Fransa’da 2-8 Haziran 2025 tarihlerinde “International Anti-Imperialist Summit” başlıklı bir etkinlik gerçekleşmişti. Avrupa’da yerli ve göçmen birçok sol-sosyalistin katıldığı bu etkinliğe biz de kolektifimiz olarak belli konular dahilinde (sunum yapmamız istenen “NATO ve Pan-Türkizm” tartışma başlığı başta olmak üzere) konuşmacı olarak davet edildik. Çağrıldığımız bu etkinlikte yapacağımız konuşmalar doğrultusunda, “Bölgesel güç Türkiye ve yeni-Osmanlıcılık” ve “Emperyalist paylaşım savaşları ve antiemperyalist mücadele”, başlıklarıylaiki ayrı sunum yazısı hazırladık. Ancak bu metinleri aradan neredeyse bir sene geçmesine rağmen herhangi bir mecrada yayınlamadık.
Bir sene önce yazdığımız bu sunumların, önümüzdeki 6-7 Temmuz’da düzenlenecek “NATO Ankara Zirvesi” yaklaşırken ve sol-sosyalist oluşumlar ile devrimciler yapılacak bu zirveye karşı eylemli bir fiili-meşru direniş için hazırlanırken, bir bakış açısı sunuyor olmasından kaynaklı, fayda ve katkı sağlayacağına inanıyoruz. Bu yüzden, bu sunum yazılarını, anlam bütünlüğünü bozmayacak şekilde ve hatta güncele dair düzenlemeler bile yapmadan, sadece yazınsal bazı düzenlemeler yaparak ilginize sunuyoruz.
Daha önce “Bölgesel güç Türkiye ve yeni-Osmanlıcılık” başlıklı yazıyı yayınlamıştık. Şimdi ise “Emperyalist paylaşım savaşları ve antiemperyalist mücadele” başlıklı bu yazıyı yayınlıyoruz.
Komün Gücü Kolektifi
Emperyalist kapitalist sistemin kan ve irin kustuğu, insanlığı ve yaşamı felakete sürüklediği bir zamansallığın içerisindeyiz. Kapitalist sistemin dişlileri arasında gezegenimizin kılcal damarlarına kadar sömürülerek yok oluşunun örgütlendiği; ezilen halkların katliam ve soykırımdan geçirildiği bir dünya ile karşı karşıyayız. Emperyalist paylaşım savaşının heyulası, bilfiil dünyanın bütün coğrafyalarına musallat olup kol geziyor. Emperyalist kapitalist sistem, dünyanın bütün coğrafyalarında aynı ölümcül hesaplama ile işliyor. Bir yandan dünyanın her şeyi ile sömürülmesi, tekelci kapitalistlerin zenginliklerine zenginlik katması; bir diğer yandan dünyanın, yaşamın yok edilerek, kan akıtılarak yıkımı var.
İçerisinde bulunduğumuz bu tarihsel an, bir anda, kendiliğinden ortaya çıkmadı. Neoliberal kapitalizmin krizi, 2008’den sonra aşılamadı ve kriz eğilimleri birikmeye devam ederken, çelişkiler kaynama noktasına ulaşmış ve artık sürdürülemez bir duruma gelmiştir. Emperyalist kapitalist sistem, yaşadığı kriz ve bunalımlara ne ulusal ne bölgesel ne de evrensel bir “çözüm” üretebilmektedir. Sistemin her bir krizi, çelişki-çatışkısı yoğunlaşarak daha da derinleşmektedir. Covid pandemisi, küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığı ve yaşanan şoklar ile bozulması, NATO/Ukrayna-Rusya savaşı ve son olarak İsrail’in Gazze’de başlattığı soykırım ve işgalci savaşı Ortadoğu coğrafyasına yayması ile birlikte karakterize olan emperyalist kapitalist sistem, kendi içsel şiddet dinamiklerini biriktirerek ilerlemektedir.
Emperyalist kapitalist sistemin güncel durumuna dair kısa bir bakış
Kapitalist sistemin rekabet ve eşitsiz gelişim yasasının işleyen hükmü ile birlikte yaşamış olduğu kriz ve bunalım halleri, emperyalist hegemonik düzlemi yeniden şekillendirmektedir. Küresel sermaye birikiminin coğrafi olarak yeniden yönlendirilmesi ve kapitalist sistemin ABD ve batı emperyalizmi tarafından yönetilen hegemonik bir düzenden, BRICS’in ortaya çıkarak, küresel rekabetler ve jeopolitik rekabet ile karakterize edilen yeni bir düzene kayması, kapitalist düzende derin bir organik krizi ortaya çıkarmış ve hızlandırmıştır. Uluslararası düzende ABD liderliğindeki Batı hegemonyası da aynı şekilde çatlaklar göstermeye başlamış; dünyada, çok kutuplu hegemonya mücadelesi ve rekabeti başlamıştır. Rekabet ve hegemonya mücadelesinin yıkıcı gücü, emperyalistlerin sürdürdüğü paylaşım savaşlarıyla daha da belirgin hale gelmiştir.
Emperyalist kapitalist düzeni yeniden yapılandıran ve bozan güçlü değişimleri kavramak zorundayız. Ukrayna’da süren NATO-Rusya savaşı, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım savaşı, TC’nin Kürdistan’da sürdürdüğü savaş, Afrika kıtasında sömürgeciliğe karşı savaşlar ve en son Pakistan-Hindistan arasında çıkan savaşlar; tarihsellikler, çıkarlar, haritalar bakımından farklılıklar gösterse de mevcut konjonktürde birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Her bir savaş, olay, emperyalist kapitalist sistemin merkezine dokunmakta, kriz ve bunalım dinamiklerini yoğunlaştırmakta ve savaş rejimlerini, militarizasyon süreçlerini şiddetlendirerek yeni savaş denklemlerine alan açmaktadır. Dolayısıyla, her bir çatışma-savaş, tekil ve değişken olsa bile, emperyalist kapitalist sistemin temellerini kalıcı bir krize sokan emperyalist paylaşım savaş düzenine yol açmaktadır.
Emperyalist kapitalist sistem, dünyanın dört bir yanına yayılan ve yeni form ve biçimlerle ortaya çıkan bir savaş rejimini tepeden tırnağa inşa etmektedir. Bu savaş rejimi doğrultusunda dünyanın yeni sınırları, küresel tedarik zincir hatları, savaş mekanları ve ilişki ağları yeniden oluşturulmaktadır. Emperyalist ve kapitalist tüm devletler, yeni duruma uyum sağlamakta; devlet yapısını, ekonomisini, sanayi ve teknolojisini bu rejimle entegre ederek hareket etmektedirler. Devletler arasındaki sınırlar bulanıklaşmış, içiçe geçmiştir. Kapitalist devlet yapısı toplumun militarizasyonu, sermayenin askerileşmesi ve askeri endüstriyel kompleksin ihtiyaçları temelinde örgütlenmektedir. Emperyalist paylaşım savaşları temelinde, ülke sınırları dışında savaşı yürütebilmek için devletler sadece dışarıda değil aynı zamanda içeride de birer iç savaş iktidarı-rejimi olarak reorganize olmakta; savaştan başka bir çıkışı olmayan döngü içerisinde hareket etmektedir. Bu da emperyalist kapitalist devletlerin, iç ve dış düzenin temelini sağlama ve toplumun örgütleyici ilkesi olarak savaşlara yol vermekten başka bir seçenekleri olmadığı bir dönemin içinde olduğumuzun bir başka göstergesidir.
Ve diyebiliriz ki tarihin bu anında emperyalist kapitalist sistem; savaşın “bilinen” sınırlarını ve hukukunu askıya alırken, aslında yeni bir savaş hukuku ve şiddetin sınırsızlığını inşa etmektedir. Ölümün ve öldürmenin bir sınırı yoktur; bunun önünde hiçbir engel, kural veya kaide bulunmamaktadır. İsrail’in yürüttüğü soykırım savaşının niteliği ve araçları, aynı zamanda bu yeni savaş düzeninin “yasal”laşması ve bilinçlere kazınmasıdır. Dünya ezilen halklarına, işçi-emekçilere, kadınlara, mülteci ve göçmenlere karşı, egemenler tarafından sınırsız, kuralsız bir öldürme hakkını da içeren bir savaş politikası uygulanmaktadır. Filistin ve Kürdistan’ın karşı karşıya olduğu soykırım ve sömürgecilik, bu yeni savaş formunun kanlı ve dehşetli bir ön provasıdır.
Emperyalist kapitalist sistem, tarihin giderek hızlanan “savaş rejimi” döngüsünü, baş döndürücü bir şekilde gösteriye dönüştürmektedir. “Küresel savaş rejimi”, tüm dünya ölçeğinde, zincirinden boşalmış, dizginlenemez ve hükmedilemez bir durumda. Egemenlerin şiddeti, tüm çıplaklığıyla canlı-cansız her şeyi yok ediyor. Ve bunu toplumsal bir norma dönüştürmeye çalışıyor. Savaşın niteliği ve niceliği, tekniği ve araçları ile birlikte, öldürücü kapasitesi muazzam bir şekilde karşımıza dikilmektedir. Teknolojik gelişim, emperyalizmin yürüttüğü savaşın ihtiyaçları ve ürünleri olarak karşımıza çıkıyor. Bugün savaş, teknolojik gelişmelerin lokomotifi olmuştur. Gazze’de siyonist İsrail tarafından, Microsoft’la yapılan anlaşmalar, Google’ın bulut sistemlerine, WhatsApp’ın kullanıcı veri depolarına entegre yapay zeka programlarıyla belirlenen “hedef”ler doğrultusunda yapılan bombardıman işte böylesi bir teknolojik gelişimin ürünüdür.
Bugünün dünyasında antiemperyalist mücadelenin zorunluluğu bilinciyle hareket ederken, emperyalizmin hegemonya krizini ve savaşlarını kavrayabilmek, kapitalizme bu bütünsellik içerisinde bakmak, değerlendirmek ve ona uygun mücadele yöntem ve araçları geliştirerek konumlanmak gerekmektedir. Bu bütünselliği görerek, parçaların nasıl birbiriyle bağlantılı olduğunu, bütünü oluşturduğunu, savaşların ve olayların hızlı akışını ve bağıntılarını anlamalı; daha önemlisi, bütünlüklü bir mücadele anlayışı ile devrimci müdahalelerde bulunma sorumluluğuyla hareket etmeliyiz.
Kapitalist sistemin sınırlarında
Kapitalist sistem; işgal ve soykırım savaşları, vekalet savaşları, ticaret savaşları, teknoloji savaşları ve küresel lojistik-tedarik zincirleri savaşları ile her geçen gün daha da derinleşen topyekûn bir kriz evresinden geçiyor. Emperyalist kapitalist sistemin üzerinde yükseldiği BM, DTÖ, DB, IMF gibi kurumların eski işlevini yitirmesi, dünyanın kurulu düzeninin sarsılması ile birlikte, sistemi oluşturan dişlilerin işlevsizleştiği ve mevcut durumuyla devam edemeyeceği gerçeği tüm çıplaklığıyla ortadadır. Emperyalizm, yeni bir dünya düzeninin tanımlanmasının zorunlu koşulu olarak (ister üretimle ilişkili, ister burjuva demokrasisi, ister hukuki, ister politik) kapitalist sistemin bütün normlarını askıya alarak var olmaktadır artık. Emperyalist kapitalist sistemin bir döneme kadar dayandığı “uluslararası hukuk” normları (ki bunların hepsi emekçi sınıflar ve ezilen halkların baskı ve sömürü cenderesinde tutulmasının normlarıdır), küresel savaş konjonktüründe geçersizleşmiş, güç ilişkileri ve mücadelesinde siyasetin yoğunlaştırılmış hali olan savaşın kuralları hakim hale gelmiştir.
Kapitalizmin tarihsel sınırlarına dayanmışlığı bir realitedir. Öte yandan ekonomik, siyasi, toplumsal krizin yanı sıra dünyada metalaştırılmayan ve meta ilişkilerinin konusu haline getirilmeyen hiçbir şeyin kalmamış olmasının bir sonucu olarak yaşanan doğa krizi de sistemin maddi sınırlarını çok daha belirgin hale getirmektedir. Kapitalizmin insanları ve doğayı sömürme kabiliyetinin sınırlarına ulaştığı görülmektedir. Doğa, korkunç bir sömürünün kıskacında ve bu sömürü emeğin sömürüsünün ayrılmaz bir parçası durumundadır. Okyanuslar karbon emisyonunu gerçekleştiremiyor ve artık zehirli gazlar kusmaktadır. Küresel ısınma, kritik eşik noktasına gelmiş bulunmaktadır. Kapitalist sömürünün doğa üzerindeki tahribatı ve yaratmış olduğu ekolojik yıkımlar neticesinde gezegenimiz, giderek kendini yenileme kabiliyetini yitirmekte ve yok oluşa doğru gitmektedir.
İnsan, hayatta kalma derekesine indirilmiş bir varlığa dönüştürülmüş durumdadır. İnsanlık toplumsal çöküşe doğru sürüklenmektedir. Neoliberalizm, mevcut krizi aşmaktaki yetersizliği nedeniyle giderek daha fazla sorgulanmaktadır. Bu anlamıyla neoliberal kapitalist sistem, ideolojik, siyasal olarak da sınırlarına dayanmış durumdadır. Emperyalistler, dünyayı sömürgeleştirirken artık evreni sömürgeleştirme ve yeni koloniler inşa etme planlarıyla hareket eder noktaya gelmiştir.
Dünya bir felaketin gölgesinde yaşıyor. Yaşanmakta olan neoliberal küreselleşmenin krizi, sınıfsal ve toplumsal çelişki ve çatışmaları da belirginleştirmiş, dünyanın birçok coğrafyasında emperyalist güçlerin plan ve gelecek projeksiyonlarını ters yüz eden isyan dalgaları yaşanmıştır. Krizin büyüklüğü, emperyalist kapitalist güçler arasındaki rekabeti daha da kızıştırmıştır. 3. Dünya Savaşının yolu bu temelde gelişen bölgesel çatışma ve savaşlarla açılmıştır.
Antiemperyalist mücadele, antikapitalist mücadeledir
Bugün emperyalist gerici savaşlar, sermaye birikimini yaratıcı yıkımı gerçekleştirerek sürdürmenin bir aracı olarak devrededir. Ayrıca toplumsal denetim, gözetim ve baskı sistemlerinin geliştirilmesine ve dünya işçi sınıfına, halklara, kadınlara karşı sömürü ve ezme politikalarının da sınırsız bir biçimde uygulanmasına yol açmaktadır. Ancak savaş, aynı zamanda emperyalist hegemonyanın kriz dinamiklerini daha da derinleştirmekte, yoğunlaştırmakta ve süreklileştirmektedir. Bu yönüyle emperyalist paylaşım savaşı düzlemi, tüm dünya ölçeğinde, zincirinden boşalmış, dizginlenemez ve hükmedilemez bir durumdadır. Sermaye birikimi önündeki engeller, yeni ölüm ve yıkım teknolojilerini içeren savaşlarla aşılmak istenmektedir. Emperyalist kapitalist hegemonya krizinin aşılması için savaşlar, doğrudan belirleyici konumdadır bugün. Emperyalist güçler arası mücadelenin sonucu oluşacak yeni güç dengesi, savaş konjonktürünün içerisinden geçilerek tesis edilecektir. Eğer bu denkleme dünya işçi sınıfı ve ezilen halkları olarak müdahale etmez ve emperyalist kapitalist güçlerin hegemonya mücadelesi ile oluşan çelişki ve çatışmaları, emekçi sınıflar ve ezilen halklar lehine çeviremezsek, bizi bekleyen bugünkü sömürü ve baskı koşullarının misli ile daha zorlu koşullar olacaktır.
İçinde yaşadığımız çağ ve kapitalist zamanın ruhuna karakterini veren dinamikler, emperyalizmin hegemonik bunalım ve mutasyonu ile şekillenmektedir. Bu yönüyle emperyalist sistemin yaşamış olduğu metastaz hali, kabaca bir emperyalist devletin yaşadığı hegemonik gerileme ve kriz halinin çok ötesindedir. Yine bu tarihsel momentte dünyayı kuşatan faşistleşme, otoriterleşme, sağcılaşma eğilimleri, emperyalist kapitalist sistemin bir zorunluluk olarak aldığı yoldur. Bu tarihsel eğilimin izlediği politikalar, ne yeni ne de basitçe günümüzde yeniden doğmuş hasletlerdir. Fakat bu politikalar, güncelleşmiş ve mutasyona uğramıştır. Ayrıca dünya sahnesindeki bir-iki devletin başvurduğu yol yöntem değil; aksine emperyalist kapitalist hiçbir devletin bu durumun dışında kalamadığı bir momenttir.
Ve bugün yaşadığımız zamana 2011’lerin isyan ve ayaklanma zamanlarından geldik. Yaşadığımız dünya toplumsal çelişkilerle sınıfsal çelişkilerin büyük bir hızla, iç içe geçtiği ve birbirinden ayrı düşünülemez hale geldiği zamanlardadır. Emperyalist kapitalist sistem, bugün hala açığa çıkan, patlak veren, isyan eden özgürlükçü, eşitlikçi mücadele ve hareketlerin karşısında faşist, sağcı, ırkçı, cinsiyetçi, beyaz üstünlükçü siyaset ve gösterinin mutlak üstünlüğünü sağlamak için adımlar atmaktadır. Dünyanın sokaklarında bir kırılmanın eşiğindeyiz. Mücadelemizin aklını, hafızasını, eylemini ve ruhunu silmek, sindirmek için her bir devlet, mutlak zor ile hareket etmekte, tüm araç ve güçlerini devreye sokmakta, adeta yaşamı askıya almaktadır.
Kapitalist sistem, mevcut normlarına göre işlediğinde sömürü ilişkilerini derinleştiren bir mekanizmadır. Peki ya bu normların askıya alındığı, sistemin kendi kurallarının dahi ayak bağı haline geldiği bir dünyada nereye varılır? Şu kesindir: Kapitalizmin “kurallara uygun” işlemesi, sömürüyü, eşitsizliği, katliamları, adaletsizliği, özgürlük yoksunluğunu ve tahakkümü ortadan kaldırmaz. Buradaki yanılsama, şu ikilemde gizlidir: Baskı ve sömürü ilişkilerini sürdüren ama törpülenmiş, katlanılabilir kılınmış bir dünya ile tamamen yaşanılamaz hale gelmiş bir dünya arasında bir tercih yapmaya zorlanmamızdır. Oysa asıl mesele, sömürünün “azı” ya da “çoğu” arasında seçim yapmak değil, bu ilişkilerin kökten ortadan kaldırılmasıdır.
Her emperyalist-kapitalist devletin uyguladığı düşmanlık politikaları başta sol, devrimci ve ilerici güçleri hedef almaktadır. İşçi ve emekçi sınıflara yönelik saldırılar -kazanımlarını gasp etme, emeklilik yaşını yükseltme, yoğun denetim ve sömürü koşullarını dayatma, sendikasızlaştırma ve güvencesiz çalışma uygulamaları- dünya proleteryasının karşı karşıya kaldığı temel sorunlardır. Yıkıcı bir proleterleştirme dalgası tüm dünyayı kasıp kavuruyor. İşçi sınıfının tüm tarihsel kazanımları hedef alınıyor ve adeta dünya proletaryası en dipte eşitlenme biçiminde hak gaspları ile karşı karşıya.
Kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik nefret, şiddet ve baskı politikaları da bu sistemin merkezinde yer alır. Patriyarkal kapitalist sistem, tüm dünyada kadınların ve LGBTİ+’ların eşitlik, özgürlük ve varoluş mücadelelerini hedef almaktadır. Aileyi kutsallaştırma politikaları, kürtaj yasakları, doğurganlık oranlarına dair zorlayıcı söylemler, doğum kontrol haklarına müdahale ve “incel” gibi erkek şiddetini besleyen ideolojiler, kadınlara yönelik kapsamlı bir ideolojik saldırının yalnızca başlangıcıdır. Kadın kırımı, tecavüzler, nefret cinayetleri, bir karşı devrim olarak erkek egemenliğini yeniden güncel bir biçimde örgütleme, adeta kadına karşı başlatılan bir savaş çağrısıdır.
Mülteci ve göçmen düşmanlığı, faşist ve sağ popülizmin yükselişi ve milliyetçiliğin reaktif bir şekilde örgütlenmesi, aynı zamanda ırkçılığın tarihsel köklerinin bugün güncellenmesinden başka bir şey değildir. Her bir sınır parçası, neredeyse her şeylerini kaybetmiş olan mülteci-göçmenlerin, yaşam-ölüm sınırına dönüşmüştür.
Dünya topraklarının ve yer altı kaynaklarının talan edilmesi, ekosistemin çöküşe sürüklenmesi, uzay teknolojisi rekabeti, gökyüzünün uydu ağlarıyla kuşatılması, dev teknoloji şirketlerinin sansür ve gözetim politikaları, alt-right kültürünün yaygınlaştırılması ve faşist siyasetin algoritmalarla desteklenmesi, küresel sermayenin ve faşist “enternasyonal”in ortak projeleridir. Bu güçler, birbirlerinin deneyimlerinden öğrenerek, yerel koşullara uyarladıkları baskı mekanizmalarını evrenselleştirmektedir.
Askeri-endüstriyel komplekslere yapılan devasa yatırımlar, silahlanma ve militarizasyon, tüm dünyaya musallat olmuş durumdadır. Avrupa’da savaş ekonomisi kavramının yükselişi, bu bölgeyle sınırlı değil. Tüm emperyalist-kapitalist devletler savaşa hazırlanmakta ve saldırgan pozisyonlar almaktadır. “Güvenlikçi” politikalar maskesi altında yürütülenler, aslında açık bir savaş hazırlığıdır.
Dolayısıyla, egemenlerin her ülkede başlattığı saldırılar ve topyekûn savaş politikalarının hikayesi, ne o ülke sınırları ile sınırlı ne de o ülkelerin tek tek kendisine özgü. Bu moment, emperyalist kapitalist sistemin küresel ölçekte hayata geçirdiği bir projeksiyondur. İktidarların uyguladığı politikalar, yerel farklılıkları silerek dünya çapında benzer baskı mekanizmalarını yaygınlaştırıyor. Baskıcı, faşist politikalar, artık yaşadığımız ülke sınırlarının içerisinde kalmıyor, tüm dünyada dolaşıyor. Trump-Musk ikilisi, bu sistemin anomali ve yıkım enerjisiyle ilerleyişinin simgesidir. Bu süreç, emperyalizmin 21. yüzyıldaki yeni ufkunu temsil ediyor. Antiemperyalist mücadele ile antikapitalist mücadelenin iç içeliğini oluşturan tam da budur.
Antiemperyalist mücadele, aynı zamanda daha baştan antikapitalist olmak zorundadır. Bu diyalektik kurulamadığında dünyanın birçok yerinde tanık olduğumuz gibi anti emperyalizm, salt anti-Amerikancılığa doğru daralır. NATO’nun doğrudan arkasında olduğu Ukrayna ile Rusya’nın savaşında yönümüzü bulamayabilir, bu savaşın niteliğini tam olarak göremeyebilir ve SSCB’yi dağıtan karşı-devrimci Rusya’dan bir kahramanlık öyküsü çıkartabiliriz. Yine Mahsa Jina Amini’nin katledilmesi ile patlak veren İran’daki “Jin, Jiyan, Azadi” ayaklanmasına, başta ABD olmak üzere emperyalistler de destekliyor diye mesafeli yaklaşabilir, hatta emperyalist kışkırtma olarak değerlendirebilir ve antiemperyalizm adına gerici molla rejimini destekler duruma düşebiliriz. (Emperyalist Batı ve siyonist İsrail’in bölgesel yeniden dizayn planlarının bir parçası olarak İran’a dönük geliştireceği provokasyonları ise bu kategoride değerlendirmez ve desteklemeyiz. Bölge halklarını birbirine kırdıracak her emperyalist gerici müdahaleye ve savaşa karşı da net tutum alırız.)
“Jin, Jiyan, Azadi” hareketine olan desteğimiz ve dayanışmamız, bu mücadeleyi kendi devrimci hattımızın bir parçası olarak görmemizden kaynaklanır. İran’da mollalar rejiminin, çok kutuplu dünya düzeninde “anti-Amerikancı” bir kutup olarak jeopolitik bir saflaşma içinde konumlanması, bu rejimin baskıcı ve gerici karakterini kategorik olarak meşrulaştırmaz. Kadınların, işçilerin ve tüm ezilenlerin özgürlük mücadelesini, jeopolitik denklemler uğruna feda etmeyi asla kabul edemeyiz. Aynı ilke, hangi coğrafyada olursa olsun, benzer bir konumda yer alan tüm mücadeleler için geçerlidir.
Özgürlükçü ve eşitlikçi hiçbir mücadele, “anti-Amerikancılık” gibi indirgemeci bir perspektifle ele alınamaz. Hiçbir halk hareketinin kaderini, önceden belirlenmiş jeopolitik kalıplara hapsedemeyiz. Her devrimci mücadelenin kendi iç dinamikleri, meşruiyeti ve yaratıcı gücü, anti emperyalist mücadelenin de önünü açar. İşte tam da bu nedenle, İran’daki kadın devrimini, Filistin’deki direnişi, dünyanın dört bir yanındaki ayaklanmaları, kendi özgünlükleri içinde kavrayan ve bunları devrimci enternasyonalizmin bir parçası olarak gören bir perspektiften hareket ediyoruz.
Türkiye ve antiemperyalist mücadele üzerine
Emperyalist kapitalist dünyanın bu bütünlüğü ve bağlantısallığı içerisinde Türkiye’deki güçler ilişkisini ve mücadeleyi doğru kavrayabiliriz. Türkiye’de antiemperyalist mücadelenin hangi dinamikler üzerinde yükseleceğini anlamak için şu gerçekleri görmeliyiz: 1- Türkiye, emperyalist kapitalist sisteme organik olarak bağlıdır ve bölgesel/küresel hegemonya mücadeleleri ile savaş dinamikleri doğrultusunda konumunu güçlendirmeye çalışmaktadır. 2- Bu kaotik koşulların içerisinde tehlikeler ve fırsatlar diyalektiği içerisinde okumalar yaparak kazanmaya odaklanmaktadır. 3- Sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda siyasal ve toprak nüfuzunu genişletmek amacıyla yayılmacı ve işgalci hamleler yapan alt-emperyalist bir karakter sergilemektedir. Bu gerçekliği tüm boyutlarıyla görerek, ancak Türkiye’de anti-emperyalist mücadelenin zeminini ve perspektifini doğru bir şekilde kurabiliriz.
TC devleti, bulunduğu coğrafyada emperyal hedefler doğrultusunda politika güden, işgal hamleleri yapan, siyasi ve askeri olarak bölgeye nüfuz etmeye çalışan ve son on yıldır kesintisiz, topyekun savaş yürüten faşist bir devlet konumundadır. Bu devlet, alt-emperyalist bir güç olarak, küresel üretim ve tedarik zincirlerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş; özellikle son yirmi yılda enerji ve uluslararası ticaretin önemli bir kavşak noktası olmuştur. Anti emperyalist mücadeleyi verirken; bölgesel savaş denkleminden, Kürdistan’daki sömürgeci savaş politikasından ve içinde bulunduğumuz “küresel savaş rejimi” koşullarından ayrı bir TC okuması yapmamız mümkün değildir. Antiemperyalist mücadeleyi sadece tek yönlü bir TC okuması içerisinde değil; esas olarak Türkiye’de keskin çelişkiler ve çatışkılar içerisinde ilerleyen sınıflar mücadelesinde, kadın kurtuluşu, gençlik ve toplumsal muhalefet mücadelesinin denklemleri içerisinde kurabiliriz.
TC, NATO’nun en büyük ve savaşma kapasitesi yüksek ordularından biri ve G-20 ülkesi olarak giderek ağırlığı artan bir ekonomik güç ve potansiyele de sahip olan bir devlet konumundadır. Madencilik ve inşaatta sermaye birikimi; enerji dağıtımında ve uluslararası ticarette oynadığı rol; askeri-sanayide gösterdiği gelişme ve dünyada en fazla silah ihracatı yapan ülkeler sıralamasında ilk onda yer alması; küresel üretim ve tedarik zincirlerinin önemli bir halkası olarak sivrilmesi; uluslararası tekellerle artan ortak yatırımları ve yeni Suriye denkleminde TC’ye bölgede biçilen rol doğrultusunda diyebiliriz ki emperyalist kapitalist savaş rejiminin bölgesel temsilcilerinden biridir.
Türkiye’de gelişen her bir mücadele dinamiği (emek, ekoloji, kadın, gençlik…) aynı zamanda emperyalist kapitalist savaş rejimine ve sermayesine karşı mücadele denkleminin içindedir. AKP faşizmi, ülkeyi yeni oluşan küresel iş bölümünde ucuz emek ve hammadde ile tahkim edilmiş bir lojistik üs olarak masaya sürmekte; Anadolu ve Kürdistan coğrafyasını, doğasını, kaynaklarını kendi sermayesinin bağlaşık olduğu uluslararası tekellere peşkeş çekmektedir. Daha bir yıl önce, Kanadalı bir maden tekeli ile Türk bir şirketin ortaklığında kurulan Anagold maden şirketi, siyanürle altın arama çalışmalarıyla Erzincan İliç’te hem doğaya ölüm saçmış hem de iş cinayeti ile 7 işçiyi katletmiştir. Bugün Türkiye ve Kürdistan coğrafyasının herhangi bir yerinde açığa çıkan doğa tahribatı ve katliamlarına karşı gelişen ekoloji hareketleri ve mücadelesi, aynı zamanda böylesi bütünleşik bir zemine sahiptir.
TC devleti savaş teknolojisini, tıpkı siyonist İsrail’in Filistin’i ölüm ve deney laboratuvarı olarak kullanmasında olduğu gibi Kürdistan’da kullanmış; Kürdistan’ı ölüm laboratuvarına dönüştürerek silah teknolojilerinde sıçrama sağlayarak dış pazara açabilmiştir. Savaşlar, Türk askeri endüstri kompleksinin kısa sürede çok hızlı büyümesinin temel motivasyonu olmakla kalmadı, bu süreç ve alanlar aynı zamanda üretilen yeni silahların denendiği büyük bir savaş laboratuvarı olarak da işlev gördü. Libya, Ukrayna, Azerbeycan, Etiyopya, Sudan, Somali, Dağlık Karabağ ve son olarak Pakistan-Hindistan savaşında Pakistan’da attığı adımlar, TC devletini askeri anlamda da bölgede palazlandıran hamlelerdir. Kuşkusuz TC askeri endüstri kompleksi, tek başına bunu sağlamadı. Bugün ABD, NATO, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Kanada, Norveç vb emperyalist-kapitalist devletlerin büyük silah tekelleri ile yapmış olduğu anlaşmalar doğrultusunda bu noktaya gelmiştir.
Bu anlamda Türkiye’de yürüyen sınıfsal ve toplumsal her mücadele, aynı zamanda Türkiye’nin bugün içeride ve dışarıda oynadığı role karşı mücadele olarak şekillenmek durumundadır. Aynı zamanda her bir antikapitalist mücadeleye antiemperyalist niteliği veren de budur. Bugün emperyalizmin iç olgu olmadığı hiçbir kapitalist ülke bulunmamaktadır. Bu, emperyalizme karşı mücadelenin aynı zamanda doğrudan içinde yaşadığın emperyalist kapitalist sistemin bütünleşik parçası olan ülke devletine karşı bir mücadele olarak şekillenmesi gerektiği anlamına geliyor. Öte yandan bu durum, alt emperyalist bir güç olarak Türkiye için iki kat daha doğrudur. 1970’lerin meşhur sloganı “Kahrolsun emperyalizm, yaşasın tam bağımsız Türkiye”, bugün Türkiye’de antiemperyalist mücadelenin sloganı olarak miadını doldurmuştur. Türkiye yeni sömürge bir ülke olmaktan çıkmış, alt emperyalist bir güç olarak hem içte hem de bölgede işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen halkların antiemperyalist mücadelelerinin doğrudan hedefi durumuna gelmiştir.
Yeni bir devrimci enternasyonal yolunda antiemperyalist mücadeleyi inşa edelim
İnsanlığın karşı karşıya olduğu krizin çok boyutlu karakteri, aynı anda hem felaketi hem de isyan olasılığını temsil eden kırılmalar yaratma eğilimindedir. Devrim ve karşı-devrim diyalektiği işlemeye devam edecektir. Bunların tam ölçekli devrimlere dönüşüp dönüşmeyeceğine, devrimlerin hayatta kalıp kalmayacağına ve yayılıp yayılmayacağına dair olasılıklar belirlemeye çalışmak boşunadır. Karşı karşıya olduğumuz dehşet verici emareler, herkesin insanlığı kurtarma mücadelesinin bir parçası olmasını gerektirmektedir.
Antiemperyalist mücadeleyi salt ideolojik kalıplar içerisine sıkıştırmaya çalışamayız. Bu mücadeleye dair yaklaşımımızı, dünyanın bütün coğrafyalarında mücadele eden, hareket halinde olan, biriken, isyan eden somut dinamikleri görüp, emperyalist kapitalist sisteme karşı dünyanın kolektif devrimci aklı ve pratiklerini içererek inşa edebiliriz.
Antiemperyalist mücadelenin, ancak zamanımızın koşullarına, yani çelişkilerine ve bunların açtığı müdahale alanlarına içerilme koşuluyla hayat bulabileceğini belirtmek isteriz. Ve bu, tek bir mücadele aklının eseri ile olamaz; ancak kolektif devrimci pratik, toplumsal ve siyasal dünya deneyimlerinin buluşma noktasında yer alan kolektif bir emeğin sonucu olabilir.
Dünya failliğini yaratmak… Sınıf mücadelesi, kadın kurtuluş hareketleri ve ezilen halkların hareketleri arasındaki etkileşimi, örtüşmeleri, kesişmeleri ve rastlaşmaları görmemiz gerekir. Tüm bunların hep birlikte yükseleceği ve yoğunlaşacağı bir tarihsel momentteyiz. Bugün yürüyen mücadeleleri, daha bütünleşik, birleşik bir mücadele hattına çevirebilmeliyiz. Antiemperyalist mücadele ufkumuzu tanımlayan diyalektik burasıdır.
Dünyanın Gazzeleşmesi, iflas etmiş ve tükenmiş bir dünyanın geleceğinin habercisidir. Bizi dilsiz kılmak, susturmak ve seyirci kılmak için zorluyorlar. Fakat ne susabilir, ne dilsizleşebilir, ne de birer seyirci olabiliriz. Ancak emperyalizme karşı devrimci bir meydan okuma için soyut çağrılar yapmak da yeterli değildir. Militarizme ve savaşa karşı militan eylem, hayati önem taşımaktadır.
Gramsci, şöyle der: “Kendinizi eğitin, çünkü aklınıza ihtiyacımız olacak. Örgütlenin, çünkü tüm gücünüze ihtiyacımız olacak. Harekete geçin, çünkü coşkunuza ihtiyacımız olacak.” Biz de Gramsci’nin bu sözüne atfen diyoruz ki; emperyalist kapitalist savaş rejimine, onun kan ve irin akan suretine, yaşamı yok eden ve ölüm dağıtan bu yıkım ve felaketine karşı silahlanın!
Yoldaşlar, aklımızla, örgütlülüğümüzle ve her şeyimizle silahlanalım!
29 Mayıs 2025
Kaynak: Komün Gücü
Sansürsüz: Okumak için tıklayınız
