Venezuela: Emperyalist Müdahale ile Sınıf İntiharı Arasında – Anti Imperialist Network | Komün Çeviri Kolektifi

3 Ocak 2026 sabahının erken saatleri, Venezuela’nın yakın tarihinde bir dönüm noktası oldu. ABD kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen bir operasyon, Caracas ve stratejik askeri bölgelere düzenlenen hava saldırılarıyla kara harekâtını birleştirdi ve sonuçta Başkan Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’in kaçırılıp New York’a getirilmesine yol açtı. Operasyonda, Maduro’yu korumak için savaşan ve emperyalist güçlere öldürülmeden önce bir miktar hasar veren 32 Küba özel kuvvet mensubu dahil olmak üzere 90’dan fazla kişi hayatını kaybetti.

ABD’nin Maduro ve eşini, en içteki güvenlik halkası (çoğu yukarıda adı geçen 32 şehit gibi Küba kökenliydi) dışında ciddi bir direnişle karşılaşmadan kaçırabilmesi elbette tuhaf olsa da, belki de daha da şaşırtıcı olan Savunma Bakanı Vladimir Padrino López’in açıklamalarıydı. Maduro’nun kaçırılmasından haftalar sonra Padrino, saldırı anında 150 uçağa sahip ABD’nin hava üstünlüğü karşısında savaş uçaklarını havalandırmanın imkânsız olduğunu söyledi. Böylece, başkanın özel korumaları ve konutun yakınında konuşlanmış birkaç asker dışında, Venezuela Silahlı Kuvvetleri’nin emperyalist saldırıya yanıt vermediğini kabul etmiş oldu.

Askeri konularda spekülasyon yapmak bize düşmez; ne bu konuda uzmanız ne de konuyla ilgili tüm gerekli bilgilere sahibiz. Her halükarda, Padrino López’in kendi sözleri ve saldırı sırasında yaşananlar, şu ya da bu nedenle, 3 Ocak sabahının erken saatlerinde Caracas’taki Delta Force saldırısına askeri olarak yanıt verilmeme kararı alındığını gösteriyor.

Pek çok kişiyi şaşırtacak şekilde, Maduro’nun kaçırılması hemen ya da tam bir kurumsal çöküşe yol açmadı. Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez, Yüksek Mahkeme ve Ulusal Meclis (başkanlığını Jorge Rodríguez yapıyor) tarafından desteklenerek geçici başkanlığı üstlendi. Bu “çift yönlü yaklaşım”, ülkenin stratejik kaynaklarının yönetimi yeniden düzenlenirken ve yeni duruma uyum sağlamak için politikaların uygulanması hızlandırılırken bir ölçüde biçimsel istikrarın korunmasını sağladı.

Washington ile koordinasyon hemen başladı. 15 Ocak’ta, CIA Direktörü John Ratcliffe – birkaç gün önce Florida’da Donald Trump’la birlikte bu agresif operasyonu yöneten isim – Caracas’ı ziyaret etti ve Delcy Rodríguez’le görüştü. Birkaç gün sonra Hidrokarbonlar Organik Yasası’nda reform sunuldu ve onaylandı. Bu zamanlama, Venezuela makamları ile ABD yönetimi arasında, petrol zenginliğinin imparatorluğun gözetimi altında akmasını sağlamayı, aynı zamanda büyük şirketlerin ve uluslararası alacaklıların çıkarlarını korumayı hedefleyen neredeyse simbiyotik bir uyumu ortaya koyuyor. Bu bağın ihanetin mi yoksa teslimiyetin mi sonucu olduğu şimdilik önemsiz. Ancak her geçen gün şu daha da netleşiyor: Eğer bu taktik bir geri çekilmeyse, stratejik bir yönlendirme olmadan bunu düzeltmek pek mümkün görünmüyor. Ve bu stratejik yönlendirme, ülkenin yeni makamlarının erişebileceği bir şey gibi durmuyor.

Petrol egemenliğinin tasfiyesi: Chávez’den Delcy Rodríguez’e

Yakın tarihli Hidrokarbonlar Organik Yasası (LOH) reformu, önceki yasada yapılan küçük bir değişiklik değil; 2001 tarihli yasanın – Chavista toplumsal projesinin temel taşı ve Venezuela egemenliğinin tarihi bir kazanımı – önemli ölçüde yürürlükten kaldırılmasıyla sonuçlanan, aşamalı neoliberal geriye dönüş sürecinin doruk noktasıdır.

Hugo Chávez tarafından Yetki Yasası olarak çıkarılan ve 2006 ile 2007’deki reformlarla birlikte 2001 tarihli orijinal yasa, Venezuela petrol millileştirmesinin zirvesini temsil ediyordu. Yasa, hidrokarbonların devletin mülkiyetinde olduğunu, PDVSA’nın uluslararası pazarlamada tekelini, tüm ortak girişimlerde devletin çoğunluk hissesine sahip olmasını, yatırımların devlet planlamasını ve sosyal kalkınmaya öncelik verilmesini tesis ediyordu.

Maduro yönetimi boyunca çeşitli evrelerde, ABD öncülüğündeki acımasız yaptırımların yol açtığı ekonomik kriz karşısında, likidite ve döviz sağlama çabalarıyla gelir odaklı politikalar uygulandı. Bu politikalar, Chavista sosyoekonomik yapısını aşındırdı ve ulusal kaynakların aşamalı özelleştirilmesinin zeminini hazırladı – ne var ki petrolün ticari kontrolü ve mülkiyeti biçimsel olarak devlette kaldı.

Ayrıca 2019-2024 döneminde Maduro, Chevron ve diğer yabancı şirketlere, belirli bölgelerde doğrudan işletme ve pazarlama izni veren ruhsatlar tanıdı ve bu da üretim üzerinde özel kontrole dair emsaller oluşturdu. “Üretimi canlandırmak ve yaptırımların toplumsal yükünü hafifletmek için geçici istisnalar” olarak sunulan bu anlaşmalar, 2026 reformunun yasal olarak nihai haline getireceği bağımlılık çerçevesini oluşturdu.

Delcy Rodríguez yönetimi tarafından teşvik edilen ve 9 Ocak 2026 tarihli Trump yönetiminin 14373 sayılı İcra Emri’nin gereklerine göre tasarlanan Ocak 2026 reformu, bu aşınma sürecini tamamlıyor ve Chavista toplumsal dönüşümünün ekonomik temellerinde önemli bir gerilemeyi temsil ediyor. Getirilen değişikliklerin çoğu, özel sektörün rolüne ilişkin kısıtlamaları gevşeten (temelde geniş vergi muafiyetleri ve ticaret teşvikleri yoluyla) 2020 Tarihli Anti-Blokaj Yasası ve 2022 Tarihli Özel Ekonomik Bölgeler Yasası altında dayatılan mekanizmaları yansıtırken, 2026 LOH özel sektörün o sektördeki operasyonel kontrolünün önündeki kalan tüm engelleri ortadan kaldırıyor. Ya da başka bir deyişle: Maduro döneminde yaptırımları aşmak için tasarlanmış istisnalar – özellikle pandemi ve sonrası dönem bağlamında – Rodríguez’in reformuyla açık bir bağımlılığı kurumsallaştırmak için resmileştiriliyor.

Birincisi, hidrokarbonların devletin mülkiyetinde olması – 1999 Anayasası’nın devredilemez bir ilke olarak yeniden teyit ettiği ve Maduro’nun bile biçimsel olarak savunduğu ilke – anlamını yitirmiştir. 2001 yasasının 5. maddesi “toprak altındaki hidrokarbonlar Cumhuriyetin mülkiyetindedir” derken, 2026 reformu yabancı özel işletmecilerin, çıkarıldıkları andan itibaren üretim üzerinde mülkiyet hakkı edinebilmelerini ve orijinal Chavista modelini karakterize eden devlet müdahalesi olmaksızın doğrudan pazarlayabilmelerini öngörmektedir. Maduro döneminden niteliksel fark, bu doğrudan ticaretin tüm sektörde genelleştirilmiş olması ve devlet kontrolü beklentisini koruyan coğrafi ve zamansal kısıtlamaların ortadan kaldırılmış olmasıdır.

İkincisi, reform uluslararası ticarette devlet tekelini kalıcı olarak ortadan kaldırmaktadır. 2001 yasası ve sonraki reformlar, PDVSA’nın ihracat yapmaya yetkili tek kuruluş olduğunu öngörüyordu. 2026 reformu, Chevron, ExxonMobil, Shell ve Repsol gibi Batılı şirketlerin üretimin tamamını veya bir kısmını doğrudan pazarlamasına izin vermekte, böylece devletin kime, hangi koşullarla ve hangi fiyattan satacağına karar verme egemen yetkisini baltalamaktadır. Özel şirketler artık sevkiyatların varacağı yeri belirlemekte, rafinericiler ve dağıtıcılarla doğrudan müzakere etmekte, Venezuela devleti ise yalnızca dış kontrol mekanizmalarına tabi telif ücretleri ve temettüler almaktadır.

Bu ticari bağımlılık, ABD Hazine Dış Varlıklar Kontrol Ofisi (OFAC) tarafından çıkarılan 46, 50A ve 52 sayılı Genel Lisanslar tarafından dayatılan kısıtlayıcı bir çerçeveyle daha da pekiştirilmektedir. Bu lisanslar, Venezuela ham petrolünün Rusya, Çin, İran, Kuzey Kore veya Küba merkezli kuruluşlara ulaşmasını kesinlikle yasaklamakta ve bu ülkelerden kişilerle mülkiyet veya kontrol bağı bulunan herhangi bir şirketi de kapsamaktadır. 2026 reformu, ticari özerkliği geri getirmek bir yana, bu engelleri kurumsallaştırmaktadır: ulusötesi şirketlere Batılı rafinericilerle doğrudan müzakere etme konusunda tam bir serbestlik tanınırken, Chavismo’nun tarihi ortaklarıyla yapılan tüm işlemler yasaklı kalmaktadır. Venezuela devleti, petrol akışını Bolivarcı projenin sürdürülebilirliğini yıllarca garanti eden pazarlara yönlendirme kapasitesinden yoksun, yabancı gözetim altında sadece telif ücretleri toplamaya indirgenmiştir. Bu, Siyonist varlığın Venezuela ham petrolünü engelsizce alabildiği, Küba ise Washington’un ablukası karşısında çaresiz bırakıldığı kadar içler acısı ve gerçekdışı bir duruma yol açmaktadır.

Üçüncüsü, reform yatırım ve işletme üzerindeki devlet kontrolünü ortadan kaldırmaktadır. 2001 yasası yatırım planlama hakkını devlete saklı tutuyordu. 2026 reformu, özel işletmecilerin yatırım seviyelerini, kullanılacak teknolojiyi ve rezerv politikasını tek taraflı olarak belirleyebilmesine olanak tanımakta, Venezuela makamlarından önceden onay alma zorunluluğunu ortadan kaldırmaktadır. Yabancı şirketler, kısıtlama olmaksızın ekipman ve personel ithal etme hakkını elde etmekte, mali ve yasal sınır ötesilik rejimi altında faaliyet göstermektedir.

Dördüncüsü, reform sosyal yatırımları koruma çerçevesini dağıtmaktadır. 2001 yasası, petrol gelirlerinin öncelikle ekonomik ve sosyal kalkınmaya ayrılması gerektiğini öngörüyordu. 2026 reformu, özel yatırımların korunmasını her türlü toplumsal talebe karşı öncelikli kılan uluslararası tahkime başvurulmasına izin veren hükümler içermektedir. Petrol üretiminden elde edilen fonlar, yabancı kontrol mekanizmalarına tabidir.

Son olarak, söz konusu OFAC lisansları, Venezuela petrol gelirlerinin ABD Hazinesi tarafından işletilen hesaplara yatırıldığı, yabancı çıkarlara ayrıcalık tanıyan bir mali bağımlılık mimarisi kurmaktadır. Delcy Rodríguez yönetimi, bu lisansları – ve reformun ek hükümlerini – kabul ederek, bütçeleri üzerinde dışarıdan onaylama mekanizmalarına tabi olmaktadır.

Petrol reformu ve dış gözetim izole süreçler değildir: bunlar, biçimsel egemenliği korurken operasyonel kontrolü elden bırakan, sömürgecilik sonrası bir düzenleme kılığındaki neo-sömürgeci düzenlemeyi oluşturmaktadır. Stratejik açıdan Venezuela, yaptırımlara ve tehditlere rağmen enerji politikasını tanımlama konusunda göreli bir kapasiteye sahip bir aktör olmaktan çıkıp, kritik kararlarının ABD tarafından dayatıldığı bağımlı bir konuma düşmüştür.

İran’ı kınamak: teslimiyet olarak jeopolitik uyum

Yapısal bağımlılık dış politikada da kendini göstermektedir. ABD ve Siyonist varlık tarafından 28 Şubat 2026’da ortaklaşa başlatılan İran’a yönelik son emperyalist saldırı karşısında – ilk saatlerde (Minab’daki bir ilkokulun bombalanmasında öldürülen 148 kız çocuğu dahil) 200’den fazla kişinin hayatını kaybettiği saldırı – Delcy Rodríguez hükümeti, Tahran’la geleneksel ittifakını terk etmekte acele etti.

İlk açıklamasında, hem emperyalist saldırıyı hem de saldırıya uğrayan ülkenin yanıtını kınayan, utanç verici ve gülünç bir tarafsızlık pozisyonu aldı. 28 Şubat’ta yayınlanan bu resmi açıklamada, Venezuela hükümetinin “İran’a karşı askeri seçeneğin kullanılmasını kınadığı ve derin üzüntü duyduğu” ve sivil kayıplar karşısında şaşkınlığını ifade ettiği belirtiliyordu. Ancak metin daha sonra “İran’ın bölgedeki çeşitli ülkelerdeki hedeflere yönelik uygunsuz ve kınanacak askeri misillemelerine” atıfta bulunuyordu. Delcy Rodríguez yönetimi böylece bombalanan ülkenin meşru müdafaa hakkını reddederek, saldırganla kurbanı aynı kefeye koyuyordu.

Dışişleri Bakanı Yván Gil’in saatler sonra sosyal medya hesaplarından silmek zorunda kaldığı bu açıklama, Venezuela’nın yirmi yıldır inşa ettiği anti-emperyalist duruşla kesin bir kopuşu işaret ediyor. Chavismo’nun tarihi müttefiki ve 2022’den beri üst düzey stratejik ortağı olan Tahran’ın yanıtının kınanması, emperyalizmle uyumun artık tamamlanmış bir olgu olduğunu gösteriyor.

Venezuela bildirisi, şu bağlam olmadan anlaşılamaz: petrol sektörünün yabancı sermayeye tamamen açılması, Caracas’ta CIA direktörünün ağırlanması, ardından ABD Maslahatgüzarı Laura Dogu’nun diplomatik temsilci olarak gelmesi ve Trump’ın Delcy Rodríguez’i Venezuela’nın başkanı olarak tanımasından önceki birkaç hafta içinde ABD Enerji Bakanı Chris Wright, ABD İçişleri Bakanı Doug Bergum ve ABD Güney Komutanlığı Başkanı General Francis Donovan’ın ziyaretleri.

Rodríguez yönetimi sadece petrolü teslim etmekle ve imparatorluğa karşı durmayı reddetmekle kalmıyor, aynı zamanda ABD hegemonyasını politik olarak meşrulaştırarak Chavismo’nun her zaman teşvik ettiği, savunduğu ve ileriye taşıdığı enternasyonalist ve halkçı mirası da bozuyor. İran direnişinin kınanması – ki bu kuşkusuz tüm anti-Siyonist Direniş Ekseni’nin ve sömürgeci varlık tarafından ezilen tüm halkların kınanması anlamına gelir – “uluslararası sorumluluk” ve “barışa bağlılık” olarak sunuluyor. Yeni Venezuela yönetimi böylece diplomatik egemenliğinden feragat etmesini gizliyor ve hem Chávez hem de Maduro dönemlerinde Chavismo’nun öncülük ettiği dayanışmacı, enternasyonalist Venezuela’yı gömüyor.

Cabral’ın İkilemi: Chavista projesine ihanet mi yoksa sınıf intiharı mı?

Venezuela’da olanları tam olarak anlamak için, olayı Amílcar Cabral’ın siyaset teorisi ışığında incelemek oldukça faydalıdır. Cabral, Gine-Bissau ve Cabo Verde’nin bağımsızlık lideri, Afrika ve Üçüncü Dünya kurtuluşunun en keskin zihinlerinden biriydi. Cabral, “sınıf intiharı” kavramını ilk kez 1964’te Gineli milislere verdiği mesajda formüle etti ve daha sonra 1960’lar ve 1970’ler boyunca birçok konuşmasında, özellikle Ocak 1966’da Havana’da düzenlenen Asya, Afrika ve Latin Amerika Halkları Birinci Tricontinental Konferansı’nda yaptığı “Teorinin Silahı” başlıklı konuşmasında geliştirdi.

Cabral, bu teoriyi Gine-Bissau’nun kurtuluş mücadelesi bağlamında, ölümünden sonra 1974’te yayınlanan Gine-Bissau: Mücadelede Şekillenen Bir Afrika Ulusu adlı eserinde bu gerçekliğe uygulayarak daha da ileri götürdü. Portekiz sömürge yönetimi altında yetişen Gineli küçük burjuvazi, ya Gine ve Cabo Verde Bağımsızlık Afrikası Partisi’ne (PAIGC) ve onun köylü tabanına katılıp, sömürge memurları olarak ayrıcalıklarından feragat edecek ya da kenarda kalıp sonunda Portekiz’le işbirliği yapacaktı. Cabral’ın bu seçimin zorlukları konusunda hiçbir yanılsaması yoktu. Cabral’a göre bu küçük burjuvazinin tarihsel ikilemi kesinlikle ikilidir: “ya devrime ihanet eder ya da bir sınıf olarak intihar eder.” Üçüncü bir yol, bir orta yol ya da olası bir uzlaşma yoktur. Tarafsız kalmaya yönelik her girişim, er ya da geç, emperyalizme boyun eğme ve ulusal çıkarlara ihanetle sonuçlanır.

Sınıf intiharı, bireylerin fiziksel olarak yok olması anlamına gelmez, daha çok onların belirli sınıf statülerinin yok edilmesiydi. Radikal ve bilinçli bir dönüşümü gerektiriyordu. Cabral’ın açıkladığı gibi, küçük burjuvazi “toplumsal hayatta işgal ettiği sınıf konumundan feragat etmeli” ve “kendisini halk güçleriyle – yani işçiler ve köylülerle – bütünleştirmelidir.” Bir başka deyişle: bir ara sınıf olarak ayrıcalıklarından gönüllü olarak vazgeçmeli, halktan ayrı ve farklı bir sınıf olmaktan çıkmalı ve ulusal ve toplumsal kurtuluş projesinin bir parçası olarak halk güçleriyle tamamen özdeşleşmelidir.

Devrime ihanet – bu ikilemin diğer seçeneği – burjuvazinin sınıfsal varlığını ve emperyalizme bağımlılık yoluyla ara ayrıcalıklarını korumasıyla gerçekleşir. Konumundan feragat etmez, halkla özdeşleşmez ve ayrıcalık ağlarını dağıtmaz. Aksine, düşmanla kurumsal hayatta kalma pazarlığı yaparak komprador bir burjuvazi haline gelir. Bu ihanet her zaman açık ya da bilinçli değildir. Kendini çoğunlukla “gerçekçilik”, “pragmatizm” ya da “taktikçilik” olarak sunar. Ancak sonucu her zaman aynıdır: yapısal bağımlılığın pekişmesi ve emperyalist sistemden kopuşu hedefleyen her türlü özgürleştirici projenin engellenmesi.

Sınıf intiharı teorisinin siyasi analiz için derin metodolojik sonuçları vardır. Birincisi, ulusal kurtuluşun ne ulusal burjuvazi ne de – sınıf intiharını gerçekleştirmedikçe – küçük burjuvazi tarafından yönetilemeyeceğini ortaya koyar. İkincisi, siyasi liderlik bağımlı bir ara sınıf karakterini koruduğu sürece, biçimsel bağımsızlığın gerçek kurtuluşa eşit olmadığını gösterir. Üçüncüsü, sınıf mücadelesinin devrimci süreç boyunca devam ettiğine ve ana çelişkinin her zaman halkla dış sömürgecilik arasında değil, aynı zamanda halk ile sınıf intiharına direnen kendi liderliği arasında olduğuna işaret eder.

Venezuela vakasını farklı kılan şey, küçük burjuvazinin – ister hain ister teslimiyetçi olsun – Cabral’ın analiz ettiği geleneksel sömürgeci sınıf değil, bizzat devrimci değişim süreci içinde şekillenmiş bürokratik bir burjuvazi olmasıdır. Yirmi yılı aşkın Chavismo boyunca bu sınıf, devlet yönetiminde deneyim biriktirmiş, özerk güç ağları inşa etmiş, belirgin bir kurumsal kimlik geliştirmiş ve bir toplumsal destek tabanı yaratmıştır. Sınıf intiharı, tüm bu tarihsel birikimden feragat etmek, halk kitleleri içinde erimek ve proleteryayla ve komünal projeyle ittifak halinde projeyi temelden yeniden yapılandırmak anlamına gelirdi. İhanet ise, bürokratik ve kayırmacı güç yapılarını yeni bağımlılık çerçevesine uyarlayarak korumaya olanak tanır. Devleti ve petrol gelirlerini kontrol eden bürokratik bir burjuvazinin, emperyalizme karşı doğrudan bir çatışmayla çelişebilecek kendi maddi çıkarları vardır.

Delcy Rodríguez yönetimi tarafından hayata geçirilen, tanımladığımız hızlı ve radikal değişiklikler ışığında, ulusal burjuvazinin Chavista projesinin asıl amacı olan bağımsızlığı yönetmeyi bırakıp, bağımlılığı yönetmeye başladığını acıyla gözlemleyebiliyoruz.

Tüm bunlar, bekleneceği üzere, Bolivarcı süreklilik görüntüsü, sembollerin korunması ve tarihsel sorumluluk retoriği altında sunuluyor; bunların hepsi, petrol gelirlerinin emperyalist kontrole teslim edilmesini ve Chavista toplumsal projesinin temel taşının yıkılmasını örtbas etmeye yarıyor. Buna, İran ve Küba gibi tarihi ittifakların terk edilmesi ya da bozulması, ulusal kaynakların sorgusuz sualsiz Siyonist varlığa aktarılması – ABD çıkarları karşısında utanç verici bir teslimiyet – eşlik ediyor.

2026 petrol reformu bu boyun eğişin ana unsurudur: petrolün devlet mülkiyeti – egemen kalkınma projesinin bir direği – şirket kontrolü lehine dağıtılıyor ve ABD Hazinesi’nin insafına bırakılıyor. Bu, emperyalist gündeme direnişi engellediği için sofistike bir neo-sömürgeci tahakküm biçimi oluşturuyor. Zira kitleler, bir yabancı işgali biçimindeki bir düşmanla değil, dillerini konuşan, sembollerini ve folklorunu sahiplenen, vatansever bir retoriği sürdüren – tüm bunları yaparken de Chavismo’nun on yıllar boyunca bağımlılıkla tarihsel bir kopuş arayışında inşa ettiği temel dayanakları sistematik olarak söken – bir elit ile karşı karşıyadır.

Sonuç

Kurtuluş mücadeleleri tarihi bize gösteriyor ki, devrimci proje deniz feneriyse, devrimci sınıf onun işletmecisi olmalıdır. Bu nedenle, bu projenin dayanağı, en zor taktiksel geri çekilmeleri bile yönlendirebilecek tarihsel bir stratejiye bağlanmalıdır. Ancak strateji olmadan taktiksel geri çekilme olmaz, strateji de onu ayakta tutacak maddi temeller olmadan var olamaz. Ekonomik bağımsızlık, devrimci sürecin sadece ideolojik bir süsü değildir: onun olabilirlik koşuludur. Bir ulusun zenginlik kaynakları imparatorluğun yönetimine teslim edildiğinde, toplumsal projeyi besleyen gelir dış kontrole tabi kılındığında ve devlet kendi kalkınmasına karar vermesini sağlayan araçları gönüllü olarak terk ettiğinde, gelecekteki stratejik manevralara yer kalmaz. İhtiyat ya da gerçekçilik olarak sunulan şey, en iyi ihtimalle teslimiyetin kurumsallaşmasından, en kötü ihtimalle ihanetten başka bir şey değildir.

Aynı ulusal kurtuluş süreçleri, hiçbir devrimin, emperyal güçle çatışmanın gerektirdiği riskleri üstlenmeye istekli kadrolar olmadan hayatta kalamayacağını da göstermiştir. Devrimci liderler sadece yapıları yönetmek için değil, aynı zamanda çatışmayı nihai sonuçlarına kadar sürdürebilecek tarihsel bir iradeyi temsil etmek için vardır. 3 Ocak sabahının erken saatlerinde, Venezuela devlet aygıtı kulluğa dayalı müzakereye bağlılığını pekiştirirken, bu dava için canlarını vermeye istekli olanlar, başkanlık konutunu savunurken ölen Venezuelalı askerler ve 32 Kübalı enternasyonalistti. Ve bu hem acımasız hem de sembolik olayda, Cabral’ın on yıllar önce formüle ettiği ikilemin özü yatmaktadır: emperyalizm karşısında, sınıf intiharıyla ihanet arasında kalıcı bir orta yol yoktur. Geriye kalan her şey – retorik, semboller, taktiklere yapılan çağrılar – er ya da geç tarihin nihayetinde ifşa ettiği bir kararı adlandırmanın yalnızca geçici yollarıdır.

30 Mart 2026

Kaynak: Anti-Imperalist Network