Gençlerin Üretim Çağı veyahut Gençliğin İşçileştirilmesi – Merkan Aksoydan

Yeni yıla bir taraftan emperyalist saldırılar diğer taraftan Türkiye’de İŞKUR’un “Genç İstihdam Hamlesi-Gençlerin Üretim Çağı” (GÜÇ) programının tanıtımları eşliğinde girdik. 

Türkiye burjuvazisi sürekli olarak istihdam programları, Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından Orta Vadeli Programlar yayınlıyor. Bunlar öylesine ha­zırlanmış programlar değil; işçi sınıfına, gençliğe, doğaya, kadına yönelik birer saldırı programı olarak yazılıyor ve fiiliyata geçiriliyor. Gençler üzerindeki istihdam program­ları, görünürde “gençlere destek” gibi sunulsa da, aslında sermayenin ihtiyaç duyduğu nitelikli ve disipline edilmiş işgücünü üretme ve aktüel olarak onu sömürme odaklıdır. 

Gençlerin Üretim Çağı, (GÜÇ) kendi tanımlamalarıyla “gençlerin erken yaşta iş deneyimi kazanmasını, sahip oldukları becerilerin işgücü piyasasının ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirilmesini ve sürdürülebilir istihdam olanaklarına erişimini hedefle­yen bütüncül bir yaklaşımdır.” 1

Sadece 2028’e kadar 1 milyon öğrenciyi daha ders dışı zamanda esnek çalışma modelleriyle sömürü çarkına sokacaklarının taahhüdünü vermektedirler. Programın merkezinde yer alan teşvikler, ücret desteği, sigortanın karşılanması, vergi indirimleri ve benzeri uygulamalar; kapitalistlerin maliyetlerini, toplumsal yaratılmış zenginliği öğrencilerin işçileşmesi ve sermayenin yükümlülüğünü hafifletmek için kullanılıyor. Bu durum, devletin sermayeye dolaysız bir kaynak aktarımıdır. Genç ve işçi-öğrenci emeği üzerinden yaratılan artı-değer, hem düşük ücret politikasıyla hem de kamu kaynaklarıyla desteklenerek sermayenin kaldıracı haline getiriliyor. Geçici, düşük ücretli, esnek ve güvencesiz olan bu işler; işçileşen öğrencileri en baştan güvencesiz çalışma koşullarına adapte etmektedir. GÜÇ programında düşük ücretli ve güvencesiz işler “deneyim” olarak adlandırılır; devletin sermayeye kaynak aktarması “istihdam desteği” olarak sunulur; öğrenci-işçinin emek gücünün ucuzlatılması ise “gençlerin güçlenmesi” şeklinde paketlenir. Bu söylem, gençlerin kendi sınıfsal konumlarını kavramalarını zorlaştırır ve onları sermayenin ihtiyaçlarına gö­nüllü bir şekilde uyum sağlamaya yönlendirir. Bu, sermayenin emek maliyetlerini düşürme stratejisinin bir uzantısıdır. Öğrenci-işçilikten başlayarak sürekli değişen ve güvencesiz işlere alıştıkça, kapitalist üretim ilişkilerinin ihtiyaç duyduğu esnek emek modeli normalleşir. Böylece bu program sermayenin ihtiyaç duyduğu ucuz ve esnek işgücünü üretir. 

Ulusal ideolojik yelpazenin çeşitlenmesi 

“Gençlerin Üretim Çağı” öğrenci gençliği daha öğrenim esnasında; üretim sü­recine katılmaya zorlanması, işçileşen öğrencinin emeğinin sömürülmesi, ulusal kalkınma, ulusal güçlenme veya geleceğe katkı gibi soyut kavramlarla meşrulaştırılıyor. Böylece sınıfsal ilişkiler, ulusal birlik ve refah retoriği içinde görünmez kılınılıyor. Bu görünmezleştirme, modern ulus-devlet ideolojilerinin, şovenizmin ve tarihsel olarak faşist hareketlerin bir yönünü oluşturur. Nazi kamplarında “çalışmak özgürleştirir” yazması rastlantı değildir. “Gençlerin Üretim Çağı” söylemi de öğ­renci işçiyi sınıfsal ilişkilerle değil, ulusal bir görev taşıyıcısı olarak konumlandırma girişimidir aynı zamanda. GÜÇ programı öğrenci-işçinin emeğini, sermayenin ihtiyaçlarına göre yapılandırılmasını gizleyerek, “ülkenin geleceği”, “kalkınma hedefleri” veya “milli güç” gibi kavramlarla öğrenci gençliğin emek sömürüsüne tabi kılınmasını “milli sorumluluk” maskesi altında yürürlüğe sokulmaktadır. 

Öğrenci-işçinin emeği, ulusun ve devletin bekasıyla ilişkilendirildiğinde, düşük ücret, güvencesizlik, esnek çalışma, öğrenci işçiyi iş yerlerine kiralama, sömürü gibi sınıfsal sorunlar “fedakârlık”, “ülkeye hizmet” veya “milli sorumluluk” gibi kavramlarla yeniden kurulur. Böylece öğrenci-işçi, kendi sınıfsal konumunu sorgulamak yerine, ulusal görevin parçası olduğunu düşünmeye teşvik edilir. Öğrenci gençliğin içine çekildiği bu sınıfsal çelişkileri bir bütün devlet propagandasıyla şovenizmin ideolojik görevi de gerçekleştirilir: sınıf bilincinin yerine ulusal bilinç yerleştirilir. 

Bu aynı zamanda sosyal-şovenistlerin de ajandasındadır. Ar-ge’lerde öğrenci emeğini görmez ama kendi silah teknolojilerini över ve destekler, gençliğin bir bü­tün işçileştirilmesine, milli kalkınma yalanlarına ortak olur, savaşlı dönemlerde ken­di hava sahasının kullanımı hakkında tassarrufta bulunur ve kendi milli çıkarlarını; yaratılan bu atmosferde utanmadan savunur. Devlet ise öğrenciliğin işçileşmesi süre­cinde çıkabilecek devrimci dinamiklerin, komünistlerle buluşmasındansa sosyal-şovenistlerle buluşmasını yeğler şüphesiz. İşçileştirme dalgasının getirdiği yıkım ve yoksullaşma aynı zamanda ulusalcılığın, cemaatçiliğin, reisçiliğin (kişi kültünün) kitlelerde karşılık bulması, devrimci politik gücün yetersizliği dönemlerinde de ka­çınılmazdır. Bu dönemde kendisini sol olarak yansıtıp en iğrenç ulusal politikalara eklemlenmesi sonucunda kitleselleşmesi de doğaldır elbet. 

Emperyalist savaşlar ve GÜÇ 

Yeşil dönüşümlere; dijitalleşme, tekonolojik “ilerlemeler”, lojistik vb. alanlarda hem emperyalist devletlerden hibe fonları alırken diğer taraftan da emperyalist savaşlarda konumlanışını onlarla bütünleşik bir şekilde gerçekleştirir. 

Mali oligarşik yapı, gençliği bir bütün olarak bu programların etrafında yeni­den dizayn etmek istiyor. Emperyalist savaşlara hazırlık dönemlerinde yalnızca silah üretimi veya askeri harcamalarla değil, aynı zamanda itaatkâr, disiplinli ve düşük maliyetli bir işgücünün sürekli yeniden üretimiyle ilgilenirken bir taraftan da kapitalist-emperyalist uluslararası işbölümüne uygun biçimde üretim araçlarını ve top­lumsal iş gücünü de ona göre şekillendiriyor. Bu bir taraftan dinamik olan gençliğin enerjisini absorbe etmek, diğer taraftan da sermayenin kaldıracı olarak kullanmak anlamına gelmektedir. Emperyalist savaşların kızıştığı bir dönemde GÜÇ programı­nın millilik söylemleriyle iç içe geçmesi de rastlantı değildir bu anlamıyla. 

Kapitalist toplum, kendi sürekliliğini güvence altına almak için, her tarihsel dö­nemde, işçi sınıfının genç kuşaklarını erken yaşlardan itibaren sistemin çarklarına uygun biçimde yoğurma zorunluğunu çok önce keşfetmişti. Çünkü gençlik, hem üre­tim sürecinin gelecekteki taşıyıcısıdır hem de toplumsal dönüşümlerin en dinamik yapısıdır. Bugün bu nedenle burjuvazi, gençliği bir yandan şimdinin ve geleceğin iş­gücü olarak disipline etmeye çalışırken, diğer yandan onların içinden yükselebilecek devrimci enerjiyi bastırmayı, yönlendirmeyi ve mümkünse zararsız hale getirmeyi hedefliyor. Bunun yanında sosyal-şoven, reformist solun da gelişmesine göz yumması da bundandır; burjuvazinin, kendi ağlarından kurtulanın, bir diğer sistem içi politik hatta hapsolmasını istediği bir gerçektir. 

68 hareketinden bize miras kalan tarihsel pratiğe baktığımızda; başlangıçta üni­versitelerde demokratik temsil, eğitim koşullarının iyileştirilmesi gibi taleplerle or­taya çıkan öğrenci hareketinin, kısa sürede anti emperyalist, demokratik ve devrimci bir karakter kazandığını görürüz. Bugün öğrenci gençliğin işçileşmesi, proleter dev­rimler çağına uygun olarak işçi sınıfının dayanışmacısı değil doğrudan parçası oldu­ğu gerçekliği ile, 68 kuşağından daha yıkıcı bir potansiyele sahip olduğunu da bize gösteriyor. Gençlik emperyalist-kapitalizm için her zaman tehlikelidir. Ama bugün gençliğin tehlikeli görülmesinin altında yatan gerçeklik, artık gençliğin kapitalist toplumun çelişkilerini en çıplak haliyle deneyimleyen kesimlerin içinde olmasındandır. Bu yüzden kapitalizm, gençliği hem üretim sürecine erken yaşta bağlamak hem de onların düşünsel ve siyasal ufkunu daraltmak için sürekli bir çaba içindedir. Fakat tarih, gençliğin bu zincirleri kırdığı anlarda, toplumsal dönüşümlerin en güçlü itici güçlerinden biri haline geldiğini defalarca göstermiştir. 

68 kuşağında hem Türkiye’de hem de dünyada geniş bir anti-emperyalist hare­ketten burjuvazi de bu anlamda dersler çıkarmıştır. Genç işçi, işçi-öğrenci üretim sü­recine çekilerek sadece okul sıralarında değil, aynı zamanda üretim sürecinin içinde de disipline edilir, esnekleştirilir ve itaatkâr hale getirilir, böylece hem iç ekonomik ihtiyaçlara hem de dış politikadaki emperyalist çıkarlara uygun bir toplumsal yapı ortaya çıkar. Bu yapı, emperyalist devletlerin savaş ekonomisini sürdürebilmesi için zorunludur. Çünkü kapitalist-emperyalizmde sınıf savaşı, yalnızca cephede değil; fabrikalarda, lojistik ağlarında, teknoloji merkezlerinde, Ar-ge’lerde, meslek yüksek okullarında, meslek liselerinde, MESEM’lerde ve düşük ücretli emek alanlarında da yürütülür. Bu, Türk devletinin işçi-öğrenciyi ve gençliği yalnızca üretim sürecine değil, aynı zamanda ulusal ideolojiye ve emperyalist stratejilere bağlama sürecidir. İşçi öğrenciler ve gençler farkında olmadan yalnızca sermayenin değil, aynı zaman­da devletin ulusal ideolojisinin de bir parçası haline gelir. 

Bu gereklidir çünkü bugün Kürdistan’da, yarın İran’da veyahut emperyalist sal­dırılar altında olan Ortadoğu’nun başka bir bölgesinde çıkan ya da çıkacak olan savaşlarda toplumun kontrol altında tutulabilmesi aynı zamanda buna bağlıdır. 

Çelişkilerin ortasına bağdaş kurmak 

Sermaye sınıfının farklı kanatları arasında dolaşan siyasal temsilciler, ister ikti­darda ister muhalefette olsunlar, aynı ekonomik programın taşıyıcıları olarak hareket etmektedirler. Büyük sermayenin çıkarlarını merkeze alan politikaların, farklı par­tiler tarafından aynı sadakatle uygulanması tesadüf değildir. Çünkü devlet, Marx’ın ifadesiyle, “burjuvazinin ortak işlerini yöneten komitesi”nden başka bir şey değildir. Bu nedenle emekçi sınıfların büyüyen hoşnutsuzluğunu yatıştırmak için sahneye sü­rülen sendikal bürokrasiler ya da düzen içi muhalefet mekanizmaları ve diğer refor­mist hamleler gerçekte sermaye düzeninin sürekliliğini sağlamaya hizmet eder. 

Bugün öğrencilik, kapitalist istihdam programlarıyla açık biçimde işçileşme sü­recine sürüklenmektedir. Öğrenciler, artık öğrencilik esnasında, öğrenciliğin ser­maye odaklı dönüşümüyle işçileşirken; aynı zamanda güvencesiz işlerde çalışarak, borçlanarak, yaşamlarını sürdürebilmek için sürekli artan bir emek sömürüsü yükü altında ezilmektedirler. Öğrenciliğin işçileşmesi, gençliği yalnızca yoksullaştırmaz; aynı zamanda onu kapitalist düzenle daha doğrudan bir çatışma içine sokar. 

Bu koşullardan kurtuluş, düzen içi reformist çözümlerden ya da parlamento kürsülerinden geçmez. Gençliğin karşı karşıya kaldığı sorunlar, kapitalist üretim iliş­kilerinin yapısal sonuçlarıdır ve bu ilişkiler değişmeden gençliğin özgürleşmesi mümkün değildir. Devrim bu anlamıyla günceldir. Sosyalizm ile kurulan bağlar ise öncelik-sonralık veyahut aşamacılık üzerinden değil, doğrudan kurulmalıdır. 

Bugün de öğrenciliğin işçileşmesi demek, öğrencilerin aynı zamanda üretimin toplumsal niteliğini en açık biçimde kavrayabilecek, kapitalizmin sınırlarını en hızlı şekilde hissedebilecek ve bu nedenle devrimci bir kopuşun maddi zeminini yaratabilecek bir güç haline gelmiş olmaları demektir. Bu anlamıyla devrimci mücadele, gençlik için soyut bir ideal değil, yaşanabilir bir gelecek için gerekli olan maddi bir zorunluluktur. 

Politikayı ilericilik-gericilik eksenine sıkıştıran, parlamentarizm ile barışçıl çö­züm rüyaları gören, devrimci dinamikleri kamucu anlayışlarla soğuran, demokratizm ufkuksuzluğu içinde debelenen, ulusalcı, reformist, sosyal-şoven tüm akımlara karşı da yaşamın her alanında devrimci komünist bakış açısıyla ilerleyen bir hareket; tüm devrimci potansiyeli kendisinde toplamaya adaydır. 

Biz öğrencileri işçileştirme politikalarına, Kürt halkının devrimci istem ve özlemlerine karşı yürütülen savaşa, kadınların cins kırımına uğramasına, kapitalizmin ekolojik yıkımına karşı yaşamın her yerinde devrimci çözümü için çelişkilerin tam ortasına bağdaş kuracağız! 

Emperyalist savaşlara karşı Devrim!
Kapitalizme karşı Sosyalizm!

  1. Genç istihdam hamlesi: Gençliğin Üretim Çağı (https://guc.iskur.gov.tr/nedir.html↩︎