İki Savaş Arası Faşizmlerle Günümüz Neo-Faşizmleri (2) – Mehmet Turan

Reel sosyalizmin çöküşünden sonra tüm dünyada yaşanan ütopya yitiminden (ideolojilerin sonu fetvası!) sonra radikal sağ ve İslamizm, tarihi geriye çekmeye çalışan bu iki siyaset öne çıktı. Bu iki hareket birbirlerinin karşılıklı zıtlıklarını besleyerek küreselleşmenin gölgesinde pusuya yattılar ve kapitalizmin kriziyle (İkiz Kuleler, 2008 Küresel mali krizi ve Pandemi) dramatik şekilde giderek güçlendiler. Bu büyüme diğer yandan geleneksel devlet aygıtları için güvenlik kaygısını ileri sürerek yeni bir iktidar alanı açtı. Ordu, bürokrasi, istihbarat, savaş endüstrisi ve teknoloji/medya tröstleri, tekelci sermaye diktatörlüğü içindeki konumlarını daha ileriye götürme, daha görünür kılma ve giderek hükümetler üzerinde daha baskın bir rol oynamaya başladılar. Bu kaçınılmaz olarak hükümetlerin hem devletleşmesini hem de teknoloji ve medya tekellerine boyun eğmesini onlarla daha organik bir ilişkiye girmesini beraberinde getirdi. “Faşizmin ana akımlaşması” denilen olgu aslında buydu. Devletler ve sermaye diktatörlükleri sağda ve soldaki partileri eğer hükümet edeceklerse ulus/devletin çekirdek ideolojisiyle yeni bir eklenmeye zorladılar.

Almanya’da Hitler ve Neo Naziler iktidara gelmeden önce hiç kimse bir faşizm tanımı yapmamıştı. Faşizm tanımı ancak Komünist Enternasyonal’in 7.kongresinde 1935 tarihinde Bulgar komünist Dimitrov tarafından yapıldı. Bu anlamda Avrupa’da “geç faşizm” (ya da post-faşizm) hala bir evrim halinde, bunu baştan belirtmek gerekiyor. Tarihsel faşizmler gibi son halini almış değil. “Nesnenin bilinci arkadan geldiğinden” henüz Avrupa’da yükselen yeni faşizmlerin bütünlüklü tanımından yoksunuz. Avrupa’daki faşist hareketler karşısında geçmişteki gibi ne dünya işçi sınıfı, ne ulusal kurtuluş mücadeleleri ne de güçlü komünist partiler var. Geç faşizm büyük bir sınıfsal boşluk üzerinde yükseliyor. Onun gerçek yüzünü asıl olarak bu sınıfsal boşluğun içi halk ayaklanmaları, işçi sınıfı direnişleri ve devrimci akımlarla dolduğu zaman göreceğiz.

Faşizmi çözümlerken Dimitrov’un güçlü faşizm tanımını elden bırakmayacağız.

“Faşizm finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür”

Tüm dünyada tarihsel faşizmlerin (Almanya, İtalya, İspanya) farklı biçim ve içerikte geri dönüşü tartışılıyor. Faşizmin burjuva demokrasilerinde bir “ana akım” haline geldiği konuşuluyor. Uzun yıllardır faşizm değerlendirmelerinin en zayıf yanı sadece iki savaş arası Avrupa ve 1960-’70’li yılların Latin faşizmlerini temel almaları, günümüzdeki değişimler üzerinde fazla durmamalarıydı. Özellikle Batı Marksizm’inin faşizm değerlendirmelerinin bugün ne kadar yetersiz olduğu çok daha net ortaya çıkıyor.

Faşizm adeta “tarihsel faşizmlerle” derin dondurucuya konulmuş, orada salt bir akademik inceleme konusu olarak bozulmamış hali ile bırakılmıştır. Ama işte Orban, Trump, Modi, Erdoğan, Colani, Netanyahu rejimleri bunları nasıl tanımlayacağız? Hepsi yeni birer Führer, yeni birer Duçe değiller mi? Hayır!  Hepsi farklı bir Führer, farklı bir Duçe! Dünyadaki gerici rejimlere birer proto tip oluşturuyorlar.

21.yüzyıl faşizmleri 20.yüzyıl faşizmleri gibi “iç tutarlığı” olan ideolojilerden mürekkep değil, bunlar daha çok demagojik, pragmatist ve eklektik politikalarla döşeli stratejiler üzerine kurulu. En tehlikeli yanları parlamenter ya da seçimli demokrasiler gibi görünüp yargı ve medya üzerinden muhalefeti paralize edici yöntemler geliştirmeleri. Kendilerini giderek birer devlet partisine dönüştürmeleri. Muhalefetsiz ve halksız bir diktatörlük özlemi içinde olmaları. Kitleleri derin bir faşizmle değil, yüzeysel bir faşizmle aldatmanın yol ve yöntemi üzerinde müthiş bir ustalığa sahip olmaları. Tarihsel faşizmlerden en büyük ayrım noktalarından biri stratejide ideolojik derinlik aramamaları. Yargı ve medya tüm komplo, hile ve entrikaları kılıfına uyduruyor, normalize ediyor. Nerdeyse 2+2=5’’i kabul ettirmeye çalışıyorlar. İstihbarat, yargı ve medya birlikte çalışmak istedikleri hükümet için ellerinden geleni yapıyor. Bu sistemde yargı kendi hukuki sınırlarının ötesine dışsallaşmış, medya kamuoyuna haber verme görevini ikinci plana atmış, devlete içselleşmiş ve istihbarat da iç ve dış güvenlik gibi asli görevlerine bir üçüncü görev daha eklemiştir: Devletin bekasını “parti-devlet” üzerinden sürdürmek. Yargı dışsallaşmış, medya içselleşmiş ve istihbarat hükümete bağlı bir devlet teşkilatı olmanın ötesinde adeta hükümetin asli bir bakanlığı haline dönüşmüştür.

İki savaş arası faşizmlerin kaynağında 1929 ekonomik bunalımı ve Almanya’nın emperyalizme geç girişi varken, günümüz faşizmlerinin kaynağında sosyalizmin çöküşünden sonra çok yaygın olarak gündeme gelen etnik kimlik siyaseti ve 2008 küresel mali krizi vardır. Neo liberalizmin başta sosyal devlet olmak üzere gerçekleştirdiği yıkım politikalarının kitlelerde yarattığı öfke ve sosyalizmin çöküşünden sonra sınıf siyasetinin yerini kimlik siyasetinin alması geç faşizmi çimlendiren temel olaylardır.

İki savaş arası faşizmlere kitlelerin eklemlenişi gayet disiplinli ve gönülvari iken günümüz faşizmini en tipik anlatan olayı 2020 yılında Beyaz Saray’ı işgal eden psikopat güruhta görebiliriz. Ya da 19 Mart protesto gösterilerinde yer alan ve kendilerini “laik – milliyetçi”, “Mustafa Kemal’in Askerleri” veya “ Kahrolsun İstibdat Yaşasın Hürriyet” sloganlarıyla İttihatçı liderlerle özdeşleştiren gençlerin sahada olması faşizmin nasıl deri değiştirdiğine tipik bir örnektir. 19 Martta milliyetçi-laik-faşist gençler meydanlarda komünistlerle yan yana saray faşizmini İmamoğlu lehine protesto ettiler. Alenen haksızlığa uğrayan politik bir figür faşistlerle komünistlerin aynı alanda protesto eylemine sahne oldu! Burada aynı hedefe karşı ama birbirinden ayrı duran çeşitliliği Gezi’deki çeşitlilikle karıştırmamak gerekir.

Irkçılık ve yabancı düşmanlığı (özellikle Mağrip ve Ortadoğulu Müslümanlar, Afroamerikalılar ve siyah Afrikalılalara yönelik) .Kadın ve LGBT düşmanlığı. Çevre politikalarına karşı tahammülsüzlük. Bunlar faşizmin 21.yüzyıldaki yeni yüzleridir. İtalyan faşist Meloni’nin söyledikleri, Avrupalı tüm radikal sağcıların ortaklaştığı görüşlerdir:

“Doğal aileye evet, LGBT lobisine hayır! Haçın evrenselliğine evet, İslamcı şiddete hayır! Güvenli sınırlara evet, kitlesel göçe hayır! Halkın egemenliğine evet, Brüksel bürokratlarına hayır! Bizim medeniyetimize evet, onu yok etmek isteyenlere hayır!”

Geç faşizm, iki savaş arası klasik faşizmler gibi henüz kristalize bir fenomen değildir. Hala geçici ve değişken özelliktedir.  Dolayısıyla geç faşizm kavramı klasik faşizmle aynı statüye sahip değil. Siyaset bilimi profesörü Enzo Traverso geç faşizmlerin (kendisi “post faşizm” diyor) klasik faşizmlerle aynı soydan gelmediğini, ideolojik seviyede klasik faşizmlerle bir süreklilik arz etmediğini söylerken haklıdır. Traverso geç faşizmlerin hala “dönüşmekte” olduklarını ve bugün “akıbetini bilmediğimiz bir yöne doğru gittiklerinin” altını çiziyor. Traverso, Avrupa radikal sağının 2000’li yıllardan sonra “yıkıcı” olmaktansa her şeyini tersine çevirmek istediği sistemi içerden dönüştürmek istediğini ifade ediyor. Bu açıkça faşizmin burjuva demokrasisi yerine geçerek bir ana akım olmak istemesidir. 

Homojen bir ideolojiye ve geçmişteki gibi politik ütopyalara değil, ezoterik-okültist- mistik anlayışlara sahip olmaları, bu anlamda faşist politikaları bütünsel bir ideoloji olarak değil, güncel politika ve taktik olarak kullanmaları. Yani klasik faşizmden ilham almaları ve ondan beslenmeleri İdeolojik değil pragmatisttir. Günümüzdekiler kendilerini ciddiye alan sahte peygamberlerdir. Tarihsel faşizmler her ne kadar tehlikeli bir illüzyon olsa da komünizm ve liberalizme karşı dünyayı yeniden şekillendirecek alternatif bir model önermişlerdi; bugünküler ise faşizmi salt seçim politikaları, göç, İslam ve LGBTİ karşıtlığı ile ulusal kimlik politikalarına indirgiyorlar.

Trump’ın MAGA’sı (Amerika’yı tekrardan harika yap), Avrupa radikal sağının tumturaklı söylemleri, mesela Meloni’nin “Tanrı, Vatan, Aile” ve “İtalyan gururu”, Fransız Le Pen’in “Ülkeyi Fransızlara, paralarını da Fransızlara geri verin”, “Fransa Geri Dönüyor”, Alman AfD’nin “ Bizim ülkemiz bizim kurallarımız”, “Ülkeni geri al”, Erdoğan’ın “Türkiye Yüzyılı” sloganları hiçbiri yeni bir model önermiyor. Aslında hiçbiri kitleleri harekete geçirecek bir kitle psikolojisine de sahip değiller. Onları dinleyen taşranın dindarları dışında toplumdan izole edilmiş fakirleşmiş, atomize edilmiş bireyler. 

Tarihsel faşizmlerin şehirli küçük burjuvazi ve taşralı orta sınıflara yaslanmasından farklı olarak geç faşizmler özellikle ‘beyaz’ işçi sınıfları ve en dipteki yoksul sınıflar içinde örgütlenmeye çalışıyorlar. Faşizmi en alt sınıflara indirmeye çalışmalarının nedeni kendilerini ‘kurtarıcı mesih’ olarak göstermek içindir. Geçmişin nasyonal işçiciliğinin yerini, ‘beyaz’ işçi sınıfı, Beyaz Sarayı kuşatan ırkçı-sadomazoşist güruhlar,  popüler kültür ve eğlence endüstrisinden beslenen ırkçı şiddet yanlıları ve masum bir çocuktan bir katile dönüşen öğrenciler almaktadır.

İşçiler, bugün 1933’te olduğu gibi, kendilerini kandıran, güçlü reformist solcu politikacılar yokken peki, kimden intikam almaktadırlar? Geç faşizmin en önemli sorulardan biri budur! Geniş emekçi yığınların ortada kendilerini sükûtu hayale uğratan reformist sol güçler yokken sağ ve aşırı sağa oy vermesinin nedeni nedir? Ku Klux Klan’ı Beyaz saraya çıkartan nedir? Türkiyeli milliyetçi gençlere İttihatçı profaşizmi öğreten, soykırımcı Enver, Talat, Cemal üçlüsünü yeniden kahramanlaştıran motivasyon nedir?

Geç faşizm (post-faşizm)  kapitalizmin meşum sonuçlarından etkilenen emekçi-yoksul öfkesini politik bir silaha dönüştürmüştür. Bu öfke ile iktidar olup finans kapitalin politikalarını aynı şekilde sürdürmeye devam etmektedir. Muhalefette iken sözde ‘antikapitalist’, iktidarda süper kapitalist. Geç faşizm, kendini sanki dünyanın daha önce hiç var olmamış yeni bir ideolojisi gibi coşkunlukla sunan bir homojenleştirme eylemidir.

Geç faşizm, devlete duyulan arzu ve hükümete duyulan nefret üzerinden işler; Geç faşizm, ulusal ve sosyal devletin yozlaşmışlığının, eskimişliğinin toksik bir semptomudur. Geç faşizm devlet-hükümeti istemektedir. Neo Naziler de partiden devlete sıçramışlardı ama onların ideolojik bir kitle temeli vardı. Günümüzdekiler homojen ideolojileri olmayan kozmopolit  ‘neo naziler’dir. Yarın başka bir yöne savrulacak bir tabana sahiptirler.

Süper kapitalist olmalarına rağmen zaman zaman merkantilist ekonomi-politikaları desteklemektedirler.  Bu anlamda 19.yüzyılın sömürgeci “külçecilerine” benzemektedirler.

Avrupa liberal demokrasileri hafızalardan silindi

Dünyada yeniden tanımlanması gereken faşizmler olduğu çok açık. Emperyalizm açısından çok daha yalın, pürüzsüz ve düzleyici bir sömürü için sağ-sol farkını silerek maksimalist kapitalist politikaların ortak bir zemin, ortak bir siyasal program dâhilinde hayata geçirilmesi gerekiyordu. Burada çok dikkat çekici husus 11 Eylül İkiz Kuleler olayından sonra hemen hemen dünyanın her yerinde ki biz bunu Türkiye’de çok sıcak yaşadık, merkez sağ ve solun tüm biçimleriyle kan kaybetmesiydi. Merkez sağ ve solun temel figürlerinin hızla çürümesine şahit olduk. Mesela Demirel ve Ecevit! Bugün sadece birer kalıntı değiller mi? Bunu değişimi anlamak ve farkındalık yaratmak için zaman zaman tekrar etmekte fayda var. Eski burjuvazi ve onun politik liderleri artık yok! Emperyalist kapitalizmin kara şövalyeleri onları çok derine gömdü. Demirel ve Ecevit gibi liderler bazen derin devletin politikalarını yürütseler de, uzun yıllardır demokrasinin liberal yüzleriydiler. Avrupa’nın eski liderleri de hafızalardan silindi. Hepsi fosil oldu. Geçmişin böyle silinişi elbette büyük bir boşluk yarattı. Burjuva demokrasilerine dair tarihsel devamlılık duygusu ortadan kalktı. Almanya’dan Helmut Kohl, Helmut Smith, Willy Brand, Gerhart Schröder;  Fransa’dan Mitterrand, Chirac, Sarkozy;  İngiltere’den John Major, Tony Blair ve İspanya’da Felipe Gonzales, Jose Maria Aznar ve Zapatero ve daha niceleri Avrupa’nın liberal demokrat yüzleri olan bu isimlerin çoğu hızlı bir şekilde unutuldu. Avrupa radikal sağı, Avrupa liberalizminin küreselleşmeyle dağılan burjuva demokrasisinin içini doldurmaya çalışıyor.

Avrupa sağının yeni yolu: aşırı sağ+ geleneksel sağ ya da tersi geleneksel sağ +aşırı sağ.  Meloni’nin İtalya’sı böyle. AKP ve MHP sağ ve aşırın sağın koalisyonu olarak zaten uzun yıllardır iktidarda.  Fransa’da sağ + aşırı sağa doğru gidiyor. Ulusal Birlik Partisine yeni lideri olması beklenen Le Pen’in yeğeni Marian Marechal daha şimdiden, “Yarın çoğunluğu Müslüman bir ülke olabiliriz” diyerek provoke edici açıklamalar yapıyor. İsrail’de yakında yapılacak seçimlerde Netanyahu karşısında yine aşırı sağ muhalefet var.

Sağı ve solu geleneksel liberal merkezden koparıp devletin himayesine sokan geç faşizmin son 10-15 yıldır bize gösterdiği şey demokrasinin karanlık yüzüdür! (Dark Side of Democracy!). Emperyalist “İnfinity war” (sonsuz savaş) politikasını geliştirmelerinin nedeni de buydu, sağı ve solu kapitalist sömürünün ihtiyaçları doğrultusunda aynı çizgiye getirmek;  bu işlerini çok daha kolaylaştıracaktı.  Bu, ta “üçüncü yol” un mucidi İngiliz başkan Tony Blair ile başlar. Butlan kararıyla Kılıçdaroğlu’nu Saray faşizmine eklenmesini de bu temelde değerlendirmek gerekir.

Liberal demokrasinin ‘aydınlık’ yüzü ise bu artık bitmiştir. Neoliberalizmle birlikte derin sulara gömülmüştür. Sıra karanlık yüzüne gelmiştir. Dünya sol yazınında daha önce literatürde görmediğimiz “ faşist emperyalizm ” gibi çok tuhaf kavramlara rastlanmasının nedeni de, yine “demokrasinin karanlık yüzü” ile ilgilidir. Demek ki liberal demokratik emperyalizm bitmiş, “faşist emperyalizm” dönemine girilmiştir. Tarihsel faşizmlerde liberalizm çökmüşken şimdiki post faşizmlerde, liberalizm vatansever olmuştur. Vatansever liberalizm!

Emperyalist rekabete geç katılan Almanya gibi tekelci devlet kapitalizmlerin yarattığı faşizm ile günümüz geç faşizmleri arasındaki en büyük fark ilkinin genişlemeci-yerleşimci olması iken günümüzdekilerin dışlayıcı olmasıdır. Zamanında genişleyerek içine almak zorunda kaldıkları sömürge ulusları şimdi dışlamaktadırlar! ABD ve Fransa buna çok tipik örnektir. ABD, ABD’yi kuran göçmenleri şimdi deport ediyor, bunun için İCE isimli faşist bir polis departmanı bile kurdular. Fransa Mağrip ve Sahra altı siyah Afrikalıları gettolara hapsediyor. Akdeniz’de mülteci teknelerini batırıyor.

Tarihsel faşizmde kitle seferberliğinde ideolojinin çok önemli rolü vardı, halkın katılımı bu sayede oluyordu. Günümüzde aslında çok daha tehlikeli bir durum var: yoksullar, işsizler ve okul katliamlarında gördüğümüz gençler potansiyel bir faşiste dönüşebiliyor. Trump’ı iktidara taşıyan sadece taşradaki köktenci Hıristiyan Amerikalılar mıydı? Bir o kadar etkili olan beyaz işçi sınıfı değil miydi? Dahası faşizm günümüzde artık bizzat sosyal medya, popüler kültür ve eğlence endüstrisinden beslenmiyor mu? Ve bugün İsrail Siyonizm’inde gördüğümüz “yerleşimci sömürgecilik”, aslında klasik faşizmlerden devraldığı bir politika değil midir?

Sonuç yerine

“Faşizm, neoliberalizme bir alternatif sunuyor olma iddiasındayken aynı zamanda tehdit altındaki bir düzenin yeniden inşasını istiyor. Tıpkı kendini kapitalizmin ve sosyalizmin, liberal demokrasinin ve Bolşevizmin karşısında bir üçüncü yol olarak tanımlayan klasik faşizm gibi neo-faşizm de kendini müesses nizama karşı mücadele ediyormuş gibi sunuyor, ama aynı zamanda kanun ve nizamı yeniden tesis etmek istiyor.” (E. Traverso)

Yeni bir tarihsel rejimle, post-faşizmlerle karşı karşıyayız. Bu hibrit rejimler tarihsel faşizmlerden bir şeyler alıyor, onları anımsatıyorsa da göründükleri kadar güçlü değiller. Başta sol liberaller olmak üzere yetersiz bir analizle 21.yüzyılın geç faşizmlerini abartabiliyorlar. Geç faşizmin yükselmesini sağlayan başlarda kısmen reformist solun neoliberalizmle uzlaşması olsa da asıl olarak neoliberalizmin Thatcer ve Reagan’dan sonra refah toplumunu yıkması, yıkılan sosyalizmin enkazı üzerinden yükselen milliyetçilikler, on yıllar boyunca baskılanan cinsel ve kültürel kimliklerin özgürlük talepleri ve bumerang misali batıya geri dönen radikal İslam; onun çimlenmesini sağlayan bunlardır.

Bütünsel bir gelecek tahayyülü olmayan geç faşizmler, ciddi bir büyüme sağlasalar da Avrupa’da henüz merkez sağın yerine geçemediler. Yıkmak istedikleri rejimi merkez sağla yaptıkları koalisyonlarla içeriden dönüştürme taktiği güdüyorlar. Meloni böyle iktidar oldu. Önce merkez sağda Berlusconi’yi sonra diğer bir aşırı sağ kanat lideri Salvini’yi bloke etti. Fransa’da bu yolda ilerliyor. Merkez sağ ve radikal sağın koalisyonu. Almanya’nın geleceğinde de böylesi alternatifler gündemde.

Devrimin olmadığı yerde karşı-devrim de olmaz! Bugün klasik faşizmlerin yükseliş dönemindeki Ekim devrimi, Spartakist ayaklanma, İtalya’daki fabrika işgalleri ve İspanya iç savaşına benzer devrimci mücadeleler yok.  Mevcut post-faşizmler yeni bir siyasi iktidarın peşinde değiller. İktidarın muhtevasını kültürel olarak değiştirmekten yanalar. Tekellerle hiçbir çelişkileri yoktur. Tarihsel faşizmlerde olduğu gibi kendilerine ait ideolojik milis gruplar yaratma isteği içinde değildirler. Toplumsal gözetim ve denetim aygıtlarının artması ve polis şiddetinin vahşi bir hal alması bu tarz milis örgütlerini gereksizleştirmiştir zaten. Ancak bu hareketlerle birlikte “burjuva normalleşmesi” nin bir daha geri gelmeyecek şekilde sonuna gelindiğini söylemek zorundayız.

Bu neo-faşist dalganın ortaya çıkmasının temelleri doğrudan emperyalist tekellerin hegemonya krizinde yatmaktadır. Emperyalist tekellerin eskimiş ulus-devletlerden miras aldıkları yönetim araçları artık hükmünü yitirmiş, etkisiz görünmektedir. Onlara alan açan ve güçlendiren budur.

Egemen sınıflar, onlarca yıldır uygulanan neoliberal politikaların ardından zenginliklerini ve iktidarlarını muazzam ölçüde genişletirken aynı zamanda önemli bir meşruiyet ve kültürel hegemonya kaybına da uğradılar. Neo-faşizmin yükselişinin temel dayanakları da burada yatmaktadır.