Yürüttüğü savaşı “eğlenceli” bularak Romalı zalim imparatorları sınıfta bırakan Trump’ın yarattığı bir dünya’da bizi neler bekliyor? – Ali Güvendik

İlk resimde bir diktatörün etrafında bağlılık yemini edenleri, ikinci resimde ise bağlılık yemini ettikleri diktatörü krallık sarayında suikastla öldürenleri görüyoruz. İlk reisimin baş aktörü Trump, diğerininki ise Roma krallarından Caligula.

Trump’ın savaş politikalarını, emperyalizmin şafağında ortaya çıkan klasik sömürgecilik dönemindeki ekonomik-politik benzerliklerle tanımlamıştık. Ancak onun liderlik tarzı ve kişisel özellikleri daha çok Roma imparatorlarını andırmaktadır. Aşağıda ismi geçen Romalı liderler, dünya tarihçileri tarafından her biri hedonist katiller olarak tanımlanmıştır. Romalı diktatörler nasıl ki toplumu cumhuriyetin kuralları ile değil kendi “arzuları” ile yönettilerse Trump ta “Hukuk mu? Hukuk benim ahlaki pusulam neyse odur” diyerek yönetiyor.

Tiberius (MS 14-37 yılları arasında hüküm sürdü) Bakirelerin idam edilmesi yanlış kabul edildiğinden, mahkûm edilen genç kızlar  idam edilmeden önce cellat tarafından taciz edilirdi.

Caligula (MS 37-41 yılları arasında hüküm sürdü) Söylentilere göre, geceleri muhafızlarıyla birlikte şehri dolaşıyor, fahişelerle çılgın orgiler düzenliyor ve maiyeti ayrılırken genelevleri yakıyordu. Bir keresinde, sirkteki sıkılmış kalabalık Caligula’yı yuhaladı. Yuhalayanların dilleri kesildi ve vahşi hayvanlar tarafından parçalanmaları için arenaya atıldılar. Caligula ’nın en hoşlandığı şey, şehrin aşırı kalabalık hapishanelerini düzenli olarak boşaltarak mahkûmları aç aslanlara yem etmekti. “Cesaret” adını verdiği atını rahip ve konsolos olarak tayin etmesi, onun iyice aklını yitirdiğinin düşünülmesine neden oldu.

Neron (MS 54-68 yılları arasında hüküm sürdü) 17 yaşında imparator olan Neron’un MS 64’teki Büyük Roma Yangınından sonra, şehrin yanışını izlerken Lir çaldığı rivayet edilir. Hristiyanlara yönelik acımasız zulmü artırdı. Genç dinin mensupları işkence gördü, arenalarda öldürüldü, başları kesildi, yağda veya suda kaynatıldı, çarmıha gerildi ve insan meşalesi haline getirildi.

Domitian (MS 81-96 yılları arasında hüküm sürdü) Mahkûmları özel odalarında görmekten, zincirlerini elinde tutmaktan ve onları hadım etmekten hoşlanırdı. Domitian, halka açık etkinliklerde gösteriş yapmayı severdi ve kölelerini parmaklarını tahta bir levha üzerine yayarak kendisinden epey uzakta durmaya zorlar, ardından korkmuş kölenin parmaklarının arasına oklar atardı.

Commodus (MS 176-192 yılları arasında hüküm sürdü) Roma imparatorları arasında, İmparator Marcus Aurelius’un oğlu Commodus kadar acımasız ve kana susamış olanı azdı. Öldürmeyeceği hiçbir şey ve kimse yok gibiydi. En sevdiği hobilerinden biri, kölelerine bizzat saç-sakal tıraşı yapmaktı. Bu, nazik bir teklif gibi görünse de, Commodus ‘un “kazara” burun, kulak, dudak, yanak ve çene parçalarını kesme alışkanlığı vardı.

New Yorker Dergisi kapağına savaşın zenginler kulübü Mar-a Lago’dan yönetilmesini taşıdı.

Mar-Lago Florida Palm Beach’de Trump’ın sahibi olduğu, sadece milyarderlerin içeri girebildiği bir kulüp. New Yorker dergisi Trump’ın İran’a savaş başlatma emrini buradan verdiğini duyurdu. “Trump, İran savaşının ilk 42 saatini Mar- Lago’daki perdelerle çevrili bir odada takip etti.” New Yorker dergisi, Trump’ın savaş emrini verdiği bu mekânı, ”dünyanın en lüks ve sivillere açık savaş karargâhı” olarak tanımlarken, Trump’ın savaş emri vermeden önce salonda toplanan bağışçıların arasına karışıp “God Bless the USA” şarkısı eşliğinde dans bile ettiğini yazdı. Danstan sonra Trump “İşimin başına dönmeliyim. Herkes iyi eğlenceler” diyerek kendince dizayn ettiği ‘durum odasına’ geçti.

Normal şartlarda ABD başkanları savaş kararı ve emrini ya Beyaz Saray’daki “Durum Odası’nda” (Situaion Room) ya da ormanlık bir sığınak olan Camp David’de almışlardır. New Yorker dergisi bu durumu şöyle tasvir ediyor: “Tarihte hiçbir zaman siviller bir yandan ellerinde içkileriyle hafif çakır keyif ortalıkta dolanıp, diğer yandan Ortadoğu’da bir savaş başlatma planları yapan başkomutanla burun buruna gelme şansına sahip olmamıştı” Dünya,  Caligula ve Neron gibi Roma’lı diktatörlerin yaptığı gibi kriz ve savaş anında bile zevk-i sefasından ödün vermeyenbir diktatörün ellerindedir. Trump’ın ilk dönemindeki ulusal güvenlik danışmanı John Bolton, “Hafta sonu planlarınızı bölmek istemem ama evden çalışırken savaş çıkaramazsınız. Başkan kriz anında Oval Ofiste ya da Durum Odasında olmalıdır” derken Trump’ın Amerikan halkı ve dünya için nasıl da tehlikeli ve pervasız bir kişilik olduğunun haberini veriyordu.

Trump, aynı zalim ve soysuz Roma imparatorları gibi şiddeti ve öldürmeyi eğlenceli bulan bir şahsiyettir. Ebstein dosyasından öğrendiğimiz kadarıyla yine Romalı imparatorlar gibi sapkın ilişkilere düşkündür. Siyonizm yanlısı Evanjelist din adamlarını Oval Ofiste toplayarak el ele tutuştuğu garip dini ayinin benzerlerini Roma’nın zalim ve sapkın liderlerinde de görürüz. Caligula ’nın Roma’daki tüm tanrı heykellerinin yüzünün kendisiyle değiştirilmesi emrini vermesiyle Trump ’ın Nobel’in kendisine verilmesi gerektiğini söylemesi arasında pek te büyük bir fark yok!  Yukarıda sayılan imparatorların hemen hepsi ya hükümet içindeki en yakın dostları, ya kendisini koruyan askerler ya da halk tarafından öldürüldüler. Bazıları ise Neron gibi halkın eline düşmemek için intihar ettiler.

Ya savaştan sonra!

Savaş hakkında savaşın ilk haftasındaki yazımızın başlığı, “Emperyalizm bu sefer sonuna kadar gidecek mi?” şeklinde idi. Gidemeyeceği anlaşıldı. Şimdi “Ya savaştan sonra” diyeceğiz, bunu tartışacağız. Savaşta emperyalizmin yenilmesini, en azından galip gelmemesini isteyen bizler, savaş sonrasında ya da savaşa ara verildiği koşullarda İran ve başta İsrail, Türkiye ve Körfez Emirlikleri olmak üzere bölge devletleri ile ABD, Çin ve Rusya gibi büyük güçlerin yönelimleri hakkında ne gibi gelişmeler bekliyoruz?

Trump sonrası ABD emperyalizminde ön plana çıkan şey,  düzeni sırtında taşıyan bir güç olarak ABD’ nin düzenin maliyetini artık üstlenmek istememesidir. Kendini ikinci cihan harbinden itibaren dünya düzeninin kurucu gücü ilan eden ABD, 80 yıllık bu serüvende ‘İmparatorluğu’nun cilalarının döküldüğünü, alabildiğine yıprandığını görerek büyük bir değişimin zorunluğunu hissediyor. Trump bu değişimde ABD finans kapitali tarafından ilk keskin kılıç olarak görevlendirilmiş bulunuyor. Başta Avrupa olmak üzere, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri, Pasifikte Avustralya ve Japonya ve komşusu Kanada’ya yıpranmış hegemonyasının yeniden tesis edilmesi ve emperyalist ittifakın devamı için hem askeri hem de iktisadi bir maliyet tablosu çıkarmış bulunuyor. Bu konuda ne kadar ciddi olduğunu Kanada’yı ABD’nin bir eyaleti olarak kendine katılmaya davet ederek,  Avrupa’yı da “kâğıttan kaplanlar” olarak itham ederek gösteriyor. ABD hem kendi müttefiklerine hem de dışarıya karşı yürüttüğü barbar akınlarıyla Rusya ve Çin’in toparlanmasına izin vermeden yeni bir nizamın taşlarını döşemek istiyor.  

Dünya bugün ne tek kutuplu ne de çok kutuplu bir düzene sahip. Gerçek şu ki, dünya eski ve yakın geçmiştekine benzer bir düzenden mahrum vaziyette. Uluslararası sistem bugün yeni bir nizam oluşturacak siyasi iradeden yoksun haldedir. Ne ironiktir ki Erdoğan “dünya beşten büyüktür” diyerek uzun zamandır bu gerçeği dile getirmektedir.

Mesela Fransız devrimi dünya halklarının özgürlük ve demokrasi ile ilk kez tanıştığı tarihsel bir dönemdi, sonra dünya üzerinde “güneş batmayan bir imparatorluk” olarak Büyük Britanya emperyal düzenini yaşadı,  sonra Büyük Ekim Devrimi ile dünyanın üçte birinin sosyalizmden yana olduğu bir dönem, sonra soğuk savaş dönemi, sonra sosyalizmin yıkılması ile ABD’nin tek başına liderliğe soyunduğu “yenidünya düzeni”,   sonra 11 Eylül ile “terörizmle mücadele” dönemi. Bundan sonrası ise emperyalizm “sonsuz savaşlar” diye adlandırmayı uygun gördüğü değerler ve anlamlardan yoksun bir dönemin kapısını açtı. Ancak geçmiştekine benzer bir çağ tanımını ya da bir dönem değerlendirmesini bir türlü yapamadı. Sonuçta dünya kaotik ve öngörülemez bir sürece evirildi. Bugün dünya bir nizamdan yoksun hale geldi. Adı olmayan bir düzen içinde gücü gücüne yetenlerin mücadele ettiği bir dönemin içindeyiz. 20. Yüzyıl emperyalizm ve proleter devrimler çağı olarak tarihe geçti, 21.yüzyıl emperyalist barbarlığa karşı ayaklanmalar biçimde yol alsa da henüz adı olmayan bir nizamdır. Bir çağ değerlendirilmesi yapacak onca veri olmasına rağmen hala tanımsızlığını korumaktadır. İşte bu tanımsızlık emperyalizmin hegemonya kaybının sonuçlarından biridir ve dünya devrimciliği için çok büyük bir fırsat penceresidir!  Hegemonsuz bir dünya, dünya işçi sınıfı ve emekçi halkları için en tercih edilen dünyadır! Bu düzensizlik içinde düzen adaları yaratmanın koşulları vardır. Bugünkü savaşlar mevcut uluslararası düzen çökerken onun yerini neyin alacağına dair verilen mücadelenin bir ürünüdür. Bu noktada “Merkezsiz bir dünya düzeni ” (Özge Öner/ Cambridge Üni.) tartışması çok yol açıcıdır. Ekonomi doçenti yazar, 1929 ekonomik krizini, Britanya’nın artık düzen kuramayacak kadar zayıflaması ve ABD’nin o dönem henüz bu rolü üstlenmeye hazır olmamasıyla oluşan bir liderlik boşluğu ile ilişkilendirirken bugünkü nizamsızlığın açıklanmasında bize bir girizgâh veriyor. ABD hala askeri kapasite, finansal ağlar ve rezerv para bakımından öncü bir konumda olsa da küresel ekonominin başta Çin olmak üzere Doğu’ya kayması iki başlı bir durum ortaya çıkarıyor. Siyasi merkez batıda ama ekonomik merkez doğuda! Siyaset ve ekonomi artık tek bir merkezde değil. Küresel üretim, ticaret ve büyüme artık Atlantik havzasında değil Asya’da! Ama işte ekonominin Doğu’ya doğru bu stratejik kayması beraberinde yeni bir siyasi nizamı getiremiyor. Çünkü Çin uluslararası düzeni kendi etrafında yeniden kurma kapasitesine sahip değil. Onun küresel liderlik mi yoksa bölgesel üstünlük mü, hangisini istediği bile henüz net değil. Siyasi merkezin hegemonyasının aşındığı ekonomik merkezin ise çok kutupluluğu bir söylemin ötesine taşıyamadığı koşullarda elbette merkezini yitirmiş bir dünyadan bahsetmekte sakınca yok, zaten gerçek olan da bu.

Mevlana kendi döneminde, “Dün dünde kaldı can cazım artık yeni şeyler söylemek lazım” demişti. Karl Marx, kapitalizmin şafağında, büyük teknolojik dönüşümleri anlatmak için “Eskiden söz içeriği aşıyordu, şimdi içerik sözü aşıyor” derken değişimin zorunluğuna dair benzer bir vurguyu yapıyordu. Aradan bir 80 yıl geçtikten sonra İtalyan Marksist Gramsci liberalizmin çöküşü faşizmin yükselişini “Şimdi canavarlar zamanı, eski öldü ama yeni doğamıyor” şeklinde formüle etmişti. Her çağda insanın yeniyi aramaktan vazgeçmediğini ancak bunu yaparken geçmişten bir türlü kopamadığını ya da geçmiş hurafelerin onun peşini bırakmadığını anlıyoruz. Bu tarihin geçişselliğidir. Yukardaki aforizmalar bize bu geçişselliğin ne denli sancılı geçtiğini anlatıyor.

Bu nizamsızlıkta ABD’nin ana fikri Suriye, Venezüella, Grönland ve İran’da tümünde düzenin 80 yıl boyunca üzerine yıktığı maliyetin artık karşılığını almaktır. Çünkü ABD göreli olarak zayıfladığının farkındadır. Çok açık bir hegemonya kaybı içindedir.  ABD bu yüzden başta kendi müttefikleri olmak üzere  tüm dünyayı kendine borçlu olarak görmektedir. ABD’nin yeni savaş politikalarında siyasi-jeopolitik emellerden ziyade bildiğiniz o en eski klasik sömürgecilik dönemindeki gibi savaşlarla değerli madenler elde etmek, ticaret yolları üzerinde hâkimiyet kurmak ve bol bol para kazanmak anlayışı vardır. Bildiğiniz o klasik zenginliklere çökme politikası. “Ulusların zenginliği” ABD’nin yeni hedefidir.  Mesela İran savaşıyla sanıyor musunuz ki ABD çok büyük paralar kaybediyor, tersine savaşın tüm harcamalarını artık İran’ın bir rehinesi haline getirdiği Körfez ülkelerinin üzerine yıkıyor. İran savaşı ABD’yi ömür boyu Körfez Emirlikliklerinin koruyucusu haline getirmiştir. Bu elbette petrol şeyhlerine çok yüklü bir bodyguardlık ücretine mal olacaktır. Trump, Körfez monarşilerini  “Ne olur bizi yaralı bir aslanla baş başa bırakma” diyecek bir kıvama getirdikten sonra gelsin Petro dolarlar!

ABD ve İsrail bugün, tüm dünyanın gözünde artık taşınmaz hale gelen bir kötülüğün zirvesini temsil ediyorlar.

Her ne kadar kimi çevreler görünüşte , “kazananı olmayan savaş” dese de, aslında kazanamadığı için yenilmiş sayılan ABD ve İsrail’dir. Yenilmediği için ‘kazanan’ ise İran’dır. Ancak İran için yenilmemenin bedeli ülkesinin en az bir 30 yıl geriye düşmesi olmuştur. ABD ve İsrail için galip gelememenin bedeli ise;

1- Haksız bir savaşa girmeleri ve bunu namertçe sürdürmelerinden dolayı kendi halkları ve ülkelerindeki muhalif güçler tarafından kınanmaları ve protesto edilmeleri. “Krala Hayır!” (No King) gösterileri ABD’nin 3000 şehir ve kasabasında gerçekleştirildi. Trump boşuna “İran’ı mağlup ettikten sonra artık Amerika’daki en büyük düşmanım radikal sol ve Demokrat partidir” diye ulumuyor. İşte “geç faşizm” diye tartışılan da budur: Kendi halkını “yabancı düşman” olarak görmek, kendi ülke muhalefetine düşman hukuku uygulamak.

2– Savaşın İran sahası ile sınırlı kalmaması, bölgeselleşerek Körfez ve Hürmüz boğazına yayılmasıyla dünyada ciddi bir enerji arz krizi yaratması ve bunun tek sorumlusu olarak ABD-İsrail emperyalizminin görülmesi. Petrol fiyatları 1973-74 OPEC ambargosu döneminde, 1979 İran İslam Devrimi’nde, 1990 Irak’ın Kuveyt’i işgalinde ve 2022 Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde de ciddi oranlarda, bugünkünden çok daha yüksek değerlere fırlamıştı ancak hiç birinde bugünkü gibi çok geniş bir küresel arz krizine, yüksek enflasyona, tedarik zincirlerindeki kırılmalara ve ekonomik durgunluğa neden olmamıştı. İran savaşı enflasyon ve ekonomik durgunluğun bir arada seyrettiği “stagflasyon” u doğurmak üzeredir. Bu tüm dünyada işsizliğin artması ve fiyatların yükselmesi sonucu verecek bir gelişmedir.

Finans piyasalarının ABD dolarının “tek rezerv para” birimi olma imtiyazını sallamaya başlaması ise yeni bir durumdur ve çok ciddi tartışmaları ve dolayısıyla ciddi değişimleri beraberinde getirecektir.

Küreselleşme dünya ekonomisini bugüne kadar görülmediği düzeyde bütünleştirmiştir. Özellikle uluslararası tedarik zincirleri çok akışkan, bütünleşik bir yapıya bürünmüştür. Ancak önce pandemi sonra Trump’ın ticaret savaşları bu zinciri zayıflatmıştır. Şimdi Hürmüz boğazı vesilesiyle ortaya çıkan enerji arz krizi bu zinciri daha kırılgan bir hale getirmiştir. Bu uluslararası tröstlerin de hiç istemediği bir durumdur. Savaşta kısa vadede vurgun yapan tröstlerin karşısında kendilerini uzun vadeli politikalara göre konumlandıran uluslararası tekeller vardır ve savaşın bir an önce sonlandırılmasından yanadırlar.

3- ABD’nin olağanüstü yıkım gücüne sahip silahlarına rağmen caydırıcı olamayabileceğine İran’ın mukavemetiyle tüm dünyanın şahit olması. Düşük maliyetli kamikaze dronlar yapay zekâ tabanlı silah teknolojileri karşısında büyük bir başarı gösterdiler. 3D yazıcılarla birkaç yüz dolara mal edilen kamikaze dronlar milyar dolarlık savunma sistemlerini dengeleyerek emperyalizmin ‘yeni nesil savaşı’ndaki en büyük açmazını kendilerine göstermiş oldular.

4- Büyük savaşlarda NATO’nun ilk kez kendi içinde ciddi bir kararsızlık ve dağınıklık yaşaması, daha önceki Yugoslavya, Irak, Afganistan ve Suriye savaşlarında olduğu gibi diğer üyelerin ABD’nin arkasında ip gibi dizilmemeleri. Trump’ın Hürmüz konusunda desteğini vermeyen Avrupa devletlerini diplomatik incelikleri bir kenara bırakarak “korkaklar”, “kağıttan kaplanlar” şeklinde aşağılaması transatlantik ilişkilerin tarihinde çok ciddi bir yarılma olarak görülmelidir.

5- Körfez Emirliklerinin başlarına yedikleri füzelerden ABD’nin onları koruyamaması. Bu durumun onları iyiden iyiye ABD’ye bağımlı hale getirmesi. Sonuçta savaş Körfez ülkeleri nezdinde ABD’nin üzerine büyük bir siyasi, ekonomik, askeri bir külfet olarak geri dönmüş gibi görünse de ABD’nin bunun faturasını işbirlikçilerinden hayli hayli çıkaracağı aşikârdır. Ama bir diğer seçenek Körfez monarşilerinin bu büyük meblağı ödemek yerine kendilerine yeni ittifak kapıları açmalarıdır. Körfez ABD’nin kendileri için bir “demir kubbe” olamadığını gördü.  

6– ABD bu savaşa girerek zaten merkezini, nizamını kaybetmiş uluslararası düzende Rusya ve Çin karşısında ciddi bir hegemonya kaybı yaşamıştır. Başta Çin ABD’nin savaşla yitirdiği bu zamanı kendi lehine değerlendirmeyi bilecektir. İran savaşı sözde değil özde gerçek birçok kutupluluğun yaratılmasında Rusya ve Çin’e çok kıymetli bir zaman kazandırmıştır.

SAVAŞIN ETKİLERİ: RUSYA, ÇİN, AVRUPA, İSRAİL, DOĞU KÜRDİSTAN, TÜRKİYE VE İRAN

Savaşın geldiği aşamada insan şunu düşünmeden edemiyor: İki süper güce karşı tek bir askeri ittifakı bile olmayan ancak elinde güçlü füzelere,  kendi toprağında savaşmanın getirdiği taktik-jeopolitik üstünlüğe (Körfez ve Hürmüz!)  ve ‘anayurt savunmasına’ içerilmiş güçlü bir ideolojiye sahip olması; Etrafı Elbruz ve Zagros dağlarıyla çevrili, 1.6 milyon metrekare gibi geniş bir coğrafyaya sahip orta ölçekli bir devletin öyle kolay kolay yenilemeyeceğini ortaya koymuştur. İşte bu tüm dünya devletlerine bir örnek teşkil ediyor.  Mesela nükleer güce de sahip olan Pakistan ve Hindistan’ın bu savaştan çıkaracağı en önemli ders, İran böyle direnebiliyorsa biz hayli hayli kök söktürürüz şeklinde olacaktır. Keza Çin ve Rusya’nın bu savaştan çıkaracağı sonuç, ABD’nin kendilerinin yanına öyle kolay kolay yaklaşmayacağıdır. Önceden de böyleydi ancak İran savaşı Rusya ve Çin’i askeri savunmada daha da rahatlatan, kendine güvenini artıran bir savaş olmuştur. Sabır gerektiren uzun savaşlar, yaşadığı onca kötü deneyimden sonra ABD’nin artık kolay kolay göze alamayacağı savaşlardır. Hele ki bugün elde ettiği üstün teknoloji ve etkin istihbarat varlığında girdiği savaşları mümkün olan en kısa sürede kazanmak istemektedir. Vietnam, Irak ve Afganistan’da uzun savaşların olumsuzluklarını çok derin yaşadılar. Ne iç kamuoyları ne dünya dengeleri ne de ekonomileri bunu kaldırabildi.

Dünya bir yanda Ukrayna-Rusya arasında yer yer hibrit operasyonlar içerse de özünde klasik uzun kara-hava savaş modelinin belirleyici olduğu bir süreci yaşarken diğer yanda kara gücünden alabildiğine uzak duran, yüksek teknoloji, güçlü istihbarat ve her türden muharip uçak, savunma ve hücum füzeleri ve kamikaze dronların ön planda olduğu, bunların yer yer yapay zekâ tarafından yönlendirildiği hibrit savaşlar gerçeğini bir arada yaşıyor.

-Körfez monarşileri hayatlarında hiç bu kadar korkmamışlardı. ‘Ardında yaralı aslan bırakma’ diye Trump’a adeta yalvarıyorlar. Savaş vesilesiyle deniz suyunu tatlı suya çeviren arıtma teknolojilerinin onlar için ne kadar hayati bir endüstri olduğunu görmemenin imkânı yoktu.

-Rus ve Çin en baştan beri İran’ın ciddi bir direniş göstereceğini en iyi bilen ülkelerdi. Sadece diplomatik bir destekle sınırlı kalmaları, yine de İran üzerine oynanmış bir kumardır. Rusya, Çin ve ABD’nin 21.yüzyıl savaş anlayışı, birbirleriyle kafa kafaya gelmeden bölge devletleri ya da vekil güçler aracılığıyla yürütülen hibrit savaşlar mantığıdır. Bu anlayış Çin ve Rusya’nın İran’a sadece dolaylı ve gizli destek vermesini gerektirmiştir. Bunların neler olduğu hakkında sosyal medyaya yansıyan, ancak kaynağı belirsiz olduğu için doğruluğu da tartışmalı olan haberler dışında bir bilgimiz yok.

-İsrail, bu sefer en baştan ABD’yi yanına aldığı için Haziran savaşından çok daha büyük bir güven ve moralle başladığı savaşta her geçen gün zaferin imkânsızlığını gördükçe adeta karanlıkta boks yapan bir boksör psikolojisine girmekten kendini alamamıştır.  Savaş, İsrail’in geleceğini garantiye alan İbrahim anlaşmalarını çöpe attı. Sadece bu değil, Hindistan’dan başlayıp Ortadoğu/İsrail üzerinden Yunanistan’ın Pire limanına uzanan “İMEC Koridoru” tehlikeye girdi. İsrail’in güvenliğini çok daha ilerden karşılamayı amaçlayan  ”Altıgen İttifakın”  geçerliği kâğıt üzerinde kaldı. Ve İran ve Yemen gibi düşman devlet ve Hizbullah ve HAMAS gibi devlet dışı örgütlerin liderlerinin yok edildiği  “Ahtapot doktrini ”nin ise İran savaşında demoralizasyona değil tersine bu sefer moralizasyona hizmet ettiği ortaya çıktı. Lübnan’a açtığı kara savaşı cephesi ise Hizbullah’ı âdeta yeniden diriltmekten başka bir işe yaramadı.

-Avrupa, ABD’nin Ukrayna konusunda yanında yer almamasının karşılığını İran savaşında ABD’nin yanında yer almayarak ödetmiş oluyordu. Kaldı ki Trump İran savaşını Avrupalı liderlere haber vermeden başlatmıştı. Savaşın siyasi sonuçlarına, ekonomik maliyetlerine ortak olmak zorunda değillerdi. Trump Avrupa’nın bu tavrı karşısında, “NATO’yu çok kötü bir gelecek bekliyor” diyerek öfkesini kussa da Avrupa savaş karşısında ihtiyatı elden bırakmadı. Ama Avrupa’nın bir diğer endişesi savaş vesilesiyle İran füze menzillerinin orta Avrupa’ya kadar uzandığını öğrenmesi oldu! Savaş, ABD’nin onu yalnız bırakmasından sonra Avrupa’nın kendi güvenlik mimarisine daha sıkı sarılmasını beraberinde getirecek. Son olarak Ukrayna savaşında yaşadığı enerji krizini bu sefer de Hürmüz savaşında yaşıyor olması, Avrupa’yı ilerde yine tekrar edecek enerji krizleri konusunda telaşa sokmuştur. Bu telaşın asıl nedeni ise kendi emekçi sınıfları ile çok daha ciddi biçimlerde, doğrudan karşı karşıya gelme riskidir.

-İran’da yaşayan Kürt halkının savaş karşısında aldığı tutuma, kendi içinde geliştirdiği ortak cepheye ve savaşın ilerleyen aşamalarında alacağı kararlara dair ise şunlar söylenebilir. Trump’ın Kürtler için önce “savaşmalarından memnun olurum” demesi ama sonra “ ölmelerini istemiyorum” demesi, sanırız CİA-Pentagon’un “bunun için henüz erken” uyarısıyla ilgiliydi.

Tuncer Bakırhan’ın “Kobane, Amed, Kirmanşah aynı duyguyu yaşıyor” söylemi İran savaşıyla birlikte Kürdistan’ın Doğu istikametinde bulunan Rojhilat parçasının da diğer parçalar gibi uluslararası denklemin kritik bir gündemi haline geldiğini gösteriyor. Federe Kürdistan, Rojava ve Türkiye’de İmralı süreci sonrası kalan son sömürge toprak Rojhilat’ın da devreye girmesiyle nihayetinde Kürt halkının yüzyıllık özleminde fırsatlar kadar risklerin bir arada olduğu çok ciddi bir aşamaya gelindiği görülüyor. Savaş vesilesiyle İran’daki Kürt varlığı hakkında sürekli yeni şeyler öğreniyoruz. Mesela İran sinemasında Kürt sanatçıların belirleyici bir ağırlığa sahip olduğu, İran’daki Kürt nüfusun yarısının Şii olduğu, Kasım Süleymani ve Pezeşkiyan’ın annelerinin Kürt olduğu gibi… Laricani ve Pezeşkiyan’ın Kürtlere “Birbirimizden şikâyetçi olabiliriz ama sorunlarımızı oturup konuşabiliriz” demelerine rağmen savaşın başından itibaren belirli Kürt hedeflerini ateş altında tutmaları olası bir kara operasyonuna karşı nizami bir askeri savunma taktiğidir. Kaldı ki 6’lı Kürt cephesi içinde PAK gibi “ Rejimi devirecek tek grup Kürtlerdir, on bin askerimiz var. Moralimiz yüksek. Kara harekâtına hazırız” diyen güçler var. PAK lideri Yezdan’ın ofisinin kamikaze dronlarla vurulmasının sebebi budur. Kürtlerden, savaş hali durumunda bulundukları coğrafyada askeri-siyasi konumlarını güçlendirmelerini değil de, PAK ve I-KDP gibi “Tahran’a yürümelerini” istemek sadece maceraperest bir tutum değil, emperyalizmden yana işbirlikçi bir tutumdur. Kürt-İsrail ilişkileri, Ortadoğu’da İsrail ile Kürtlerin stratejik bir ortaklık içinde olmaları gerektiği günümüzde çok daha yüksek sesle, çok daha sık ve sanki gerçekten de böyle olgunlaşmış, kendini deklere etmiş açık bir ittifak varmış gibi tartışılıyor. İsrail’in Kürtlerle ilişkileri, özellikle Güneydekilerle tarih boyunca hep konspiratif olmuştur. Bugün Kürt burjuvazisi bu ilişkiye her ne kadar uluslararası bir meşruiyet kazandırmak istese de İsrail bunu istememektedir. Bu görüş açısına sahip olanlar, Kürtlerin savaş hali durumunda “temkinli” davranmasının artık anlamsızlaştığını, Kürtler için savaşın artık bir “tercih sorunu” olmaktan çıktığını dile getiriyorlar. İran İslam Cumhuriyeti’nin askeri yenilgisi, siyasal teslimiyetinden yola çıkarak kurgulanmış olan bu senaryo Kürt kuvvetlerinin şimdiden harekete geçmelerini öğütlüyor. Peki ya İran rejimi savaştan sağ çıkarsa? Muhalif Kürt kanallarının konuk ettiği akademisyenler içinde bunu açıktan savunanlar var. “İran’da bir SDG projesinin olabilirliği” başlığını tartıştırmak isteyenler de aynı kesimlerdir. Kürtler “düşmanımın düşmanı dostumdur” diyecek bir halk mıdır? Kürtler birincil düşmanı daha büyük bir düşman tarafından vurulurken bu “fırsatı” kullanmadıklarında savaşın sonunda çok daha büyük kazanacaklardır. Kürt devrimciliği bugüne kadar askeri mücadelede hep “düşmanın saygısını kazanarak” savaştı, bundan sonra da aynı şekilde devam edecek. Her şey bir yana emperyalizmin dünyada geliştirdiği namert savaşlar düşünülürse dünya halklarının böylesi, düşmanın da saygısını kazanacak adalet ve vicdan sahibi direnişlere çok büyük ihtiyacı var. Bu bahsi kapamadan önce birkaç önemli soru var. Seküler İran muhalefeti Kürtlerle dost mu? Tahran’da Kürtlerin dostları var mı bu çok az tartışılan bir konu. İkincisi, İran’da yaşayan Kürtlerle İrak’ta yaşayan İranlı Kürtlerin savaş karşısındaki pozisyonları aynı mıdır? Son olarak özellikle ileride TC’nin de müdahil olabileceği, hatta şimdiden dâhil olduğu Kürt ve Azerilerin eşit nüfusta yaşadığı Urmiye meselesi var, Türkiye sınırındadır. şimdiden bir etnik savaş bölgesi olarak görülüyor.

Urmiye’de Azeri topluluğunun büyük kesiminin Şii, Kürt topluluğunun ise Sünni olması; Azeri topluluğunun etnik bakımdan Türkiye ve Azerbaycan ile Kürt topluluğunun ise mezhebi açıdan Türkiye ve Irak ile siyasi-kültürel bağlar geliştirmesine vesile olmuştur. Bu bağlamda, rejim Azeri topluluğu mezhepsel aidiyet üzerinden İran devletine bağlı tutmaya çalışılırken, Kürt topluluğunu ise Fars etnisitesi ile tarihsel ve kültürel yakınlığı ve “ortak köken” anlatısı üzerinden şekillendirilmek istenmiştir. İran devleti her iki halkı mezhep ve etnisite üzerinden kendine bağlamaya çalışırken, aralarında sürekli olarak kontrollü bir gerginlik yaratmayı ihmal etmemiştir. Çok uluslu  her devletin uyguladığı taktiği uygulamıştır.

Sonuçta Kürtler açısından çok temel bir gerçek var: Kürtler Fars’ın kalbinde bir değişim olmadan periferden yürüyerek rejimde bir değişim yaratamazlar.

-Türkiye’ye gelince, ABD hegemonyasının aşınması, Avrupa’nın kendi geleceği için çok ciddi tereddütler yaşaması ve Ortadoğu’da Kürt meselesinin sürekli aşama kaydetmesi Türkiye’yi giderek daha fazla Bölge’nin sert gerçekleri ile yüz yüze bırakıyor. ABD’nin yaşadığı hegemonya kaybını NATO’nun içine yansıtması Türkiye’nin bu en güvendiği güvenlik şemsiyesinin geleceği konusunda ciddi kuşkulara neden oluyor ve rejimde neo-ittihatçı refleksler güçleniyor. Erdoğan her ne kadar uluslararası düzenin zayıflamasından yararlanmakta mahir olsa da NATO üyeliği, Avrupa ile güçlü ekonomik entegrasyon ve küresel finans sistemine erişim şeklinde özetlenebilecek konfor ve güvenlik kendisinin ve rejimin hiçbir şekilde kaybına göz yummayacağı bir sistematiktir. Neo-ittihatçılığının sınırlarını da bu sistematik belirleyecektir.

Trump son demeçlerinden birinde, “Türkiye harikaydı. Girmemelerini istediğimiz şeylerin dışında kaldılar” derken TC’nin savaşta destekleyici olduğunu ifade ediyordu. Savaş, TC’yi ekonomik olarak çok kötü vursa da bir NATO ülkesinin ‘tarafsızlığı’ ne kadarsa o kadar ‘tarafsız’ kalabildi. Başka türlü söylersek,  tarafsızlığının ABD tarafından ‘şimdilik’,  anlayışla karşılanacak bir tarafsızlık olacağını bildiği için korkusuzca tarafsız kalabildi. Türkiye topraklarına düşen füzeler vesilesiyle kendi vatandaşına NATO’nun 5.maddesini hatırlatıp güven içinde olmalarını telkin ederken, İran’a da ciddi uyarılarda bulundu. TC savaş boyunca Trump hakkında tek bir olumsuz cümle sarf etmeden, savaşın tek sorumlusu olarak İsrail’i işaret eden, sadece onu kınayan bir politika izledi. TRT, içinde ABD ve Trump ismi geçmeyen bir ‘antiemperyalizm’ çığırtkanlığı yapmakta büyük bir maharet gösterdi. Tüm dünya tarafından artık tescilli bir faşist olduğu ilan edilen, İran savaşının gerçek sorumlusu olan Trump ‘ın adının anılmadığı böylesi bir savaş anlatımından dolayı yüzleri hiç kızarmadı. Trump-Netanyahu ikilisi, Hitler-Mussolini ikilisinin modern versiyonudur. 20.yüzyıl faşizminin 21.yüzyıldaki devamıdır. Birinden söz edip diğerini görmezden gelmek olmaz.

Sonuçta TC, şu dönem İsrail karşıtlığını İrancılık noktasına getirmeden,- 12 ülke ile birlikte İran’ı kınayan bildiriye imza atarak-  ‘barış savunuculuğu’ ile kazanıyor. Herkesin yıprandığı, kendisinin ise ekonomi dışında (Enflasyon, bütçe açığı ve cari açıkta artış. Hatta 60 ton altın satmak zorunda kalınmış!)  yıpranmadığı, özellikle Avrupa’nın gözünde değerinin arttığı bir dönem bu.

ABD’nin savaştan bir çıkış yolu aradığı çok açık olarak görülüyor. İsrail bu durumun farkında ve ABD’ye sürekli, “şunu da yapalım bunu da yapalım ha çöktü ha çökecek” şeklinde çaresizce baskı uyguluyor. Buna rağmen eğer Trump ’ın sık sık uyguladığı hile ve komplolardan biri değilse Pakistan’ın arabuluculuğu üzerinden bir ateşkesi gündeme getirdiğini öğreniyoruz. Savaşın uzaması İran’ın lehine oldu, zaman hep İran’dan yana oldu. İran’ın amacı başta ayakta kalmak iken, şimdi eğer olacaksa karşı tarafa bedel ödetecek kendi lehine bir ateşkes istiyor.

İran, Saddam’dan, Kaddafi’den, Esad’dan, HAMAS/Filistin ve Hizbullah/Lübnan’dan çıkardığı dersleri ne kadar iyi bellediyse ABD’nin Irak ve Afganistan derslerini hiç iyi hatim etmediği bu savaşta ortaya çıkıyor. Afganistan’da Taliban’la savaşıp sonuçta iktidarı Taliban’a teslim etmek, Irak’ta Saddam’ı devirip iktidarı İran yanlısı Şiilere vermek, Suriye’de yıllarca İŞİD’e karşı savaşıp iktidarı HTŞ gibi kendini legalize eden İŞID devamcısı selefi İslamcılara vermek! Baştan aşağı başarısızlıklarla dolu bir karne.

İsrail’in çok matahmışçasına dilinden düşürmediği “Çim biçme” stratejisi. Bu anlayış, İsrail’in savaş olgusunu uzun süreli bir yaşam biçimi olarak seçmesi anlamına gelmektedir. İsrail böylece tüm dünyaya savaşlarla bir arada yaşamak istediğini, bir savaş ulusu olduğunu deklere etmiş oluyor. Bu bir devlet için çok ciddi bir tercih, o devletin ulusu için ise belirsiz, korku dolu bir gelecek anlamına gelmektedir.  İsrail toplumunun İran füzelerinin korkusuyla sığınaklarda geçirdiği günlerden sonra böyle bir devlet yönetme felsefesiyle yaşayacağını düşünmek oldukça zor.  Savaştan kesin bir sonuç almak istemeyen, askeri zaferi değil, düşmanı her defasında bir süreliğine zayıf düşürmeyi ve takatsiz bırakmayı hedefleyen bir strateji. Ben saldıracağım o güç kaybedecek ama bir süre sonra tekrar toparlanacak ve ben yine saldıracağım! Bu şekilde hiç kimsenin galip gelemeyeceği, zafer kazanamayacağı bir sürekli savaş doktrini dünya tarihinde bir ilk sayılabilir. Gerçekten de yenidir. Yürütülen savaşta sonucun değil, sürecin önemli olduğunu iddia eden bu görüş, açıkçası savaş sanatı açısından hiçbir ciddiyeti olmayan pespaye bir fikirdir. Yani olagelen şudur: Savaşların sonlanmasının, bitip bitmemesinin, kimin galip kimin mağlup olduğunun önemini kaybetmesi ama savaşların bizzat kendisinin öne çıkması. Savaş artık sadece seyir halinde iken anlamlıdır. Başlangıç ve sonuçlarının çok önemi yoktur. Seyir halindeki iken karşı tarafa verdirilen zayiat, geliştirilen ittifaklar, dost kim düşman kim bunun her defasında yeniden ve yeniden tespit edilmesi, savaşın getirdiği maddi kazançlar, savaşın yeni jeopolitik denklemler yaratması, savaş alanının savaş teknolojisinin deneme sahası haline getirilmesi… Artık bunlar önemli ve birincildir. Dünya, galibi olan ama zaferi olmayan savaşlar dönemindedir.  Savaş teorisinde zafer ile pirüs zaferi arasında, galibiyet ile iradenin teslim alınması arasında çok ciddi farklar vardır. Bugün bunların sanki aralarında hiçbir fark yokmuşçasına ele alınışlarına şahit oluyoruz. İşte Trump ne diyor, “İran’ın hava ve deniz kuvvetleri çökerttik, tüm liderlerini öldürdük, zafer şimdiden bizimdir” demiyor mu? Gerçekte olan bu mudur peki? Dünya adeta galibiyet, mağlubiyet ya da yenişememeden kaynaklı barış gibi kesin kategorilerin olmadığı bir savaşlar döneminden geçmektedir.

Profesyonel boks müsabakalarında, kaybedenin de en az kazanan boksör kadar büyük paralar aldığı bir mücadelede gerçek zaferin,- milyar dolarların-  asıl sahibi nasıl ki organizasyonlar ve bahis şirketleriyse kurşun ve bombalarla sürdürülen hakiki savaşta da gerçek zafer sahada kazanan ve kaybeden ordular ve rejimler değil,  emperyalizmin askeri-endüstriyel kompleksidir. Bugün ABD’nin  ‘kaybederken bile kazanmasının’ açıklanması işte burada gizlidir.

Peki, İran başta Hamaney olmak üzere onca üst düzey askeri ve siyasi lider kaybına, savunma ve enerji alt yapısının ciddi şekilde tahrip edilmesine, deniz ve hava kuvvetlerinin çoğunu kaybetmesine rağmen savaşta nasıl oluyor da bu kadar ciddi bir direniş sergileyebiliyor? Bunun sadece Trump-Netanyahu ikilisinin “liderleri öldür,  stratejik tesisleri vur,  İran halkını rejime karşı ayaklandır “ şeklindeki savaş tarihinin belki de en öngörüsüz ve aptal planından kaynaklanmadığı ortada.

Öncelikle İran daha önce hiç sömürge olmamış bir ülkedir.

İran, Rehber’ini ve kıymetli lider kadrolarını kaybetmesine rağmen dağılmadığı gibi, savaşta çok daha azimli ve stratejik davranmaya başladı.

28 Şubat’tan önce rejimin değişmesini isteyen İran halkı, emperyalist güçlerin dehşet bombardımanlarıyla birlikte İran ülkesinin düşman çizmeleriyle işgaline göz yummayacaklarını gösterdiler. Ama bilinmeli ki, İran halkı hala devlet-rejim farkı hakkındaki görüşlerini korumaktadır. Bugün emperyalizme karşı devletlerinin yanında olmaları rejim değişikliği yönündeki fikirlerinin değiştiği anlamına gelmemektedir.

İran direnişinin, emperyalist koalisyonun önceden hesap edemediği olası gelişmeleri öngörerek hareket ettiği ortaya çıkıyor. İşte Hürmüz boğazının artık sadece İran savaşının değil tüm dünyanın meselesi haline gelmesi, savaşın Körfezi kapsayarak bölgeselleşmesi, işbirlikçi Körfez emirliklerinin ABD’ye, “aman başladığın işi bitirmeden gitme” şeklinde yalvarır hale gelmesi, Kürtlerin savaşa fırsatçı yaklaşmaması, “bekle ve gör” pozisyonu alması ve ABD’nin NATO ülkelerini arkasına alamaması. Bunların hepsi savaşın gelişimde karşı karşıya kalınacak, hesap edilebilir olaylardı. Ve hepsi birbiri ardına gerçekleşti. Ne yapay zekânın otonom silah sistemleri ne İsrail’in ahtapot doktrini ne demir kubbe, ne Pentagon’un 1 triyon dolarlık savunma bütçesi ve ne de “sıfır hata” payı olan balistik füzelerle  “erken bir zafer” kazanılamayacağı ortaya çıktı. Erken zafere kilitlenmiş bir savaş senaryosu ile yola çıkan emperyalist koalisyon, bu gerçekleşmeyince her adımda gün be gün tökezlemeye başladı. Yüksek ateş gücünü sürdürdü ama bu beraberinde herhangi bir taktik başarı ya da savaşta ileri mevziler kazanmayı beraberinde getirmedi. Savaş hızla  “küresel” ve “siyasal” bir hal aldı. Başta bölge devletleri olmak üzere Avrupa, Rusya, Çin için bu savaşın siyasal sonuçlarının neler olacağı savaşın kendisinden daha önemli hale geldi. Savaş öyle bir hale geldi ki, mevcut durumda askeri olarak kazananı olmayan, olması da mümkün olmayan bir durum ortaya çıktı. Trump Rusya’nın Ukrayna’da uygulamak istediği ancak başarısız olan erken zafer taktiğinden ders çıkarmamakla kalmadı, Venezüella’da başarılı olduğu modelin İran’da da aynı şekilde başarılı olacağını düşünerek ikinci bir taktik hataya düştü. Oysa bizzat ABD Genelkurmay’ı Hürmüz konusunda Trump’ı uyarmıştı, savaşın tam da bu noktada çıkmaza girebileceğine dikkat çekmişti. ‘Bolivarcı sosyalizm’ in’  iyiden iyiye içinin boşaldığı bir ülke haline gelen Venezüella ile İran’ın  “Velayet-i fakih” sistemini -ki artık Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Haşdi Şabi ve Yemen’de Ensurullah hareketiyle bir bölge ideolojisidir- aynı kefeye koymak yapılabilecek en büyük yanlıştı. Direniş ekseni, Rehberlik Makamı’nın, -İmam’ın Çizgisi- ulus üstü kimliğinden kaynağını almıştır. İran, her şeyden önce tarih, vatan ve devlet mefhumlarını Velayet- Fakih gibi özgün bir ideoloji çerçevesinde ayakta tutan bir devlettir. Dünyada kendini “bir ideoloji ile” var eden ve sürdüren kaç ülke kaldı? Şii-Fars kimliği ile Velayet-i Fakih sisteminin bütünleşmesiyle oluşan İran paradigması çok güçlü bir doktrindir. Emperyalist koalisyonun en zayıf, en öngörüsüz olduğu nokta bunu hesap edememiş olmasıdır. Velayet-i Fakih bölgede Şii Direniş Ekseninin ideolojik şemsiyesidir. Arap rejimleri Velayet-i Fakih sisteminin İran için Şeriat’tan daha üstün olduğunu gayet iyi bilirler. Namaz, Oruç, Hac vb. farizeler, bunlar İslam Hükümeti’ne göre ikincildir ve İslam’ı korumak adına askıya alınabilirler.

İran savaşı herkes için pandoranın kutusunu açtı.

Neredeyse düşük yoğunluklu bir 3. Dünya savaşı gibi seyreden İran savaşı hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı yeni bir dünyanın kapılarını açmıştır. Bunu enine boyuna düşünmek gerekiyor. Emperyalist koalisyonun bir kara savaşına gerek kalmadan içinde otonom yapay zeka sistemlerinin de olduğu en sofistike silahlar eşliğinde ve ele geçirdiği hava sahası hakimiyetiyle İran’ı düşürme taktiği başarısız oldu. Dini ve askeri liderliğin öncü kadrolarının öldürülmesi de İran’ın savaş yönetimi ve azminde bir kırılma, bir zafiyet oluşturmadı. İran halklarının şehir şehir ayaklanacağı hesabı ise  tam bir fiyasko ile, tersine bir etki ile halkta ABD-İsrail nefreti yarattı.

Bu savaş bir bakıma yapay zekâ karşısında insanın direnişi olarak ta okunmalı. İran savaşı tarihe yapay zekânın insana karşı verdiği ilk savaş olarak geçecektir. Savaşın başında yapay zekânın nasıl başarılı olduğu, “Tahran’ın Kudüs kadar iyi tanıyoruz”, “Takip edilen kişilerin ‘yaşam modellerine’ kadar çıkarıyoruz.” Şeklinde anlatılıyordu. “PALANTİR” isimli sistem ile Hamaney’in yeri doğrulanmış, CLAUDE isimli başka bir sistem, PALANTİR’den gelen verileri analiz etmiş ve İran radarlarını vuran dronlara saldırı emri vermişti! Ve STARSHİELD 480 uydu ile İran’a iletişim blokajı uygulamıştı. Ama hiç biri savaşın kaderinde tayin edici bir sonuç yaratamadılar. Hürmüz, İran’ın elinde savaşta beklenmedik derecede üstünlük sağlamasına yarayan bir silaha dönüştü. Yapay zekâ, kendi coğrafyasını taktik üstünlüğe çeviren güç karşısında çaresiz kaldı.

Savaşta bir diğer önemli gerçek direnişe ruhunu veren ideolojik muhtevadır. Yazımızın gelecek bölümü  “Velayet-i Fakih” başlığı altında bu olacak.