Kobani davası nedeniyle halen cezaevinde bulunan yazarımız Bülent Parmaksız’ın “Hegemonya El Değiştirirken Kürt Siyasetinde Strateji Değişimi (Mi)?” başlıklı kitabının, dergimizin 12. sayısında yayınladığımız “Tek Kutupluluktan Çok Kutupluluğa Geçiş Evresinde Kürt Siyaseti Nerede Duruyor” başlıklı bölümünü sizlerle paylaşıyoruz.
– KOMÜN Yayın Kurulu
“19.09.1945’te Kudüs’te Ermeni tanıdıklar vasıtasıyla bir Yahudi heyeti ziyaretime geldi. Irak’ta Molla Mustafa Barzani harekâtını ileri sürerek memnuniyetlerini dile getirdi ve Kürtlerle ilişkilenme arzusundan bahsetti. Cevap veremeyeceğimi, Hoybun parti heyetine durumu arz edeceğimi bildirdim. Şam’a geldiğimde Bedirhani Celadet ve Kâmuran, Cemilpaşazade ailesinden Ekrem Bedri ve diğer arkadaşlardan Memduh Selim ile toplantı yaptık. Toplantı sonrasında Yahudilerle ittifak edilmesinin caiz olmayacağına karar verdik.” (Nuri Dersimi, ‘Hatıratım’)
Kürt siyasetine gelince… Ukrayna-Rusya veya İsrail-Filistin çatışması ile iyice gün yüzüne çıkan çok kutupluluğa geçiş sürecinde Kürt siyaseti hangi kutba yakın duruyor? Kabaca “Batı Bloku” denilebilecek ABD/AB/NATO/Atlantik İttifakı çizgisine mi, yoksa “Batı dışı dünya” olarak tarif edilebilecek “Doğu Bloku”na; Asya/ Çin/Rusya/BRICS/Ortadoğu’da “Direniş Cephesi”/“Küresel Güney” çizgisine mi yakın duruyor? Kuşkusuz genellemeler ayrıntıları/istisnaları gözetmediğinden dolayı kimi problemli yanlara sahiptir; hata paylarını içinde taşır. Fakat ortada genellemeler yapmaya elverişli olacak şekilde oldukça fazla somut bir veri demeti varsa, hata payları gözetilerek kimi çıkarımlar veya saptamalar yapılabilir. Dolayısıyla Kürt siyasetinin şu andaki duruşu, kurduğu ilişkiler ve yönelimi itibariyle bazı saptamalar yaparak şunlar söylenebilir.
Kısmen temkinliliğini korumakla ve kısmen de dengeleri gözetmekle birlikte Kürt siyaseti, esas olarak şu an “Batı Bloku”na yakın davranmaktadır. O çizginin veya o kutbun bir parçası olarak hareket ediyor. Ukrayna ve Gazze savaşı karşısında takındığı tutum bize bu konuda epeyce veri sunuyor. Kürt siyasetinin İsrail’in 1982’de Lübnan’a saldırısı ve “Beyrut Kuşatması” esnasındaki duruşu ile şu an İsrail ile (Gazze’de) Filistin/Lübnan/Suriye arasında devam eden savaştaki duruşu aynı değil. İsrail’in Lübnan’ı işgaline karşı o dönem Lübnan’daki ilerici (Şii Emel Hareketi, Dürzi İlerici Sosyalist Parti, Lübnan KP, vb.) güçler ile El Fetih, Demokratik Cephe, Halk Cephesi dahil bütün Filistinli grupların birlikte örgütlediği direnişe Türkiyeli sosyalistler ve Kürt siyaseti de katılmış ve kimi kayıplar vermişti (Nebatiye kentinde, geçmişte Selahaddin Eyyubi tarafından yapılan Arnon Kalesi’ni kuşatan İsrail’le yaşanan büyük çatışmada, Türkiyeli devrimciler dışında 11 Kürt devrimci de hayatını kaybetti). O günkü duruş çok nettir. ABD-İsrail destekli saldırıya karşı oluşturulan Suriye-Lübnan-Filistin ortak direniş cephesinin yanında, çatışmanın bir tarafı olarak katılmıştır Kürt siyaseti işgal karşıtı direnişe. O dönemde Kürt siyasetinin Suriye ve Lübnan’da etkin bir konumlanma içinde olduğunu da belirtmek gerekiyor.
Gazze savaşında ise duruşu farklılaşmıştır. Aslında 1982 ile kıyaslanırsa bu dönemde de saflar aşağı yukarı aynıdır. Yemen (Husiler), Lübnan (Hizbullah), Suriye, Irak (Haşdi Şabi, Ketaib Hizbullah vs.), İran ve Filistin’den (HAMAS) oluşan “Direniş Cephesi” ile ABD-İsrail, daha geniş anlamda “Batı Kulübü” ittifakı çatışma halindedir. Saflar, karşılıklı hasımlık anlamında hemen hemen aynıdır, ama bu saflaşma karşısındaki duruş veya taraf olma hali değişmiştir. Şunu da hatırlatmakta yarar var; Kürt siyaseti küçük bir grup olarak ilk ortaya çıktığı dönemde, 1980’den 1999’a dek aşağı yukarı 20 yıl boyunca Suriye ve Lübnan’ın sağladığı korunaklı alanda konumlanmış, o geri alandan aldığı güçle kendini büyütmüş ve özellikle 80’li yılların başında Filistinlilerin kimi imkânlarından da yararlanmıştır. Sadece bu da değil. Aynı şekilde Öcalan da 20 yıl boyunca Suriye’nin sağladığı elverişli koşullar altında bölgede barınmış, Suriye’den çıkartıldıktan sonra başka hiçbir ülkede barınma imkânı bulamadığı için bir yıl sonra ABD eliyle Türkiye’ye teslim edilmiştir. O dönem Suriye ve Lübnan’ın göğüs gerdiği risklerin hiçbirine ne İtalya/Rusya/Yunanistan; ne de bir başka Avrupa ülkesi katlanmak istememiş ve tüm ülkeler Öcalan’ın bir an önce ülkelerinden çıkması için baskı yapmıştır. (Dönemin Lübnan’ı bu gücü esas olarak Lübnan’da bulunan 60 bin kişilik Suriye askeri kuvvetinden, diğer Arap devletleri gibi petrol zengini olmayan yoksul Suriye ise ABD emperyalizmini dengeleyen Sovyet sosyalizminin koruyucu varlığından almaktaydı.)
7 Ekim 2023’te Gazze savaşı başladıktan sonra İsrail, sadece Gazze’ye saldırmamış, aynı zamanda (Filistin) Batı Şeria, Lübnan, Suriye, Yemen ve İran’a da kimi zaman uçaklarla attığı yüksek tonajlı bombalarla, kimi zaman füzelerle, kimi zaman da suikast eylemleriyle saldırmıştır. Üstelik ne Lübnan’ın, ne (Batı Şeria ve Gazze’den oluşan) Filistin’in, ne de Yemen’in kendilerini koruyabilecekleri savaş uçaklarına ve İsrail’in F-35 / F-16 gibi yüksek irtifadan uçuş yapabilen savaş uçaklarına karşı kullanabileceği hava savunma füze sistemlerine sahip olmadıkları biliniyor. İsrail Hava Kuvvetleri, ciddi hiçbir risk almadan istediği yerleri bombalayabilecek bir rahatlığa sahip. Sadece bu da değil; Doğu Akdeniz’de bulunan ABD’ye ait Roosevelt ve Lincoln uçak gemilerinden, Güney Kıbrıs’tan havalanan İngiliz ve Fransız uçaklarından ve uçak gemilerinden atılan orta/uzun menzilli füzelerin gücünden de yararlanıyor İsrail. Ağır bombardımanlar veya füze saldırıları ile birçok suikast eylemi de gerçekleştirdi bu esnada. İran’da Hamas’ın siyasi lideri İsmail Haniye’yi, Lübnan’da Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ı ve komuta kademesinin önemli bir kısmını; Nasrallah’tan sonra onun yerine geçen Haşim Safiyuddun’u; yine Lübnan’da Hamas’ın siyasi liderlerini; Gazze’de Hamas’ın askeri lideri Yahya Sinvar’ı; Suriye Şam’da İran’ın “Kudüs Gücü” komutanlarını öldürdü. Fakat “silahların eşit” olmadığı koşullarda ve uluslararası savaş kurallarını ihlal edip orantısız bir şiddet kullanarak yapılan bu suikast eylemlerini Kürt siyaseti ciddi bir biçimde kınamadı (İsrail; ABD, Katar ve Mısır aracılığıyla bir yandan HAMAS’la, bir yandan da Hizbullah’la ateşkes koşullarını görüşürken yaptı bu suikastleri).
Her ne kadar Ortadoğu’da İsrail ve karşıtları arasındaki saflaşma -neredeyse- hiç değişmese bile; yine de 1980’li yıllardan bu yana aradan çok uzun bir zaman geçtiği de bir gerçek. Evrilen zaman diliminde Ortadoğu’da İsrail karşıtı cephe çok zayıfladı. Mısır’da Cemal Abdülnasır’ın ardından Enver Sedat yönetimi 1978’de İsrail’le barıştı. Bölgedeki en güçlü İsrail karşıtı cephenin lideri olan Mısır, İsrail’le uzlaştı. Suriye’de Baas rejimi ise 2012’den bu yana devam eden emperyal müdahalenin ardından çok zayıfladı. Üstelik öyle bir zayıflama hali ki bu, İsrail uçakları Şam dahil Suriye’yi istediği zaman vurduğu halde Suriye’nin hiçbir karşılık verememesindeki zayıflık, artık gözlerden saklanamayacak düzeyde bir gerçeklik olarak herkes tarafından kabul edilmektedir. İsrail karşıtı cephenin önemli bir diğer ülkesi Libya’da Muammer Kaddafi yönetimi yine emperyal müdahaleler ardından 2011’de devrildi. Mısır, Suriye ve Libya kadar olmasa da yine ciddi bir muhalif güç olan Irak’ta Saddam yönetimi ABD eliyle 2003 yılında devrildi. Demokratik Cephe, Halk Cephesi, El-Fetih dahil (Filistin’de) FKÖ çok ciddi biçimde güç kaybetti. Mısır’ın İsrail ile barışması ardından Cezayir ve Tunus da İsrail karşıtı eski pozisyonlarını yitirdiler (Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt, BAE, Umman, Bahreyn’in oluşturduğu “Körfez İşbirliği Ülkeleri” ise kategorik olarak her dönem ABD ve İsrail’e yakın davrandılar. Bu pozisyonlarında ciddi anlamda değişen bir şey yok.) Arap ülkelerinin ağırlıklı durumu böyle.
1967’de Araplarla İsrail arasında yapılan “6 Gün Savaşları” sonrasında ve esas olarak 1991’de sosyalist blokun çöküşü ardından Arap direniş hareketi İsrail karşısında sürekli güç kaybetti. Süreç, (ABD’den aldığı değişmeyen destekle) sürekli İsrail’in lehine gelişti.
Arap olmayan Farsi İran ise “Mollalar”ın iktidarı aldığı 1978’den bu yana İsrail karşıtı pozisyonunu koruyor. Üstelik İran; Mısır-Suriye-Libya ve FKÖ’nün başını çektiği İsrail karşıtı cephenin çökmesi ardından bu cephenin lider ülkesi haline geldi ve son 10 yılda bölgede güçlü bir “Direniş Cephesi” oluşturdu. İran’ın liderliğinde Suriye, Lübnan (Hizbullah), Yemen (Husiler), Irak (Haşdi Şabi, Ketaib Hizbullah vs.) ve Filistin’den (Hamas, İslami Cihad vs.) oluşan bir cephe bu.
Kürt siyasetinin bölgedeki saflaşmada takındığı tutum 1982 ile kıyaslanırsa; o günden bugüne, bütünüyle olmasa da önemli ölçüde değişti. Kuşkusuz her halk ve her siyasi hareket öncelikli olarak kendi yaşamsal çıkarlarını esas alır. Siyasal dengeleri gözetir, boşluklardan yararlanmaya çalışır, siyasal çizgisiyle uyum içinde olmadığı çevrelerle bile kalıcı veya geçici ittifaklar yapabilir. Bunlar uluslararası konjonktürün, uluslararası ilişkilerin ve siyasal iklimin olağan akışına uygundur (Kuşkusuz bu durum, kapitalist üretim ilişkileri içinde şekillenen siyasal iklimin bir sonucu olarak görülmeli). Bölgedeki saflaşmada, bağımsız pozisyonunu kısmen de olsa korumakla birlikte, Kürt siyasetinin önemli ölçüde değişen tavrı bir tercihten mi kaynaklanıyor, yoksa zorunluluklar mı onu bu tavra sürükledi? Çıkarılacak sonuçlar ve dersler itibariyle bu konunun nesnel bir biçimde tartışılması önemli.
Şimdilerde kimi lokal sorunlarda (en çok da Kürt meselesinde) çıkarları farklılaştığından dolayı ABD ile gerilim yaşayan bölgedeki bazı ülkeler ve var olan yönetimlere muhalif kimi siyasi çevreler, Kürt siyasal hareketinin özelde ABD ve İsrail, genelde “Batı Bloku” ile geliştirdiği ilişkiler, ABD ve İsrail karşısında konumlanan “Direniş Cephesi” ile arasına koyduğu mesafe nedeniyle Kürt siyasal hareketini eleştiriyor. Onu, başlangıçtaki anti-emperyalist programından ve ABD ve İsrail karşıtı duruşundan uzaklaşarak saf değiştiren bir hareket olarak görüyorlar. Kuşkusuz iddialar veya eleştiriler çok ciddi. Fakat bu eleştiriyi yapan devlet veya devlet dışı siyasal gruplar; bölgedeki devletlerin onlarca yıldır Kürtlere karşı izledikleri, onları yok sayan asimilasyoncu, baskıcı ve kolektif kimlik haklarını görmezden gelen politikalarına dair hiçbir şey söylemediler/söylemiyorlar. Kürt siyasetinin şimdilerde çokça eleştirilen tavırlarının niçin bu yönde geliştiğine dair hiçbir sorgulayıcı tartışmaya girmiyorlar. “Direniş Cephesi”ne veya bölgedeki ABD ve İsrail karşıtı saflara katılarak ortak bir mücadele hattı geliştirdiği takdirde, Kürtlerin kendi yaşadıkları topraklarda haklarını güvenceye alacak bir statü kazanıp kazanmayacaklarına dair hiçbir vaatte bulunmuyorlar. Bu konuda hiçbir özeleştiri yapmadıkları gibi, hatta Kürtleri eski konumlarının içine ‘hapsetmek’ istedikleri bile söylenebilir. ABD ve İsrail karşıtı politikaların bir parçası haline getirilmek istenen Kürtlere, yaşanacak çatışmaların ardından taleplerinin dikkate alınacağına dair herhangi bir şey önerilmediği müddetçe, Kürt siyaseti bu muhalif cepheye niye katılsın? İran, Irak, Suriye ve Türkiye; yani Fars, Arap ve Türk devletleri Kürtlerin şimdiye dek hangi haklarını tanıdı? Onların kolektif kimlik haklarını yasal güvencelere kavuşturdu mu? Kültürlerini geliştirebilmeleri için fırsatlar sundu mu? Dört farklı ülke içinde parçalanmış halde yaşayan Kürtlerin onlarca yıldır herhangi bir talebi karşılandı mı? Baskı, asimilasyon ve yok saymadan başka ne ile karşılaştılar?
Çok açık; Kürtler hiçbir parçada varlıklarını koruma, kültürlerini geliştirme, kolektif kimlik haklarını hukuksal güvenceye kavuşturma imkânını elde edemedi. İçinde yaşadıkları devletler onların bu haklarını tanımadı. Bu devletler; Kürtleri yok saydı, elbirliği etmişçesine onların bir statü sahibi olmasına izin vermediler. Şu an vereceklerine veya tanıyacaklarına dair hiçbir emare de görülmüyor. Onlarca yıldır devam ettirdikleri yok sayma politikalarından vazgeçeceklerine dair herhangi bir şey söylemiyorlar. Ama ABD veya İsrail, Kürtlerin şu an bir statü sahibi olması gerektiğini dile getiriyor. Şu veya bu nedenle, kuşkusuz kendi çıkarları da öyle gerektirdiği için Kürtlere kimi vaatlerde bulunuyorlar. Üstelik sadece vaat de değil. Kürtlerin Irak’ın kuzeyi ve Suriye’nin kuzeydoğusu Rojava’da toprağa dayalı bir statü kazanması ve elde ettikleri haklarının hukuksal güvencelere kavuşturulması için belirleyici olacak düzeyde destek veriyorlar. Kuşkusuz iç dinamiklerin tarihsel haklılığı, kendilerini koruyabilecekleri belirli bir gücü ve onlarca yıldan bu yana inatla devam ettirilen büyük bir mücadele olmasaydı, sadece dış dinamiklerin desteklemesiyle Kürtler bu hakları kazanamaz veya kazanımlarını koruyabilecek bir durumda olamazlardı. Kürtler son süreçte ne kazanmışsa, bunu iç dinamiklerinin onlarca yıla dayanan emeği ve dış dinamiklerin desteğiyle birlikte elde ettiler (Irak’ın işgaliyle sonuçlanan birinci Körfez Savaşı (1991) ardından, Kürtlerin yaşadığı 36. paralelin kuzeyine Irak güçlerinin geçişini ABD engelledi. Bu denetimi de Türkiye’de konuşlu olan “Çekiç Güç” vasıtasıyla yaptı. Sonrasında bu korunaklı alanda adım adım Kuzey Irak Kürt bölgesel yönetimi kuruldu. Öte yandan Rojava’da bulunan ABD üsleri de yine İran, Suriye ve Türkiye’nin bölgeye operasyon yapmasını engelleyici veya sınırlandırıcı bir güç olarak Kürtler için korunaklı bir alan sağlamaktadır).
1970’lerin ortasından itibaren örgütlenmeye başlayan Kürt siyasetinin başlangıçtaki siyasal programının temel tezlerinden biri (anti sömürgecilik ve feodal kalıntıları tasfiye etmek dışında) emperyalizm ve kapitalizm karşıtlığıdır. Nihai olarak toplumun emekçi sınıflarına dayanan yeni bir düzen kurmayı hedeflediği de biliniyor. Çıkış koşullarındaki programın bir gereği olarak Kürt siyaseti, uzun yıllar boyunca ABD ile mesafeli oldu ve öz gücünden aldığı güçle Ortadoğu çapında bağımsız politik duruşunu hep korudu. Hatta anti-emperyalist tavrını 1982’deki Lübnan işgali karşısında ilerici güçlerle birlikte İsrail’e karşı savaşarak pratik olarak gösterdi. Kalın hatları ile bu siyasal çizgi birinci Körfez Savaşı’na dek devam etti. Fakat Körfez Savaşı ardından ABD eliyle 36. Paralel’in kuzeyinde korunaklı bir alan yaratılınca ABD ile ilişkilerinde yeni bir dönem başladı. Anti-emperyalist veya anti-ABD’ci vurgu “karşılıklı yarar” ilişkisine dönüştü. Kuşkusuz o süreçte Kürt siyasetinin ABD ile ilişkisi hiçbir zaman KDP-ABD ilişkisi gibi olmadı. KDP, ABD ile ilişkisinde hep onun ‘vassal’ı gibi davrandı. Kürt hareketi ise bağımsız duruşunu korumak konusunda hep özenli davrandı. Bundan dolayı ABD, 1999 yılında Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etti. Bu durumun Kürt siyasetini zayıflatacağı, toplumcu politikalarını yumuşatacağı ve hareketle ilişkisini bir tâbiyet ilişkisine dönüştürebileceğini düşündü. Fakat ABD istediği sonuçları alamadı. Ama 2012 yılında Rojava’da özerk bölgelerin kurulması ve tarihinde ilk kez toprağa dayalı bir statü elde edilmesi ardından ABD ile Kürt siyasetinin ilişkisi değişti.
Kuruluş yıllarında emperyalizm ve kapitalizm karşıtlığıyla kendini tanımlayan bir hareketin yıllar sonra ABD ile ilişki kurması bir tercih midir, yoksa zorunluluktan mı kaynaklanmaktadır? Başlangıçtaki siyasal tercihleri bambaşka olan ve üstelik sürekli olarak tek taraflı ilan ettiği ateşkeslerle bir çözüm arayışı içinde olan (Türkiye’deki) Kürt siyasetinin istediği sonuçları alamayınca, “denize düşen yılana sarılır” halk tabirinde olduğu gibi; ABD veya İsrail ile ilişkilenmesi hayatın/siyasetin olağan akışına uygundur. (Irak’taki Kürt hareketlerinin ise hiçbir dönem anti-emperyalist, anti-kapitalist bir programları olmadı. Onlar, sadece pragmatik olarak milli kaygılarla hareket ettikleri için ABD veya bir başka güçle ilişkilenmekte zorlanmadı.)
Kürtlerin tüm parçalarda ABD/İsrail veya bölge dışı herhangi bir emperyal güçle ilişkilenmesinin birinci nedeni, bölge ülkelerinin Kürtleri yok sayan tavrıdır. İkinci nedenin; hem Irak’ta, hem de Suriye’de toprağa dayalı olarak elde ettikleri statüleri koruma çabası olduğu söylenebilir. Üçüncüsü; Türkiye üzerinden konuşursak, Türkiye’deki Kürtler, yönetenlerin artık Kürt meselesinde ciddi, kalıcı, hakkaniyetli, Kürtlerle eşit bir ilişki tarzını kabul edeceklerini düşünmemektedir. Kürtlerin devletle veya daha da kötüsü, Türk halkıyla olan duygusal bağları giderek zayıflıyor. Duygusal kopuşun, siyasal kopuşun habercisi olduğunu unutmamak gerekiyor.
Kuşkusuz düzeyleri farklı olmakla birlikte, ABD veya bir başka dinamikle ilişki, şayet bölgede ciddi bir siyasal aktörseniz, neredeyse kaçınılmazdır denilebilir. Öyle veya böyle, ABD gelip kapınızı çalar. Bu durum çok köşeli bir biçimde karşı saflarda bir konumlanma veya ABD ile açık bir çatışmaya dönüşmüşse ortada bir ilişki değil; ilişkisizlik, “hasımlık” vardır tabii ki. Fakat Kürtlerin hiçbir “parça”da anti-ABD bir programı yok şu anda. Arada ilişki var ve bu ilişki düzeyi kimi bölgelerde daha mesafeli, kimi bölgelerde ise giderek derinleşiyor. Hem yaşadıkları coğrafyanın genişliği, hem nüfus yoğunluğu, hem de örgütlülük düzeyi ile birlikte Kürtler, devletleşmemiş olsalar bile bölgedeki en büyük siyasal aktörlerden biridir. Üstelik Kürtler dört farklı ülke sınırları içinde yaşadıkları ve o ülkelerin her birinde siyasal bir aktör oldukları için, bölgedeki siyasal karar alma süreçlerini birebir etkileyecek düzeyde etkindirler.
Dolayısıyla, çarpan etkisiyle birden fazla ülkedeki siyasal süreçleri etkileyebilecek bir halkla ve onun siyasal özneleriyle ABD’nin ilişki kurmaması düşünülemez. Öte yandan Kürt siyaseti sadece ABD ile değil, düzeyleri farklı olmakla birlikte Rusya, bazı Avrupa ülkeleri ve bölgenin en büyük güçlerinden biri olan İran’la da ilişki içindedir. Bir “garnizon devleti” olan İsrail’le de düzeyi tam bilinmemekle birlikte, kimi ilişkileri olduğu söylenebilir. Özellikle Suriye ve Rojava özerk bölgesinde ABD, Rusya, İran ve Suriye yönetimi ile farklı düzeylerde ilişkiler kurulduğu biliniyor. Kuşkusuz bütün bu uluslararası ilişkiler içinde ABD ile kurulan ilişkinin niteliği ayırt edici düzeyde farklıdır. Hem Irak’taki Kürt bölgesinde, hem de Rojava’da ABD ile ilişkiler oldukça yoğun. Sorun ilişki kurmaktan öte ilişkinin düzeyidir. İlişkiye rağmen karar alma süreçlerinde bağımsız davranabilecek güce/siyasal inisiyatife sahip olabilmektir. Herhangi bir ülkeye tâbi olmaksızın, bağımsızlığın korunabildiği “karşılıklı yarar” ilkesi doğrultusunda kurulan realist bir ilişki, uluslararası ilişkilerde kabul görmüş bir stratejidir.
Bölge ülkeleriyle değil de bölge dışından gelen ABD veya başkaca emperyal bir güçle ilişki kurmanın sakıncaları çok. Çünkü ABD bölgede sonsuza kadar kalmayacak. Er ya da geç çekilecek. Halbuki bölge ülkeleri bu kadim toprakların sahibidir ve kalıcıdır. Öte yandan, ABD ile kurulan ilişki giderek tek yanlı bağımlı bir ilişkiye dönüşme riskini içinde taşıyorsa, bu durum karşısında daha çok tedirgin olmak gerekir. Sosyalistler, emperyalizme ve onun en büyük vurucu gücü ABD’ye karşıdır. Kapitalizme, faşizme ve emperyalizme karşıtlık, sosyalizmin ABC’sidir. Bugünün dünyasında bu ilkelerin somut karşılığı NATO’ya, IMF’ye, emperyalist ülkelerle yapılan ikili askeri anlaşmalara karşı olmaktır. Ülkemizde bulunan (Adana’da) İncirlik, (Malatya’da) Erhaç, (Diyarbakır’da) Pirinçlik vs. NATO/ABD üslerinin kapatılmasını talep etmektir.
Devletleşme sürecinde ise uluslararası ilişkilerin zorunlu bir gereği olarak illâ ki ABD ile ilişkilenmek gerekirse, çok temkinli davranılması zorunludur. Geçmişte Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki ilişkiler hep bu prensipler doğrultusunda kuruldu. Örneğin; II. Dünya Savaşı’nda faşizme karşı kurulan ittifak geçici ve zorunlu bir ilişkidir. Sonrasında bu ilişki “Soğuk Savaş”a dönüştü. “Soğuk Savaş” yıllarında Asya, Afrika, Güney Amerika başta olmak üzere birçok bölgede yürütülen ulusal/ toplumsal kurtuluş mücadelelerinin –neredeyse– hepsinde her iki siyasal blok üstü örtülü bir biçimde çatışma içinde oldu. Bunun bilinen en önemli örneği Küba üzerinde yaşandı. O dönemin bütün ulusal/toplumsal kurtuluş hareketleri Sovyetler Birliği veya Çin’den güç alarak veya onların yarattığı denge koşullarından istifade ederek bağımsızlıklarını kazandı veya siyasal haklar elde etti (Bu kazanımların en somut örneklerinden biri 1947’de İngiltere’den bağımsızlığını kazanan Hindistan’dır. “Sivil İtaatsizlik” stratejisiyle örgütlenen Kongre Partisi, dönemin en büyük emperyal gücü ABD ve İngiltere’ye karşı bir denge oluşturan Sovyetler Birliği’nden güç alarak kuruldu. Aynı şekilde, ağırlıklı olarak 1950-60 yılları arasında bağımsızlıkla sonuçlanan Afrika ulusal kurtuluş hareketlerinin mücadelelerinde Sosyalist Blok’un belirleyici bir rolü vardır.)
Fakat bugün emperyalizmi dengeleyecek sosyalist bir blok yok. Dolayısıyla ABD veya herhangi bir emperyal güçle kurulacak ilişkinin beraberinde getireceği riskleri bertaraf etmek her zamankinden daha zor. Bundan dolayı Kürtlerin ABD veya başkaca herhangi bir dış dinamikle ilişkilenmesi ihtiyacının nedenlerini ortadan kaldırmak esas olmalıdır. Öte yandan Kürtlerin ABD ile ilişkilenmesini eleştiren bölge devletleri veya devlet dışı örgütler şunu da unutmamalı; ABD ile, Türkiye dahil olmak üzere bölgedeki birçok devletin uzun yıllara dayanan derin ilişkileri var. İslam devrimi öncesi İran’daki Şah rejimi ve Arap Körfez ülkelerinin hepsi ABD ile çok yönlü ilişkilere sahipti. Birkaç Arap ülkesi hariç hiçbirinin durumu şimdi de farklı değil. Bölgede, 1952’den bu yana ABD ile en derin ilişkilere sahip olan ülkelerden birinin de Türkiye olduğunu unutmamak gerekiyor. Üstelik sadece ABD ile değil birçok Arap ülkesinin İsrail’le yakın ilişkileri var. 1978’de Camp David’de ABD, Mısır ve İsrail’i buluşturdu ve Arapların en büyük devletlerinden biri olan Mısır, İsrail’i tanıyan ilk Arap devleti oldu. Sonrası “çorap söküğü” gibi geldi. Birkaç istisna hariç birçok Arap devleti İsrail’in bölgedeki varlığını kabul etti ve onu bir devlet olarak tanıdı. En son 15 Eylül 2020’de BAE, Fas, Bahreyn, “İbrahim Anlaşmaları” ile İsrail’le dostluk ve ticaret anlaşmaları imzaladı (2023 Gazze Savaşı ardından anlaşmalar geçici bir süreliğine askıya alındı.) İsrail’le ilişkide Türkiye’nin durumu da farklı değil. 1948’de, gerçek anlamda Arapların ve Filistinlerin böğrüne saplanmış bir hançer gibi “garnizon devlet” olarak kurulan İsrail Devleti’ni ilk tanıyan Müslüman ülke Türkiye’dir.
Yüzyıl başında emperyal güçler, petrol bölgesi Ortadoğu’yu kendi kontrollerine almak için yeni bir düzen kurmaya karar verdi. 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması ile bu yeni düzenin kuruluşu ilan edildi. 1258’de Abbasi İmparatorluğu dağıldıktan sonra 700 yıl boyunca devletleşemeden dağınık bir şekilde yaşayan Araplar, Sykes-Picot Antlaşması ile İngiltere ve Fransa’ya tâbi olacak şekilde tarih sahnesine çıkartıldı ve devletleşmeleri sağlandı. Arapların İslamiyet’in ilk dönemlerinden itibaren bir devlet teorisi yok. Kuşkusuz Araplar, İslam medeniyetinin yaratıcısı ve sonrasında inanılmaz bir hızla Hindistan’dan İspanya’ya dek bütün “Orta Kuşak”ta İslam’ın taşıyıcısı oldular. Ama buna rağmen güçlü bir devlet teorisi ortaya çıkaramadılar. İslamiyet öncesinden gelen güçlü bir devlet gelenekleri yoktu çünkü. Hz. Muhammed döneminden kalan ve esas olarak küçük bir şehir olan Medine’deki kabileler ve halklar arasındaki ilişkileri düzenleyen “Medine Sözleşmesi” ile sınırlı bir devlet teorisi var sadece.
20. yüzyıl başında İngilizler ve Fransızlar, Arapları bir özne olarak yeniden tarih sahnesine çıkardı ve 700 yıl sonra bir kez daha ‘devletli’ hale getirdi. Binlerce yıldan bu yana aynı topraklar üzerinde yaşayan Arapların devletleşme süreci görece sorunsuz oldu (Tabii bunu Arapları daha sorunsuz yönetebilmek için yapay sınırlarla bölerek yaptılar. 22 Arap devleti ve 450 milyonluk bir Arap nüfusundan bahsediyoruz şu anda. Tarihsel bir geçmişi olmayan uyduruk Arap devletleri çıkartıldı ortaya. BAE, Katar, Kuveyt gibi. Bundan dolayı Arapların ulusal birliğini sağlama çabası kesintiye uğramakla birlikte, o günden bugüne devam ediyor. Emperyal müdahalelerle panarabizm şu an eski gücünü yitirdi ve Araplar içinde ulus-devletçi eğilimler ile siyasal İslam güçlendi. Ama Arap ulusal sorunu ve Arapların birliği meselesi önümüzdeki süreçte bölgenin önemli sorunlarından biri olarak yeniden gündeme gelecektir.) Fakat, 2000 yıldan bu yana bölgenin otantik bir halkı olmaktan çıkmış Yahudilerin, özellikle Avrupa’dan Ortadoğu’ya işgalci bir güç olarak taşınmaları, İsrail Devleti olarak tarih sahnesine çıkartılmaları oldukça sorunlu oldu/olmaya devam ediyor. 100 yılı aşkın bir süreden bu yana devam eden Arap-İsrail çatışmasının kökleri 20. yy. başında atıldı.
“Tarih Sahnesi”ne çıkan Kürtler ve ABD’nin Kürtlerden beklentileri
20. yy. başında hem Araplar hem de Yahudiler, uluslararası güçlerin desteğiyle ‘devletli’ olarak tarih sahnesine çıktılar/çıkartıldılar. 21. yüzyıl’da ise Kürtler tarih sahnesine çıktı/çıkartıldı. Kuşkusuz bütün bu çıkışlar hem iç dinamiklerin gücü, hem de dış dinamiklerin ihtiyacı ve teşvikiyle oluyor. Artık geri döndürülemez bir süreç yaşanıyor. İster devletli, ister devletsiz fark etmez; Kürtler uluslararası camiada kabul görmüş bir statü sahibi olacaklar. 1991’den bu yana Irak’ın kuzeyinde, “Irak Kürt Bölgesel Yönetimi” (IKBY) adı altında adı konmamış bir devlet sahibi oldular (Türkiye, IKBY’yi resmi olarak tanıyor. Ekonomik ve siyasi olarak aralarında gelişkin bir ilişki var). Kürtler 2012’den bu yana da, Suriye’nin kuzeyinde Rojava’da toprağa dayalı özerk bir yönetim kurdular (Türkiye, özerk yönetimi tanımıyor ve bu bölgede kurulan yönetimi “teröristan” olarak adlandırıyor.) İran’da ise Kürtler, Şahlık döneminden bu yana, “Kürdistan Eyaleti”nde idari ve kültürel olarak bir tür özerk yönetim şeklinde tanımlanabilecek statüye sahip olarak yaşıyorlar. Üniter ve sıkı merkeziyetçi bir ulus devlet olan Türkiye’de ise, Kürtlerin kolektif kimlik hakları doğrultusunda yasalarla tanınmış, ister toprağa dayalı idare, ister sadece kültürel özerkliğe dayalı, isterse başka biçimler altında olsun; herhangi bir statüsü yok.
Kürtlerin tarihsel bir özne olarak ortaya çıkışını, ABD başta olmak üzere uluslararası güçlerin teşvik ettiğini ve hem Irak’ta hem de Suriye’de, Kürtlerin kazanmış oldukları statünün korunması ve sürekliliğinin sağlanmasında, (başkaca güçler dışında) ABD’nin belirleyici bir role sahip olduğunu vurgulamak gerekiyor. Uluslararası ilişkilerin, tâbiyet ilişkisi değilse aradaki ilişki, “karşılıklı yarar” (çıkar ortaklığı) ve “al-ver” ilişkisi üzerine oturduğunu, ABD ile Kürtler arasındaki ilişkinin çerçevesini de, karşılıklı yarar (çıkar ortaklığı) ve “al-ver” ilişkisinin belirlediğini söyleyebiliriz. ABD’nin Kürtlere ne verdiği veya gelecek için neler vadettiği az çok biliniyor. Peki; ABD verdikleri ve verecekleri karşısında, “al-ver” ilişkisi babında Kürtlerden ne istiyor? ABD gibi büyük bir emperyal gücün Kürtlerden hiçbir şey almadan bir şey vermesini beklemek, kuşkusuz ki büyük bir saflık olacaktır. Bu anlamda ABD Kürtlerden ne bekliyor? Hangi taleplerinin karşılanmasını istiyor?
ABD’nin beklentileri kabaca şöyle sıralanabilir:
Bir; iki veya çok kutupluluğa evrilerek yeniden inşâ edilecek uluslararası ilişkilerde Kürtlerin “Batı Bloku” saflarında yer almasını istiyor. İki; Ortadoğu’da kendisine bağlı, ABD çıkarlarıyla uyumlu bir yönelim içinde olmasını istiyor. Üç; bölgede ABD’nin tartışmasız en yakın müttefiki olan İsrail’in güvenliğini gözeten bir politika belirlemesini ve bu doğrultuda ileriki yıllarda İsrail’le stratejik bir ortaklık geliştirmesini istiyor (ABD-İsrail ilişkisinin vazgeçilmezliğini Gazze’de yaşanan İsrail-Filistin çatışması ardından en özlü biçimde Biden dile getirdi: “İsrail’in varlığı vazgeçilmezdir. Şayet bir İsrail olmasaydı, bölgede yeni bir İsrail’i biz kurardık”) Dört; Araplarla kuşatılmış İsrail’in güvenliği meselesinde yeniden yükselişe geçebilecek olası bir panarabizm veya Arap milliyetçiliği karşısında Kürtlerin bir denge unsuru olmasını istiyor. Beş; İran üzerinde bir baskı oluşturmasını, gerektiğinde İran’ı istikrarsızlaştırıcı bir yönelim içinde olmasını ve Azerbaycan, Türkmenistan ve İsrail ile birlikte İran’ın çevrelenmesi siyasetinin bir parçası haline gelmesini istiyor. Altı; Sovyet sosyalizmine tarihsel yakınlığı ve bölgedeki ABD ve İsrail karşıtı cepheye verdiği güçlü destek nedeniyle husumet içinde olduğu Suriye’deki Baas Partisi ve Esad rejiminin değiştirilmesi için destek istiyor (İran ve Suriye’de rejim değişikliği arayışı, ABD ve İsrail için değişmeyen stratejik önceliklerden biridir. Suriye’de rejim değişikliği Türkiye için de bir öncelik.) Yedi; ihtiyaç duyduğunda Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de istikrarsızlaştırıcı bir rol oynamasını istiyor (Tıpkı İhvan ve selefi cihatçı İslamcılar gibi) Sekiz; bölgedeki petrol ve doğal gaz yatakları ile enerji nakil boru hatlarının korunmasında destek istiyor. Dokuz; siyasal çizgisini yumuşatmasını, bölgede yeni bir vizyon geliştirmeyi hedefleyen programını liberalleştirerek her türden toplumcu ögeden arındırılmasını, “Yeni Dünya Düzeni”yle uyumlu ve milliyetçi çizginin ağır bastığı bir programla yürümesini istiyor.
Kürtlerin ABD’nin bu beklentilerine nasıl bir karşılık vereceği zaman içinde anlaşılacak. Fakat mevcut durum itibariyle Kürtlere katkısı ve Kürtlerin siyasal bir aktör olarak tarih sahnesine çıkmasında ABD’nin rolü büyük. Kürtler de bu durumun farkında. Hatta ABD’nin, Irak ve Suriye’den çekildiği takdirde ne türden yaşamsal sorunlarla karşılacaklarını da görüyorlar. ABD’nin bölgede kalması konusunda ısrarlı davranmalarının sebebi de bu. Dolayısıyla ABD’nin beklentilerine Kürtlerin önemli ölçüde olumlu bir karşılık verebilecekleri düşünülebilir.
Ortadoğu eski önemini yitiriyor mu?
20. yüzyıl başında emperyal güçler için Ortadoğu’yu vazgeçilmez kılan en önemli sebep sahip olduğu petrol yataklarıydı. Bu durum 100 yıl boyunca devam etti. Fakat artık Ortadoğu bu sebepten dolayı eski önemini kaybetmeye başladı. Çünkü: Bir; petrol rezervleri artık azaldı. Resmi açıklamalar doğru ise petrol rezervleri yaklaşık 40 yıl sonra tükenecek. İki; ABD’de bulunan petrol rezervleri ise önemli ölçüde duruyor. Rezervler itibariyle ABD şu anda (kaya gazı formunda) en fazla petrole sahip ülkeler kategorisinde. Fakat bu petrolün önemli kısmını şu an çıkarmıyor. Çünkü petrol çok derinlerde ve (çatlatma yöntemiyle) çıkarılmasının maliyeti çok fazla. ABD, hem yüksek maliyeti nedeniyle hem de rezervlerini korumak istediği için kendi petrolünü değil, ağırlıklı olarak diğer ülkelerden çıkarılan petrolü kullanıyor. Üç; fosil yakıt kullanımına dayanan içten yanmalı motorların kullanımı adım adım sonlandırılıyor. Hem fosil yakıt rezervleri azaldığı, hem fosil yakıt kullanımı küresel ısınmaya ve dolayısıyla iklim değişikliğine neden olduğu, hem de hibrit ve elektrikli motor teknolojisinin gelişmesi, 20. Yüzyıl’a ait bir teknoloji olan içten yanmalı motor kullanımını gereksizleştirdiği için bu motorların kullanımı sonlandırılıyor. Sanayi uygarlığının alâmet-i farikası olan fosil yakıtlar ve o yakıtla çalışan içten yanmalı motor çağı kapanıyor (Bir diğer deyimle “dijital/teknoloji çağı”, “makine çağı”nın yerini alıyor. Hidrojen yakıtı ve yenilenebilir enerjiden elde edilen elektrik de fosil yakıtların yerini alıyor/alacak.)
20. yüzyılda sahip olduğu fosil yakıtlar nedeniyle stratejik bir konuma sahip olan Ortadoğu, fosil yakıtların vazgeçilmez önemini yitirmesi nedeniyle eski değerini kaybedecek olsa da; başkaca nedenlerden dolayı yine de önemli bir bölge olacak (Sanayi uygarlığı Avrupa’da başladı. Sanayi uygarlığının temel yakıtı petrol Ortadoğu’da bulundu. 21. yüzyıl’da ise “dünyanın fabrikası” olarak üretimdeki ağırlıklı payıyla ve dijital çağa geçiş sürecindeki yol açıcı rolü ile Asya-Pasifik bölgesi stratejik olarak öne çıkacak.) ABD açısından bu önemin birinci nedeni İsrail’in güvenliğidir. ABD bölgede Araplarla İbrahim Antlaşmaları türünden kalıcı sözleşmeler imzalamadan, İsrail’in en büyük hasmı olan İran’da bir rejim değişikliği yapılmadan ve “Direniş Cephesi”nin gücü zayıflatılmadan İsrail’in güvenlik sorununun çözülemeyeceğinin farkında. Kalıcı güvenlik için gerekli koşullar sağlanmadığı sürece ABD açısından Ortadoğu önemini koruyacak (ABD açısından İsrail’in vazgeçilmez olmasının kabaca iki nedeni var: a) Yahudi sermayesinin, ABD’nin temel politikalarına yön verecek düzeyde belirleyici olan gücü, b) ABD’nin Ortadoğu’da izleyeceği politikalara İsrail’in mutlak olarak destek vereceği şekilde kurulmuş olan müttefiklik ilişkisi ve ABD’den Ortadoğu’ya uzanan derin ortak çıkarların beraberinde getirdiği kopmaz bağlar)
ABD açısından hâlâ Ortadoğu’yu stratejik olarak önemli kılan ikinci neden coğrafi konumudur. Avrupa ile Asya arasında geçiş bölgesi; Kafkasya-İç Asya üzerinden Asya’nın doğusuna uzanan bölgenin giriş kapısı; Batı’da Cebelitarık Boğazı’ndan (Süveyş Kanalı-Babelmendep Boğazı üzerinden) Doğu’da Malakka Boğazı’na dek uzanan coğrafyanın orta noktası; Karadeniz, Akdeniz, Hazar, Kızıldeniz ve Umman Denizleri’nin kesişim kümesi; Çanakkale, İstanbul, Kerç ve Babelmendep Boğazları ve Süveyş Kanalı vasıtasıyla stratejik öneme haiz denizlerin giriş çıkışlarına sahip olması nedeniyle Ortadoğu önemini koruyor.
Üç; Ortadoğu; tarihi İpek Yolu’nu model alarak modern versiyonuyla yeniden canlandıran Çin’in Kuşak Yol Projesi’nin en önemli kara ayağı olan “Orta Kuşak” ve deniz güzergâhı üzerindedir [“Kuşak Yol İnisiyatifinin Deniz Rotası” Fazhou (Çin)’den başlayarak Hanoi (Vietnam)-Singapur-Jakarta (Endonezya)-Colombo (Sri Lanka)-Kalküta (Hindistan)-Garadar (Pakistan)-Basra Körfezi-Cibutu-Kızıldeniz ardından Pire (Yunanistan)’da sona eriyor. Pire Limanı’ndan da Avrupa içlerine devam ediyor. “Kuşak Yol İnisiyatifinin Kara Rotası”nın ise birden fazla güzergâhı var ve en önemli ayağı İran’ın kuzeyi ve Türkiye’den de geçen “Orta Kuşak” kara yoludur]. Şanghay’dan (Hollanda) Rotterdam’a uzanan bu güzergâhı akamete uğratmak için ABD çok ciddi uğraş veriyor. Şayet Türkiye ve İran dahil bölge ülkeleri üzerinde yeterince tazyik oluşturabilirse “Orta Kuşak” güzergâhına ciddi biçimde zarar verebilir. Dolayısıyla ABD için Ortadoğu; Kuşak Yol Projesi’ni akamete uğratmada “oyun bozucu” bir rol oynayabileceği için de önemli hale geldi. (Türkiye’den geçen ‘Orta Kuşak’/’Orta Koridor’; demiryolu ve karayolu ile Gürcistan, Azerbaycan ve Hazar’ı birbirine bağlamayı ve Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan üzerinden nihayetinde Çin’e kadar ulaşmayı hedefliyor.) Öte yandan Kuşak Yol’a alternatif olarak ABD, tam da Ortadoğu’nun göbeğinden geçecek şekilde IMEC Projesi’ni planladı. IMEC; Hindistan (Mumbai)-BAE (Dubai)-Suudi Arabistan (Riyad)-İsrail (Hayfa)-Yunanistan (Pire) üzerinden Avrupa’ya uzanan ticari bir yol olarak tasarlandı ve Ortadoğu bu güzergâh üzerindeki en önemli geçiş noktası. [Türkiye’nin dahil edilmediği IMEC projesi, geçen yılki (2023) G-20 toplantısında ABD’nin Çin’e karşı bir hamlesi olarak planlandı. Fakat proje için henüz ciddi hiçbir çalışma yapılmadı. Kuşak Yol Projesi’nin altyapısını kurmak için 1 trilyon dolardan fazla para harcayan Çin ise 10 yıldan bu yana proje üzerinden çalışıyor. Şu anda Şanghay’dan gönderilen bir ürün 44 günde Rotterdam’a ulaşıyor. Kuşak Yol Projesi tamamlandığında bu süre 16 güne inecek. Doğu’dan Batı’ya, Batı’dan Doğu’ya metaların pazara erişim süresi çok kısalacak.
Dört; okyanuslara, sayısı 10 olan askeri deniz filoları ile egemen olan ABD için filoların üstlendiği alanların rolü ve o merkezlerin korunaklı hale getirilmesi ABD için yaşamsaldır. Avrupa ve Asya kıtaları arasında, bir başka şekilde söylersek; Cebelitarık Boğazı’ndan Malaka Boğazı’na dek dünyanın merkezi olarak tarif edilebilecek bu geniş coğrafyanın tam da ortasında ABD’nin en büyük askeri üsleri bulunuyor. Basra Körfezi’nde bir ada devleti olan Bahreyn’deki Manama askeri üssü, 5. Filo’nun merkez üssüdür (Bölgemizde hareket halinde olan 6. Filo’nun merkez üssü ise İtalya’da Napoli’dir). Yine Basra Körfezi’ndeki Katar Doha’da ABD’nin büyük bir askeri üssü var. IKBY’nin merkezi Erbil’de ise büyük bir üs açmak için çalışmaları devam ediyor. Hatta İncirlik Hava Üssü’nün birçok işlevinin Erbil’e taşınarak İncirlik’in eski önemini kaybedeceği söyleniyor (ABD’nin Avrupa’daki en büyük askeri üssü Almanya, Remscheid’te. Askeri üste 60 bin ABD askeri var. Fakat ondan daha büyük bir üssün inşâsına Romanya’da başlandı. Romanya’daki üs, kıyıdaş ülkeler dışındaki diğer ülke savaş gemilerinin Karadeniz’de kalma sürelerini ve tonaj ağırlıklarını sınırlandıran Montrö Antlaşması’nı fiilen işlemez hale getirecek. Doğu’nun en ucunda görev yapan, en büyük ABD filosu, 7. filonun merkezi Japonya’da Yokosuka ve Kanazowa’dır. 7. Filo’nun başlıca üsleri Güney Kore, Japonya ve Guam’dadır)
Beş; “uygarlık merkezi”, Atlantik İttifakı merkezli Batı’dan Çin öncülüğündeki Asya’ya; bunun siyasi yansıması olan hegemonya da Batı’dan Doğu’ya/Asya’ya doğru kayıyor. Uygarlık merkezi Ortadoğu ve Mısır’dan Ege ve Akdeniz’e, oradan da (son 500 yıldır) Avrupa’ya taşındı. Şu an Avrupa’dan Asya’ya doğru bir geçiş süreci yaşanıyor. İlk yerleşimlerin, tarımın, yazının, sınıfların, devletin, kentlerin, bilimin, tek tanrılı dinlerin, tapınakların… bilcümle uygarlığın ilk merkezi olan Ortadoğu eski konumunu kaybedeli çok oldu. “Çin’de bile olsa ilmi arayınız” (Hz. Muhammed) sözü, yakın gelecekte Asya/Çin merkezli dünyanın kuruluşuyla birlikte anlamını yitirecek ve Çin merkezli Asya, uygarlık merkezine çok uzak bir diyar olmaktan çıkarak bizzat yeni dönemde uygarlığın/teknolojinin/üretimin merkezi olacak. Ortadoğu ise diğer bir tanımla “Batı Asya”, Asya’nın giriş kapısı olması itibariyle eskisi kadar olmasa da jeopolitik konumu nedeniyle, en başta ABD için önemini korumaya devam edecek.
ABD; Çin’i baskılamak ve çevrelemek için donanmanın ağırlıklı kısmını Asya Pasifik’e doğru kaydırdı. 20. yüzyılda olduğu gibi gücünün önemli bir kısmını Avrupa ve Ortadoğu’da tutmak istemiyor artık. Askeri yetenekleri dahil her tür alanda Çin’i baskılamayı ve gerekirse bir çatışmaya girmeyi göze almış durumda. Bundan dolayı Ortadoğu’da geride bırakacağı İsrail’in güvenliği meselesinde Kürtlerden beklentileri çok. Kürtlerin bölgede dengeleyici bir kuvvet olarak gelişmesini istiyor ve destekliyor.
Yeni dönemde ABD’nin Türkiye’den beklentileri
“ABD’nin düşmanı olmak tehlikelidir ama onun dostu olmak ölümcüldür.”
ABD’nin Türkiye’den de beklentileri var. Bu beklentilerin bir kısmı 2022 Madrid (İspanya) ve 2023 Vilnius (Litvanya) NATO toplantılarında dile getirildi. Bunları aynı zamanda Türkiye’ye verilen bir görev veya hedef olarak olarak görmek gerekiyor. Bu görev veya hedefleri kabaca şöyle sıralayabiliriz:
Bir; Karadeniz’in, ABD ve NATO kuvvetlerine açılması. Mevcut durumda Montrö Antlaşması, kıyıdaş olmayan ülkelerin Karadeniz’de bulundurabilecekleri askeri gemilerin tonaj ağırlıklarını ve görev sürelerini sınırlandırıyor. ABD; bu sınırlandırmaların kaldırılarak Montrö Antlaşması’nın kimi şartlarının iptal edilmesini istiyor. Montrö’nün delinmesi kuşkusuz en çok Rusya’yı rahatsız edecek. Bulgaristan ve Romanya zaten NATO üyesi ve ABD’nin yakın müttefiki. Dolayısıyla onlar açısından bir sorun değil Karadeniz’in NATO’ya açılması. Fakat, boğazların ve Karadeniz’in NATO’ya açılması, NATO’nun Rusya aleyhine Doğu’ya doğru genişlemesinin devam edeceği anlamına gelecektir.
İki; İran’ın kuşatılması, baskı altına alınarak rejim değişikliğinin sağlanması, bu olmazsa İran’la çıkarılacak bir çatışma ile İran’ın tıpkı Irak, Libya ve Suriye gibi parçalanması, İran’ın kuşatılması ve rejim değişikliğinin sağlanması esas olarak, İsrail’in güvenliği için. Halihazırda Türkmenistan, Azerbaycan ve İsrail arasında kurulan yakın ilişki ile İran kısmen kuşatılmış durumda. ABD ve İsrail bu kuşatmaya (Kürtlerle birlikte) Türkiye’nin de dahil olmasını istiyor. Amaçları süreci hızlandırmak. Çünkü atom bombası yapımı tamamlanmadan önce İran’da rejimi değiştirmeyi amaçlıyorlar. Devlet Başkanı İbrahim Reisi’nin helikopter kazasıyla öldürülmesi, bu konuda ne kadar ciddi olduklarını gösteriyor. İran bu saldırıları püskürtmek için önce ŞİÖ’ye ve sonrasında 2024’te BRICS’e üye oldu. Çin’le, başta enerji olmak üzere birçok konuda ikili anlaşmalar yaptı. Tarihinde ilk kez Çin’in aracılığıyla Suudi Arabistan ile görüştü ve anlaşmalar imzaladı (BAE ile de ilişkilerini geliştiriyor) Reisi’nin ölümünün ardından Batı ile diyaloğa açık olduğunu göstermek için “ılımlı/ reformist” bir Azeri Türk’ü olan Pezeşkiyan’ı devlet başkanı olarak seçti. Şimdi de güvenlik endişesiyle başkenti Tahran’dan daha güneyde ve denize yakın olan Şiraz’a taşımaya karar verdi].
ABD’nin Türkiye’den üçüncü beklentisi, geçmişten gelen tarihsel bağlarını kullanarak Türki devletler üzerinde İç Asya’da Çin ile Rusya’nın arasına girmesi ve Çin ve Rusya’daki Türki halklar üzerinden bölgeyi istikrarsızlaştırmasıdır.
ABD’nin ve NATO’nun en önemli hedefi şu; hegemonyanın el değiştirmesini olabildiğince geciktirmek, Asya’nın yükselişini durdurmak ve tüm hazırlıklarını tamamlayamadan Çin’i erken bir çatışmaya çekerek gücünü zayıflatmak. Fakat ABD bu stratejik hedefinde başarılı olacakmış gibi gözükmüyor. Tam tersine, Ortadoğu başta olmak üzere Çin’in birçok bölgeyle ilişkileri gelişmeye devam ediyor. Şu an Ortadoğu’nun en güçlü ülkesi olan Suudi Arabistan’la geçen yıl yerel paralar üzerinden petrol anlaşması yaptı mesela. Ayrıca Suudi Arabistan’ın en büyük petrol şirketi olan ARAMCO’ya yatırım yapacak. İran’la ise çok daha uzun vadeli enerji anlaşmaları imzalamıştı. Öte yandan, olması neredeyse imkânsız bir işi başardı; İran ve Suudi Arabistan’ı barıştırdı ve aralarında diplomatik ilişki kurulmasını sağladı. Birbiriyle gerilim içinde olan bütün Filistinli grupları Çin’de topladı ve aralarında dostluk anlaşması yapılmasını sağladı. Afrika’da zaten çok uzun yıllardan bu yana güçlü ilişkileri ve yatırımları var. Bölgede en fazla yatırım yapan, uzun vadeli krediler veren, ilişkileri en güçlü ülke durumunda. Kendi toprakları dışında sadece bir ülkede; Afrika Burnu’nda, Kızıldeniz’in giriş kapısı Cibuti’de bir askeri üssü var. Güney Amerika ile de ilişkileri giderek güçleniyor. Güney Amerika’nın en büyük ülkesi Brezilya ile BRICS’te zaten birlikte kurucu ortaklar. Kasım (2024) ortasında, Peru’da yapılan APEC toplantısında, Şi Jinping Peru’ya “İnka Yolu” ile Kuşak Yol’un birleştirilmesini teklif etti. Büyük bir liman inşâsı için anlaşma yapıldı.
Çin’in Avrupa’yla ilişkisi ise şimdilerde kesintiye uğrasa da, önümüzdeki süreçte büyük ihtimalle yeniden başlayacak. Kuşak Yol Projesi’nin üç güzergâhı ve şimdilerde kullanıma yeni açılan Kuzey Buz Denizi geçişli “Arktik Yolu” ile Doğu ve Batı arasındaki ilişkiler derinleşecek (“Arktik Yolu” Avrasya kıtasının en kuzeyinde, kıtanın çatısı üzerinden geçen ve bir kısmı buzlarla kaplı olan bir yol. Küresel ısınmanın artan etkisi ve Rusya’nın buzkıran gemileri sayesinde bu yol yeni yeni kullanıma açıldı. Rusya’dan Çin’e doğal gazın bir kısmı “Arktik Yolu” üzerinden gönderiliyor). ABD’nin çok hoşuna gitmese de tarihinde ilk kez fabrikalarının bir kısmını kapatmak zorunda kalan Avrupa ve Almanya’nın en büyük otomobil devleri, elektrikli otomobil üretimi için Çin’le ortaklık kurmanın yollarını arıyor. ABD; Avrupa ülkelerinin Rusya ile fosil yakıtlar, Çin ile Kuşak Yol dışında teknoloji/enerji yatırım ortaklıkları üzerinden kurduğu ilişkilerden çok rahatsız. Ukrayna Savaşı’nın çıkarılmasının en büyük nedenlerinden biri bu; Avrupa ile Rusya/Çin ilişkisini bozmak… Özellikle Rusya ile Avrupa’nın ilişkisini bozmakta ABD çok başarılı oldu. Avrupa Rusya’dan doğal gaz alımını kesti. Kuzey Akım 2 boru hattı iptal oldu. Avrupa’nın Çin’le ilişkilerine de epeyce zarar verdiği söylenebilir. İşin özü şu; Avrupa, ABD zoruyla sonunda oyuncularından birinin kesin olarak öleceği “Rus ruleti” oynuyor!.. (Bu oyunda kaybedenin Avrupa olacağını öngörmek hiç de zor değil).
Yılda bir kez toplanan NATO devlet başkanları toplantısında, son ikisi hariç önceki toplantılarda Çin için “rakip ülke” tanımı yapılırken, son iki toplantıda ise “hasım ülke” tanımı yapıldı. 1970’lerin başında ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger döneminde dış politikanın temel mottosu, “Çin’i yanına çek, Rusya’yı yalnız bırak” iken, bugün bu motto “Rusya’yı yanına çek, Çin’i yalnızlaştır” şekline dönüştü. 70’lerde bu politika önemli ölçüde başarılı oldu ve ABD-Çin ilişkileri gelişirken, Sovyetler Birliği ile Çin hasım ülkeler haline geldi. Fakat dün başarılı olan Rusya ve Çin’i birbirine düşürme politikasının, bugün başarılı olma şansı –neredeyse– yok denilebilir. Sovyet sosyalizminin ayakta olduğu dönemde, ne yazık ki kurulamayan ittifak, kapitalizm koşullarında kuruldu (Sovyetler Birliği’nin yaşadığı dönemde kurulabilseydi bu ittifak, reel sosyalizmin ve tarihsel süreçlerin akışı bambaşka olabilirdi).
Yapılan ve yapılması öngörülen, adım adım yaşama geçirilmeye çalışılan planların hepsi ABD’nin Çin’i kuşatma ve zayıflatma hamlelerinin bir parçası olarak okunmalı. Askeri ve siyasi olarak kuşatma, ekonomik ambargolar ve sorunlu alanlardaki problemleri büyüterek Çin’i ve Rusya’yı istikrarsızlaştırmaya çalışan ABD ve NATO, tam da bu nedenlerden dolayı Madrid, Vilnius ve en son yapılan New York NATO toplantılarında “hasım” ve “düşman” ilan edilen Çin ve Rusya’ya karşı Türkiye’ye de belirli roller ve görevler verdi. Tanımlanmış üç önemli stratejik görevin ne olduğu yukarıda belirtilmişti. Bir NATO üyesi ve ABD ile çok yönlü ittifak ilişkisi içinde olan Türkiye bu görevleri yerine getirecek mi? Veya yerine getirmek için uğraşacak mı?
Türkiye’de devlet yönetenleri ve sermaye sahipleri, dünya siyasetinde hegemonyanın el değiştirdiğinin ve iki veya çok kutupluluğa geçiş sürecinin yaşanmakta olduğunun farkında. Bundan dolayı son 300 yıldır “Batılaşma” çabası içinde olan egemen sınıflar, artık Batı blokuyla kayıtsız şartsız bir ilişkilenme siyasetini eskisi gibi sürdürmek niyetinde değiller. Yükselmekte olan “Batı dışı dünya”yı gözeten, arada bir denge kurmaya çalışan bir yönelime girmek gerektiğinin işaretini veriyorlar. Bu, hem devlet yönetenleri nezdinde; mesela MİT’e bağlı “Millî Güvenlik Akademisi”nin yayınlarında hem de TÜSİAD açıklamalarında görülebilir. Kuşkusuz Türkiye’de kapitalizm hâlâ kurumsal olarak Batı’daki kurumlarla iç içe. İhracatın %60 gibi ağırlıklı kısmı Batı ülkelerine yapılıyor. İhracat için gerekli ara malların önemli bir kısmı Batı’dan ithal ediliyor. Mevcut durum böyle. Fakat önümüzdeki dönemde izlenecek stratejinin akış yönü hem devlet politikalarında, hem de sermayenin üretim sürecinde kurduğu ilişkilerde Batı’yla artık eskisi gibi bağımlı bir ilişki yürütülemeyeceğini gösteriyor.
Geçiş sürecinin avantajlarından yararlanmaya çalışan, dengeleri gözeten ve “Batı dışı dünya”yla ilişkilenmeye çalışan bir yerden siyaset kuruluyor. Özellikle BRICS’le “ortak ülke” statüsü üzerinden kurmak istediği ve Afrika’da önemli ölçüde Türkiye’nin kendi inisiyatifiyle geliştirdiği ekonomik ve siyasi ilişkiler ile Kuşak Yol Projesi ve elektrikli otomobil teknolojisi üzerinden Çin’le geliştirmek istediği ilişkiler de bunun göstergesi. Fakat ABD; Türkiye’nin Batı’yla arasına koyduğu mesafeden, göreli olarak izlediği denge politikasından ve çok kutupluluğa geçiş sürecinin beraberinde getirdiği imkanları kullanma çabasından rahatsız. Eskisi gibi Batı blokuna tâbi olan çizgisini olduğu gibi devam ettirmesini ve son NATO toplantılarında tanımlanan beklentilerin yerine getirilmesini istiyor. (Önümüzdeki süreçte Türkiye’de devletin izleyeceği stratejiyi ve Batı ile kurulacak ilişkinin düzeyini anlamak açısından, MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın 5 Ocak 2024 tarihinde MİT’e bağlı “Milli Güvenlik Akademisi”nin açılışında yaptığı konuşma kritik öneme sahip. İzlenecek stratejinin temel politikaları kalın hatlarıyla o konuşmada belirtiliyor. MİT Başkanı özetle şunu söylüyor: “Dünya değişiyor. Batı bloku güç kaybediyor. Değişimin farkındayız. Bundan dolayı Batı’yla artık eskisi gibi bir ilişki yürütmeyeceğiz. Dengeleri gözeten bir strateji uygulayacağız. Ortaya çıkan fırsatları değerlendirecek ve kendi politikalarımızı uygulayacağız”)
Peki; aslında ABD’nin ajandası olan ama NATO tarafından kabul edilmiş olan bu strateji ve tanımlanan görevleri Türkiye yerine getirecek mi? Şayet bu görevleri yerine getirmek gibi bir niyeti yoksa ABD’nin bu politikalarına karşı koyabilecek bir gücü var mı?
Türkiye’nin stratejik meselelerde ABD veya NATO görevlerine “hayır” diyebilecek düzeyde bir gücü yok. Ekonomisi zayıf, dış borcu çok, yeterli bir sermaye birikimi yok. Teknoloji üretemiyor, toplam ihracat içinde yüksek katma değerli ürün payı %2,5-3. Çokça sözü edilen silah sanayinin 260 milyar dolarlık ihracat içindeki payı 5-6 milyar dolar. İhtiyaç duyduğu enerjinin %90’ını dışarıdan satın almak zorunda. Gelişmiş ülkeler “sanayi 5.0”a geçiş aşamasındayken Türkiye hâlâ “Sanayi 2.0 ile 3.0” düzeyi arasında; sanayi uygarlığının 100 yıldan bu yana (fosil yakıtla çalışan) temel hareket ettirici gücü “motor”u yapabilecek teknolojik birime sahip değil. (Gelişmiş ülkeler artık hibrit ve elektrikle çalışan motorlar üretiyor.) Sanayi uygarlığını kaçırdığı gibi dijital teknoloji çağını da kaçırmak üzere. İletişim-bilişim teknolojisi, çipler, yapay zekâ, genetik, kuantum teknolojisi, uzay çalışmaları… türünden dijital teknolojiye dair sektörlerde ciddi hiçbir yatırımı yok. Siyasi ve hukuki gelişmişliği gösteren bütün endekslerde hep son sıralarda.
Emperyalizme bağımlı, bağımsız kararlar alabilme gücünü önemli ölçüde yitirmiş ve 101 yıllık Cumhuriyetin en az yarı dönemini Kürtlerle çatışma içinde geçirdiği için kaynaklarını üretime değil, savaşa ayıran bir ülke. Bu denli yoğun sorunlara sahip olan Türkiye, ABD ve NATO’nun son toplantılarında önüne koyduğu görevleri reddedebilecek gücü nereden bulacak? Verili koşullarda Türkiye bugünkü haliyle tanımlanan bu görevleri reddedebilecek bir güce sahip değil. Açık ki, 75 yıldan bu yana ABD ve NATO ile kurduğu ilişkiler, Türkiye’yi geliştirmedi, bağımlı hale getirdi.
Tanımlanan görevler, yani Karadeniz’in NATO’ya açılması; İran’ın çevrelenmesi ve tazyik altına alınması; Kafkaslar’da Rusya’nın ve tarihsel/kültürel bağları nedeniyle Türki Cumhuriyetler üzerinden İç Asya’da Çin ve Rusya arasına girerek her iki ülkenin istikrarsızlaştırılmasında rol almak olarak sıralanabilir (Türkiye, Bulgaristan ve Romanya ile geçen yıl imzaladığı mayın arama/tarama antlaşması ile küçük çaplı da olsa Karadeniz’i NATO’ya açmış oldu. Mevcut hükümetin yapmayı tasarladığı “Kanal İstanbul” projesi de Montrö Antlaşması’nın altını boşaltarak NATO’nun Karadeniz’e girişini kolaylaştıracaktır. Öte yandan, Romanya’nın sıkı bir ABD müttefiki ve Avrupa’nın en büyük NATO üssünün Romanya’da inşa edilmekte olduğunu belirtmek gerekiyor. Sosyalizmin çöküşünün ardından sürgünde yaşayan Bulgar Kralı’nın yine ABD eliyle Bulgaristan’ın başına geçirildiği de unutulmamalı) ABD ve NATO, Türkiye’nin bu strateji doğrultusunda adım atmasını istiyor.
Üstelik ABD, bu görevlerin bir kısmının mesela İran’ın çevrelenmesi ve rejim değişikliğine yol açacak şekilde İran’ın istikrarsızlaştırılmasının Kürtlerle ittifak içinde yapılmasını istiyor. ABD; tanımlanan görevleri şayet Türkiye yerine getirmeyi taahhüt ederse, iç istikrarını sağlama konusunda onu destekleyeceği adımlar atabilir. Fakat Türkiye bu konuda kendi ulusal çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapar ve ABD ile NATO kararlarına birebir angaje olmayı reddederse, bu durumda iç istikrarı bozuk olduğu için içeride gerilimin ve iç çatışmanın daha da derinleşeceği bir döneme gireceği söylenebilir. ABD’nin Türkiye’den öncelikli beklentisi ABD çıkarları doğrultusunda belirlenen NATO hedeflerini yaşama geçirecek şekilde hareket etmesidir.
Tanımlanmış NATO hedefleri dışında, ABD’nin Türkiye’den başkaca beklentileri de var. Rusya/Çin merkezli BRICS’e yaslanarak izlediği “denge” siyasetine son vermesini, bu doğrultuda ilk adım olarak S-400’leri elden çıkarmasını, Ruslardan aldığı doğal gazı sınırlandırmasını ve yeni yapılacak nükleer santral ihalelerinin Rusya veya Çin’e değil, Batılı ülkelere verilmesini; Ortadoğu’da ise İsrail ile ilişkilerini derinleştirmesini, İsrail’in güvenlik kaygılarını gidermek için Arap Birliği ve İslam ülkeleri üzerinde tazyik uygulamasını ve HAMAS’la yürüttüğü ilişkilere son vermesini istiyor. Ayrıca Türkiye’nin Kürtlerle ittifak kurarak Azerbaycan, Türkmenistan ve İsrail ile birlikte İran’ı kuşatmasını ve Suriye’de ABD ve İsrail karşıtı Baas rejimini iktidardan düşürmesini istiyor. IKBY’yle kurulan ilişki türünden, Türkiye’dekiler dahil, diğer “parçalar”daki Kürtlerle ilişki kurulmasını, bunun için de içeride Kürt meselesinin çözümü doğrultusunda adımlar atılmasını istiyor. Tabii Türkiye’nin Kürtlerle ilişkilenmesini yukarıda yazdığımız gibi şartlı olarak teşvik ediyor. Türkiye’nin ABD ve NATO planları doğrultusunda adım atmayı kabul etmesi şartıyla… Şayet Türkiye bu stratejiye uygun davranmazsa, ABD, Türkiye’nin Kürt meselesinde atacağı her adımı ve Kürtlerle kuracağı her türden ittifak ilişkisini baltalayacak, sorunun büyümesini teşvik ederek Kürtlerin bağımsızlıkçı bir program doğrultusunda hareket etmesini teşvik edecektir. ABD’nin, Türkiye’deki Kürt meselesinin çözümü ve bir ittifak ilişkisinin kurulmasını sadece Türkiye’nin kendi politikalarını desteklemesi kaydıyla kabul edeceği söylenebilir. Bu şart yerine getirilmezse Türkiye’nin bütünlüğü meselesi, ABD açısından eski vazgeçilmez önemini yitirmiş olacağından dolayı Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması dahil, farklı politika arayışlarına yönelmesi kimseyi şaşırtmamalı. Çünkü artık Sovyet Sosyalizmi tehlikesi kalmadığı için eski biçimiyle güçlü bir baraj işlevi görecek Türkiye’ye duyulan ihtiyaç zorunluluğu da ABD açısından ortadan kalkmış durumdadır.
Fakat şartları kabul edildiği takdirde Türkiye’nin Kürtlerle ilişkilenmesini teşvik edecek olan ABD’nin, sadece Türkiye’den değil, Kürt siyasetinden de yerine getirilmesini isteyeceği beklentileri olacaktır. Üstelik ABD’nin Kürtlere karşı elinin, özellikle Rojava’da kendisine duyulan yaşamsal ihtiyaç nedeniyle daha güçlü olduğu unutulmamalı. Son tahlilde dünyanın en büyük emperyal gücünün desteğini aldı Kürtler. Dolayısıyla böylesine büyük bir gücün kuşkusuz ki talepleri olacak ve bunları kolayca reddetmek mümkün olmayacaktır. ABD’nin en genel anlamda Kürtlerden ne beklediğini veya ne istediğini yukarıda yazmıştık. Fakat ek olarak söylenecekler var.
ABD’nin esas yığınağını en büyük hasmı ve yakın bir zamanda “düşman” olarak kodlayacağı Çin’e karşı yapmak istediği biliniyor. Bundan dolayı eskisi gibi enerjisini Ortadoğu’ya harcamak istemiyor. Bölgedeki sorunları hızla çözüp, güvenilir müttefiklere emanet ederek Ortadoğu’dan çekilmek istiyor. Bunun için hızlı bir biçimde İran’ın etkinliğini kırıp, mümkünse rejimi değiştirerek “Direniş Cephesi”ni çökertmek, bunun ardından Arapların İsrail’le imzaladıkları İbrahim Antlaşmaları’nı yeniden güncelleyip, İsrail’in güvenliğini sağlamak istiyor. Suriye, Irak, Yemen, Lübnan ve Filistin’deki etkinliği zayıflamış da olsa kırılamamış, üstelik nükleer silah edinme eşiğine kadar gelmiş ve ŞİÖ ve BRICS’e üye olmuş İran sorununu çözmeksizin bölgeden çekilmek niyetinde değil. Çünkü mevcut haliyle İran’ın bölgedeki varlığının aynı zamanda Rusya ve Çin’in de bölgede kurmak isteyeceği etkinliği kolaylaştırdığının farkında. Rusya, Suriye ile kurduğu ilişkiler sayesinde Doğu Akdeniz’de, Suriye Tarsus ve Hmeymim’de deniz ve hava üssü edindi (Rusya’nın kendi toprakları dışında, yurt dışında sahip olduğu tek deniz üssü Tarsus’tadır)
Görüldüğü gibi zincirleme bir etkiyle İran-Suriye-Rusya arasında kurulan bu ilişki zayıflatılmadıkça ABD’nin Ortadoğu’dan çekilmesi hiç de kolay olmayacak. ABD bundan dolayı İran’ın bölgedeki etkisini kırmak istiyor. Bunun için hem Türkiye’den, hem de Kürtlerden beklentileri büyük. Türkler, Kürtler ve işbirliğine açık Arap Körfez ülkeleriyle birlikte İran ve Suriye başta olmak üzere Direniş Cephesi’ni dengelemek istiyor. (Mısır, Irak ve Libya’daki Arap Baas milliyetçi, seküler partiler ve rejimler ABD ve İsrail eliyle tasfiye edildi ama onlarca yıldan bu yana, çok zayıflamakla birlikte Suriye’deki Baas rejimini yıkamadılar. Suriye’nin aleyhine uluslararası bir paylaşım anlaşması olmadığı müddetçe yıkamayacaklar gibi de gözüküyor. Trump dönemiyle birlikte Ukrayna’nın Rusya’ya; Suriye’nin ABD’ye bırakılması riski ise ciddiye alınmalı. Böylesi bir anlaşma Suriye’de rejim değişikliğine neden olabilir.) Körfez ülkeleri de hem mezhepsel, hem de ABD-İsrail karşısında uzlaşmaz tutumları nedeniyle İran başta olmak üzere “Direniş Cephesi” ülkelerinin tutumundan rahatsızlar. Fakat onların ne bir savaş gücü, ne de savaş tecrübeleri var. Üstelik kolay para kazanma imkanı veren petrol zenginliği onları oldukça konformist hale getirmiş durumda. Halbuki İsrail, Türkiye ve Kürtlerin hem asabiyetleri yüksek hem de savaş tecrübeleri oldukça fazla. Türkiye son 40 yıldır düşük düzeyde de olsa savaş içinde. Türk ordusu bir “kışla ordusu” değil artık. Düşük yoğunluklu, “hibrit” bir savaş yürütüyor. Kuşkusuz bir “dış savaş”ta edinilmiş bir tecrübe değil bu. Ne yazık ki yıllardır süren iç çatışmadan edinilmiş bir deneyim. İsrail ise yaklaşık 100 yıldır Filistinliler başta olmak üzere Araplarla neredeyse sürekli savaş halinde. Teknik gelişkinliği yüksek, savaşçı bir ordu.
Türk ordusu, ABD ordusu ardından NATO içindeki en büyük ordu. İngiltere’nin 140 bin kişilik bir ordusu var. İtalya ve Almanya’nın, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra silahlandırılması sınırlandırıldığı için ciddi bir gücü yok. Hatta hava kuvvetleri bile yok denilebilir. Diğer NATO üyesi ülkelerin orduları birer “kışla ordusu”na benzetilebilir. Çatışma tecrübeleri oldukça zayıf. ABD bundan dolayı Türk ordusuna özel bir anlam atfediyor. Silahlanmasını teşvik ediyor. NATO standardı gereği olarak GSMH’nin en az %2 oranında silahlanma harcamalarına ayrılması konusunda diğer NATO ülkeleriyle birlikte Türkiye’yi de sıkıştırıyor. (Türkiye son yıllarda GSMH’nin %2’sini aşan bir bütçeyi savunma harcamalarına ayırıyor; yaklaşık 20 milyar dolar. ABD ise hem NATO içinde ve hem de Dünya çapında savunma harcamalarına en yüksek pay ayıran ülke. GSMH’nin %3-4’ünü yani yılda 800 milyar dolarlık bir bütçeyi savunma harcamalarına ayırıyor. Sıralamada, kendisinden sonra gelen diğer 10 ülkenin savunmaya ayırdığı paranın toplamı kadar bir bütçe ayırdığı söylenebilir.) ABD’nin, Türk ordusunun son 40 yıllık çatışmalar esnasında edinmiş olduğu tecrübeyi çok önemsediği biliniyor. Hatta başkaca çok temelli siyasal nedenler dışında Kürt meselesinin çözümsüz kalmasını ve dolayısıyla savaşın giderek derinleşmesini bir de bundan dolayı teşvik ettiği bile söylenebilir. Böylece bir yandan Türkiye’nin enerjisini ve bütçesini savaş harcamalarına ayırtarak zayıflamasına neden oldu. Öte yandan da gerektiğinde NATO operasyonlarında kullanılmak üzere savaş tecrübesi kazanması için çatışmaların derinleşmesini teşvik etti. ABD, bu tecrübeden yararlanmak ve kendi hedefleri doğrultusunda onu kullanmak istiyor. Savunma harcamalarına ayrılan payın artırılmasını da teşvik ediyor. İstediği hedeflere yöneltebilirse, Türkiye’ye yeniden F-35 uçaklarını vereceği de kesin. Şu anda konuyu bir pazarlık meselesi olarak kullanıyor. F-16’ların satışı konusunu da…
ABD, Türkiye’yi savaşa hazırlıyor. (Almanya’nın, Japonya’nın ve diğer NATO ülkelerinin de savunma harcamalarını artırmalarını istiyor.) Türk egemen sınıfları da bölgesel veya vekâlet savaşlarının artacağının farkında. Güç dengelerinin yeniden belirleneceği ve paylaşım savaşlarıyla haritaların yeniden çizileceği bu süreçten Türkiye de yararlanmak istiyor. Yaşanan süreci hem devlet yönetenleri, hem de sermaye grupları yayılmak/büyümek için bir fırsat olarak görüyor. Hegemonyanın el değiştirmeye ve eski dengelerin yıkılmaya başladığı, ancak yeni dengelerin tam oturmadığı bu süreçte ortaya çıkan boşluktan yararlanmak niyetini gizlemiyor bile. ABD; Türkiye’nin NATO, gerçekte ABD perspektifleri doğrultusunda hareket etmesini, Türkiye ise bu görevleri dikkate almakla birlikte alt-emperyal politikaları için alan açılmasını istiyor. Kıbrıs ve Kürt meselesini ise kendi ulusal alanı olarak görüyor ve uluslararası güçlerin sürece karışmasını istemiyor.
Türkiye’nin alt-emperyal hedefleri var. Bunu gizlemiyor da. Sermayenin yurtdışında Mısır, Cezayir dahil, Kuzey Afrika ve Doğu Asya’da tekstilden beyaz eşyaya, madencilikten gıda ve hizmet sektörüne dek birçok alanda yatırımları var. Daha sınırlı düzeyde de olsa ABD ve Avrupa’da… Irak, Suriye, Libya, Somali ve Kıbrıs’ta askeri üsleri, başka birçok ülkeyle imzaladığı ikili askeri ilişkileri nedeniyle de askeri danışmanları var. Aslında Türkiye’nin yayılma politikası, İç Asya dahil olmak üzere kimi alanlarda ABD politikalarıyla örtüşüyor. Fakat ABD ile Türkiye arasında bir gerilim nedeni olan Kürt meselesi sorunu, Irak ve Suriye’deki askeri varlığı ve özellikle dış politikada izlemeye çalıştığı denge siyaseti ABD’yi rahatsız ediyor. Türkiye şayet bütünlüklü olarak ABD politikalarına uygun davranırsa, Kıbrıs ve Libya başta olmak üzere Doğu Akdeniz veya Somali gibi Afrika Burnu’ndaki kimi faaliyetlerine ABD göz yumabilir. Fakat özellikle Kürt meselesindeki farklı yaklaşımları, BRICS’le ilişkileri, tanımlanan kimi NATO hedeflerini yerine getirmekteki isteksizliği ve alt-emperyal hevesleri ABD ile ilişkilerini geriyor.
Başta da söyledik; Türkiye’nin ne sermaye birikimi, ne de askeri yetenekleri itibariyle ABD ile uzun sürecek gerilimleri taşıyabilecek bir gücü yok. Bütün silah sistemleri ağırlıklı olarak ABD menşeli. Yedek parçalardan savaş uçaklarının yazılımına, gemilerde kullanılan torpillerden askeri uydulara kadar önemli ölçüde ABD’ye bağımlı. Son yıllarda geliştirdiği İHA/SİHA’ların ve üzerinde çalıştığı 5. nesil Kaan Savaş Uçağı’nın motoru hep dışarıdan geliyor. Aynı şey mesela Atak Helikopteri ve Altay Tankı’nın motoru için de geçerli. Türkiye ihtiyaç duyduğu motorları yapabilecek teknolojiye sahip değil. Artık eskisi gibi “Cephe Savaşları” olmuyor/olmayacak; savaşlar, askeri uyduların yönlendirdiği uzak menzilli füzeler, dronlar, yeni nesil savaş uçakları ve onların attığı orta/uzun menzilli füzelerle yürütülüyor/yürütülecek. (Ukrayna-Rusya Savaşı’nda kullanılan ATACAMS, HIMERS, PATRIOT, Starm Shadow, Scud, İskender, Kinzer, Oreşnik… türünden balistik veya hipersonik füze teknolojisi ve İsrail’in Lübnan’da Hizbullah liderlerine nokta atışlı bombardımanlarla yaptığı suikastlar bunun göstergesi.) Türkiye’nin ise bu füzeleri durdurabilecek bir hava savunma sistemi ve böylesi bir sistemi üretebilecek teknolojik birikimi yok.
Dolayısıyla bu çok maliyetli savaşları sürdürebilecek güçlü bir ekonomiye sahip olmak şart ve Türkiye’nin bu düzeyde güçlü bir ekonomisi yok. Bölgesel bir savaşın bile sürdürülebilirliğini sağlayabilmek için ABD gibi bir dış desteğe ihtiyacı var. Egemen sınıflar bu bağımlı hali aşabilmek için savunma harcamalarını daha da arttırabilir. Hatta ekonomiyi neredeyse “savaş ekonomisi”ne göre yeniden dizayn edebilirler. Ki bu durum emekçi sınıflar için daha fazla yoksulluk anlamına gelir. Böylesi bir politikayı ABD destekler. Çünkü ABD’nin Türkiye’den çoklu beklentileri var.
Bu beklentilerin kesişme kümesi de Türkiye’nin bölgesel bir savaşın ana aktörlerinden biri olmasıdır. (Savaşın bizzat tarafı olduğu için Rusya şu an “savaş ekonomisi” uyguluyor. Savunma harcamalarını 2022’den bu yana her sene daha çok arttırıyor. Fakat Rus ekonomisi ve halkı bu durumdan -şimdilik- çok fazla etkilenmiyor. Çünkü Rusya “savaş ekonomisi”ni finanse edecek düzeyde fosil yakıt rezervlerine sahip. Ayrıca savaş araçları için gerekli teknolojiyi dışarıdan satın almıyor. Bu konuda hiçbir ülkeye bağımlı değil. Bizzat kendisi o teknolojiyi üretiyor ve ihraç ediyor. Fakat Türkiye ne “savaş ekonomisi”ni finanse edecek fosil enerji yataklarına, ne de savaş teknolojisini yerli imkanlarıyla üretebilecek düzeyde gelişkin teknolojik yeterliliğe sahip değil. Ancak bunu emekçileri daha fazla sömürerek elde edeceği sermaye birikiminden ve gerekli teknolojiyi de ithal ederek sağlayabilir.)
Milliyetçiliğin içeride ve dışarıda giderek tırmandığı, silahlanma harcamalarının her geçen gün daha da arttığı ve alt-emperyal niyetlerin kendini açık ettiği bir Türkiye siyasetinden bahsediyoruz. Kuşkusuz bu siyaset egemenler tarafından inşâ ediliyor. Dolayısıyla böylesi bir siyasal çizginin yeni bir paylaşım savaşının dışında kalmak isteyeceği söylenemez. Kapitalizm koşullarında devlet yönetenlerinin ve sermayenin doğasında zaten büyümek/yayılmak perspektifi her daim güçlüdür. Sadece uygun koşulların oluşması beklenir ve uygun bulduğu anda da yayılır.
“Eski” Ortadoğu’da İsrail’in “Yeni Düzen”i
İsrail’in, Lübnan’ı bombalarken bu saldırı operasyonuna verdiği isim “Yeni Düzen”. Bu isim tesadüfen konulmuş değil. İsrail daha istekli olmak üzere; ABD, İngiltere ve İsrail bölgemizde yeni bir düzen kurmak istiyor. 1916’da Sykes-Picot’la kurulan bu düzen yeniden dizayn edilecek. Gidişat bu yönde. 1916’da Körfez ülkeleri ve Irak ile Suriye devletleri ve sınırları yapay biçimde oluşturuldu. Kürtler o dönem bu düzenlemenin dışında tutuldu. 1916’dan sonra kurulan Sykes-Picot düzeni, İsrail’in 1948’de devletli hale getirilmesiyle revize edildi. Fakat bunun dışında o günden bugüne bölgede köklü bir değişiklik olmadı. Ama artık olacak. Hatta bu müdahalenin “Büyük Ortadoğu Projesi”nin (BOP) 2010’da ilan edilmesi ardından başladığını belirtmek gerekiyor.
Sykes-Picot düzenine ve onun bir parçası olarak dışarıdan bölgeye zerkedilen İsrail Devleti’ne ilk tepki toplumcu milliyetçi Arap Baas Partilerinden geldi. (Baas Partisi, “Arap Sosyalist Diriliş Partisi”; sosyalist akımlardan etkilenmiş radikal Arap milliyetçileri Suriye Lazkiye’li Şii Müslüman Zeki el-Arsuzi, Ortodoks Hristiyan öğretmen Mişel Eflak ve Sünni Müslüman Selahattin el-Bitar tarafından 1947’de kuruldu ve sonrasında Mısır ve Irak dahil olmak üzere çeşitli Arap ülkelerine yayıldı.) Baas Partileri Sovyet Sosyalizminden aldıkları güçle anti-emperyalist ve kamucu/ toplumcu bir siyasal programla Arap ulusal sorununu ve Arapların birliği meselesini başa alarak örgütlenmeye başladı. Bu dönemde Süveyş Kanalı ve yabancı şirketlerin kontrolündeki petrol kuyuları millileştirildi (1956’da, kısa süren Arap-İsrail Savaşı bundan dolayı başladı. İsrail, İngilizlerin ve Fransızların kışkırtması ardından onlardan aldığı destekle Mısır ve Suriye’ye saldırdı)
İsrail ve ABD başta olmak üzere emperyal güçler ve gerici Körfez rejimi bu durumdan çok tedirgin oldu. ABD, ilerici Arap Baas rejimlerine karşı “Siyasal İslam”ı örgütlemeye karar verdi. Bu doğrultuda Mısır’daki İhvan, (Müslüman Kardeşler) ve Suudi Arabistan merkezli Vahhabi Hareketi ABD ile işbirliği içinde bölgede yaygın bir faaliyete başladı. Fakat siyasal İslam’ın bölgede etkinlik kurabilmesi ancak 1967’de “Altı Gün Savaşı” ardından gerçekleşti. ABD ve diğer emperyal güçlerden aldığı güç ve destekle İsrail, Baas partilerinin etkin olduğu Arap Devletleri’ni (Mısır, Ürdün, Suriye vs.) “6 Gün Savaşı”nda büyük bir yenilgiye uğrattı. Baas partilerinin ve dolayısıyla Arapların birliği programı yenilgiye uğradı. İşbirlikçi siyasal İslamcı güçlerin önü açıldı ve 1970’lerden itibaren İhvan ve Vahhabi hareketi bölgede (Türkiye’de 12 Eylül darbesinden sonra) hızla örgütlenmeye başladı. Bir süre sonra siyasal İslam, ABD eliyle örgütlenen “Yeşil Kuşak” projesinin temel motivasyon kaynağı oldu (Emperyalistler Sovyet Sosyalizmini “Yeşil Kuşak”la; günümüzde Rusya’yı kısmen siyasal İslamla ama esas olarak NATO ile; Çin’i ise NATO dışında QUAD, AUKUS ve Filipinler’le imzaladıkları türden ikili askeri anlaşmalarla çevrelemeye çalışıyor. Araçlar değişiyor ama hedefler değişmiyor. ABD, kontrolüne alamadığı tüm rejimleri şu veya bu araçla çevreleyerek yıkmaya çalışıyor.)
“Yeşil Kuşak” projesinin zirve noktası Afganistan oldu. 1978’de sınırlı sayıda bir güçle sosyalizm yanlısı bir grup asker ve sivil Afganistan’da yönetimi ele geçirdi. Fakat rejim ülkedeki cihatçı gruplarla baş etmekte zorlanınca Sovyetler’den yardım istedi ve Sovyet birlikleri Afganistan’a girdi. O andan itibaren ABD, dünyanın her tarafından Selefi cihatçı İslami grupları Afganistan’a taşıdı. Stinger hava savunma füzeleri dahil olmak üzere her türden silahla Selefi grupları silahlandırdı. Sovyet birlikleri 1988’de çekilmek zorunda kaldı ve bir süre sonra Afganistan’daki ilerici rejim yıkıldı. ABD; toplumcu Arap yurtseverliğine ve Baas partilerine karşı olan, ABD ve İsrail işbirlikçisi, anti-komünist siyasal İslam’ı 1991’de reel sosyalist blok çökünceye dek kullandı.
Sosyalist blokun çok güçlü bir tehdit olarak ortadan kalkması ardından ABD politikaları değişmeye başladı. İktidarını korumak ve hasımları karşısında müttefiklerini yanında tutabilmek için ABD her dönem “öteki”leştireceği bir düşmana, Carl Schmitt’ten esinlenerek oluşturduğu dost/düşman ayrımına ihtiyaç duyuyor. Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezi bu doğrultuda geliştirildi. İslam başta olmak üzere “Batı dışı kültürleri” medeniyetler çatışmasının tarafları haline getirdi. “Medeniyetler Çatışması” tezi aslında sınıf mücadelelerinin üzerini örtecek bir örtü olarak geliştirildi ve “sınıf siyaseti”nden kopartılmış bir “kimlik siyaseti” inşâsının önü açıldı. “Medeniyetler Çatışması” tezi aynı zamanda ABD ve Batılı diğer emperyal güçlerin, “Batı dışı dünya”ya karşı izleyeceği emperyal talan politikasının bir gerekçesi haline getirildi. Emperyal yayılmacılığı ve sömürüyü “medeniyetler çatışması” kılıfı ile gizlemeye çalıştılar. Postmodern felsefe de medeniyetler çatışması tezini destekleyecek şekilde bütün toplumsal kurtuluş mücadelelerini reddetti. “Sınıf siyaseti”nden kopartılan “kimlik siyaseti” programı ile kendini sınırlandırmış “yeni toplumsal hareketler” üzerinden emekçi sınıflar kimlikler üzerinden ayrıştırıldı/parçalandı; ortak, evrensel, kapsayıcı kurtuluş mücadelelerinin önü kesildi. Emperyal yayılmacılığa karşı gelişebilecek olası muhalif hareketlerin –bölgemizde– siyasal İslam’ın kanallarına akmasının temelleri hazırlandı.
Öte yandan emperyalist yayılmacılığı dizginleyen/sınırlandıran sosyalist blokun çöküşünün ardından, emperyal güçler azgın biçimde klasik sömürgecilik dönemi politikalarına döndü. Sermayenin hiçbir ulusal sınıra takılmaksızın yayılması anlamına gelen “küreselleşme”, birçok bölgede askeri işgalleri de beraberinde getirdi. Hem sermayenin agresif yayılımı, hem de açık işgaller özellikle Ortadoğu’da, her türden muhalif akım tasfiye edildiği için, İhvan türünden reformist siyasal İslamcılar veya El Kaide, Taliban, FIS, IŞİD, Boko Haram, Nusra, HTŞ türünden selefi cihatçı grupları büyüttü. 1,5 milyarlık İslam dünyası içinden belirleyici muhalif bir güç olarak işte bu türden anakronik, anti-modernist her türden ilericiliğe karşı kendini konumlandıran işbirlikçi/amorf muhalif kesimler çıktı. Bunlar antikapitalist olmadığı gibi tutarlı bir anti-emperyalist de değildi. Kapitalist sisteme ve ABD emperyalizmine karşı alternatif bir seçenek oluşturmayan, Müslüman halklar dışındaki diğer halklar ve emekçi sınıflar için düşmanlık dışında bir politika önermeyen, ayrıştırıcı/parçalayıcı bir muhalefet tam da ABD’nin istediği/inşa etmek istediği bir muhalefetti. Özellikle içine sokulduğu çıkmazla Afganistan; negatif bir model ve medeniyetler çatışması tezi için karşıt bir güç olarak özellikle korundu ve siyaseten ABD’nin elini rahatlattı.
ABD uzun yıllar postmodernizm ve “medeniyetler çatışması” tezi ile karşıtını belirlemiş olmanın konforunu yaşadı. Fakat siyasal İslamcı güçler ve selefi gruplar ne zaman ki ABD çıkarlarına dokunmaya başladı, işte o andan itibaren ABD “ılımlı İslam” seçeneğini geliştirmeye başladı. Mısır’da İhvan iktidarı devrildi. Tunus’ta siyasal İslam’ın en büyük teorisyenlerinden Muhammed Gannuşi, “Biz siyasal İslam’dan vazgeçtik” yönünde açıklamalar yaptı ve Tunus’ta İhvan Hareketi iktidara talip olmadı. Tabii ABD için siyasal İslam’dan vazgeçmenin diğer önemli bir nedeni de “Silikon Vadisi” teknoloji devlerinin talepleri oldu. Telefon ve bilgisayar gibi bireysel kullanıma dayanan iletişim-bilişim ve ayrıca otomotiv sektörü, bireysel tüketimin yaygınlaştırılması için siyasal İslami yönetimlerin gündelik hayatı sınırlandırıcı anakronik programının ılımlılaştırılmasını, modernist hareketlerin güçlendirilmesini ve kadınların bir tüketici olarak gündelik hayata dahil olmasını sağlayacak şekilde politikaların geliştirilmesini talep etti. BAE, Katar ve S. Arabistan bu konuda ilk adımları atan ülkeler oldu. Kadınların gündelik hayata katılımının koşulları oluşturuldu. İktidarda veya muhalefette farketmez, İhvan’ın ve selefi hareketlerin gücü sınırlandırıldı veya siyasal çizgilerini yumuşatmak durumunda kaldılar.
Gelinen noktada Ortadoğu’da: Bir; Sykes-Picot düzenine tepki olarak ortaya çıkan Baas partilerinin öncülük ettiği pan-arabizm, toplumcu Arap yurtseverliği ve Baas partilerinin etkinliği sonlandırıldı. Bütün dünyada olduğu gibi Araplar’da da ulus devletçi eğilimler yükseliyor. İki; ABD, siyasal İslam’dan vazgeçti. Bu türden hareketlere liberalleşmeyi ve “Ilımlı İslam” programını dayattı ve bu politika kabul gördü. Üç; “Direniş Cephesi” ülkeleri hariç, Arap ülkelerinin önemli bir kısmı İsrail’i resmi olarak tanıdı. Mısır 1978’de ABD aracılığıyla Camp David’de İsrail’le barıştı. Körfez ülkelerinin bir kısmı ise 2021’de imzalanan İbrahim Anlaşmaları ile İsrail’le dostluk ve ticari ilişkilerini derinleştirdi. (Gazze sorunu nedeniyle anlaşma şimdilik askıya alındı. Fakat bunun çok uzun sürmeyeceği söylenebilir.) Dört; 100 yıl sonra Çin, Ortadoğu’ya girdi. Çin’in Ortadoğu’ya girişi yeni bir durum ve sonuçları da hemen görüldü. (Çin aracılığıyla İran ve S. Arabistan’ın resmi ilişki kurması ve Pekin’de bir araya gelen Filistinli grupların saldırmazlık anlaşması imzalaması Çin’in aracılığıyla gerçekleşti.) Beş; 20. yüzyıl başında kurulan Sykes-Picot düzeninde bir statü sahibi olamayan Kürtler, 21. yüzyılda tarih sahnesine çıktı. Kurulacak “yeni düzen”de Kürtlerin bir statü sahibi olacağı uluslararası camiada kabul görmüş durumda. Irak ve Suriye’nin kuzeyinde elde edilen statüler diğer parçalara yayılarak devam edecek.
Sykes-Picot’la Ortadoğu’da kurulan düzen yeniden revize edilecek. Hatta yeniden kurulacak denilebilir. Gidişat öyle. Tek kutupluluktan çok kutupluluğa geçiş, hegemonyanın el değiştirme süreci, Çin’in Ortadoğu’ya girişi, “Kuşak Yol” güzergâhının önümüzdeki dönem açılacak olması, Arap-İsrail ilişkilerinde katedilen mesafe, İsrail ve İran’ın doğrudan birbiriyle çatışması, Güney Kıbrıs’ın ABD eliyle silahlandırılması ve ABD üssü haline getirilmesi, İngiltere ve Fransa’nın yeniden etkin bir güç olarak Ortadoğu’ya girmesi, İsrail’in bölgeye dönük yayılmacı politikaları ve Kürtlerin tarih sahnesine çıkması yeni bir sürece geçiş evresinde olduğumuzun işaretleri. Şimdiden görülebiliyor; Sykes-Picot’ta çizilen Ortadoğu haritası değişecek. Kimi devletler küçülecek, kimileri yok olacak, belki de ortaya yeni devletler çıkacak (Önümüzdeki süreçte kapitalizmi aşacak toplumcu yeni bir düzen kurulduğu taktirde, tabii ki bütün bu öngörüler yerini bambaşka bir dünya ve bölge gerçekliğine bırakacaktır. Şimdiye dek üzerinde konuşulan tüm analizler, kapitalizmin dünyası içinde ortaya çıkabilecek olasılıklar değerlendirilerek yapılmıştır.)
İsrail, Lübnan’a yaptığı bombardımana (Ortadoğu’da) “Yeni Düzen” ismini verdi (İsrail’in Beyrut’ta Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ı öldürdüğü operasyonda bir gecede kullandığı “sığınak patlatan bomba” miktarı, ABD’nin 2003’teki 2. Körfez Savaşı esnasında bir yıl içinde kullandığı “sığınak delici bomba” miktarına eşittir. Bombaların kaynak ülkesinin ABD olduğu biliniyor.) İsrail, Ortadoğu’daki statüleri yıkarak bölgede yeni bir düzen kurmak istediğini gizlemiyor zaten. Bir süre önce başlayan bu sürecin adı konuldu sadece. 7 Ekim’deki HAMAS operasyonu sonrasında ortaya çıkan çatışmalar bu süreci hızlandırdı. Irak’a ve özellikle selefi İslamcılar eliyle Suriye’ye yapılan operasyon ardından ortaya çıkan durum yeni dönemin habercisiydi aslında. Irak ve Suriye’de ortaya çıkan yeni statünün ardından bölgedeki en kritik gelişme Hizbullah’ın 22 yıllık genel sekreteri Hasan Nasrallah’ın öldürülmesi oldu. Irak ve Suriye müdahalesi ardından Kürtlerin toprağa dayalı bir statüyle tarih sahnesine çıkması da bölgedeki yeni düzenin ilk işaretleri olarak okunmalı.
Bölgeyi yeniden şekillendirme çabası içindeki müdahale devam edecek. 100 yıl öncesinde kurulduğu şekliyle bir Irak ve Suriye devleti olmayacak bundan sonra. Zaten tarihte, bugünkü sınırları içinde Irak ve Suriye isimleriyle kurulmuş devletler yoktu. Kuşkusuz Şam ve Bağdat her dönem önemli vilayetler oldu. Emeviler Şam’ı, Abbasiler Bağdat’ı başkent olarak kullandı, ama bugünkü sınırlarına göre oluşturulmuş Irak ve Suriye olmadı. Her ikisi de Sykes-Picot ardından kuruldu. Neredeyse her dönem Şam vilayetine bağlı olan Lübnan ise o süreçte Suriye’den koparıldı. İran’ın da toprak bütünlüğünü koruyup koruyamayacağı belli değil. Devlet başkanı İbrahim Reisi’ye, en büyük vekil gücü Hizbullah’ın Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’a, koruması altındaki HAMAS’ın siyasi büro şefi İsmail Haniye’ye ve önceki yıllarda “Kudüs Gücü” komutanı Kasım Süleymani’ye yapılan suikastlerden sonra İran’ın aynı düzeyde karşılık verememesi de yaşanan sıkıntıyı gösteriyor. Şu anda Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Yemen’de, Filistin’de siyasal birlik parçalı durumda. İsrail ve ABD, benzeri bir durumu İran’da da yaratmak ve sonrasında İran’da rejimi değiştirmek istiyor. İran’daki otoriter İslami rejim bu haliyle “iç barış”ını sağlamakta zorlanıyor. Bu durumu daha ne kadar devam ettirebilir, belli değil. Üstelik Azeriler, Kürtler ve Beluciler İran’ın zayıf karnı. Bu konuda dış müdahale daha da artabilir.
Kürt Baharı ve Bahar’ı Kış’a çevirebilecek riskler
“Ey Kürt bil ki dünya demu devrandır,
Özgürlük ve serbestlik kavgayla kazanılır,
Gerdanındaki zinciri kır, artık çık meydana,
Korkma, büyük destekçin Kızıl Ordu’dur.”
(Cigerxwin, Rohani, 1943)
Halkın örgütlü mücadelesinden ve uluslararası ilişkilerden aldığı destekle Kürtler tarih sahnesine çıktı ve bu durum artık geri döndürülemez bir noktada. Bu süreç Kürtlerin kolektif kimlik haklarının hukuksal güvencelere kavuşturulduğu bir statüyle tamamlanacak. Dört devletin “kesişim kümesi” olan coğrafi özelliği nedeniyle Kürtler, bundan sonraki süreçte Ortadoğu politikasında göz ardı edilemeyecek bir aktör olacak. Kürtlerin gücü sadece coğrafi özelliğinden kaynaklanmıyor kuşkusuz. Örgütlü, asabiyyeti güçlü, yıllardan bu yana kesintisiz biçimde devam eden bir çatışma süreci içinde pişmiş, mücadeleci bir halk gerçekliği var karşımızda. Üstelik bu sürece yön veren laik-modernist toplumcu bir programa sahip olan Kürt siyasetinin vizyonu/ufku/derinliği oldukça gelişkin. Şayet siyasal çizgisini olduğu gibi devam ettirirse aydınlanmacı/modernist/ilerici/toplumcu programıyla Ortadoğu siyasetinin demokratikleşme sürecine katkıları büyük olacaktır.
1960’lı-70’li yıllarda Mısır, Suriye, Yemen, Lübnan, Libya ve Filistin, reel sosyalist blokun da etkisiyle uyguladıkları laik/kamucu/anti ABD’ci siyasal programla Ortadoğu’nun demokratikleşmesi ve gündelik hayatın modernleşmesinin öncü ülkeleri/toplumları oldular. Libya’da Muammer Kaddafi’nin (enerji kaynaklarının millileştirildiği kamucu, bir tür devlet kapitalizmi denilebilecek) “Yeşil Devrim/Yeşil Sosyalizm” programı ve özellikle Filistin’deki Marksist “Demokratik Cephe” ve “Halk Cephesi” hareketlerinin etkisi altındaki Filistin toplumu, geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Arapların siyasal ufkunu ve gündelik hayatını çok ciddi biçimde etkiledi. İslamcıların 1978’de iktidarı ele geçirmesinden önceki İran da sahip olduğu gelişkin sınıf hareketi ve sol birikimiyle bölgenin en modern toplumlarından biriydi. Kuşkusuz buna Türkiye’yi de eklemek gerekiyor. 1960-80 arası Türkiye, bugünkü Türkiye’den çok farklıydı. Güçlü bir sınıf hareketine ve yaygınlaşmış bir sol birikime sahipti. 101 yıllık Cumhuriyet tarihinin en demokratik ve halkın siyasal karar alma süreçlerine en fazla katılım gösterdiği bir dönemdi. 1980 sonrasında Türkiye dahil bütün Ortadoğu ülkelerindeki bu ilerici birikim adım adım tasfiye edildi. Bundan dolayı Kürt hareketinin mevcut siyasal programı Ortadoğu halklarına nefes aldıracak ve toplumların demokratikleşmesinin önünü açacaktır.
Mevcut durumda Türkiye siyasetini ve yönetenlerin dünyasını “korku” belirlemektedir. “Korku siyaseti” siyasal süreci belirliyor. Türk yönetenler, ABD ve İsrail’in bölgeye ilişkin planları, yapıp ettikleri ve özellikle Gazze savaşı sonrasında yaşananlardan çok tedirgin oldular. Türkiye’nin bütün çevresi yangın yerine dönmüş durumda. Çatışmalar /savaşlar hiç eksik olmuyor. Haritalar değişiyor. Güneyde Irak, Suriye, Lübnan, Yemen, Filistin, daha da güneye indiğimizde Sudan, Etiyopya, Somali ve Libya siyasal birliğini yitirmiş durumda. Doğu’da İran’da bir yandan siyasal suikastler artıyor, diğer yandan ise iç gerilim tırmanıyor. İran, yürütmekte olduğu vekâlet savaşları nedeniyle yarı savaş ülkesi haline gelmiş durumda. Kuzey’de Ukrayna’da savaş var ve parçalı durumda. Gürcistan ise gergin. Abhazya ve Kuzey Osetya yıllar önce Gürcistan’dan ayrıldı. “Batı” yanlısı Moldova yönetimi ile Gagavuzya ve Rusya’ya yakın Trans-Dinyestr arasındaki gerilim tırmanıyor. Güney Kıbrıs’ta son bir yıl içinde ABD’nin silah yığınağı arttı. Ada’da bulunan İngiliz üssüne, özellikle İsrail’in güvenliğini sağlamak için bütün Doğu Akdeniz’e müdahale edebilecek şekilde uçaklar/helikopterler getirildi. Rusya’yı çevrelemek ve Doğu Akdeniz’e hızla müdahale edebilmek için Dedeağaç, Kavala, Larissa, Selanik ve (Ege Denizi’nde) Girit’e ABD yığınak yaptı veya üsler açtı.
Türkiye’nin dört bir yanında silahlanma artıyor. Batı yönü hariç diğer üç tarafında da savaşlar var, her bir yerde haritalar yeniden çiziliyor. Kendi iç barışını sağlayamayan ve Cumhuriyet’in 101 yıllık döneminin en az 50 yılını Kürtlerle çatışma içinde geçiren Türkiye, bölgede yaşanan çatışmalardan, esas olarak da ABD ve İsrail’in bölgeye yönelik planlarından çok tedirgin. Bundan dolayı artık uluslararası bir sorun haline gelen Kürt meselesinde bir an önce sorunu çözecek adımlar atmak istiyor. (Tabii “çözüm”den ne anladığı; “demokratik/hakkaniyetli” bir çözüm mü, yoksa eski bildik yol ve yöntemlerle bir “çözüm”(!) arayışı mı, henüz tam netleşmedi.) Yönetenler yaşanan durumun ciddiyetinin ne kadar farkında, belli değil. Çünkü atılan adımlar giderek derinleşen sorunları çözecek düzeyde değil. Bir de ABD faktörü var; talepleri kabul edilmediği takdirde Türkiye’nin içeride “iç barış”ı sağlama babında kendi programını uygulama şansı olmayabilir zira.
101 yıllık Cumhuriyet tarihinde ulus devletin kurucu ideolojisindeki kimi çarpıklıklar, imparatorluk döneminde uygulanan kimi politikalara duyulan tepkiler, kimlikler üzerinden yapılan emperyal müdahalelere karşı aşırı korunmacı tedbirler, geç uluslaşma/geç milliyetçilik, egemen burjuvazinin sığlığı ve kurucu kadrolardaki “korku” ve “kibir” nedeniyle Kürtlerin kimlikleri yok sayıldı, asimilasyona uğradılar ve çok acı çektiler. Kuşkusuz Kürtler uygulanan asimilasyona karşı kendi kimliklerini ve kültürlerini önemli ölçüde korudu, baskılara karşı direndi ve uygun koşullar oluştuğunda da isyan ederek haklarının teslim edilmesini talep ettiler. 101 yıllık tarihin bir yanı asimilasyon ve baskı, diğer bir yanı da bütün bu baskılara karşı direniş tarihidir. Gelinen nokta itibariyle Kürtler/Kürt siyaseti; son 400 yıllık dönem göz önünde tutulacak olursa şu an tarihlerinin en güçlü zamanlarını yaşıyorlar denilebilir. Hem ülke içindeki kitlesel gücü, hem de dış dinamiklerin desteği onları güçlendiriyor. Fakat bu yükseliş sürecinin beraberinde getirdiği riskler de var. Hatta bu risklerin giderek arttığı da söylenebilir. Kürt siyasal hareketinin kuruluş süreci, programı, varoluş paradigması ve İmralı savunmalarındaki kimi ilkelerinden sapmaya ve bölge ülkeleriyle uzun on yıllar boyunca devam edecek gerilimlere neden olabilecek riskler bunlar; üzerinden kolaylıkla atlanamayacak türden riskler…
Bu riskleri belirtmeden önce özellikle şunu bir kez daha vurgulamak gerekiyor. Her halk gibi Kürtler de kendi kaderlerini tayin etmek ve sonuçları nasıl olursa olsun, kendi gelecekleriyle ilgili karar alma hakkına; nasıl bir gelecek istediklerine veya kiminle birlikte ortak bir yaşam kuracaklarına karar vermek hakkına sahiplerdir. Hiçbir güç onların özgür iradeleriyle vereceği karara karışamaz/karışmamalı. Sadece sosyalistlerin en temel ilkelerinden biri olan UKKTH bunu gerektirdiği için değil, “zamanın ruhu” bunu gerektirdiği için böyle düşünmek gerekiyor. Tek bir bireyin bile kendisiyle ilgili karar alma hakkı ne kadar vazgeçilmez yaşamsal bir haksa; aynı şekilde bir ulusun da kendisiyle/kendi geleceğiyle ilgili karar alma hakkı da o kadar vazgeçilmez bir haktır. Öte yandan her halk ulusal çıkarları neyi gerektiriyorsa onun gereklerine göre davranmak ve o doğrultuda ilişki geliştirmek hakkına da sahiptir.
Sosyalistler her koşulda ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını ve özgür iradesiyle kendi geleceğiyle ilgili kararlar alabilmesi için koşulların oluşturulması gerektiğini savunur. Bütün bunları sadece Kürtlerin veya ezilen herhangi bir ulusun dostu olduğu için değil, esas olarak politik nedenlerle; sosyalizmin ilkeleri, varoluşsal gerekçesi, ulusal sorunun çözümü ve işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi sınıfların çıkarları bunu gerektirdiği için; enternasyonalist bir dünya görüşüne ve özgürlüklerden yana bir tutuma sahip olduğu için bu görüşleri savunur. Ama öte yandan bu durum dostane eleştiriler yapılmasının veya olası risklere dikkat çekmenin önünde bir engel değildir. Sosyalizmin en büyük gücü ilkeli duruşu ve eleştiri/özeleştiri mekanizmasının işletilmesidir.
Dolayısıyla eleştiriler veya kimi risklere dikkat çekmek sosyalizmin doğası gereğidir.
Kısmen Kürt siyasetine eleştiri olarak da okunabilecek kimi riskler şöyle sıralanabilir:
Bir; Kürt halkında milliyetçi duygular/milliyetçilik yükseliyor. Kürt milliyetçiliğinin yükselişi olarak okunabilir bu durum. Kürt ve Türk halkları arasındaki duygusal bağlar giderek zayıflıyor. Daha riskli olan durum şu; Arap, Fars, Türk halklarına tepki temelinde negatif/sert bir milliyetçilik yükseliyor. (Bunun nedenleri; tepkisel haklı yanları, bitmeyen devlet şiddeti, toprağa dayalı statüleri koruma çabası, dünya çapında milliyetçiliğin yükselmesi vs. türünden bir sürü neden sıralanabilir kuşkusuz. Girişte, nedenleriyle bu konular yeterince tartışıldı. Dolayısıyla bu konulara yeniden girilmeyecek.)
İki; daha az olmakla birlikte benzeri bir durum Kürt siyasetinde de yaşanıyor. Siyasal duruşuna yansıyacak şekilde, Kürt milliyetçiliği Kürt siyasetinde de yükseliyor. Geç milliyetçiliği tarihsel anlamda aşılmış bir program olarak değerlendirdiği için Kürt siyaseti, başından itibaren kendisini milliyetçilikle tanımlamayan, anti-sömürgeci ve yurtsever duruşunu emek yanlısı bir siyasetle içerip aşan bir programla hareket etti. Kendisini bu programla tanımlayan bir hareketin siyasal duruşunda milliyetçi ögelerin adım adım öne çıkmaya başlaması kuşkusuz ki dikkat çekicidir. El Fetih, KDP, ETA, IRA, (Tamil) ELAM… türünden hareketler başından itibaren milliyetçi bir programla hareket ettikleri için tartışma konusunun dışındadırlar. Ancak kendisini sadece Kürt ulusal sorununun çözümüyle sınırlandırmayan Türkiye’deki Kürt siyasetinin bu çizgiyi zayıflatacak bir yönelim içine girmesi üzerinde durulmaya değer bir sorundur. Üstelik bu sorun çok hızlı büyüyebilir ve beklenmedik politik sonuçlar yaratabilir.
Üç; Kürtler ve Kürt siyaseti adım adım sol’dan/emek yanlısı çizgiden uzaklaşıyor. Sol/sosyalist bir programın alâmet-i farikası sınıf siyasetidir, emek yanlısı bir çizgiye sahip olmaktır. Emek yanlısı ve sınıf siyaseti ekseninde hareket etmeyen, “kimlik ekseni”nin ufkuyla kendisini sınırlandıran siyasal bir çizgi sol/sosyalist kavramlarla tanımlanamaz. Bir başka biçimde söylersek tek başına modernist/ilerici/aydınlanmacı/demokrat/kadın özgürlükçü bir program, sol/sosyalist bir çizgi anlamına gelmez. Milliyetçilik ve sol/sosyalist çizgi arasında, matematiksel dille söylersek; ters orantılı bir ilişki vardır. Oranlardan birinin yükselişi diğerinin düşüşü anlamına gelir. Öte yandan sol gruplarla ilişki/ittifak içinde olmak da tek başına ‘sol’da olmak anlamına gelmez. Asıl olan siyasal öznenin kendisinin programı ve izlediği çizgidir. (Burada yapılan eleştiri veya dikkat çekilen risk mevcut halin birebir tanımından çok, içine girilen yönelimin kendisine dairdir. Yönelim/akış/gündelik siyasal duruş/ atılan taktik adımlar/kurulan ilişkiler, bir süre sonra hareketin programını da belirler ve ilk çıkıştaki programdan bambaşka bir siyasal program çıkar ortaya.)
Dört; Kürt halkı içinde yükselen milliyetçilik, siyaseten Kürtlerin daha muhafazakârlaşmasına ve sağcılaşmasına neden olur. Bugünden bunun izleri görülebiliyor.
Artık siyaseten bir “Kürt Sağı”ndan bahsetmek mümkün hale geldi.
Beş; Kürt siyasetinin “karşılıklı çıkar”/“ortak yarar” ekseninde dış dinamiklerle ilişkilenmesi siyasal mücadelenin olağan akışına uygundur. Fakat ilişki giderek tek yanlı bağımlı bir ilişkiye dönüşürse bu durumu sorun olarak görmek gerekir. ABD gibi dünyanın en büyük emperyal gücü ile bir ilişki kurulduğunda, bu ilişkinin “ortak yarar” ekseninden, tek yanlı bağımlı bir ilişkiye dönüşme riski her zaman vardır. Ama buna rağmen çıkabilecek olası tehlikeleri bertaraf edecek şekilde tedbirler alınarak, bu risk tabii ki göze alınabilir. Fakat gelinen noktada dış dinamiklerle kurduğu ilişkide Kürt siyaseti tarafından alınan tedbirlerin yeterli olmadığı ve “karşılıklı çıkar” temelinde kurulan ilişkinin adım adım tek yanlı bağımlı bir ilişkiye doğru evrilmeye başladığı söylenebilir.
Altı; Rojava’da bulunan petrol rezervleri ABD için dikkate alınmayacak düzeyde önemsizdir. Zaten Suriye hiçbir zaman Körfez ülkeleri türünden bir petrol ülkesi olmadı. ABD’nin kendine ait petrol rezervleri çok fazla, Dünya’nın en büyük petrol üreticilerinden biri şu anda. Dolayısıyla ABD’nin Rojava’da bulunma gerekçesini petrolden elde edeceği gelirle açıklamak mümkün değil. Esas gerekçe jeopolitik nedenlerdir. Bölgede; Ortadoğu ve Doğu Akdeniz bölge siyasetine yön vermek, Rusya’nın Suriye’deki (Tartus ve Hmeymim üslerindeki) askeri gücünü dengelemek, İran’ın vekil güçleri üzerindeki etkisini kırmak, İsrail’in güvenliğini sağlamak, Doğu Akdeniz, Irak ve Körfez ülkelerinde bulunan petrol ve doğal gaz yataklarını ve enerji nakil hatlarını korumak/kontrol etmek için bulunduğu çok açık. Süveyş Kanalı’na alternatif yeni bir kanal projesini yaşama geçirmek amacıyla düşünülen “Ben Gurion Kanalı” sayesinde İsrail; Avrupa ve Asya’yı birbirine bağlayacak, Çin’in Kuşak Yol Projesi’ne sınırlı da olsa alternatif bir güzergâh belirlenmiş olacak ve ticaret yolları üzerinde kritik bir konak olacak İsrail’in stratejik değeri de artacak. İleriye dönük bu türden projeler ABD’nin bölgede kalış sebeplerinden biri olarak okunmalı. Kalış sebebi anlamında tabii bir de Kürtler var. ABD’nin birinci Körfez Savaşı’ndan bu yana devam ettirdiği bir Kürt politikası var. Bu politikanın Kürtlerin bölgede statü sahibi bir güç olarak tarih sahnesine çıkartılmasıyla sonuçlanacağı çok açık. Peki, ABD uzun yıllardan bu yana istikrarlı bir biçimde yaşama geçirdiği Kürt politikasıyla neyi hedefliyor? Veya bir başka biçimde sorarsak; Kürtler’den ne istiyor?
- ABD politikalarına tâbi olmadığı takdirde Kürtlerin yaşadığı bölge devletlerini, Kürtler üzerinden istikrarsızlaştırmak,
- Kürtlerin bölgede ABD ve İsrail için güvenilir bir müttefik olarak hareket etmesini sağlamak,
- Bölge devletleri ve toplumları karşısında bir denge unsuru haline getirmek…
Kuşkusuz Kürt siyaseti, ABD’nin beklentilerinin farkına varacak düzeyde gelişkin bir harekettir. Bu beklentilerin gerçekleşmesi halinde bunların beraberinde getireceği risklerin de farkında. Bölge ülkeleriyle uzun yıllara yayılacak bir çatışma riski çünkü bu. Buna rağmen, bu riskleri bertaraf edecek tedbirler alarak ilişkisini devam ettirmek istiyor. Özellikle IKBY bölgesi ve Rojava’da toprağa dayalı olarak elde edilen statünün korunması açısından bunu zorunlu görüyor. İşte tam da bu zorunluluklar ABD ile ilişkiyi giderek tek yanlı bağımlı bir ilişkiye dönüştürme riskini içinde taşıyor. ABD’nin ikide bir “çekilirim ha!” yollu şantajları da kurulan ilişkinin hangi istikâmet doğrultusunda gelişebileceğini göstermesi açısından bize ciddi veriler sunuyor. ABD aslında Kürtlere “sıtma ile ölüm arasında” bir tercih dayatıyor. Ve bu durumun olabildiğince itirazsız kabul edilmesi ve Kürtlerle ilişkisinin bir tâbiyet ilişkisine dönüşmesi için Kürt siyasetini kontrollü biçimde zayıflatmaktan da çekinmiyor. 1999’da Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi ve son yıllarda Suriye ve Irak hava sahasının Türkiye’ye açılarak gerçekleştirilen nokta atışlı suikastlere izin vermesi, kontrollü biçimde zayıflatma stratejisinin bir parçası olarak görülmeli.
Yedi; bölge ülkeleri Kürtlerin kolektif kimlik haklarını reddederek onları ‘denize’ itti ve Kürtler de, “denize düşen yılana sarılır” atasözünde olduğu gibi –kısmen de zorunlu nedenlerle– ABD ile ilişkilendi (Pragmatik nedenlerden veya iç dinamikleriyle örgütledikleri direnişin onları nihai hedeflerine ulaştırmaya yetmediğini görmelerinden dolayı). Fakat bu ilişkilenmenin bölge açısından olumsuz sonuçları olacak. Halklar arasındaki ilişkiler gerginleşecek.
Ortadoğu, 1. Körfez Savaşı’ndan bu yana ABD işgali altında. ABD emperyal çıkarları doğrultusunda bölgeye müdahale ediyor, siyasal rejimleri değiştiriyor. Kuşkusuz ki emperyal işgal kabul edilemez; halkların çıkarına değildir. Fakat işgalin yarattığı kimi sonuçların Kürtler açısından elverişli fırsatlar yarattığı da bir gerçek. Bu çelişik durum tarihin kötü bir ironisi (veya trajedisi) gibi görülebilir. Bir yanda işgale tepki olarak bölgede anti-ABD’ci eğilimler yükseliyor, ama öte yanda –Kürtler arasında– ise bunu fırsat olarak gören ABD yanlısı eğilimler güçleniyor.
Bir yanda ABD ve İsrail ile sert bir çatışma içinde olan “Direniş Güçleri” ve Türkiye’dekiler dahil bölgedeki sol/ilerici güçler, ABD ve İsrail karşıtı bir politik hattı savunuyor; bölgenin ABD tarafından işgal edilmesine karşı çıkıyor, ama öte yandan hem Kürt halkı, hem de Kürt siyaseti içinde ABD yanlısı eğilim giderek güçleniyor (KDP ise başından itibaren ABD işgalini desteklediği gibi ABD’nin Irak’tan çekilmesini de istemiyor). Bu çelişkili durumun ilerleyen yıllarda ne yazık ki acı veren politik sonuçları olacak. Kürtler ve bölge halklarının politik duruşu arasındaki bu ters korelasyon tarihsel sürecin karşımıza çıkardığı büyük bir açmaz. Şu veya bu nedenle ABD ile geliştirilen ama giderek tek yanlı bağımlılık ilişkisine doğru evrilen siyasal ilişkinin olumsuz tek sonucu bölge halklarıyla artan gerilim olmayacak. Bunun ötesinde ayrıca siyasal çizgiye yansıyan programatik sonuçları da olacaktır. Fakat bilinmeli ki; ister Kürtler isterse Kürt siyasetinde olsun, fark etmez; sol/emek yanlısı/sınıf siyasetinden uzaklaşmanın, giderek yükselen milliyetçiliğin ve dış dinamiklerle pragmatik ilişkilerin ötesine geçen ve tek yanlı ‘bağımlı ilişki’ye doğru evrilen ilişkilerin olumsuz politik sonuçları olacaktır. Kürt hareketi ilk çıkış yıllarından itibaren emek yanlısı siyasal bir programla/perspektifle hareket ettiği için 50 yıldan bu yana kesintisiz bir mücadele yürütebildi. Şayet bu çizginin dışına çıkarak, modern/laik/aydınlanmacı programını korusa bile, “kimlik siyaseti”nin sınırları içinde hareket eden bir yapıya dönüşürse; ufku daralır ve bu durum hareketin sürekliliğini sağlamayı güçleştirir, riskleri artırır. Toplumcu/emek yanlısı sınıf siyaseti çizgisinden kopmak; ulusal/siyasal birliğin sağlanmasını da zorlaştırır.
“Bölgeci”/“parçacı”/dış dinamiklere tâbi ve başlangıç ilkelerinden tamamen kopmuş bir hareket çıkar sonuçta ortaya. IKBY bölgesindeki aşiret geleneklerini koruyan KDP ve YNK’nin durumu açık. 1991’den bu yana kendi bölgelerinde bile ulusal/siyasal birliği sağlayamadılar. IKBY içinde her birinin ayrı bir bölgesi, ayrı bir siyasal programı, ayrı bir silahlı gücü, ayrı yürüttükleri bir dış politikaları var. (1991’den bu yana IKBY bölgesinde üretici güçleri geliştirdikleri de söylenemez. Üretken bir ekonomileri yok. Bölge ekonomisi esas olarak petrolden elde edilen gelirle ithalata dayalı, sınırlı düzeyde tarımsal üretimin yapıldığı bir tüketim ekonomisine dayanıyor.) Türkiye’deki Kürt siyasetinin en büyük gücü ise emekçi sınıflara yaslanan yapısından ve sol/toplumcu bir programa sahip olmasından kaynaklanıyor. Bunun yitirilmesi bütün coğrafyalarda Kürt siyasetinin ufuk kaybına ve bölge ülkeleriyle gerilimli bir ilişkiye girmesine neden olabilir.
Milliyetçiliğin yükselmesinin de politik/programatik sonuçları olur. Bir; milliyetçilik başlangıçta kitleleri kendiliğinden motive ederek hareketin kazanımlarını hızla artırır. Dik eğimli bir araziden yokuş aşağıya doğru koşan bir insanın artan hızına benzetilebilir bu durum. Fakat bu ivmelenen hız bir süre sonra durdurulamaz ve çoğu zaman düşme/yaralanma ile sonuçlanır. Gündelik hayatta nasıl ki bu hız çoğu zaman düşme ile sonuçlanıyorsa, milliyetçiliğin yükseldiği koşullarda artan hız da siyasal yaşamda kendi meşrebine uygun sonuçlar üretir. Halklar arasındaki gerilimleri/çatışmaları tırmandırır. Çatışmaların ve savaşların milliyetçiliğin bir çıktısı, onun doğal bir fonksiyonu olduğunu hep akıllarda tutmak gerekiyor.
Yükselen milliyetçiliğin yaratacağı ikinci sonuç, strateji ve program değişikliğini kaçınılmaz hale getirmesidir. Çünkü tırmanan milliyetçilik, siyasal koşullarda ve siyasetin öznesi kitlelerde yeni bir durum/yeni bir ruh hali yaratır. Bu yeni durum, yeni koşullara uygun programatik ve stratejik bir değişimi gerekli hale getirir. Bu yükselişin/değişen koşulların “İmralı Savunmaları”nda çerçevesi çizilen “birlikte yaşam” üzerine kurulu stratejide somut birtakım sonuçlar yaratması beklenebilir. Hayatın/ maddi gerçeklerin veya kitlelerin artan tazyikinin çoğu zaman niyetlerin ötesinde bambaşka sonuçlar yarattığını veya programlarda köklü değişikliklere neden olduğunu tarih bize defalarca göstermiştir.
Üç; evrensel, kapsayıcı ve bölge halklarının ortak çıkarlarını esas alan programlar; milli taleplerle sınırlandırılmış, tek bir halkın ulusal çıkarlarının ifadesi olan programlarla yer değiştirebilir.
Dört; pragmatizm bütün ilkelerin ve programların önüne geçer. Bu durum kendini en çok uluslararası güçlerle ilişkide gösterir. Tek yanlı bağımlılık ilişkileri bile ulaşılmak istenen hedeflerin yolunu kısalttığı müddetçe kabul edilebilir hale gelir.
Beş; Kürt siyasetinde egemen sınıfların rolü artar ve bu rol bir süre sonra halkın ve hareketin geleceğini belirleyecek düzeyde büyüyebilir. Özellikle KDP ve YNK ile geliştirilen ilişkiler, her iki örgütün IKBY bölgesinde egemen olmalarının beraberinde getirdiği ekonomik/siyasi ve ABD/İsrail ile kurdukları derin ilişkilerin avantajları, o ilişkilerin sağladığı uluslararası meşruiyet, Kürt siyaseti içinde egemen sınıfların gücünü artırabilir. Artan bu güç, yol ayrımı süreçlerinde egemen sınıfların, milli ve evrensel çıkarlara göre değil, kendi sınıf çıkarları ekseninde hareket etmelerine neden olabilir. Çünkü, sınıf çıkarları riske girdiği anda işbirlikçi tutum, egemen sınıfların âlâmet-i farikası olarak açığa çıkar. Öte yandan artan siyasal etki, halkın karar alma süreçlerinin dışına itilmesine neden olur. Egemen sınıflar hiçbir koşulda halkları karar alma süreçlerinin öznesi haline getirmez; çünkü onları ve kitlelerin gücünü kendi çıkarları lehine araçsallaştırır, kitleleri siyasetin nesnesi haline getirir. (Kürt siyasetinin ilk ortaya çıktığı dönemdeki anti sömürgeci tutumu, işbirlikçi toprak sahipleri türünden egemen sınıflara ve ulusal birliğin kurulmasını engelleyen aşiret ilişkilerine karşı duruşu çok nettir. Hem sömürgecilere, hem de kendi içindeki egemen sınıflara karşıdır. Emekçi sınıfların çıkarlarını esas alan siyasal bir programa sahiptir ve esas olarak da o sınıflara yaslanmaktadır. Fakat zamanla bu program önemli ölçüde aşındı. Özellikle yerel yönetimlerde iktidarlaştıkça egemen sınıfların ve aşiret ilişkilerinin gücü kimi bölgelerin yerel yönetimlerinde arttı. Bu durum, kayyımlar ve devlet baskısının etkisiyle birlikte, Kürt siyasetinin yerel yönetimlerde istediği düzeyde kendi programını hayata geçirmesini engelledi. Halkla, yerel yönetimler arasındaki ilişki yer yer koptu ve halka yabancılaşmış yönetimler ortaya çıktı.)
Altı; giderek yükselen milliyetçilik en büyük etkisini HDP fikriyatı ve programı üzerinde yarattığı etkiyle gösterdi/gösteriyor. HDP; başlangıçta “Türkiyelileşme” siyasetinin başat aktörü ve o çizginin cisimleşmiş haliydi. “Kimlik siyaseti”ni içerip aşan, emek yanlısı bir programa sahipti. Fakat devlet baskısının da etkisiyle, giderek o çizgiden uzaklaştı ve tam da yönetenlerin istediği şekilde, “kimlik siyaseti’ sınırları içinde hareket eden bir “Kürt Partisi” haline geldi. Yıllar boyunca yaşama geçirilmeye çalışılan “Türkiyelileşme” çizgisi, çok kısa bir zaman aralığı dışında bir kez daha başarısızlığa uğradı. HDP’nin hedeflerine ulaşamaması ve kuruluş dönemindeki fikriyatından uzaklaşması orta/uzun vadede, yönetenler ve Türk toplumu dahil hem Türkiye’ye hem de Kürtlere ve Kürt siyasetine ciddi zararlar verecek. HDP’yi, “Kürt Partisi’ haline getirerek kısa vadede kazançlı çıkan Türk egemenleri, Türklerle Kürtler arasında kalan son bağlardan birini daha kopararak “birlikte yaşam”ın imkânlarını yok ediyorlar aslında. HDP fikriyatının öldürülmesi ardından, “kimlik siyaseti”ne ve “Kürt meselesi” eksenli siyasete sıkıştırılarak Türk(iye) toplumundan ve emek eksenli sorunlardan uzaklaştırılan Kürt siyasetinde, milliyetçi duyguların gelişmesi ve dış dinamiklerle ilişki arayışının derinleşmesi kimseyi şaşırtmamalı. Bütün yolların tıkanması ardından bu türden yol arayışları, ulusal mücadele tarihlerinde örneğine çokça rastlanılan durumlardır. Yedi; öte yandan, nedenlerini yeterince tartıştık; Kürtlerde ve Kürt siyasetinde milliyetçiliğin yükselmesi ve bunun doğal bir çıktısı olarak sol emek eksenli siyasetten uzaklaşmak, kısa vadede kendi tabanındaki sıkılaşmayı ve kitleselleşmeyi arttırabilir. Ama öte yandan bu kopuş uzun vadede Kürt siyaseti üzerindeki tecrit ve yalnızlaşmayı artırır. Yönetenlerin yıllar boyunca bütün stratejilerini Kürt siyasetini Türk(iye) toplumundan tecrit etme/yalnızlaştırma üzerine kurdukları biliniyor. Çünkü ne Türk milliyetçileri, ne İslami siyaset, ne “merkez sağ”, ne de Türkiye’deki devlet ve devlet dışı diğer siyasal aktörler, Kürtler ve Kürt siyasetiyle stratejik olarak yan yana durmak ve onların haklarını gözeten bir yerden siyaset yürütmek istemiyor. Bundan dolayı sol/emek yanlısı bir program ve emek yanlısı güçlerle ittifak, Kürt siyaseti için yaşamsaldır. Bu pozisyon kısa vadede pratik somut bir kazanıma dönüşmeyebilir ama uzun vadede halkların kardeşliği ve Kürt ve Türk(iyeli) tüm emek yanlısı siyasal gruplar için kalıcı kazanımlar yaratacaktır.
