Konut Krizi
“Böyle bir toplumda (kapitalizm) konut krizi tesadüf değildir, bir kurumdur” diyordu Engels .
Konut Sorunu için Marksist düşüncenin kentsel sorunlara dair son sözünü ihtiva ettiği söylenegelmiştir.
Engels konut sorununun çözümünü son tahlilde ,- ütopik sosyalistlerin düşündüğü gibi- şehir ve kır arasındaki karşıtlığın son bulmasıyla çözüleceğini ileri sürer. Bunu da sermaye ile ücretli emek arasındaki antagonizmanın ortadan kaldırılmasına bağlar.
Kesinlikle vurgulamak gerekir ki bu ülkede konut sorunu yoktur, gerçekte çok ciddi bir konut paylaşımı sorunu vardır. Barınma krizi vardır! Çünkü kapitalist dinamikler konutu bir meta haline getirmiş; hem konut üretim süreçlerini, hem paylaşım süreçlerini hem de piyasaya arz süreçlerini tam bir sermaye biriktirme aracına dönüştürmüşlerdir.
İstanbul’da Silivri’den Gebze’ye, Marmara’dan Karadeniz’e müthiş bir yapılaşma alanı içinde en az 400.000 (dört yüz bin) boş konut vardır. Şahsen kıyılarımızı “süsleyen” yazlık konutların bu sayıma dahil değildir. Kimi rakamlara göre ise 2022’de İstanbul’da 1.800.000 boş konut var (BİRGÜN- bir ODTÜ araştırması referansı ile).
TÜİK’e göre Türkiye’de her yıl 1,5 milyon civarı konut satılmaktadır. Bu sayı hane halkı sayısının artışından fazladır. Yıllık satılan konut sayısı hane halkı artışını aşmasına rağmen kendi evinde oturanların oranı yıllardır azalma eğilimindedir. 2002 – 2020 yılları arası kiracı sayısı %10 artarken, ev sahipliği oranı %13 azalmıştır. Demek ki konut vardır ve satılmaktadır ancak dar gelirli yurttaşlar için değildir.
Açık ki sorun konut arzı ya da boş arsa bulunamaması sorunu değildir. Sorun, konut üretiminin barınma ihtiyacına yönelik değil, inşaat sektörüne dayalı kâr hırsına göre şekillenmesindedir.
Evler boş, yurttaşlar evsizdir; barınma hakkı piyasanın insafına terk edilince ortaya böylesi akıl dışı bir tablo çıkmaktadır.

Dünya kentsel nüfusunun yaklaşık üçte biri 1.3 milyar insan aşırı kalabalık konutlarda yaşamaktadır.
Konut krizi yeni yüzyılın en temel sorunlarının başında gelmektedir.2008 ekonomik krizi ve iklim krizi ile bağlantılı doğal afetlerdeki artışlar, uluslararası göç ve pandemi gibi art arda gelen nerdeyse eş zamanlı olaylar konutun toplum için anlamını ve konut sorununun niteliğini değiştirmiştir. Özellikle Salgın ile beraber konutun insan sağlığının temel belirleyicisi olma rolü dünya ölçeğinde hiç olmadığı kadar sorgulanmıştır. Ülkemizde de pandemi sonrası peş peşe gelen sel felaketi, büyük orman yangınları ve en son Elbistan-Pazarcık merkezli 10 ili vuran deprem felaketi yüzbinlerce insanımızın katiline, evsiz, işsiz ve geleceksiz bırakılmasına neden olmuştur.
Aşağıdaki gazete haberleri mevcut durumun vahametini gösteriyor.
“Konutların turistikleşmesi ve free lance çalışanlara kiralanması Portekizli emekçileri vuruyor. Asgari ücretin 1000 Euro olduğu ülkede kiralar 500-600 dolar”
“Hong Kong un emlak baronları insanları sadece sığdıkları 10-20 metrekarelik evlere layık görüyorlar”
“Türkiye konut fiyat artışlarında dünya birincisi. Ardından Makedonya, Sırbistan ve Macaristan geliyor. Kent olarak ta başkent Ankara yüzde 833 artışla yine dünya birincisi”
“Konut getirisi altın ve dolarla yarışıyor. Konut ve barınma artık bir yatırım aracı.”
“Öğrenciler, depremzedeler ve yeni evlenenler ev bulamıyor”
“Türkiye’deki emlak borsasının Türkler dışında da bileşenleri var. Arap sultanları, Rus oligarkları ve İngiliz bankerleri.”
“Benim neslim Avustralya’da hayatlarının geri kalanı boyunca kira ödeyecek ilk nesil” (Avustralyalı bir doktor)
“ Çok çalışıp para biriktirmekle konut sahibi olunamıyor artık. Oysa çok uzun değil üç beş yıl önce emekli ikramiyesi ile bir ev alınabiliyordu.”
“Emlak şirketleri birçok ülkede yasadışı bir tekel oluşturmuş durumda. İnsanlar bu kapitalist mafya şirketlerinin marifetleriyle konutsuzluk, kiralara güç getirememe ve sağlıksız evlerde yaşama faciasıyla karşı karşıya.”
“Barcelona Belediye Başkanı Jaume Collboni dün yaptığı açıklamada, konut krizini çözmek, artan konut maliyetlerini düşürmek ve kentte yaşama hakkını sağlamak için 2028’e kadar turistlere ev kiralamanın yasaklanacağını duyurdu.”

Barcelona
“İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Buğra Gökçe’nin ortaya koyduğu verilere göre, 2019-2023 arasında ülke genelinde kiralarda %583 artış gerçekleşti, büyükşehirlerdeki ortalama artış oranı %697 oldu.
En fazla kira artışı %1109 ile Antalya’da gerçekleşirken; onu %963 ile Mersin, %935 ile Muğla, %833 ile Ankara ve %713 ile İstanbul takip etti.”
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Genel Sekreter Yardımcısı Buğra Gökçe, konut krizinin derinleştiğini belirterek, “Yaşadığımız konut krizi artık bekamızı etkileyecek bir insani krize dönüşmek üzere” dedi.


“Kaliforniya’da karavanlar artık eğlence için kullanılmıyor, konut krizinin ortasında bir sığınak görevi görüyor”
“Çin’de pek çok insan ipotekli borçlanma yoluyla ülkenin en büyük inşaat şirketlerinden ön satışla, henüz inşa edilmemiş konutlar satın aldı. Bu şirketlerin yaşadığı borç krizi dünya ekonomisi açısından da kaygı yaratıyor. Öte yandan Çin Devlet Başkanı Şi Cinping 2019’dan bu yana “Konut yaşamak içindir, vurgunculuk için değil” sloganını tekrarlayıp duruyor!

Çin Ulusal İstatistik Bürosu’nun açıkladığı verilere göre 2021 itibarıyla satılmamış evlerin yüzölçümü neredeyse 650 kilometrekareye ulaştı. Türkiye’nin en küçük ili Yalova’nın yaklaşık 800 kilometrekare alana sahip olduğu düşünülürse bu sayı daha iyi anlaşılabilir. Ortalama ev boyutunu 90 metrekare olarak alan Reuters haber ajansı, bu yüzölçümünün 7,2 milyon hane anlamına geldiğini belirtiyor.
“Mekânda Adalet Derneği’nin (MAD) sahibinden.com sitesinde 15 Mart 2021 tarihinde yer alan ilanları veri alarak yaptığı araştırmada İstanbul’daki 38 bin 829 kiralık konuttan sadece yüzde 2’si yaşamaya elverişli konut.”
Gazetelere ve TV’lere en çok konu olan haberler ise sonu hastane ve mahkemede biten ev sahibi-kiracı kavgalarıdır. Türkiye’de daha önce hemen hemen hiç görülmemiş olaylardır bunlar. Pandemi döneminde nasıl ki otobüs şoförleriyle yolcular arasındaki kavgalar her gün haberlere konu olduysa şu son 2 yılın enflasyonist baskıları da bu yeni kavga görüntülerinin nedeni olmuştur. Marx’a göre kira artı değerin bir belirtisidir. Kiranın doğası bu gerçekten bağımsız anlaşılamaz. Kavganın nedeni budur!
Görüleceği üzere çok açık ki sorun, konut arzı ya da boş arsa bulunamaması sorunu değildir. Sorun, konut üretiminin barınma ihtiyacına yönelik değil, inşaat sektörüne dayalı kâr hırsına göre şekillenmesindedir.
İnşaat
“Sermayenin krize girmesini önlemek için her yere beton dökmek akıllıca bir şey midir?” / Harvey

Kuzey Ormanlarının 3.köprüden sonra yok edilişi.
“… Yapılı çevre yatırımları (konut, alışveriş merkezi, altyapı) bu dönemde tüketimi pompalayarak bir büyüme çevrimi sağlamanın belki de daha önce hiç olmadığı kadar önemli bir aracı haline gelmiştir. Bir başka deyişle, ‘kentleşme yoluyla sermaye birikimi’ tüm dünyada kapitalizmin krizini ötelemek için bir çözüm aracı haline gelmiştir.”(Harvey,(2001).
“…Çin 2011-2013 yıllarında 6 milyar 650 milyon ton çimento tüketirken, ABD 1900-1999 yılları arasında 4.4 milyar ton tüketmiştir” ( ABD Coğrafya Araştırma Enstitüsü)
Demek oluyor ki Çin 2 yılda ABD’nin 100 yılda tükettiğinden daha fazla çimento tüketmiş!
İnşaat sektörü, konutlardan, üretim ve ticaret mekânlarının inşasına ve devletin bir şekilde yürüttüğü altyapı yatırımlarına (yollar, köprüler, kanal ve kanalizasyon sistemleri, tüneller, demiryolları ve metrolar, havaalanları, limanlar, enerji santralleri, hastaneler, okullar, kamu binaları vb.) kadar geniş bir yelpazeyi içeriyor.

İnşaat sektörünün gelişimi.2008 krizinden sonra İspanya’da muazzam bir düşüş gözlenirken. Türkiye’de, Latin ve Asya ülkelerinde tersine yükseliş görülmektedir. (TÜİK)
İnşaat sektörünün tüm kapitalist ülkelerde “lokomotif” bir sektör olduğu bir vakıadır. Bunun sebebi farklı sektörlerle girdiği kaçınılmaz ilişkidir. İnşaat sektörü, hem ara mal imal eden sektörlerin mamul maddelerini (çimento, demir-çelik, ahşap, cam, plastik, boya, vb.) girdi olarak kullanarak o alanlardaki büyümeyi teşvik etmekte, hem de konutların satışından sonra dayanıklı tüketim mallarına (beyaz eşya, elektronik ürünler, mobilya vb.) olan talebi canlandırmaktadır. Örneğin TÜİK verilerine göre Türkiye’de inşaat sektörünün ekonomi içindeki doğrudan payı %8 ilâ 9 arasındayken, yalnızca inşaat için gerekli malzemeler dikkate alındığında bu pay dolaylı olarak %30’lara çıkmaktadır.
Bunların yanı sıra, inşaat sektörü özellikle finans alanında da ciddi bir hareketliliği beslemektedir. Kredi sistemi olmaksızın kapitalist ekonominin işleyişi imkânsız hale gelmiştir. Bu anlamda inşaat ve finans sektörü tam bir işbirliği içindedir. İnşaatların yapılması için şirketlere sağlanan kredilerden, konut ya da işyeri satın alacaklara verilen kredilere ve hatta sonrasında mekânların donatılması için kullandırılan tüketici kredilerine kadar, sürecin her aşamasında finans kuruluşları devrededir.
Konutların meta karakteri baskın hale geldikçe, kentsel rantın inanılmaz boyutlara çıkması, kentleşme yoluyla sermaye birikim kanallarının genişlemesi, finansallaşma ve borçlanma temelinde tüketimin canlandırılması ve emekçilerin borç batağına sürüklenmesi gibi olgular da baskın hale gelmiştir.
İmparatorluk Paris’inde Haussmann ve şürekâsından New York’un vurgunculuk kralı Donald Trump’a dek müteahhitler küresel sermayenin havai fişekleri oldular. Sermaye konsantrasyonun en gösterişli yıldızlarıydılar. Ancak her kriz önce onları vurdu. Hala da vuruyor. İşte 2008 de olanlar. Ancak Türkiye’de işler farklı yürüdü. Türkiye kapitalizminin gelişim özelliklerinden dolayı bizzat devletin tekellerle girdiği fark ilişki türü eskinin devlet müteahhitlerini gayrimenkul ortaklığı şeklinde tröstleşmelerini sağladı. Eskinin “Laz müteahhitleri” GYO sahibi oldular! Zorlular, Akkökler, İş Bankası, Özdilekler, Doğramacılar, Tahincioğluları, Ülkerler, Boydaklar nasıl olup ta küçümsedikleri Laz Müteahhit yap-satçı Ali Ağaoğlu’nun mesleğine göz diktiler?
Türkiye burjuvazisinin kaymak tabakaları neden sermayenin kar getirecek en katı, en uzun erimli, en riskli sektörünü seçti? Bu sorunun cevabı, eğer başımızı neoliberalizmin ideolojik hegemonyasından dışarı çıkarabilirsek (çünkü artık her şeyi ona bağlıyoruz!) devletin sermayeyle girdiği girift, amorf, akışkan ilişkisinde yatıyor. Şöyle ki, inşaat müteahhitliği devletle ilişkisi içinde, sermayenin diğer kollarının aksine hep daha gerçek daha elle tutulur ve daha göz önünde olduğundan ötürü doğası gereği ve sanayi üretiminin aksine uluslararası sermayeye (neo-liberalizme) daha uzak kalabildiği ve daha düşük değişmez sermaye gereksinimlerine sahip olduğu için iktidarın “hakiki milli sermayesi” olageldi. İnşaat müteahhitliği inişli çıkışlı da olsa Türkiye’de Menderes’ten Demirel-Erbakan-Özal üçlüsüne ve günümüz AKP iktidarına değin her devrin sermayesi olmuştur.1990’larla birlikte “devlet müteahhitliğine” 2000’lerde ise devletin TOKİ üzerinden sermayeyi Gayri Menkul Ortaklığı şeklinde tröstleşmeye taşıdığı günümüze geliriz. Nihayetinde Menderes zamanında 350 bin konuta sahip olan İstanbul’un konut sayısı Tayyip Erdoğan döneminde 4 milyon 200 bine çıkmıştır.
İnşaat ve arsa kapitalizmi ülkemizde tüm dönemler toplumu rejimle bütünleştirmenin önemli bir aracı olmuştur.
-1923-50 döneminde çıkarılan iskân kanunu ile kırsalda fakir çiftçilere dağıtılan topraklarla kitleler sistemle bütünleştirilmiş,
-Kırsal mülksüzlerin kentlere taşındığı 1950-1980 yılları arasında kentsel arsaların işgaline göz yumulmuş,
-1980-2000 döneminde getirilen imar aflarıyla imar hakkı elde eden kent yoksulları yine sistemle bütünleştirilmiştir.
Ve;
-Yeniden dağıtımın 4.dönemi olan 2000 sonrası ise sıra orman, mera, yayla, dere ve sahiller ile eski sanayi bölgelerindeki depolama, tersane, liman vb. işlevli ve emlak piyasasına sunulmamış alanların dolaşıma sokulmasına sıra gelmiştir.

Zamanın Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar “ Şu anda İstanbul’da yıkmaktan daha güzel bir şey yok. İstanbul yıktıkça güzelleşir” demişti. Aynı şahıs “Bize göre terörün arkasında gecekondulaşma var” , “Parası pulu olmayanları İstanbul’a sokmamalıyız” diyerek ne denli halk düşmanı olduğunu da göstermiştir.
Sizce Türkiye’de inşaata dayalı büyüme modeli artık sonuna gelmedi mi?
Turizm
Turizm çılgınlığına gelince, gerçekten akıllara durgunluk verecek derecededir.
Türkiye, 2022 yılında 50 milyon 450 bin turist ile dünyada en çok ziyaret edilen dördüncü ülke konumundaydı. 2023 yılında listede ilk sırayı 89,4 milyon turistle Fransa alırken, İspanya 83,7 milyon ile ikinci, ABD 79,3 milyon turist ile üçüncü sırada yer aldı.
Bu çılgınlığa son dönemlere dair örnekler verilecek olunursa, Mısır’ın döviz krizini aşmak için en kıymetli sahil şeridi olan Ras El-Hekma isimli büyük bir tatil bölgesini içinde yaşayan vatandaşlarını gözünü kırpmadan kovarak 22 milyar dolara BAE’ye satması, sanırız dünyadaki ilkler arasına girmektedir. Birçok ülke mali krizleri için yabancılara gayrimenkul satmakta, hatta gayrimenkul almaları karşılığı vatandaşlık vermektedir. Mesela Türkiye yabancılara bugüne kadar 28 milyon metrekare arazi ve arsa satmış! Ancak teritoriyal ulusal sınırlar içinde böylesi bir toprak satışı epey bir tartışma götürecek cinstendir. Hayalinizde şöyle canlandırın, gidenler bilir, Kaş-Kalkan sınırları içindeki dünyanın en uzun sahillerinden biri olan 16 km’lik tarihi Patara plajı ve kumsallarının satılması gibi bir şey bu!
Bir diğeri örnek ise Suudi Arabistan’ın “Neom” ismini verdiği çölde yeni bir şehir yaratmayla ilgili projesi. Gelen son haberler (BBC) bölgede yaşayan insanların zorla göç ettirildiği, direnenlerin ise hapis ve ölümle cezalandırıldığına ilişkindir. Yaklaşık 1,5 milyon kişinin yaşayacağı bu “fütüristik” şehir,120 km uzunluğunda çizgi şeklinde uzanan (The Line City ) bir çöl şehri olacakmış. 500 milyar dolara mal olacak bu şehirin Belçika büyüklüğünde olacağı ve 2030’da bitirileceği söyleniyor. Suudi gazeteci Kaşıkçıyı İstanbul’da katleden, olayın asıl suçlusunun kendisi olmadığını yakın çevresine “arkadaşlar biraz abartmış“ şeklinde izah eden Veliaht Prens Salman’ın hayaliymiş bu! Çölde bir kayak merkezi, süper hızlı yeraltı trenleri ve Arabi bir Silikon vadisi ile uzaydan bile görülebilecek ve sadece dünya burjuvazisinin hizmetine sunulacak bir mega proje!
Ve ülkemizde “Egenin kalbinde bir utanç abidesi” olarak manşetlere çıkan Marmaris Kızılbük sahilinin Sinpaş Yapı holding tarafından Çevre Bakanlığı, Aydın Valiliği ve CHP’li belediyenin de desteğiyle bu doğa harikasının muazzam bir rant alanına çevrilmesi. Milli park sınırları içinde olmasına rağmen 200 bin metrekarelik bu alana içinde “kadınlar plajı” dahil olmak üzere, AVM, kaplıca, otel ve 66 bin kişilik devre mülk yapılıyor. Sinpaş Yapı gerçekleştirdiği doğa katliamında bir GYO olduğu için buradan kazandığı paradan tek kuruş vergi de vermeyecek! Mevcut 800 metrelik sahile aynı anda 6000 kişinin nasıl denize gireceği ise gözü dönmüş sermayedarlar için hesaplamayı unuttukları önemsiz bir ayrıntı sadece.

Ras El-Hekma

Neom City
Eski bir istihbarat subayı BBC’ye yaptığı açıklamada, Suudi yetkililerin düzinelerce Batılı şirket tarafından inşa edilen fütüristtik çöl kenti için arazi açmak üzere ölümcül güç kullanımına izin verdiğini söyledi. Albay Rabih Alenezi, Neom projesinin bir parçası olan The Line‘a yol açmak için Körfez ülkesindeki bir kabileden köylüleri tahliye etmesinin emredildiğini söylüyor. İçlerinden biri daha sonra tahliyeyi protesto ettiği için vurularak öldürüldü.
Suudi Arabistan‘ın 500 milyar dolarlık eko-bölgesi Neom, Krallık ekonomisini petrolden uzaklaştırmayı amaçlayan Suudi Vizyon 2030 stratejisinin bir parçası. Neom’un inşasında birçoğu İngiliz olmak üzere düzinelerce küresel şirket yer alıyor. Neom’un inşa edildiği alan Suudi lider Veliaht Prens Muhammed bin Salman tarafından mükemmel bir “boş tuval” olarak tanımlandı. Ancak hükümete göre proje için 6.000’den fazla kişi yerlerinden edildi ve İngiltere merkezli insan hakları grubu ALQST bu rakamın daha yüksek olduğunu tahmin ediyor. BBC’nin analiz ettiği uydu görüntülerinde üç köyün (El Hureybe, Sharma ve Gayal) haritadan silindiği görülüyor. (BBC)


Kızılbük
