Erdal Er, Âdem Karaçoban ve Amed Dicle Kürt medyasının en eski ve emektar gazetecileridir. Nerdeyse bu alanda 20 yıllık bir kariyerleri var. Kürt özgürlük hareketinin bugüne kadar yürüttüğü mücadeleyi bütün boyutlarıyla ekranlara getirmelerine ve Kürt halkının ulusal ve uluslararası mücadelesini tanıtmalarına rağmen, özellikle Öcalan deklarasyonu ile silah bırakma sürecinden, Rojava’da SDG’ye yapılan komplodan ve İran savaşından sonra; emperyalist demokratizm çizgisine girmemek için kendilerini zor tuttukları her hallerinden belli oluyor, gözlerden kaçmıyor. Bunu ‘Kürt duygusallığı’ şeklinde açıklamaları durumu kurtarmıyor ne yazık ki. Kürt halkının böylesi duygusallıkları çoktan aştığını düşünüyoruz.
Mesela, sıkça dillendirilmeye başlanan “Kürtler neden İsrail ile görüşmesin ki? Tüm Arap devletleri ve TC bile görüşürken?” söylemi. Söz konusu olan soykırımcı bir devlet olunca bu o kadar masumane bir istek gibi görünmüyor. Ya da İran savaşı başlar başlamaz rejimin dayanamayacağı, hızla düşeceği, Kürt kuvvetlerinin “bu fırsatı” değerlendirmesi gerektiğine dair yayınlar yapmaları bu grubun geçmişteki duyarlı habercilikleriyle maalesef taban tabana zıttır. Kürt milliyetçiliğine açık çek veren bu haber anlayışı İmralı’nın görüşlerine de çok terstir.
Giran Özcan ve Cenk Sağnıç gibi Öcalan’ı sıradanlaştıran İsrail yanlısı Kürt ‘uzmanlarını’, Erbil Kürdistan üniversitesinden Doç. Dr. Arzu Yılmaz gibi KDP yanlısı, zamanında Trump’ın Riyad ziyaretini “bölgenin normallaşmesine hizmet edecek” diyerek alkışlayan akademisyenleri o kadar sık görmeye başladık ki! Kürt siyasal mücadelesi içinde aktif olarak hiç yer almamış bu insanların eleştiri özgürlüğü, alternatif görüş, ya da bir ‘ufuk turu’ gibi gerekçelerle sürekli ekranlara çıkarılmasını kabul etmek gerçekten de çok zor! Emperyalizmin akademiye tanıdığı özgürlük zaten ana akım gazete ve TV’lerde var. Özgür medyaya, emperyalist medyanın bile yer vermediği bu şahısları taşımanın ne gibi bir yararı var anlaşılması zor. Kürt gazeteciler Kürt devrimci ve demokratik hareketlerinin büyük güçler karşısında uluslararası bir taraf ya da göz ardı edilmemesi gereken bir güç olarak kabul edilmesinin yol ve yöntemleri üzerinde mevcut imkânlar neler olabilir diye konuk ettikleri şahısların bu konuda Kürtleri ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’ine satmak istediklerini göremiyorlar. Bu konudaki özensizlikleri veya tercihleri kabul edilebilir gibi değil.
“Kürtlerin İsrail ile diplomatik ilişki geliştirmesinin tabu olarak ele alınması hiç meşru bir argüman değildir” diyen Giran Özcan, Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü çalışanı ve HDP’nin eski Washington temsilcisi. (Babası Ali Kemal Özcan Tunceli Üniversitesinde akademisyen. PKK araştırmaları ile tanınıyor. Öcalanı’ı Kandildekilerden “daha iyi anladığını” iddia eden ve 2019 seçimlerinde İmralı’dan mektup getiren kişi)
“Trump yönetimi Kürtler için riskler kadar fırsatlarla da geliyor. Öcalan’ın İsrail ile ilgili görüşleri taktiktir. ” diyen Cenk Sağnıç (Türkiye Kürdistanı Demokrat Partisi kurucularından Fakı Hüseyin Sağnıç’ın torunu.) Cenk Sağnıç, Hewler Kürdistan Üniversitesi Siyaset Bilim ve Uluslararası İlişkiler mezunu. Yüksek lisansını Tel Aviv Üniversitesi’nde yaptı. Washington DC’de ikamet ediyor.
“Kürtler artık tek bir lider sultasının (Öcalan!) altında değil. KDP Kürt davasında mücadelenin ağırlık merkezini değiştirdi.” (Cenk Sağnıç)
“Gerçeği söylemek seni Siyonist yapmaz” (Cenk Sağnıç)
“Öcalan’ı bir ideolog ya da deha olarak görmüyorum. Yazdıklarını okumakla da zaman harcamıyorum. Okuyanları da yargılamıyorum. Fakat Rojava konusunda doğru stratejiyi benimsediğini, çok yıkıcı bir savaşın Kürtlerin elindeki her şeye mal olabileceğini görmesini çok önemli ve isabetli buluyorum. Bu tespiti nasıl ve hangi kaynaklarla yaptığıyla da ilgilenmiyorum” (Cenk Sağnıç)
Bu tür açıklamalar, Kürtlerin Ortadoğu’daki mücadelesini ABD ve İsrail’e bağlamaya çalışan görüşlerdir. Kendilerini “somut durumun somut tahlilini yapmak”la yükümlü kılmış, bunun dışında ezilenden ya da haklıdan yana hiçbir düşünsel, vicdani sorumluluğu üstlenmeyen, böylesi “riskli“ angajmanlara girmeyen ve yaptıkları işi ezenlerle ezilenler arasında tarafsız bir köprü olarak tarif eden reel politiker Kürt gazeteci ve akademisyenler sadece dönemin rantını yemektedirler. Bölgeye de o sözde “tarafsız” reel politiker gözlerle değil, emperyalist gözlüklerle bakmaktadırlar.
Adem Karaçoban’ın Netanyahu’nun TC ve Erdoğan aleyhinde yaptığı polemiği, daha doğrusu İsrail kamuoyuna yönelik yaptığı çığırtkanlığı ciddiye alarak kanalında yayınladığı “İsrail ile TC savaşa tutuşsa bu savaşa katılır mısınız ?” şeklindeki anket, oldukça provoke edici idi. Bu oylamaya katılanlar elbette Kürt izleyiciler! Burada hiçbir maddi ve ideolojik temeli olmayan, kısa orta vadede gerçekleşmesi de mümkün olmayan bir ‘savaş’ durumundan bahsetmesinin sadece tek bir nedeni olabilir; o da Türk-Kürt demokratik ilişkisine olan inançsızlığı ama Kürt-İsrail ilişkisinin Kürt ulusu için çok daha faydalı olabileceğidir. Adem Karaçoban “İsrail’e karşı savaşmayız, biz İsrail ile düşman değiliz ki” diyor. Eğer olursa mevcut savaş halini devrimci iç savaşa dönüştürürüz de demiyor. Demokrat bir Kürdün, Gazze, Lübnan ve İran’daki soykırımcı eylemlerinden sonra böylesi faşist-ırkçı bir devleti düşman olarak görmemesi, çok tehlikeli bir milliyetçiliktir. Bugüne kadar Kürtlerde hiç görmediğimiz şaşkınlık verici bir tavırdır bu. Kürtlerde son yıllarda gelişen bu büyük ‘İsrail aşkı’ gerçekten büyük bir hayal kırıklığı yaratmaktadır. “Kürtler İsrail ile neden ilişki geliştirmesin” söylemini masumane bir diplomasi talebi olarak görmüyoruz. Kürt Özgürlük Hareketi, 1982’de Lübnan işgalinde İsrail’e karşı Filistin’in yanında savaşmışken, şehit vermişken ortada böylesi tarihsel kodlar varken, bunları yok saymak kimsenin haddine değildir.
Kürtler için hala birincil olan sahadır, diplomasi buna bağlı olarak gelişmektedir. Şunu bilmekte büyük fayda var; içinde bulunduğumuz ve merkezini-nizamını kaybetmiş uluslararası konjonktürde devletler egemenlik haklarına ve teritoryal sınırlarına halel gelmemesi için, ekonomik-siyasi krizlerden sağ kurtulmak için veya zorunlu olarak girdikleri çatışma ve savaşlardan yenilgisiz çıkmak için en sık kendi tarihsel efsanelerini, ideolojik-kültürel-dini değerlerini öne çıkararak toplumlarını bu şekilde seferberlik ideolojileriyle ulusal devletin merkezinde konsolide etmeye çalışmaktadırlar. Bunun dışında uluslararası ilişkilerinde başat ilişki tarzları ise her zaman olduğu gibi siyasi-diplomatik pragmatizmdir. TC de İsrail de ABD de Kürt meselesine yaklaşımda alabildiğine oynak, hiçbir siyasi-ahlaki ilke içermeyen, Kürtleri bir halk bir toplum olmaktan ziyade, Ortadoğu’da savaşkan fiziki bir kuvvet, “bir kart” olarak gören bir anlayış içerisindedirler. Hiç kimsenin sözünün güvenilir olmadığı, herkesin kendi atını sürdüğü koşullar altında çok kritik bir coğrafyada yaşayan Kürt halkının en büyük müttefiki her ne kadar zayıf olsalar da Türkiyeli devrimciler ama asıl olarak kendilerinden başkası değildir!
Milliyetçi Kürt grupları ve kimi Türkiyeli sol yapılarda şöyle bir yanılgı var: Ulusal sorunun nihai çözümü ezilen ya da sömürge ulusun bağımsız devlet kurmasıdır, başka hiçbir çözüm gerçekçi bir çözüm değildir, diyorlar. Bu 20.yüzyıla ait Lenin’in görüşlerinde somutlaşan kategorik, formel bakış açısıdır. Peki, “dört parça Kürdistan” için bu bakış açısı bölge üzerindeki emperyalist-Siyonist oyunlar düşünüldüğünde ne kadar gerçekçidir? Her parçanın içinde yer aldığı egemen devleti ezen ulusun devrimci ve işçileriyle birlikte demokratikleştirmesi mi yoksa kendisini milliyetçi ideolojide gösteren bir imkânsızlığın, – hatta yok oluşun!- peşinden koşmak mı hangisi Kürt ulusunun yararınadır? “Dört parça Kürdistan” gerçekliği, klasik, formel yaklaşımların içine sığmamaktadır. Bileşik kaplar misali, birbirleriyle sıkı ilişki içinde, öz örgütlülüğü temel alarak ve sürekli birbirini gözeterek, demokratik ulusal birliğini geliştirmeleri en doğru yol gibi gözükmektedir.
Kürt özgürlük hareketi, Ortadoğu’da yüzyıldır özlemini çektiği ve çoktandır hak ettiği diğer haklarla eşit, onurlu bir yaşam birlikteliği ile özgür bir vatan mücadelesinde gelmiş olduğu aşamanın yarattığı olanakları ve riskleri bazen çok yanlış değerlendirebiliyor. Mevcut çelişkilerden yararlanma adına attıkları kimi taktik adımlar ya da söylemler onları ABD ve İsrail politikalarının yanında gösterebiliyor. Kürt medya cephesinin sahadaki Kürt siyasi-askeri kuvvetlerinin gerçekçi politikalarından ziyade kendi kafalarındaki sürrealist heveslerle hareket etmeleri ciddi bir eleştiri konusudur.
Mehmet Turan
