Teknik aksaklıklardan ötürü bugün yayınlayabildiğimiz bu yazı, 7 Mart 2026 tarihinde yazılmıştır.
– Komün Yayın Kurulu
Yazımızın ilk bölümünde İran Savaşı’nın daha çok politik fiili durumu üzerinden gelişmeleri ve genel etkilerini özet olarak değerlendirdik. Ama savaşın tüm dünya halkları üzerindeki kültürel ve moral etkileri ve asıl olarak dünya emekçi halkları ve devrimci komünist güçler başta olmak üzere tüm direniş dinamikleri açısından ideolojik etkileri, çok daha önemli ve ayrıntılı değerlendirmeleri gerektiriyor.
Burada kısa bir başlıkla İran’ın iç durumunu da değerlendirmek gerekiyor. Dışarıdan müdahale olsun, olmasın, mevcut İran Molla rejimi devam edemez. İran halkları, dış güçlerin müdahalesi, kışkırtması sonucu ayaklanmıyor; tersine, dış tehditler kitle muhalefetini yavaşlatıyor. Farslar başta olmak üzere İran halkları ve emekçileri öyle bir durumdaki, kısa aralıklarla binlerce ölü vererek ayaklanıyorlar; bu çok görülmüş bir durum değil. Kitleler, politik zulmün yanında derin bir yoksullaşmayı yaşıyor; daha doğrusu yaşayamıyor ve ölüm kusan Molla rejimine kesintisiz direniyor. Tam burada İran muhalefetinin en büyük ve etkili gücünü oluşturan Kürtlerin en güçlü örgütü PJAK, ne molla rejimi ne de emperyalist savaş ve operasyonun sonucu olarak gündemleştirilmesi muhtemel şah rejimi diye açıklama yaptı. Yine savaşın ön günlerinde PJAK’ın da içinde olduğu beş Kürt partisi, emperyalist saldırıya ve işbirlikçilerine de molla rejimine de karşı olduklarını açıklayıp Molla rejimine İran halklarının demokratik ve yaşamsal taleplerini sundular. Tıpkı Esad gibi Fars şovenistleri bu çağrılara kulaklarını kapadılar. Bu gelişmeleri bilmelerine rağmen, TC medyasının faşist borazanları kudurgan bir şovenizmle Kürt düşmanlığını körüklemek için PJAK’ı sivrilterek Kürtlerin İsrail ve ABD ile işbirliği içinde olduğunu ve emperyalistlerin Kürtleri silahlandırdığı yalanını yaymaya devam ediyorlar.
50 yıla yaklaşan bir zamandır Molla rejimi muhalif İran halklarına ve emekçi sınıflara kan kusturuyor. İran Molla rejimi büyük tarihsel Fars ülkesini ve halkını adeta zamandan koparıp 1400 yıl önceki dünyaya götürdü. Molla rejimi için emperyalist saldırılardan daha büyük tehdit tüm toplumda yaygınlaşan rejim düşmanlığıdır. Bu savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın faşist Molla rejimi sürdürülemez noktaya varmıştır.
Türkiye’deki faşist rejim de aynı durumda, devam edemez noktaya yaklaşıyor. Sistem karşıtı farklı dinamiklerle birlikte hem AKP-MHP arası, hem de AKP ve MHP’nin ayrı ayrı kendi içlerinde ve devlet bürokrasisi içinde sert çatışmalar sürüyor. Bu çatlak, bürokrasiye, yargıya, çeşitli devlet kademelerine yapılan atamalara ve yürütülen operasyonlara yansıyor.
Bu savaş ve bundan sonraki benzeri saldırılara yalnızca taktik veya strateji üzerinden yaklaşılamaz; bu bir mevzide süren savaşı kazanma değil, emperyalizmin kadir-i mutlak görüntüsünün bozulması yanıyla ele alınmalıdır. Emperyalistlerin ve dev tekellerin gücü her şeye yetmez, bütün dünyayı ve milyarları teslim alamazlar. Katliamlar, derinleşmiş sistem krizini çözmez; tersine, uçurumu daha fazla derinleştireceklerdir.
Soykırımlar, katliamlar ve dünyanın Nazifikasyonu
Bölgemizde İran, Suriye, Lübnan, Gazze ve en son Rojava’da yaşananları, Latin Amerika Venezuela’da ABD tarafından yürütülen operasyonu, bir toprak meselesi görmüyoruz. Sadece siyasi bir mesele olarak da ele alınamaz; bilindik bir savaş veya çatışma yaşanmıyor. İlk insandan bu yana, yeryüzünün tanık olduğu en aşırı canavarlık örneğine, emperyalist haydutluğun ve kitlesel soykırımların en pervasız uygulamalarına tanık oluyoruz. Bunlar, şu veya bu tarif edilen sorunlara benzemiyor; insanlığa karşı bir saldırıdır, toptan varoluşa bir saldırıdır. Çünkü bu bir siyasi anlaşmazlık değildir. Vahşileşen, kendisini Batı Medeniyeti olarak adlandıran sapkınlaşan bir sistemin devletler topluluğunun, tüm beşeriyete ve kainata karşı savaşıdır. Batı emperyalizminin saldırıları, dünyanın geri kalanına yöneliktir; ancak bununla sınırlı değildir, aynı zamanda kendi emekçi sınıflarına ve genç kuşaklarına yönelik bir imha saldırısıdır.
Normal aklın durduğu noktada devrimci akıl devreye girer. Akıl, dönemin genel ortamından etkilenir. Konjonktürel mantık yürütme biçimleri egemen ideolojinin ağır belirleyiciliği altındadır. Konjonktürel mantık, kolay aşılamaz; ancak sıçramalarla, devrimci çıkışlarla aşılabilir. Bugün politik ortamın hakim tarzından kurtulamamak tüm devrimci ortamı felç etmiş durumda.
Kudurmuş bir dünya; neredeyse tüm dünyada Auschwitzler yeniden yaşanıyor. Başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa, “Auschwitz bir daha yaşanmamalı” diye yeminler etti. Batı uygarlığının Auschwitz’i reddettiği büyük bir yalan, bugün tüm mazlum halklar ve direnenler için tüm dünya büyük bir Auschwitz’tir. Halklara ölüm kusan emperyalistler kıyıcılıkta Hitler faşizmi ile yarışıyor. Ancak tarihin hiçbir döneminde toplumlar, böylesine ilkel vahşete teslim olmadı; vahşet hiçbir alanda ebedi hükümran olamaz. Hitler, bütün Avrupa’yı ayaklarının altında çiğnemesine rağmen, en güçlü olduğunu sandığı anda tepetaklak oldu. Bu yeni Hitler taslaklarının da sonu benzer olacak.
ABD, gözü dönmüş bir çılgınlıkla, tüm dünya ile oynuyor. Emperyalist canavarlık güç zehirlenmesine uğramış, her tarafa saldırıyor. Trump, Hitler rolüne soyunmuş; ancak Hitler çok güçlüydü, Almanya’yı tek vücut halinde birleştirmiş ve tüm Avrupa’nın lojistik ve siyasal desteğini arkasına almıştı. Tüm kapitalist dünya, antikomünist histerilerle arkasında toplanmıştı. ABD’nin bu gücü yok; tüm kapitalist güçleri metazori hizaya sokan bir karşı sistem yok; herkes herkesle savaşıyor, gücü yeten gözüne kestirdiğine saldırıyor; tam kurtlar sofrası bir kapitalist dünya.
Tarihin kırılma anları vardır. ABD, gücünün zirvesindeki tüm imparatorluklar gibi çok kırılgan bir dönemi yaşıyor. En başta kendi içinde gittikçe sertleşen bir iç savaş düzenine giriyor. Her yükseliş, diyalektik olarak bir noktadan sonra inişe döner. Bizim dilimizde bu: “Her yükselişin bir de inişi vardır.” diye söylenir. Bütün yükselen ve göçen imparatorluklar gibi, ABD imparatorluğu da hegemon olarak kalamayacaktır, baş aşağı gitmektedir ve kaybedecektir. Dünya tarihi, yükselen ve düşen imparatorluklar mezarlığıdır. Roma’nın tarihi, savaşları, Pax Romana zirvesi ve çöküşü büyük tarihsel derslerle doludur. Cengiz Han’ın Moğol imparatorluğu, dünyada en geniş coğrafyaya yayılan imparatorluktur, kısa zamanda dağılmıştır. En uzun süre yaşayan Roma imparatorluğu da dünya imparatorluğu düzeyine yükseldiğinde, düşüşe geçmiş ve paramparça olmuştur. Ardından Arap, Osmanlı imparatorlukları, Roma Cermen ve Avusturya-Macaristan imparatorlukları yükselmiş ve gerileyip küçülmüştür. Tarihin bu yasaları azgın modern ABD imparatorluğu için de geçerlidir.
Geçmiş dönemin tüm yapı ve kurumlarının hükümsüz hale geldiği bir dünyadayız
Tüm dünyada “olağanüstü hal” uygulanıyor, savaş yöntemleri ve silahlar kökten değişti. İstihbarat savaşları öne geçti. Günümüzde savaşlar, teknoloji harikası insansız öldürücü silahlar eşliğinde; istihbarat, teknik ve özel savaş yöntemleriyle yürütülür bir hale geldi. Devletler tüm kurumları ve personeliyle kontra örgütlenmelere dönüştürüldü, devlet kontrolündeki tüm cemaat, tarikat türü örgütler silahlandırıldı.
Geçmiş tarih bir yana tarihin bu dönemi de bitti. Siyasi partiler devlet içine içerildi, devletler bütün gücü kendilerinde topluyor, partilerin hükmü kalmadı. Sivil toplum üzerine inşa edilen görüşler tümden buharlaştı, her türlü açık sivil alanlar ve sivil örgütler etkisizleştirildi, artık yaşam hakkı tanınmıyor. Bu dönemle birlikte mevcut stratejik pozisyonlar ve bu doğrultudaki teorik kalıplar, örgütlenme yöntemleri, savaş tarzları miadını doldurdu. Devrimci partiler, geçmiş tarzda devam ettikleri için etkisizler. Yeryüzündeki süreklileşen isyanlar karşısında sıfır derecesinde etkisizliğimiz bu donmuşluktan kaynaklanıyor.
Devletleri, hükümsüzleştiren yeni bir döneme geçildi. Güçlü olan gözüne kestirdiği devletleri teslim olmaya zorluyor, olmazsa her türlü kanlı senaryolarla teslim alıyor. Bu bir boyutu. Diğer boyutu ise rıza üretme mekanizmalarının geriye doğru çekildiği; gözetim, baskı ve şiddet mekanizmaları temelinde devletin yeniden reorganize edildiği, bu anlamda yeni bir devletin ortaya çıktığı zamanlardayız. Ama bu devletler, bildiğimiz 20. yüzyıl devletler modeli olmayacak. Bugün karşımızda geçmişin efsunlu devletleri yok; baskı ve katliamcılığı derinleşen, çürümüş, ileri teknolojinin ölümcül silahlarıyla donatılmış savaş makinesi olarak teşhir olmuş oligarşik diktatörlükler olarak varlar. Bir dönem rıza üretici özellikleri görülmeyen ve indirgemeci bir yaklaşımla değerlendirilen burjuva devletler; bugün açık, çıplak halk düşmanı şiddet, imha ve katliam araçlarına dönüşmüş olarak karşımıza çıkıyorlar. Bugün de devletin bu yönü tam anlamıyla görülemiyor.
Haritalar kağıt üstünde duruyor; ama sınırlar içinde dünya zorbalarının sözü geçiyor. Nasıl ki güç haritası değişiyor, bunun bir adım sonrası coğrafi haritaların, ülkelerin değişmesidir. Ancak bu, sadece Ortadoğu için değil, bütün dünya için muhtemeldir. Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan Ortadoğu’daki bütün haritalar yapaydır; aynı şey Latin Amerika, Asya ve Afrika’daki ülkeler, Balkan ülkeleri, Kafkasya dahil tüm küçük ülkeler için geçerlidir. Artık bu ülkeler, eski dünya topluluğunun kabul gören parçaları değil, adeta yapay devletler durumundadır. Haritalar değişmiyor, ama kağıt üstünde kalıyor, tüm zayıf ülkeler vasal durumuna getiriliyor.
Bir dönemin uluslararası kurumları çoktan eskidiler; kurulduklarında da eşitsizliğin ve hegemonyanın kaleleri olarak matah şeyler değillerdi. Ancak kapitalizmin ihtiyaçlarını karşılayan araçlardı, bugün ise hurdalık durumundalar. BM vb. tüm uluslararası kurumlar hükümsüzdür; NATO bile artık eski NATO değildir. Kuruluşunda emperyalist çetelerin zoraki birlikteliği temelinde, bir antikomünistler ittifakı olan NATO, bu zoraki ortaklığını kaybetmiştir. Bugün NATO, kendi içinde gittikçe şiddetlenen bir çatışma içindedir. İlk büyük dünya savaşı, emperyalist Batı’nın kendi aralarında yaşanmıştır. İkinci savaş da yine Hitler’in arkasında saflaşarak komünizme karşı emperyalist ittifak olarak başlamıştı; ama dönüp kendilerini de vurdu. Bu üçüncü savaş ise tüm yeryüzünde iç savaşlar ve istilalarla sürse de emperyalistler arası her iki savaşı da geride bırakacak boyutlarda derinleşiyor.
Birçok devlet erirken, ABD korkunç derecede güç alanları oluşturmayı hedefliyor ancak bunun önünde ciddi engeller var; hem ekonomik gücü hem iç siyasal krizi bunu engelliyor. Dev askeri gücüyle tüm dünyayı karşısına almış durumda. Bu koşullar sonucu öyle büyük fırtına esiyor ki, tüm kanıksanmış kuralları, kurumları, dengeleri alt üst ediyor. Birinci Dünya Savaşı sonrası kurulan coğrafya düzenlerinin, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan küresel siyasi düzenin dayattığı devlet modelleri çatırdıyor. Avrupa’nın beş yüz yıl süren sömürge hakimiyetinin ABD için 21. yüzyılın ikinci yarısına kadar bile süreceği şüphelidir. Batı Medeniyeti denilen devletler, soykırımlarla başlattıkları tarihlerini soykırımla tamamlıyorlar! Yeryüzü onların mülkü değil. ABD ve İsrail’le soykırım ortaklığı yapan Avrupa, hızla kendi kuyusunu kazıyor, çöküşe doğru yuvarlanıyor.
Biz ne yapacağız?
Bütün güçler ve ülkeler ellerindeki bütün silahları kullanmanın, mümkün olan en yeni sofistike ölüm makinalarını, her çeşit silahları elde etmenin peşinde. Bu koşullarda ve geldiğimiz aşamada, sermaye ve devlete karşı mücadele eden hiçbir güç, devletlerin kazandığı bu çoklu teknik yeni araç ve yöntemleri göz önünde bulundurmadan, bu ölüm makinasına karşı 21. yüzyıl kent gerillacılığını yaratmadan ve taktik zenginlikle hareket etmeden varlığını sürdüremez. Devletlerin ve sermayenin gittikçe çılgınlaşan silahlanma yarışı karşısında özgürlük için mücadele edenler için yeni savaş taktiklerinde ustalaşmak temel bir zorunluluktur. Mevcut koşullarda devrim mücadelesinde askeri ve siyasi görevler her zamankinden daha öne çıkmıştır.
İran Savaşı nereye gidiyor, sonuçları neler getirecek, emperyalistler bir nevi kıyameti zorluyorlar; bu savaş geçmiştekileri geride bırakacak yeni bir dünya savaşı için dönülmez aşamaya doğru gidiyor. Bu aşamada bu çılgınlığı durduracak hiçbir güç yok, son sürat kıyamete gidiyoruz. Tek ve biricik önleyici güç, dağınık ve paramparça, örgütsüz milyarları bulan kitleler ve zayıf dünya devrim ve komünizm güçleridir. Devrimci güçler olarak, yerel düzeydeki bütün ayrılıkları, yeni bir gözle değerlendirmeliyiz; geçmiş geleneksel sol ekoller arası çatışma kanallarını hayat bitirdi, politik olarak da sonlandırmalıyız. İdeolojik mücadeleyi donduramayız ama gelenekselleşen düşmanlığa varan ideolojik kamplaşmaları siyasal yaşamın dışına sürmeli, yönümüzü tümüyle kapitalist vahşetle mücadele pratiğine döndürmeliyiz.
Devrimci mücadelede siyasal başarı ve kazanımlar hep “en gerçekçi”, “en akılcı” kabul edilenlerin reddedilip, beklenmedik ve yeni ataklarla gerçekleşmiştir. Dünya devrimci ve komünistleri, artık yıllara uzanan etkisiz konumları ve siyasetlerini düz devam ettiremezler. Bu, siyasetsizlikte ve güçsüzlükte ısrardır; sıçrama yapmak zorundayız. Kapitalizmin saldırısı ancak güçle durdurulabilir; mevcut konumlarını korumakta ısrar edenler, intihara karar vermiş demektir. Bu olağanüstü dönemlerde hiçbir örgüt, salt kendi gündemine daralarak mücadele yürütemez. Devrimci hareketin iç sorunlarına körleşenler, bu dönemde ayakta kalamaz. Bu koşullarda eski silahlarla ve eski tarzla savaşamayacağımız açıktır; yeni silahlar ve yeni bir savaşım tarzı tutturmalıyız. Gerçekte çoğunluk bunu görüyor; ama alışılmıştan kopamıyor, zihni konfor alanlarına teslim oluyor. Yeni bir teorik sıçrama yapamadığı için veya mevcut konumlanmasını sığınacak tek liman, tek yöntem olarak bildiği için durduğu yerde patinaj yaparak durumu idare ediyor.
Artık ülkelerin, devletlerin çökertildiği bir dönemdeyiz, bu koşullarda ideolojik olarak sendeleyenler düşecek, kararlı ve cesur olanlar yol alacak. Gelecek, tüm alanlarda güç ve şiddet üzerine kuruluyor; gelen öyle büyük fırtına ki, bu fırtınaya karşı kendisini ve mücadele güçlerini savaş koşullarına uygun inşa etmeyen, gereken savunma ve korumayla birlikte saldırı hazırlıklarına girişmeyen yapılar ayakta kalamayacak. Dünya artık yeni bir döneme geçti; aşırı ideolojikleşmiş, bir dönemin devrimci örgüt ve avadanlıklarına kilitlenmiş örgütler dönemi bitti. Emperyalizmin vahşetine karşı, köle isyanlarından daha geriye, zulme karşı ilk taşı atan adsız savaş komutanımıza uzanan binlerce yıllık isyan bilinci ve idrakini harekete geçirmeliyiz.
“Canavarlar zamanı” yaşanıyor, korkutucu ama artık canavarlar zamanındayız. Bu yüzden tüm kapitalizm karşıtı güçler, acil teyakkuza geçip geleneksel politik ayrılıkları dondurup küresel düzlemde mücadele ortaklıkları kurmaya geçmelidir. Tüm ülkelerdeki devrimci ve komünist güçler, iç parçalanma ve rekabet dönemini dondurup siper yoldaşlığını esas almalı; kapitalizme karşı tüm güçler ortak platformlar arayarak, emperyalist saldırılara karşı topyekun direniş hattı inşa etmelidir. Herkes, bütün kapitalizm karşıtı güçler, şunları bir yerlere not etsin: “Çivisi çıkmış dünya”da yalnız ve sadece güç konuşacak. Bu canavarca saldırılar, yeni güçleri ve yeni ortaklıkları zorunlu kılıyor, böylesi dönemler devrimci dönemlerdir ve devrimciler için hem büyük tehlikeler hem büyük fırsatlar dönemidir. Binlerce yıla uzanan ezilenlerin mücadele geleneği ve deneylerine sahip komünistler, bu fırsatları değerlendirecek birikime sahip tek gelenektir. Bazı özelliklerini ve gelişimini kavrayabildiğimiz, ama tam olarak tanımlanamayan bir dünya savaşı yaşanıyor; savaşlardan devrim çıkarma bilincine sahip tüm güçler, ayağa kalkmalı ve geleceğin dünyasını kurmak için harekete geçmelidir.
Uluslararası sistem denilen kapitalist emperyalizm, hiyerarşik ulus devletler bileşkesidir ama bu sistem çökmüştür. Uluslararası sistem çökmüş, devletler de çaresizse; bu insan cinsini hedef alan caniliklere karşı bir insanlık isyanı başlamak zorundadır. Bu topyekun yıkım güçlerine karşı artık ideolojik, örgütsel, ulusal ayrılıklar dönemi kapanmıştır. Artık bunun şu veya bu gerekçesi olamaz; yerkürenin ve insan neslinin devamı için bir savaş söz konusudur. Son model teknolojik silah, bomba ve füzeleriyle, içinde çocuk, yaşlı, hasta ayrımı yapmadan insanların yaşadıkları evleri toplu mezarlara çeviren, parçalanmış çocuk cesetleri ile alay eden ve bu canavarlıkları kahkahalarla seyredenlerle birlikte yaşayamayız. Onlara karşı durmak, anladıkları dilden cevap vermek zorundayız.
Peki biz bu taş gibi gerçekleri neden anlayamıyoruz? Emperyalizmin ulaştığı boyutları, dünyanın Nazifikasyonunu nasıl göremiyoruz? Dünya siyasetinde gücün ve silahların öne geçmesinin, siyasetin silahlarla yapılmasının geri dönülmezcesine tüm yeryüzünde yaşandığını neden idrak edemiyoruz? Hala neden Gazze’de, Lübnan’da, Rojava’da yaşananları dış mesele olarak algılıyor, canavarlığın asıl hedefinin kendimiz olduğunu kavrayamıyor ve gereken tedbirlere dönmüyoruz? Emperyalist saldırıyı yerel gerici faşist iktidarlardan koparan aklın geleceğimizi rehin aldığını kavrayamayanlar, bilerek veya bilmeyerek kendi burjuvazisini desteklemek durumuna düşer.
Bugün ulusal ve uluslararası siyaset sahnesinde yaşananları ve devletlerin faşistleşme yönündeki hızlı yönelimlerini yaşıyor, ama tam algılayamıyoruz. Bu, kavrayışsızlığımızdan değil tümüyle ideolojik bakışımızdan kaynaklanıyor. Bugün yaşananların bir tanesi bile geçmiş tarihte yoktur; küresel olarak yaşanıyor ve gene tarihte görmediğimiz sıklıkta, keskin, kitlesel bir şekilde halk isyanlarla buna hayır diyor. Peki tüm dünyada komünistler, ihtilalciler nerede? İnsanlığın bu çaresizlikten çıkışının tek yolu, devrimlerdir. Dünya tekrar devrimler dönemine geçebilir; bunu yapabiliriz, başka çaremiz yok. Bütün büyük isyanlar ve devrimler, en büyük kaos dönemlerinde gerçekleştirilmiştir; yine yapabiliriz, yapmak zorundayız.
Artık mücadeleyi ulusal sınırlarda sürdüremeyiz, savunma hatlarımızı ulusal sınırlarda daraltamayız, bölgesel düzeyde savunma ve saldırı hazırlıklarına girmeliyiz. Hiçbir toplum ve ülke, tek başına bu fırtınada ayakta kalamaz; bölgeselden uluslararasına uzanan enternasyonal direniş ağları oluşturmak zorundayız. Gazze’de yapılan her türlü canavarlık ve haydutluk, bundan sonraki emperyalist saldırganlığın göstergesidir. Gazze’de vurulan ve öldürülen yalnız Filistinliler değildi; Gazze’de vurulan bizdik, biz vurulduk, herkes tüm dünya vuruldu. Bu tüm insanlık için büyük bir acı ve utançtır. Bütün büyük kitlesel katlimlar sessizlikten güç aldı. Gazze nitelik sıçramasıdır; bundan sonra yaşanacaklar daha büyük Gazze katliamlarının habercisidir. Venezuela vb. gelişmeler, dönemin bir üst aşaması değil Gazze’nin devamıdır. Gazze’yi seyreden dünya toplumundan benzeri katliamlara tavır alması beklenemez. Gerçekte bardak tümüyle boş değil; tüm ülkelerde büyük bir kitlesel dayanışma ve haklıyı savunma bilinci mayalanıyor. Öte yandan kitlesel dayanışmaların düz devamı ile bu canavarlarla baş edemeyiz; bu yükselen uluslararası dayanışma ve enternasyonal mücadele bilincini, ancak bu zalimlere karşı devrimci ataklar ve vuruşlarla büyütebiliriz.
İdeolojik duruşumuz ve politik ajitasyonumuz, radikal ve keskin sistem karşıtı söylemler içerse de örgütsel ve pratik eylemselliğimiz uzun yıllardır rutine kilitlenmiştir. Söylemler hayatı değiştirmez; değişimi pratik yaratır. Rutine sıkışmak, sistem içinden ve etkisinden kurtulamamanın somut göstergesidir. Devrimci yaratıcılık ve sıçrama, dostu da düşmanı da şaşırtan beklenmedik ataklarla gelir; düşman bizim tüm reflekslerimizi ve yapacaklarımızı biliyor ve hiç şaşırmıyor. Dost ve müttefiklerimiz ise yine mi aynı beceriksizlik, hiç mi küçük bir parıltı olmayacak karamsarlığındadır. Devrimler tarihinden biliyoruz; devrimci yükselişler, gerileme dönemlerinden çıkış ve devrimci sıçrayışlar, hep düşmana beklemediği yerden ve beklemediği yöntemlerle saldırılar sonucu gerçekleşmiştir. Rutine kilitlenmek öldürücüdür. Rutin ve kendini tekrar, iktidarın ve devletin kontrol alanındadır; devletin kontrolünden sıyrılıp ileri fırlayan çıkışlar, devrimci ortamı canlandırır, devrim güçlerini büyütür.
Bugün antiemperyalist mücadele, dünden daha çok enternasyonal bir içerik kazanmıştır
Savaş, tüm komünist ve devrimciler için bir başka mücadele dinamiğini öne çıkarıyor. Çürümüş ve can çekişen kapitalist emperyalizm, tüm var oluşu yok oluşa sürüklüyor. Bugün savaş koşullarında emperyalizm, dünya halkları için her zamankinden daha büyük bir tehdit oluşturuyor ve emperyalizme karşı mücadele, daha güncel ve acil hale geliyor. Bu azgın emperyalist haydutluk ve yağmacılık, emperyalizme karşı mücadeleyi her zamankinden daha önemli, acil ve zorunlu hale getiriyor. Emperyalizme karşı mücadele, “Küresel Güney” diye adlandırılan dünyanın tümü için hayat memat meselesi veya varlık yokluk sorunu haline gelmiştir. Ama emperyalizme karşı mücadele, geçmişteki gibi “vatan”, “bayrak”, “ulus”, “yurtseverlik” vb. değişik millici duygular temelinde, kendi burjuvazisini desteklemeye düşen tarzda yürütülemez. İstisna birkaç örnek dışında tüm devletler, emperyalist dünya sisteminin parçalarıdır. TC devleti ise bu sistemin halk düşmanı kanlı ve en kirli ayaklarından birini oluşturuyor. Türkiye burjuvazisi, bölgede emperyal ve sömürgeci politikalar izliyor. Türkiyeli devrimciler olarak mızrağın sivri ucunu ABD-İsrail ile birlikte faşist TC iktidarının yayılmacı politikalarına döndürmemiz gerekiyor.[1]
Antiemperyalist mücadele, emperyalizmin saldırısı altındaki halklar için olduğu kadar, bizzat emperyalist merkezlerin emekçi sınıfları, kadınları ve gençleri için de can alıcı mücadele görevidir. Emperyalist dünya oligarşisi, kriz derinleştikçe kendi bedenini yiyen canavarlara dönüşüyor, kendi halklarına karşı da savaşa hazırlanıyor. Tarihin gösterdiği gibi her dış savaş, aynı zamanda iç savaştır. ABD ve tüm Avrupa ülkelerinde yükselen yeni Nazi partileri, dünya devrimci güçlerine olduğu kadar, hatta ondan önce, bu ülkelerin emekçi sınıflarına yönelik can alıcı tehdittir. Yeni Nazilik, emperyalist sermayenin emekçi sınıflara dönük sivri ucudur.
Kapitalist sistemin geldiği aşamada emperyalizme karşı mücadele dünyasal yani, enternasyonal bir içerik kazanmıştır. Derinleşen emperyalist savaş, bunu daha da öne çıkaracaktır. Emperyalistlerin savaş hazırlıkları, tüm coğrafyaları ve halkları hedef almaktadır, hedef tüm dünyadır. Bundan dolayı emperyalizme karşı parçalı mücadele başarılı olamaz. Mevcut durumda direnişler, zorunlu olarak ulusal birimler üzerinden yürüyor; ama bir ülkede başlayan isyan bölgeyi etkiliyor, bazen bölgesel başkaldırılara dönüşüyor ve tüm dünyadan dayanışma olarak karşılık görüyor. Bu durum, emperyalizme karşı mücadelenin enternasyonal bir boyuta sıçradığını gösteriyor. Bu nesnelliklerden dolayı günümüzde emperyalizme karşı mücadele enternasyonalizm için mücadeleyle iç içe geçmiştir. Bugün tüm kapitalizm ve emperyalizm karşıtlarını birleştirecek bir antiemperyalist enternasyonal cephe acil hale gelmiştir.
Her şey gelip çelişki kavrayışına dayanıyor
Kendi gerçekliğimizi bilerek ve gözümüzü ufka dikerek, buradan kendi gerçekliğimize uygun somut örgütsel pratiklerimize, mücadele alanlarında kazanmak için gereken önceliklere geçebiliriz.
Devrimci potansiyeller ve muhalif öfke, kitlesel olarak tüm toplum kesimlerinde birikiyor. Politik ortam ise çok yönlü beklenmedik değişimlere gebe. Dünya için söylediğimiz gibi bölgemizde ve Türkiye’de bugün yaşananların bir tanesi bile geçmiş tarihte yaşanmadı. Saray faşizmi, devletin kurucusu partisini bile düşman ilan etti; tasfiye edip kendi kontrolüne almak istiyor. Muhalefetin Cumhurbaşkanı adayını, öyle böyle değil, dış güçlere casusluk yapmak ve vatana ihanetle yargılıyor. Dünya ve bölge dengeleri ile içerideki sıkışmasının dayatmalarıyla, Kürtlerle görüşme yürütürken, tüm diğer muhalifleri tasfiye etmek için harekete geçti. ESP başta olmak üzere, tüm açık mücadele alanlarındaki güçlere saldırıyor. Bu, önümüzdeki dönemde yasal kırıntıların dahi ortadan kaldırılacağını gösteriyor. Göz önünde gerçekleşenler dahil beklenmedik saldırılara hazır olmamız gerekiyor.
Bunun yanında bir temel ağır gerçeği hep hatırlayalım; bugün Türkiye tam adıyla açlar ülkesidir. Cumhuriyet tarihi boyunca; II. Dünya Savaşı koşullarında bile bugünküne benzer bir yoksullaşma ve yoksunluk yaşanmadı. Zamanın İnönü iktidarında da ağır bir sömürü ve soygun yaşanıyordu; ama kitleler, bugünkü boyutlarda yoksulluk içinde değildi. Ölüm hangarlarında köleliğe zorlanan işçi yığınları ve emekliler, yani toplumun çoğunluğu çıplak açlıkla karşı karşıya. Doğaya ve kentlere saldırı, tam adıyla yeni kesimleri mülksüzleştirme saldırısıdır. Türkiye’nin 90 milyona varan nüfusunun bütün birikimlerini ve coğrafyanın yer üstü ve yer altı tüm zenginliklerini talan eden islamcı yamyamlar, artık her yere ve tüm değerlere saldırıyor. Türk sermayesi talan edecek bir şey bırakmadığı için kendi uzuvlarını yemeye başlayan canavara benziyor.
Her çeşit lumpenlik tüm toplumda egemenlik kurdu. Şirret bir ikiyüzlülük ve gücü gücü yetene hukuku, sistemin tüm dokularına yedirildi. Kifayetsiz muhterisler, hiyerarşinin en yüksek tepelerine oturtuldu; en tepedekinden en alttakine tüm bürokrasi ve kamu görevlileri militanlaştırılıp iktidar koruyucularına dönüştürüldü. Dinci faşizan bir siyasal lümpenlik, ölüm naraları ve kanlı bayraklarıyla sistem, devlet, siyasal alan dahil gündelik hayatı esir almış durumda.
Bu koşullarda yoksulluk, özgürlük yoksunluğu, doğaya ve kentlere saldırı, açların öfkesi ve kadın katliamları, mücadele hedeflerimizin başında yer almalıdır. Bütün bu faaliyetleri, faşist Saray rejiminin yıkılması hedefine bağlı olarak yürütmeliyiz. Türkiye halkları, henüz bir devrim bilincine kavuşmamıştır; ama Saray faşizmini yıkma bilincine ulaşmıştır. Toplumun çoğunluğu, Sarayın yıkılması isteğini, etinde ve kemiğinde hissetmektedir. Bu temelde adalet arayan, el konulan özgürlüklerini ve haklarını savunanlar, her türlü güvenceden yoksun açlıkla terbiye edilen işçi ve emekçiler, geleceği olmayan gençlik, katliamların hedefi kadınlar, doğasını savunan kır yoksulları ve evini savunan kent yoksulları toplumun ezici çoğunluğunu oluşturuyor. Bütün bu öfkeli ve devrim potansiyeli güçler, devrimci alternatif yokluğunda düzen içi solumsu, ‘sosyal demokrat’ veya daha keskin radikal faşist ve dinci odaklara kayıyor. Bu büyük emekçi ve devrimci muhalif potansiyeli, ancak devrimci bir alternatif yaratarak faşizmin karşısına dikebiliriz. Bütün faaliyetlerimizi çoklu görevleri kucaklayacak bu öncelikli hedeflere yöneltmeliyiz.
Bütün bu gelişmelere tüy diken tüm dünya kamuoyuna sıçratılan Epstein pisliklerinin neyi gösterdiğini anlatarak bu yazıyı bitirelim.
Pedofili hastası ve gençlik iksiri olarak gençlik kanı içen yamyamlaşmış dünya oligarşisinin Epstein adasındaki rezaletleri, bizzat ABD Adalet Bakanlığı tarafından sansürlenmiş olarak basına verildi. Trump’ın İran Savaşı’na Epstein şantajıyla MOSSAD tarafından zorlandığı, tüm dünya medyasında konuşuluyor. Bunun gerçekliğini tam olarak bilemeyiz; ama yukarıda da söylediğimiz gibi yaşanan, çok taraflı, herkesin herkesle savaşıdır. Trump ve Netanyahu, İran üzerinden yalnız tüm dünyaya karşı savaşmıyorlar; aynı zamanda kendi ülkelerinde, rakip emperyalist ve siyonist kliklerle savaşıyorlar. Dışarıdaki savaşlarda son tahlilde ortaklaşsalar da kendi aralarındaki savaş bazen öne çıkıyor. Bugün her şey karma karışıktır; savaşta Epstein rezaletinin gündeme getirilmesi, muhtemeldir ki emperyalistler ve siyonistlerin kendi içlerinde yaşadıkları iç savaşla ilgilidir.
Epstein pisliklerini dünya kapitalizminin başka bir semptomu olarak analiz etmek önemli. Bu tür olaylar üzerinden atlanacak olaylar değil; söylentilerde dile getirilenleri tam olarak anlatacak kelime bulmak zor, daha doğrusu diller aleminde bu yaşananları anlatacak kelime bulunmuyor. Artık şimdiye kadar kullandığımız kavramlar yetmez; hatta şimdiye kadar kullandığımız kelimelerle de konuşamayız. Konuşsak da kimse dinlemez. Kavramları olduğu gibi kelimeleri de gerçeğin dili haline getirmek, keskinleştirmek zorundayız. Dünya pedofili ve yamyam bir oligarşi eliyle yok oluşa sürükleniyor. Tüm yeryüzünü kana bulamaları, soykırımlar yetmedi; çocuk tecavüzüne ve çocuk eti ve kanıyla beslenmeye vardırdılar işi. Epstein meselesi ve daha niceleri psikopat, sapkın vb kişilerle açıklanamaz; bu tam olarak kapitalizmin hikayesidir. Açığa çıkan irin, kapitalist sistemin gerçek yüzüdür. Bu yaşananlar tek bir şeye işaret ediyor; çöküş ve son. Ya kapitalizmi yıkacağız ya da onlar tüm varoluşu sonlandıracaklar. Kapitalizmle birlikte yaşayamayız. Tarih bu rezillikleri nasıl kaydedecek, tarihin bu dönemine ne ad verilecek? Açık ki kapitalist gelişimin zirvesi, çürümenin zirvesini gösteriyor. Bir tarihlerde “tarihin sonu” diyen Fukuyama’nın kehaneti tersten gerçekleşiyor; tarihin değil kapitalizmin sonu geliyor.
Mevcut durumda bu kanlı dönemin bütün yükü, dünyanın zayıf ve böylesine güçsüz tüm devrimci ve komünistlerinin omuzlarına binmiştir. Altında iki büklüm olsak da, çare yok bu yük omuzlanacak, bu yol yürünecek. Zaman, bu zor görevleri kader olarak önümüze çıkardı; istesek de istemesek de bu yol yürünecek. Koşullar ne olursa olsun, karamsarlığa ve yenilgici ruh haline yer yok. Bir dönem bitmiyor, bir çağ değişmiyor; sınıflı toplumlar ve en azgın biçimi olan kapitalizm altında insanlık tarihinin bittiği dönemdeyiz. Bütün coğrafyalarda ve bütün kıtalarda halklar ve emekçiler, biteviye çığlık çığlığa isyanlarla bunu haykırıyor: Ya yok oluş ya sosyalizm!
Mehmet Güneş
7 Mart 2026
[1] Bu yıl Türkiye’de yapılması planlanan NATO toplantısına bu saikle şimdiden hazırlanmalıyız.
