İran’la ABD ve İsrail arasında 40 gündür süren savaşa nihayetinde kısa süreli bir ateşkesle ara verilmiş oldu ve görüşmelere başlandı. ABD Başkanı Trump’ın “Bütün medeniyeti yok edeceğiz” diye tehditler savurduğu gecenin ilerleyen saatlerinde anlaşma yapılmak üzere savaşa 15 gün süreyle ara verilmesi açık biçimde İran’ın zaferidir.
Şüphesiz ki emperyalist siyonist saldırganların İran’da bir ilkokula saldırıp 168 çocuğu katlederek başlattığı savaşta, İran’ın bugüne kadar gösterdiği direnç ve bütün dünyayı şaşırtacak boyuttaki şiddetli saldırıları bu sonucun ortaya çıkmasında etkili oldu.
Haziran ayında gerçekleşen “12 gün savaşı” ABD ve İsrail için olduğu kadar İran için de provaydı ve taraflar kendi güçlerini ortaya koyarken aslında daha kapsamlı bir saldırının da hazırlığı içindeydiler. Özellikle İran açısından her defasında bozulan ateşkesler ve artık süreklilik halini alan saldırganlığa karşı daha stratejik hamlelerle, olabildiğince sert ve caydırıcı bir karşı koyuş gerekliliği ortaya çıkmıştı. Böyle de oldu; İran, ABD ve İsrail saldırılarına karşı bütün gücü ve olanaklarıyla karşılık verirken, uzun süreli bir savaşa hazır olduğunu ve henüz en gelişkin silahlarını kullanmadığını da belirterek düşmanlarına meydan okudu.
Emperyalist ABD ve Siyonist İsrail için İran, “Direniş Cephesi”nin en önemli dayanağı olarak artık tümüyle ortadan kaldırılması gereken bir konumdaydı, bu yüzden her defasında daha büyük bir güçle saldırdılar. Ancak İran’ın nükleer silahlar ve füze teknolojisi üzerinden kendileri için tehdit oluşturduğu söylemiyle yola çıkanların aslında bütün insanlık için nasıl büyük bir tehdit oluşturduğunu savaş süresince bütün dünya görmüş oldu. İran’ın bütün uluslararası anlaşmalar ve denetimlere uygun bir şekilde gerçekleştirdiği nükleer araştırma ve uranyum zenginleştirme programlarıyla birlikte her ülkenin yaptığı gibi kendisini korumak için silahlanması ve bu gücünü sakınmadan ortaya koyması bu soykırımcı tecavüzcü çete için kabul edilemez bir durumdu. Bu yüzden bütün güçleriyle her cepheden vurarak, en ağır insanlık suçlarıyla korkunç boyutlardaki savaş suçlarını işleyerek İran’ı teslimiyete zorladılar.
Ancak dünyanın en büyük ordusuna, en büyük donanmasıyla teknolojik açıdan en gelişmiş savaş gemilerine ve yine dünyanın en büyük stratejik bombardıman uçaklarına sahip olan ABD, bu savaşta tartışmasız biçimde yenildi. Üstelik yıllardır savaşa yaptıkları yatırımlar ve ABD’nin bir trilyon dolara yakın savunma bütçesiyle, İsrail’in 60 milyar dolara yakın bütçesine karşılık İran’ın yalnızca 8 milyar dolara yakın bir bütçesi vardı ve bölgedeki bütün işbirlikçi ülkeler de onlardan yanaydı. Körfez ülkelerinin bütün olanaklarını seferber ederek kendilerini yok etme pahasına onursuzca güçlerini ortaya koymalarına, hatta Arabistan’ın İran’ı bir daha ayağa kalkamayacak biçimde ezmesi için ABD’ye yalvarmasına rağmen başaramadılar. İran, ABD’nin bölge ülkelerindeki bütün üslerini, radarlarını, istihbarat karargahlarını, teknoloji merkezlerini ve iletişim sistemlerini etkili bir şekilde vurarak her defasında misilleme gücünü daha da artırdığını gösterdi.
Üstelik katliamcı ABD ve soykırımcı İsrail savaşta kural, kaide tanımadan, sivil kitleleri hedef alırken, İran ısrarla askeri hedefleri vuruyor, hatta siviller için uyarılar yapıyordu. İran’da rejim değişikliğini sağlayamayan, ancak bütün bir ülkeyi yakıp yıkarak, altyapısını çökerterek, tarihi yapılarını yok ederek, üniversitelerini, kütüphanelerini, bilimsel araştırma merkezlerini kullanılamaz hale getirerek onları “ait oldukları taş devri”ne göndermeyi düşünenlere de en iyi yanıtı Kiros Silindiri’ne gönderme yaparak verdiler. Bu savaşla birlikte, beş bin yıllık geçmişiyle güçlü bir tarihsel ve kültürel birikime sahip İran halkları emperyalist saldırganlığa karşı kararlılıkla sürdürdükleri mücadelenin eşsiz örneklerini sergilediler. Başlangıçtan itibaren dini lider Hamaney başta olmak üzere, Laricani gibi önemli askeri ve siyasi kadrolarını, bakanlarını komutanlarını yitiren İran’ın, kişilerden çok güçlü kurumsal yapılar üzerine inşa edilen devlet yapısını ve halkın da rejime değil ama ülkesine ve tarihsel köklerine bağlılığını kavrayamayan düşmanları bu gerçeği gördüklerinde artık çok geçti.
Savaşın başladığı günden bu yana binlerce insanın yaşamını yitirdiği ülkede, üzerlerine bombalar yağarken dahi sokaklardan ayrılmayan İran halkı, ABD’nin vurmakla tehdit ettiği köprülere, elektrik santrallerine, alt yapı merkezlerine akın etti, genciyle yaşlısıyla milyonlarca insan savaşa doğrudan katılabilmek için başvuruda bulundu. Daha ilk günlerde savaş nedeniyle kitlesel göçlerin yaşanacağı beklenirken de tam tersi oldu; İranlılar dünyanın dört bir yanından koşup gelerek ülkelerindeki direnişe katıldılar. Üstelik aralarında muhalifler, hatta mevcut baskıcı rejim tarafından cezalandırılmış dünyaca ünlü sinemacılar, müzisyenler, akademisyenler de vardı.
Bütün dünya İran’la düşmanları arasındaki asimetrik savaşın sonuçlarını gördü ve savaşların yalnızca silah gücüyle değil; stratejik bir akılla, gerektiğinde geri çekilme, gerektiğinde beklenmedik vuruşlarla ama en önemlisi de bu haksız savaşa ölümüne direnişlerle karşı koyan halkın mücadelesiyle kazanıldığını görmüş oldu. Dünya aynı zamanda tarihi, felsefeyi, bilimi, diplomasiyi bilen yöneticilerle, son dönemlerin en sapkın kişiliklerinin, cehalet timsali soytarıların, öldürmekten zevk alan hatta bunu eğlenceli bulan insanlıktan çıkmış yaratıkların yönettiği ülkelerin ibretlik halini de gördü. Askerlerinin Filistin’li tutsaklara “tecavüz hakkı” için gösteriler yaptığı İsrail’in meclisinde, esirlere idam cezası getirdikleri yasayı onaylarken kutlamalar yapanların çürümüşlüğün zirvesindeki görüntüleri de, İran’da saldırı tehdidine karşı enerji santralinde enstrümanlı eylem yapan müzisyenin görüntüleri de hafızalardan silinmeyecektir.
Sonuç olarak, İran bu savaştan çok büyük bir zarar gördü, ama kaybetmedi. Dünyada devletler artık açıktan bir savaş konsepti olarak ilan edilen “gücün zorbalığı”na teslim olurken İran taviz vermeden direndi ve kazandı. Bütün dünya artık bu gerçeği görmek zorunda. ABD ise bu savaşla birlikte stratejik hedeflerine ulaşamadığı gibi tam bir hezimet içinde geri adım atarak masaya dönmek zorunda kaldı. Acizlik içindeyken ağır saldırılara başlayarak en büyük köprülerden elektrik santrallerine kadar bütün altyapıyı hedef almakla kalmayıp bir gecede ülkeyi tümden yok edecek kıyamet senaryolarına başvurdular. Ancak Trump’ın nükleer tehditler savurarak verdiği sürenin dolmasına yakın bir saatte anlaşma yapılması amacıyla ateşkes ilan etmek zorunda kaldılar. Bu yalnızca bir kabulleniş veya İran’ın askeri gücü ve savaştaki başarısının sonucu değildir. Esas olarak onurlu ve haysiyetli duruşuyla, cesaret ve kararlılığıyla İran halklarının zorbaların egemenliğine karşı verdiği mücadelenin bir sonucudur.
Kesin olan bir şey var ki bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Savaşın geldiği boyut artık taraflar açısından geri dönüşü olmayan bir aşamaya vardığı gibi, bölge ve dünya dengelerini de sarsacak bir durum ortaya çıkarmıştır. İran savaşıyla beraber bütün dünyada ekonomik, siyasi ve askeri dengeler alt üst olurken bölgesel ve küresel ittifaklarla beraber yeni bir anti emperyalist mücadele hattı oluşturulmasının da yolu açılmış oldu. Savaş sürerken Direniş Cephesi’nin yeniden ve hiç öngörülemeyecek biçimde harekete geçmesi de bunun göstergesidir. Nitekim aldığı ağır darbelere rağmen Lübnan’da Hizbullah’ın hala savaş kapasitesinin güçlü olduğunu göstererek İran’la eşgüdümlü saldırılara katılması, ardından Irak’ta Haşdi Şabi ve en son olarak Yemen’de Husiler’in de destek vererek Hürmüz Boğazı’ndan sonra gerekirse Babülmendep boğazını da kapatacaklarını duyurmalarıyla savaş başka bir boyuta sıçramış oldu. Böylelikle, İran kendi yenilmezliğini bütün gücünü ortaya koyarak gösterdiği gibi Suriye’nin yıkılışından sonra iyice zayıflayan “Direniş Cephesi” içinde yer alan diğer güçleri de ortak düşmana karşı birlikte mücadeleye sevk ederek canlandırmış oldu.
Bunun dışında, Rusya ve Çin’in bugüne kadar uluslararası platformlarda savaşa karşı açıktan seslerini yükseltmedikleri, ancak İran’a özellikle teknolojik alanda ve istihbarat yönünden destek verdiği biliniyorken, son günlerde daha açık biçimde tavır alarak BM Güvenlik Konseyi’nde Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını öngören karar tasarısını veto etmeleri de dikkat çekici bir gelişme olarak kaydedilmelidir. Ayrıca bu savaşla birlikte, geç de olsa uluslararası arenada kendilerini daha net bir tutumla ortaya koymak zorunda kalan Rusya ve Çin de İran gibi bundan sonraki sürece dair hazırlıklar anlamında ABD’nin gücünü ve sınırlarını test etmiş oldular.
ABD hegemonyasının sarsılmasıyla beraber yeni dünya düzeninin dengeleri de değişecek. İsrail ve ABD’nin savaş suçlarına karşı çıkarak onlara destek vermeyeceğini, üslerini kullandırmayacağını belirten İspanya’nın ardından İtalya ve hatta gelinen aşamada Almanya ve İngiltere gibi ülkelerin de karşı çıkışlarıyla beraber NATO-Avrupa ilişkilerinin de değişeceği görülüyor. Ukrayna savaşıyla beraber içlerindeki komünizm düşmanlığını kusan, ırkçılığın ve faşizmin iyice yükseldiği, Gazze savaşında ise doğrudan soykırım suçlarının ortağı konumundaki Batı dünyası, yaşadıkları ekonomik sarsıntıyla beraber ABD’nin onların çıkarlarını tehlikeye attığını düşünmeye başladılar.
Emperyalizmin ve küresel sermayenin, ABD’deki tekellerin de savaşı istedikleri biçimde yürütemedikleri açıkça görülüyor. Önümüzdeki dönemde savaşın ABD ve İsrail iç siyasetine yansımalarını da göreceğiz. Egemenler gelecekte kendilerine yeni kuklalar bulacakları için artık rezil yaşamları ve savaştaki başarısızlıkları nedeniyle Trump ve Netanyahu’yla devam etmeyeceklerdir. Armageddon hikayeleri ve dinsel ritüellerle her gün yeni bir soytarılığa başvuran, sürekli yalanlar söyleyerek artık ne yaptığını bilemez noktaya gelen Trump’ın Cumhuriyetçiler tarafından dahi istenmediği, savaşın ekonomik sonuçlarının da etkisiyle milyonlarca insanın sokaklara çıkarak savaşı ve Trump’ı protesto ettikleri noktada Kasım ayındaki seçimlere kadar bile kalmayabilir. Kana doymayan soykırımcı Netanyahu da hakkındaki suçlamalar nedeniyle artık yargılanmak zorunda kalacağı için bu süreci uzatmaya çalışıyor, ancak ateşkes ilanının hemen ardından Lübnan’da fosfor bombası da kullanarak gerçekleştirdiği katliamlar da planladığı başkaca vahşetler de onu kurtaramayacak.
Bu yazının yazıldığı saatlerde İran’la ABD, Pakistan’ın başkenti İslamabad’da müzakerelere başladılar. Bu zamana kadarki süreçte iki kez müzakere başındayken saldırıya uğrayan İran’ın yeniden böylesi bir saldırıyla karşılaşmayacağının garantisi yok. ABD’nin yapılacak anlaşmaya zemin hazırlamak amacıyla önerdiği 15 maddeye karşı İran’ın ortaya koyduğu 10 maddede ısrar edeceği görülüyor. Trump bu müzakere öncesinde de tehditler savurmaya devam ederken, İran kesin şartlar öne sürerek geçici değil kalıcı bir saldırmazlık anlaşmasının garanti edilmesini, ekonomik yaptırımların kaldırılmasını, Hürmüz boğazındaki denetiminin devam etmesini ve en önemlisi de ateşkesin ve yapılacak anlaşmanın bütün bölge ve müttefik güçler için geçerli olduğunu savunarak öncelikle Lübnan’a yönelik saldırılara son verilmesini istedi.
Müzakerelerin nasıl sonuçlanacağını ve önümüzdeki günlerde neler yaşanacağını bilemiyoruz. Ancak bu savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, artık güçlü olanın istediği ülkeye saldırıp yakıp yıkarak, işgal ederek toprağına ve bütün zenginliklerine çökerek yağma ve talana giriştiği bugünün dünyasında İran’ın ortaya koyduğu bu direnişin etkisi silinmeyecektir. Halkların direniş iradesini kırmak ve güçlerini dağıtmak amacıyla sürekli biçimde saldırarak korku ve dehşet ortamı yaratarak hegemonya kurmaya çalışan insanlıktan çıkmış savaş makineleri bundan sonra saldırırken daha çok düşünecekler.
Emperyalist haydutluğun ve soykırımların en vahşi uygulamalarına tanık olduğumuz bugünlerde, Direniş Cephesi’nin yeniden dünyanın ezilen halkları ve devrimci dinamikleri nezdinde umut yarattığı ve bunun büyük önem taşıdığı ileride daha iyi görülecektir.
