyen bir dizi örgütlenme mevcut. Bunlar ilk ciddi kriz anında Colani’yi alaşağı etmenin yollarını arayacaktır. Şimdiden Suriye’nin bazı bölgelerinde HTŞ karşıtı eylemler yaptıkları gibi sokaklarda da fiili bir kuvvet olarak kendilerini örgütlüyor ve HTŞ’yi kendi bölgelerine sokmuyorlar. İçlerinden bazıları HTŞ yönetimine karşı askeri eylemlere de girişiyor. Bu yüzden HTŞ, yapacağı ilk belirgin hatada ciddi bir krizle kendisini karşı karşıya bulacaktır.    

4) ABD ve İsrail’in Suriye’deki mevcut konumu ve Esad sonrası için ne diyebiliriz? Aynı zamanda Colani üzerinden BAE ve İsrail ile açık iş birliğine aday mıdır? Diğer taraftan Alevi ve Dürzi kırımı bu iktidar tarafından gerçekleştirildi. Rusya ve Alevilerin, Dürzilerin Suriye’deki durum nedir? Colani’nin Rusya’ya da gittiğini basından görmüştük. Suriye’de 14 maddelik anlaşma olarak bildiğimiz anlaşmanın garantör ülkelerinin tutumu ve Kürt halkının kazanımları ne durumda?

Mihri Yılmaz: Suriye’de Esad rejiminin yıkılması ve HTŞ’nin iktidara gelişi, yalnızca Suriye’nin iç dinamikleriyle açıklanabilecek bir gelişme değil. On üç yıl boyunca iç savaş koşullarında şu ya da bu biçimde ayakta kalmayı başarmış, Rojava dışındaki alanlarda büyük ölçüde toprak bütünlüğünü yeniden sağlamış ve hatta İdlib’e yönelik hamleleri tartışan bir rejimin yaklaşık on gün içinde tarih sahnesinden silinmesi, çok daha geniş ölçekli bir bölgesel müdahalenin sonucudur.

Burada ABD ve İsrail merkezli, İngiltere’nin de dahil olduğu bir rejim değişikliği operasyonundan söz etmek gerekiyor. 7 Ekim sonrasında ortaya çıkan yeni bölgesel denklem içerisinde Suriye’nin düşüşü, Filistin ve Lübnan’dan sonra gelen üçüncü büyük halkayı oluşturdu. Filistin’e dönük saldırılarla başlayan süreç, Lübnan’daki savaşın derinleşmesiyle devam etti; Suriye’de rejimin tasfiyesi ise bu hattın en kritik adımlarından biri oldu.

Çünkü Suriye rejimi, bütün sınırlarına ve çelişkilerine rağmen, uzun yıllardır ABD-İsrail ekseninin dışında duran bir siyasal pozisyonu temsil ediyordu. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası şekillenen bölgesel dengelerde ABD-Batı blokuyla uyumlu olmayan Sovyetlerin çekim alanında bir yerde duruyordu. Rejimin yıkılmasıyla birlikte bu tarihsel pozisyon da tasfiye edilmiş oldu.

Bugün ABD ve İsrail’in Suriye sahasındaki rolü artık yalnızca müdahaleci değil, doğrudan kurucu bir rol haline gelmiş durumda. Suriye’nin yeniden inşasının temel eksenlerinden biri, İsrail’in güvenlik kaygılarına yanıt verecek bir siyasal düzen kurulmasıdır. Aynı zamanda Batı’yla uyumlu, ABD ekseninde konumlanmış işbirlikçi bir rejim modeli inşa edilmeye çalışılıyor.

Bu noktada HTŞ’nin ideolojik geçmişinin ya da siyasal formasyonunun emperyalist merkezler açısından belirleyici bir önemi yok. Emperyalizm açısından önemli olan, kendi çizgisinde hareket edecek bir siyasal düzenin kurulmasıdır. Zaten HTŞ de iktidarda kalabilmek adına her türlü tavizi vermeye açık olduğunu gösteriyor. Bu yalnızca politik tavizlerle sınırlı değil; ideolojik esneklik konusunda da son derece pragmatik davranabileceklerini sürekli ortaya koyuyorlar.

Dolayısıyla HTŞ’nin ayakta kalmasının temel koşulu, ABD ekseninden kopmamasıdır. Yalnızca Türkiye’ye dayanarak bunu sürdürmesi mümkün değil. Bu nedenle hem ABD’yle hem de ABD’yle açık iş birliği içindeki Körfez ülkeleriyle sıkı ilişkiler geliştirmeye çalışıyor. Aynı zamanda İsrail’in güvenlik politikalarını fiilen kabul eden bir çizgide ilerliyor.

Bunun işaretleri şimdiden görünür durumda. Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden İsrail’le yapılan görüşmeler kamuoyuna yansıdı. ABD aracılığıyla sürdürülen temaslar zaten biliniyor. Golan Tepeleri konusundaki fiili durumun kabullenilmesi, Güney Suriye’deki İsrail işgaline karşı ciddi bir tutum alınmaması da aynı siyasal yönelimin parçalarıdır. Önümüzdeki süreçte daha açık normalleşme adımlarının ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır.

Bugün sık sık “uluslararası düzenin çöktüğü” söyleniyor. Aslında Suriye tam da bu eski düzenin fiilen çöktüğü yerlerden biri oldu. Uluslararası hukuk, insan hakları söylemleri ve kurumsal mekanizmalar büyük ölçüde işlevsiz hale gelmiş durumda. Dünya siyaseti artık çok daha çıplak biçimde güç ilişkileri üzerinden şekilleniyor.

HTŞ’nin Araplara, Dürzilere ve diğer toplumsal kesimlere dönük saldırıları, hak ihlalleri ya da katliamları uluslararası düzeyde ciddi bir gündem oluşturmuyor. Çünkü emperyalist merkezler açısından belirleyici olan şey halkların güvenliği değil, kendi çıkarlarının korunmasıdır. İnsan hakları söylemi ise muhataplarını gerektiğinde hizaya çekmenin yolunu açan baskı ve denetim aracına dönüşüyor.

Aslında sistem her zaman güç ilişkileri üzerinden işliyordu; fakat geçmişte bunu örten bazı siyasal ve hukuki perdeler vardı. Bugün o perdeler de büyük ölçüde yırtılmış durumda.

Rusya’nın tutumu da bu açıdan önemli. Yıllarca Esad rejiminin en önemli destekçilerinden biri olan Rusya, kriz anında esas önceliğinin kendi devlet çıkarları olduğunu açık biçimde gösterdi. Dün savaştığı güçlerle bugün aynı siyasal zeminde ilişki kurabiliyor. Çünkü artık Suriye’de eski anlamıyla bir oyun kurucu pozisyonda değil.

Bugünden sonra Rusya’nın temel önceliği Tartus ve Lazkiye’deki askeri varlığını, deniz ve hava üslerini korumak olacaktır. Yani artık Suriye siyasetini belirleyen bir güç olmaktan çok, elindeki mevcut kazanımları korumaya çalışan bir aktöre dönüşmüş durumda.

Bu çerçevede sıkça gündeme gelen “garantörlük” tartışmalarına da dikkatli yaklaşmak gerekiyor. Evet, bugün Rojava ve Şam arasındaki anlaşmaların garantörü olduğu söylenen devletler var. Ancak bu garantörlüğün ölçüsünün, kapsamının ve süresinin ne olacağına dair kesin bir şey söylemek mümkün değil. Çünkü daha önce imzalanan anlaşmaların da garantörleri vardı. Fakat sahadaki güç dengeleri ve emperyalist merkezlerin çıkarları değiştiğinde, bütün bu anlaşmalar fiilen hükümsüz hale geldi.

Örneğin 10 Mart anlaşması sonrasında yaşanan süreç bunu açık biçimde gösterdi. O dönemde de masada garantör devletler vardı. Ama savaşın seyri değiştiğinde, ABD ve İsrail’in bölgesel çıkarları farklı bir noktaya evrildiğinde, o garantörlüklerin hiçbir somut hükmü kalmadı. Dolayısıyla bugün imzalanan herhangi bir mutabakatın yarın geçerli kalıp kalmayacağı tamamen mevcut güç ilişkilerine bağlıdır.

Bu yüzden özellikle Kürt halkının hakları söz konusu olduğunda herhangi bir garantör ülkenin varlığı belirleyici olmaktan uzaktır. Zaten kimse de meseleyi böyle okumuyor. Kağıt üzerinde bazı garantörler olabilir ama gerçekte bu anlaşmaların asıl güvencesi örgütlü halk gerçeğidir. Eğer bir garantörden söz edilecekse, bu öz savunmasını örgütlemiş, savaşma iradesini koruyan halkın kendisidir.

Burada Rojava deneyimine dönük bazı yüzeysel yorumlara da değinmek gerekiyor. Özellikle son savaş sürecinde bazı çevreler sürekli “Kürtler ABD’ye güvendi, sonuç ortada” söylemini tekrar ediyor. Bu yaklaşım hem siyasal olarak son derece sığ hem de devrimci bir deneyimin gerçekliğini anlamaktan uzak.

Çünkü Rojava başından itibaren bir “kurtlar sofrası” içerisinde ayakta kalmaya çalışan devrimci bir özneydi. Böyle bir denklemde herkesle ilişki yürütmek zorundasınız. Bu, o güçlere politik olarak teslim olmak ya da geleceğinizi onlara bağlamak anlamına gelmiyor. Mevcut güç dengeleri içerisinde hareket etmek zorunda kalıyorsunuz. Başka türlü ayakta kalmanın maddi koşulları yoksa, mevcut koşullar içinde siyaset üretmek zorundasınız demektir.

Ama bu hiçbir zaman Rojava’nın karşılaşacağı saldırıları öngörmediği anlamına gelmedi. Rojava hiçbir dönem öz savunmadan vazgeçmedi. ABD’ye güvenip mevzi kazmayı bırakmadı. ABD’ye güvenip savaş ihtimalini yok saymadı. Olası saldırı senaryolarına karşı hazırlık yapmaktan geri durmadı.

Ancak karşısında çok büyük bir birleşik karşı-devrimci cephe oluştu. Emperyalist merkezlerin önünü açtığı, Türkiye’nin doğrudan yürütücülüğünü üstlendiği ve çeşitli cihatçı güçlerin sahada rol aldığı kapsamlı bir tasfiye saldırısıyla karşı karşıya kaldı.

Dolayısıyla yaşananları yalnızca “ABD’ye güvenmenin sonucu” olarak açıklamak siyasal gerçekliği tersyüz etmektir. Bu savaş herhangi bir diplomatik manevrayla ya da farklı bir siyasal tercihle tamamen engellenebilecek bir süreç değildi. Saldırı başladığı andan itibaren Rojava’nın önünde kalan temel seçenek, devrimci halk savaşı çizgisinde kendi varlığını savunmaktı.

Nitekim yapılan da buydu. Rojava, gücünün yettiği ölçüde bu saldırıyı durdurmaya çalıştı ve bugün hâlâ ayakta olmasının nedeni de budur.

5) Emperyalistlerin İran’a yönelik saldırısından sonra pek çok tartışma da yaşandı. Rojhilat Kürt ulusal ittifakının Trump’ın çıkışlarından sonraki açıklamalarını da okuduk. Emperyalistler, İran’daki halkların çelişkilerini kaşırlarken diğer taraftan kendi liberal hattını da İran’daki muhaliflere dayatıyorlar. Kürt ulusal ittifakının son durumu ve bu emperyalist savaştaki konumunu merak ediyoruz. Ve bir diğer nokta, KÖH İran’daki mevcut durumu ABD-İsrail, İngiltere ikiliğini sıkça dillendirdi, bu denklemde Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinin tutumları nedir?

Mihri Yılmaz: Bu soruya yanıt verirken öncelikle İran ve Rojhilat’ta Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin pozisyonunu doğru anlamak gerekiyor. Çünkü üzerinde en çok tartışılan ve bilinçli bir biçimde muğlaklık yaratılmak istenen meselelerden bir tanesi budur. Bu yüzden KÖH’ün pozisyonundan yola çıkarak, Kürt ulusal ittifakına bakmak daha doğru olacaktır.

Özet birkaç cümle ile ifade edecek olursak, Özgürlük Hareketi’nin İran’daki tutumu, Rojava Devrimi’ndeki pozisyonu ile aynıdır. KÖH’ün bütün politik konumlanışının nirengi noktası mevcut yangının içerisinden devrimci bir durum inşa edebilmektir.

Bu siyasal tutum kendisini kavramsal olarak “3.Yol” olarak ifade ediyor ancak bunu Lenin’in “devrimci yenilgicilik” siyasetinin güncel ve Rojhilat için özgünleştirilmiş bir biçimi olarak değerlendirmek de mümkündür. Elbette ki savaşın niteliği ve savaşan tarafların karakterleri 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndaki durumla tamamen benzeştirilemez. Ancak o gün de bugün de esas olan egemen güçlerin savaşına ve onların politik çekim alanına yedeklenmeden devrimci bir siyaset yürütebilmek ve mümkünse devrim yapmaktır.

Üstelik bu tutum yalnızca KÖH’ün değil İran’da tutarlı bir sosyalist çizgi izlemeye çalışan bütün sosyalist örgütlerin ortak tutumudur. Uzlaşı siyasetiyle kötü bir şöhreti olan TUDEH’i dışarıda bırakırsak İran’daki solun tutumu bu şekildedir.       

Konumuz özelinde PJAK’ın ittifak siyasetine bakacak olursak, tüm çalışmaların merkezinde 3.Yol perspektifinin olduğu görülecektir. Bu ise iki temel güçle ittifak yapmak demektir; a) İran’daki demokratik güçler b) Rojhilat’taki ulusal güçler. Şu an PJAK için söyleyecek olursak sadece Kürt partileri ile değil İran’daki demokratik-sol güçlerle de ittifak arayışları vardır.

Lakin bir noktanın altını çizmek gerekiyor. Bahsetmiş olduğunuz Kürt ulusal ittifakı, devrimler tarihinin kavramları ile söyleyecek olursak bir nevi “ulusal-demokratik cephe” olarak tarif edilebilir. Ve cephe siyasetinin gereği olarak da, bu ittifakın içerisinde birden fazla siyasal eğilim mevcuttur.

Rojhilat Kürt ulusal ittifakı için de bu durum geçelidir. Programları, hedefleri, sınıfsal eğilimleri birbirinden farklı olan Kürt siyasal partileri, Kürt ulusunun ortak çıkarları için asgari ölçülerde yan yana gelmişlerdir. Ancak bu ittifak içerisinde de ideolojik-politik mücadele sürmektedir. Bu ittifakın devrimci bileşenini PJAK oluştururken burjuva muhalefete eğilimli, halkın özgücüne güvenmeyen çizgi ve yaklaşımlar da vardır. Kaldı ki bu çizgi mücadeleleri kamuoyuna da yansımaktadır. PJAK bu bileşenin siyasetini ileri çekmeye zorlamakta ve ciddi bir iç mücadele yürütmektedir.

Yine de şunu ifade etmek mümkün, Kürtler için önemli olan ulusal birlikteliğin belirli ölçülerde sağlanmış olmasıdır. Lenin’in deyimiyle her devrim aynı zamanda ittifaklar meselesidir. Gerisi siyasetin ve mücadelenin konusudur.

Aslına bakılacak olursa ittifak içerisindeki bazı Kürt partileri de PJAK’ın devrimci çizgisini benimsemiyorlar. Yine uluslararası planda Kürtlerle ilişki kurmak isteyen çevreler PJAK’ı belirli ölçülerde bu denklemin dışında tutmak istiyor. Ancak sahada açık bir gerçek var ki PJAK olmadan meselenin askeri boyutunda sonuç almak mümkün değil. Profesyonellik ve askeri kapasite bakımından Rojhilat’ta düğümü çözebilecek yegane güç PJAK’tır. Son savaş süreci bu gerçeği bütün bileşenlere ve halka daha açık gösterdi. İran rejimi, henüz savaş pozisyonu alamamış ve amatör bir konumlanış halinde bulunan Kürt partilerine kayıplar verdirirken PJAK çoktan dağları tutmuş bulunuyordu.

Şimdilerde tartışılan konu şu: Kürt ulusal ittifakı ve PJAK ne yapacak, emperyalist savaşta nasıl bir pozisyon alacak? Buna en kestirme yanıtı şöyle vermek mümkün. Kürtler, ulusal-demokratik hakları ile birlikte yaşamak istiyor. Bunun gözüken iki yolu var; ya İran rejimi mevcut sıkışmışlık içerisinde Kürtlerle masaya oturacak ve haklarını teslim edecek, ya da Kürtler her ulusun hakkı olan devrim yapma hakkını kullanacaktır. Kürtlerin siyaseti için esas olan budur, bundan sonrası taktik, planlama ve zamanla ilgili bir meseledir. Ve böylesi bir anda eğer ki Kürler kendi bölgelerinde özyönetimi ele almayı başarırsa kimsenin buna karşı çıkmaya hakkı yoktur.

Kürtlere “şimdi bekleyin, sonra İran rejimi ile savaşın” diyenler açık ki devrimlerin tarihsel gelişiminden bihaber konuşuyorlar ya da ömürlerinde hiç devrim görmemişler. Ama gerçek ortada, hiçbir devrim saf ve yalın tek bir çelişkiden meydana gelmiyor. İran ve ABD arasındaki çelişki ne kadar gerçekse Kürtler ve İran arasındaki çelişki de o kadar gerçektir. Ve Kürtler bu çelişkiyi kendileri lehine çözebilecek bir fırsat yakalarsa bunu kullanmakta tereddüt etmeyecektir.

Burada kastedilen ABD süngüleri ile savaşa girmek değildir. Öyle olsaydı Kürtler bunu defalarca yapabilirlerdi. Ancak yapmadılar, bunu bilinçli ve iradi olarak reddettiler. Lakin bu halkçı tutumun üzeri çok kasıtlı olarak karartılmak isteniyor. Trump ve ABD yönetimi her gün Rojhilat Kürtlerine veryansın ederken, birileri hala Kürtleri “ABD siyasetine angaje olmakla” suçluyor!

Savaşın yıkıcılığı herkesi taraf olmaya zorluyor, bu açık. Özellikle politik var oluşunu hissettiremeyecek kadar güçsüzleşen ve siyaset dışına düşen “bazı sosyalistler” adeta Kürtleri “Ya ABD ya İran” mengenesine sokmak istiyor. Lakin binlerce savaşçısı olan ve neredeyse 10 milyonluk nüfusunun ezici çoğunluğu yurtsever olan Rojhilat halkı bu deliğe sığmayacak kadar geniş bir gövdedir.

Peki nasıl olacak? Buna en anlaşılır cevabı vermek için Rojava Devrimi’nin başlangıç yıllarına bakabiliriz. Suriye İç Savaşı 2011’de başladı ve bir yıl kadar Kürtler dengeleri değiştirecek bir pozisyon içerisine girmediler. Beklediler, olayların gelişimini seyrettiler. Ve ne zaman ki olayların seyri gerçek bir iç savaş görüntüsü kazandı ve Rojava’ya doğru yayılma eğilimi gösterdi, o vakit Kürtler de topyekûn özsavunma durumuna geçerek Rojava Devrimi’ni ilan etti. Yani “en doğru vakitte”.

Bu vakti Rojhilat’ta belirleyecek olan da nesnel gelişmeler ve olayların gidişatı olacaktır.

6) Son olarak, komün-devlet ikileminde şekillenen bir perspektif metni yayınlanmıştı. Rojava’da kooperatifler ve komünler çok önce kurulmuştu. Sıcak savaşın (ekilen tarlaların bombalanması, üretim atölyelerinin bombalanması) sonlanmasından sonra üretim alanında halkın üretime ve siyasete doğrudan katılımı nasıl? Açıklama sonrası Rojava’daki komünler, kooperatifler üzerindeki etkisi nasıl oldu? Emperyalist savaşlar ve saldırıların gölgesinde halkın bu teorik çerçevede günlük yaşamlarında nasıl açığa çıktığını merak ediyoruz.

Mihri Yılmaz: Buraya cevap verirken, Rojava’daki genel ekonomik ve toplumsal örgütlenme biçimini kendi tarihsel ve siyasal koşulları içerisinde değerlendirmek daha doğru olur. Çünkü devrimler genel olarak olağanüstü süreçlerde ortaya çıkar ve onların iktisadi örgütlenmeleri de çoğu zaman olağanüstü koşullar altında şekillenir. Tarihteki devrim deneyimlerine bakıldığında da kurucu dönemlerin çoğunlukla savaş, kriz ve çatışma ortamlarında geliştiği görülür. Görece istikrarlı ve rahat dönemler ise daha sınırlı olmuştur. Rojava deneyimi de en başından itibaren büyük ölçüde böyle bir tarihsel zeminde gelişti.

Rojava’daki ekonomik örgütlenme uzun süre savaş koşullarının ve savunma ihtiyaçlarının etkisi altında şekillendi. Ancak burada komünler ile kooperatifleri birbirinden ayırarak değerlendirmek daha doğru olur. Çünkü komünler yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir örgütlenme modeli olarak öne çıktı. Özellikle devrimin ilk yıllarında doğrudan demokrasinin en güçlü araçlarından biri oldular. Halkın devrime katılımının çok yüksek olduğu, kolektif ruhun güçlü hissedildiği bu dönemde komünler oldukça işlevsel bir rol oynuyordu.

Kooperatifler ise ilk yıllarda bugünkü ölçekte örgütlü değildi. Çünkü savaş koşulları, altyapı eksikliği ve sürekli değişen güvenlik durumu ekonomik örgütlenmenin kurumsallaşmasını zorlaştırıyordu. Buna rağmen devrimci coşku ve halkın gönüllü katılımı sayesinde komünler gündelik yaşamın örgütlenmesinde daha belirleyici bir yerde duruyordu.

Ancak zamanla devrimin kurumsallaşma ihtiyacı ortaya çıktıkça süreç daha karmaşık bir hal aldı. Savunma, toplumsal ihtiyaçların karşılanması, hizmetlerin sürekliliği ve yönetim gibi alanlarda daha gelişmiş yapılara ihtiyaç duyuldu. Özerk yönetimin ilanıyla birlikte yine komünlere dayanan bir model korunmaya çalışıldı fakat aynı zamanda daha merkezi ve kurumsal mekanizmalar da gelişmeye başladı. Tarihsel olarak da görüldüğü gibi, siyasal ve idari aygıtlar büyüdükçe taban demokrasisinin etkisi belirli ölçülerde gerileme eğilimi gösterebiliyor. Rojava’da da buna benzer bazı zorlanmalar yaşandı.

Komünler tamamen ortadan kalkmadı; hâlâ birçok yerde önemli işlevler üstleniyorlar ve toplumsal örgütlenmenin temel araçlarından biri olmayı sürdürüyorlar. Ancak devrimin ilk dönemlerindeki doğrudan ve yoğun belirleyicilikleri zaman içerisinde bazı biçim değişikliklerine uğradı. Bu durum büyük ölçüde savaş koşulları, kurumsallaşma ihtiyacı ve toplumsal yaşamın karmaşıklaşmasıyla bağlantılı gelişti.

Tam da bu süreçte kooperatifler daha fazla öne çıkmaya başladı. Özellikle üretim, tarım, küçük ölçekli sanayi ve gündelik ihtiyaçların karşılanması açısından kooperatifler önemli bir ekonomik model haline geldi. Her ne kadar bu alan basında çok görünür olmasa da, Rojava’daki ekonomik yaşamın sürdürülebilmesi açısından kooperatif deneyimleri ciddi bir rol oynuyor.

Özellikle savaş, ambargo ve ekonomik kuşatma koşulları düşünüldüğünde bu kooperatif modeli yalnızca ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda toplumsal dayanışmayı ayakta tutan bir mekanizma işlevi de görüyor. Çünkü birçok alanda piyasa ilişkilerinin sınırlılığı ve dışa bağımlılık sorunları, yerel ve kolektif üretim biçimlerini zorunlu hale getiriyor.

Bugün tarım üretiminde, küçük ölçekli atölyelerde, tekstil alanında, gıda üretiminde ve çeşitli hafif sanayi kollarında ciddi kooperatif örgütlenmeleri mevcut. Üstelik bu yapıların yalnızca varlığını koruduğunu değil, giderek genişlediğini söylemek de mümkün. Kooperatiflerin içinde yer alan emekçiler açısından da bunun somut sonuçları bulunuyor. Rojava’da Latin Amerika deneyimlerindeki kavramla söyleyecek olursak bir dizi “patronsuz fabrika” mevcut.

Ancak dediğiniz gibi son savaş süreci de dahil kooperatif deneyimlerini sınırlayan en temel etkenlerden birisi savaşın yarattığı yıkım oluyor. Örnek vermek gerekirse büyük emeklerle ve çok sınırlı imkanlarla kurulan birçok kooperatif, Türk devletinin hava saldırıları sonucu defalarca fiziki olarak hedef alındı. Üretim alanları, atölyeler, depolar ve çeşitli çalışma mekanları bombalanarak kullanılamaz hale getirildi. Rojava’nın ekonomik imkanları düşünüldüğünde bunların yeniden kurulması ya da kayıpların telafi edilmesi kolay olmuyor. Zaten sınırlı kaynaklarla oluşturulan bu yapılar için her saldırı ciddi bir gerileme anlamına geliyor. Son savaş sürecinde de benzer sorunlar açığa çıktı. Birçok alanda üretim durduruldu, güvenlik gerekçesiyle fabrikal ve üretim alanları başka bölgelere nakledildi ve bütün öncelikler değişti

Öte yandan savaş koşulları yalnızca doğrudan fiziki yıkım yaratmıyor; aynı zamanda ekonomik öncelikleri de belirliyor. Çünkü savaş ve savunma gerçekliği sürdüğü müddetçe, elde edilen kaynakların önemli bir bölümü doğal olarak savunma ihtiyaçlarına ayrılıyor. Bu nedenle yaratılan ekonomik değerlerin büyük kısmı kolektif üretimi büyütmekten çok savaş koşullarının sürdürülebilmesine yöneliyor. Bu durum da kooperatif ekonomisinin gelişimini belirli ölçülerde sınırlıyor.

Ancak Rojava’nın özgün taraflarından biri şu: Devrim öncesinde de bölgede klasik anlamda gelişmiş bir kapitalist üretim yapısı çok güçlü değildi. Büyük fabrikalar, sanayi merkezleri ya da yoğun kapitalist üretim ilişkileri zaten oldukça sınırlıydı ya da hiç yoktu. Ekonomik yapı daha çok ticaret üzerinden şekilleniyordu. Ticaret yoluyla zenginleşen kesimler vardı fakat bunlar da henüz güçlü bir tekelci karakter kazanmamıştı.

Bu nedenle devrimin ilk dönemlerinde komünler ve kooperatifler toplumsal boşlukları daha rahat doldurabildi. Çünkü karşılarında tam anlamıyla örgütlü ve güçlü bir kapitalist üretim sistemi yoktu. Ancak esas sınavın, Rojava’nın dış dünya ve kapitalist pazar ilişkileriyle daha yoğun bağlar kurduğu dönemde başlayacağı söylenebilir. Çünkü o aşamada yalnızca üretim yapmak değil, kapitalist ekonomiye alternatif bir ekonomik model geliştirebilmek daha ciddi bir mücadele alanına dönüşecek.

Zaten Rojava’nın bugün kendi geleceğine dair geliştirmeye çalıştığı perspektif de bu temelde şekilleniyor. Hem komünlerin hem de kooperatiflerin kendisini yenileyerek daha güçlü bir toplumsal-ekonomik örgütlenme yaratması hedefleniyor. Çünkü mevcut deneyim, bütün eksiklerine ve zorlanmalarına rağmen alternatif bir toplumsal ekonomi arayışının önemli örneklerinden biri olarak görülüyor.

Sizin de bahsettiğiniz ve komün-devlet çelişkisini merkeze alan perspektife bağlı kalarak bir yenilenmeyi başarmak istiyor Rojava. Bu amaçla bazı çalışmalar da yürütülüyor. İşte daha birkaç hafta önce yeni bir yol haritası çıkarmak maksadıyla birçok yerde komün konferansları gerçekleşti. Yani Rojava, kendi teorisini daha güçlü pratikleştirmeye çalışacağı bir döneme geçiş yapmak istiyor.

Öte yandan savaşın komünler üzerinde yalnızca yıkıcı bir tarafı olmadığını da belirtmek gerekir. Çünkü savaş süreçleri aynı zamanda toplumsal-siyasal katılımın en yoğun yaşandığı dönemler oluyor. Özsavunmadan gündelik yaşamın örgütlenmesine kadar birçok alanda halk daha doğrudan süreçlerin parçası haline geliyor. Rojava’da da bu durum belirgin biçimde yaşandı. Kentlerin savaşa göre örgütlenmesi, halk nöbetleri, cephe gerisinin kolektif biçimde organize edilmesi, göç eden ailelerin halk tarafından sahiplenilmesi gibi pratikler savaşın yarattığı özgün komün deneyimlerini ortaya çıkardı. Bunlar da Rojava deneyiminin önemli ve kıymetli yanlarından biri oldu.

Ancak bütün bunlara rağmen Rojava’nın ekonomik deneyiminin dünya kamuoyunda yeterince bilinmediğini söylemek mümkün. Komünler ve kooperatifler sıkça anılsa da, bu yapıların günlük yaşamda nasıl işlediği, hangi çelişkilerle karşı karşıya olduğu ve nasıl bir emek örgütlenmesi yarattığı çok fazla görünür değil. Oysa özellikle kooperatifler açısından bakıldığında, günümüz dünyasındaki birçok örnekten daha kolektif ve emek merkezli deneyimler ortaya çıkmış durumda.

Tabii bütün bu modelin kendi iç gerilimleri de mevcut. Çünkü sonuçta tamamen kapalı bir sistemden değil, kapitalist pazar ekonomisiyle iç içe geçen karma bir modelden söz ediyoruz. Bu da hem ekonomik hem toplumsal açıdan çeşitli çelişkiler ve zorlanmalar yaratıyor. Bu nedenle Rojava ekonomisi ve onun komün-kooperatif deneyimi, üzerine çok daha fazla tartışılması ve incelenmesi gereken başlıklardan biri olmaya devam ediyor.