Ulrike Meinhof yukarıdaki cümleyi sanki bugünler için kurmuş.
Kürt halkı kadar Türkiye ve dünyanın enternasyonalist devrimcilerinin de üstüne titrediği Rojava’da yenilen darbenin yarattığı sarsıntı ne kadar normalse, o “anda” takılıp kalmak da o kadar anormaldir. Çünkü Halep-Eşrefiye’deki direniş, Mazlum Abdi’nin Şam’da teslimiyet kağıdını imzalamayıp direniş kararını ilan etmesi, silahını kuşanarak mevzilenmesi, dört parça Kürdistan’da ve Avrupa’da yüzbinlerin adımlarıyla ilan ettiği irade beyanı şok, yenilgi ve teslimiyeti değil mücadele azim ve kararlılığını dillendiriyor. Kürt sokağı üzgün olmaktan öfkeli olmaya geçti bir hafta içinde; tüm aktörleriyle devrimci enternasyonalist sahanın da adımlarını sokağa uydurmasını bekleme hakkına sahibiz.
Hata, doğru, yanlış tartışmalarını bu kader kavşağında “temel mesele” haline getirmeden, bilhassa Rojava sahasında varlık yokluk sorunuyla yüz yüze olan Kürt halkıyla aynı siperlerde mevzilenmek önceliklidir; ki o “siper” salt Rojava’da değil Türkiye, Kürdistan ve Avrupa’nın her yerindedir bugün.
Durum karmaşık, kafalar durumdan da karışık. Berrak olan tek şey canavarların önüne atılan ve direniş iradesini kuşanan Kürt halk gerçekliğidir. Onunla birlikte mevzilenmek ve mücadele azmini köstekleyen kafa karışıklıklarını ortak yürüyüşü sekteye uğratmadan gidermeye çalışmak yegâne sağlıklı tutumdur.
Uzun analizlere kalkışmaksızın temel başlıklar-anekdotlar halinde durumu anlamaya çalışalım.
Rojava devrimi, dinamikler, sonuçlar
*Bütün devrimler gibi Rojava devrimi de rejimin gerilediği ve ek olarak üzerine IŞİD belasının sarıldığı şartlardan yararlanarak yaşam buldu.
*2014-15 çözüm sürecini tıkayan dış dinamik Suriye idi. Erdoğan’ın, beslemesi Özgür Suriye Ordusu ile birlikte Esad rejimine saldırma teklifini YPG-Kürtler reddetti. Hem bu hem de Kobane’nin 26 Ocak 2014’te kurtuluşuyla birlikte Rojava Kürdistan’ının fiili bir siyasi varlığa dönüşmesi sadece süreci bitirmekle kalmadı, sömürgeci faşist rejimin içte ve dışta (cihatçı maşaları eliyle) dizginsiz saldırganlığının önünü açtı.
*Birkaç ufak çatışma dışında Kürtler Esat rejimine saldırmadı. Örneğin Kamışlı’da Esat rejimi, sona erdiği ana kadar Kürtlerle yan yana varlığını sürdürdü. Afrin’de, Kürtler’in silahlı varlığını koruyarak -tıpkı bugün Colani rejiminden istedikleri gibi- Esat Suriye’sinin parçası olma talebini kibirle reddetti Esat, yani Kürtlere otonomi vermektense Türkiye’nin Afrin’i işgalini yeğledi; ki bir cihatçı koridoru/hamisi olan Türkiye rejiminin Afrin, Cerablus ve Serekaniye hattındaki işgal bölgeleri Esat’ın sonunu hazırladı. Keza Rusya’nın özerklik temelinde Kürtlerle Şam’ı uzlaştırma çabalarına da sırt döndü Esat. Tutunabileceği son dalları da kırarak koşar adım çöküşe gitti.
*ABD ile masa başında oturup anlaşması gerekmiyor -ki IŞİD artığı Colani gerçeği onun da olduğunu gösteriyor- ama IŞİD salt varlığıyla dahi ABD için elverişli bir alet oldu. Yüzbinlerce ölüme mal olan ABD’nin Irak’ı işgali IŞİD’e ebelik yaptı. Ve bir kez doğduktan sonra, ABD’nin hesapları hilafına gelişen Irak’taki Şii ağırlığına dayanan hükümetleri ve İran’ın bölgedeki etkisini kırmak için IŞİD’e “yürü ya kulum” demek gayet elverişli geldi ABD ve ortaklarına. Sahada -üs bölgeleri dışında- asker bulundurmak istemeyen ABD için Irak’ı hırpaladıktan sonra Suriye topraklarının neredeyse yarısını ele geçiren IŞİD gerçekliği Esat’ı devirmede de işlevli olabilirdi, oldu. Ki, sahneyi terk ettiğinde bile İdlip’teki cihatçı bataklığında ruhu yaşamaya devam etti IŞİD’in; tıpkı bugün Colani Şam’ında yaşadığı gibi. Günün sonunda Türkiye’nin eğitip donattığı, para ve silah yağdırdığı SMO gibi yapılar Colani’lerle kardeş kardeş uygun adım yürüyerek Şam’ı aldılar. (Ve bugün gelinen yerde “IŞİD hapishanelerinin kontrolü” çok önemli hale geldi, çünkü içerdekiler yeniden kıymetli hale geldiler. Aslında cevabı biliniyor, yine de sorup geçelim: ABD, İsrail, Erdoğan ve uşakları Colani tayfası için neden bu kadar kıymetli IŞİD’çiler? Onlarla ne yapmayı planlıyorlar?)
*Fakat işler bu noktaya gelmeden önce ABD için hesap dışı bir şeyler oldu: Yukarıda değindiğimiz saiklerle önü açılan IŞİD, en güçlü olduğu dönemde Irak ve Suriye’de İngiltere’nin yüzölçümü büyüklüğünde bir “devlete” dönüştü; ABD’nin “kontrolden çıkan” IŞİD’i dizginleme ihtiyacı da böylece hasıl oldu.
*Kürtlerin IŞİD ile savaşının Kobane’de başladığı sanılıyor bugün. Yanlış. Kürtler Rojava’nın doğusundaki Cezire kantonunun bazı bölgelerinden başlayarak genişçe bir sahayı IŞİD’den kurtardıklarında ABD’den bir çakı bile almamışlardı henüz. Tam da bu siyasi ve askeri varlık -ki köklü Kürt ulusal bilincinin yanı sıra PKK’nin onlarca yıllık örgütlenmesi üzerinde/sayesinde yükseldi bu varlık- 2014’te Kobane’nin IŞİD tarafından kuşatılması esnasında ABD ile askeri ittifak zemininde buldu kendini. Kürtler IŞİD vahşetinden -Kobane savunmasının kritik anlarında- kurtulmak istiyordu, ABD ise IŞİD’i dizginleyecek yerel bir güç. Kürtler açısından taktik askeri ittifak kaçınılmazdı. Bu ittifak temelinde esasen Kürt bölgelerinin dışındaki IŞİD’in başkenti Rakka’nın da (2017’de) alınması anlaşılır bir hamledir: Binlerce İŞİD savaşçısının merkez üssü dağıtılmadan, IŞİD yenilgiye uğratılmadan Kürtlerin ve Rojava halklarının güvende olması mümkün değildi.
*Deyre Zor bölgesi ise esasen 2024 sonbaharında İdlip’ten harekete geçen HTŞ-Colani çetelerine karşı güçlerini Şam civarında yoğunlaştırmak isteyen Esat rejimi tarafından SDG’ye devredildi, ki bu ilk değildi, Esat daha önce de Kürtlerle çatışmayarak Rojava’dan çekilmişti.
*Türk milliyetçiliğinin tüm renkleri, ulusalcısından düz faşistine, liberalinden dinci faşistine “anti-emperyalizm” adına mangalda kül bırakmıyor bugün. Gerçek bu zevatın iddialarının tam tersidir: Rojava Kürtleri kendi ulusal varlıklarını korumak, kendi toprakları üzerinde fiili ya da hukuki otonomi temelinde Suriye bütünlüğü içinde eşit ve özgür bir yaşam inşa etmek için yukarıda tariflenen şartlarda ABD ile -ki tarafların saikleri bambaşkadır- “çakıştılar” ya da geçici askeri ittifak yapmak zorunda kaldılar. (Soru: Türkiye devleti, siyaseti, toplumu haklarını tanıyarak Kürtlere omuz verseydi ABD ile ittifaka mecbur kalır mıydı Kürtler? Ya da hiç olmazsa Kürtleri köleleştirmek isteyen cihatçı çetelere omuz vermeseydi? Ya da mucizevi bir hamleyle Türkiye devrim ve sosyalizm güçleri Türk toplumunu ikna edip rejimi Kürt düşmanlığından vazgeçirebilseydi, Kürtlerle eşitlik ve özgürlük temelinde gönüllü birliğe zorlayabilseydi?) Buna karşılık Türkiye’nin sahte anti-emperyalistleri Kürtlerin ezilmesi karşılığında ABD ve İsrail ile iş tutmakta bir an olsun tereddüt etmediler, sevsinler sizin “anti-emperyalizminizi”! Öyle bir “anti emperyalizm” ki, 25 milyonu Türkiye’de yaşayan Kürtlerin Rojava’da kurduğu laik ve demokratik yapıyı boğma karşılığında IŞİD artığı Colanilerin cihadistanıyla, kendi askerlerini diri diri yakan alçaklarla komşu olmayı tercih ediyorlar. Sevsinler sizin “modern laikliğinizi”, “anti emperyalizminizi”, ulusolculuğunuzu!
*Kürtler, ulusal varlıklarını, hatta düpedüz yaşamlarını savunmak için girmek zorunda kaldıkları taktik askeri ittifakın ötesine geçip işbirlikçileşmedikleri için ittifak bozuldu. İşbirlikçileşmeme üç eşikte sınandı: 1) TC’nin daha 2014’te yaptığı SMO ile birleşerek Esat’a karşı savaşma teklifini reddederek (Salih Müslim “terörist” ilan edilmeden önce kaç kez Ankara’da ağırlandı, hatırlansın), 2) Esat düştükten sonra Deyre Zor’un daha da güneyine, Ürdün sınırına inerek Irak’taki Haşdi Şabi, Suriye’deki İran kalıntıları ve Esat rejiminden kalanların hareketliliğini engellemek için “sınır muhafızlığı” öneren Amerikan teklifini reddederek ve son olarak 3) İran’a dönük kara harekâtının yolunu düzlemek için İran’ın Irak’taki dayanağı olan Haşdi Şabi’ye karşı savaşma teklifini reddederek. (Salih Müslüm böyle bir teklif aldıkları yönünde açıkça beyanat verdi iki gün önce.) Taktik ittifak ile işbirlikçilik arasındaki farkın altını çizerek vurgulayabiliriz ki -Rojava’lı bir gazetecinin dediği gibi- “Kürtler işbirlikçi oldukları için değil, işbirliğini reddettikleri için terk edildiler”.
*Son ve önemli not: Eksiği gediği vardır elbette, fakat Rojava’da yaşam bulan devrimci demokratik model emperyalizmin kabul edebileceği bir sistem değildir; maazallah “kötü örnek” oluşturarak Ortadoğu’da yayılabilir-di. Onlarca ulusal, dinsel, mezhepsel topluluğu birbiriyle vuruşturarak nasıl güdebilirlerdi o zaman? Salt bu nedenle dahi “sorun kaynağı” olabilirdi Rojava.
Çözüm süreci ve Rojava
Teorik doğrular-yanlışlar, söylemler vb.’ni -şimdilik- bir yana bırakarak olana bakmaya çalışalım.
Adı bile konulamayan süreç iç ve dış iki dinamiğin kesiştiği kavşakta ortaya çıktı.
İç dinamik: PKK, bir iki eylem dışında özyönetim direnişleri sonrasındaki on yılda Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da esasen silahlı mücadele yürütmedi ya da yürütemedi. Bu az bir zaman değildir ve Öcalan’ın yazılarında ifadesini bulan yaklaşık otuz yıllık kilitlenme ve kendini tekrar bağlamında ele alındığında üzerinden atlanamayacak bir olgudur. Buna karşılık Kürt halk gerçekliği özellikle 2015 seçimlerinden bu yana önemli bir siyasi varlık haline gelmiş, 2015’te AKP’nin tek başına iktidarını sonlandıracak oy potansiyeline ulaşmış; İstanbul, Ankara başta olmak üzere Belediyelerin CHP’ye geçmesinde tayin edici rol oynamış ve Kürt illerinde hemen her seçimde amiyane tabirle “tulum çıkarır” hale gelmiştir. Öcalan’ın tariflediği biçimiyle çözüm süreci bu fiili durumu meşru hukuki bir zemine oturtma, yani kayyım uygulamalarına son vererek yerel yönetimler temelinde Kürt siyasi hareketinin tanınması, zindanların boşalması, dağdakilerin dönmesi ve siyasi hayata katılması ve sonrasında da bu zeminde demokratikleşme, Kürt hakları, demokratik sosyalizm vb. için mücadeleye devam edilmesi anlamını taşıyor. Öcalan’a göre, rolünü oynayıp Kürtleri “diriliş tamamlandı” aşamasına getirdikten sonra işlev kaybına uğrayan “silahı” vererek siyasal alanı alma olarak tariflenebilir süreç. (Sonrası ayrı bahis.)
Dış dinamik: Yukarıda uzun uzadıya ele aldık, tekrara gerek yok; PKK’nin silahlı örgütsel varlığına son verme karşılığında Rojava Kürdistan’ında ortaya çıkan fiili özerk yönetimi koruma gayesi sürecin belki de ana hedefidir. Başka sözcüklerle, özerkliğin güvencesi olan YPG-YPJ-SGD’nin korunması temelinde Kürt ulusal demokratik mücadelesinin çok önemli bir mevziye kavuşması hedefidir dış etken.
Buna karşılık devlet oldukça açık sözlü davranarak süreci, yeryüzünde elinde mantar tabancası bile bulunan tek bir Kürt bırakmamak hedefine bağladı. Silah, fiili ya da potansiyel isyan-direniş demekti; isyandan vazgeçtiğini isyanın temel nişanesini elinden bırakarak “ispatlayan” Kürde gönlünden ne koparsa verecekti… Ve silah bağlamında asıl ihtilaf -son on yıldır zaten kullanılmayan- Türkiye’de değil, Rojava’daydı. Devlet asıl olarak Rojava’yı silahsızlandırmak için girdi sürece. PKK’yi silah bırakmaya ikna eden Öcalan, Rojava’ya bu yönlü bir çağrı yapmadı ve Rojava Kürt varlığı da verili şartlarda silahlarını bırakmadı, bırakamazdı. Nihayetinde süreç başladığı yerde, Rojava’da tıkandı. Hikâyenin özü özeti budur.
Peki şimdi ne olacak?
İki olasılık var. 1) Daralmış haliyle Rojava Kürdistanı silahlı varlığıyla tanınacak -ki başka türlü var olma imkânı yoktur- ve “süreç” kaldığı yerden devam edecek. 2) Kürtler yeni bir Şeyh Sait, Dersim trajedisi yaşayarak binlerce can kaybına mal olan bir askeri yenilgi alacak ya da çok ağır kayıplar pahasına Rojava’dan kalan bölgeleri koruyacaklar. Yani zafer de yenilgi de ağır kayıplara yol açacak. Eğer TC-Colani-ABD üçlüsü ikinci seçeneğe yönelirlerse cehennemin kapıları açılacak, sadece dört parça Kürdistan değil, Türkiye de bir daha “normal” bir ülke/toplum olma imkanını belki de sonsuza dek yitirecektir. Böylesi bir seçenek -teşbihte hata olmaz- Enver’in Cihan Harbi macerasına benzer bir yıkımla sonuçlanacaktır. Küçülme korkusunu köpürterek “büyüme” hayaline sarılan Türkiye kelimenin gerçek ve mecazi anlamıyla “küçülecek” ve uzun bir tarihsel dönem boyunca kendine gelemeyecektir. Köpürtülen bölünme korkusu -ki Kürtler kesinlikle bölücü değildir, Kürt düşmanları bölücüdür!- gerçek bir endişeden çok irredantist/yayılmacı/alt emperyalist/neo Osmanlıcı hayalleri örten ideolojik bir perdedir büyük oranda. Yayılma Suriye’de işgal edilen bölgelerle başladı, Suriye’yi (İsrail, Arap devletleri ve ABD/Batı ile elbirliğiyle paylaşılan) vasal bir devlet olarak yapılandırma hayaliyle sürüyor. Devamla Ortadoğu’da kopan ve daha da alevlenecek olan fırtınada Irak’taki üs bölgelerinden hareketle Güney Kürdistan’ı askeri-siyasi-iktisadi kontrol altına alma, yıkıma uğraması muhtemel İran’a Azeri bölgeleri üzerinden nüfuz etme, Azerbaycan üzerinden Kafkaslarda, Türki cumhuriyetlerde etkinlik kurma, İslam dünyasının askeri-ideolojik liderliğine “oynama” Ege, Akdeniz, Balkanlar, hatta Afrika’nın belli bölgelerinde nüfuz alanları oluşturma türünden hayaller kuruyor Erdoğan rejimi; ne diyelim, “arzular şelale”. Küçülme korkusunu “savaşarak büyüme” hayaliyle gidemeye çalışan Enver de benzer hayaller kurmuştu, sonuç malum…
Kısa vadede Rojava’da pirus zaferi kazanabilir Erdoğan rejimi; uzun vadede ise dört parçadaki 60 milyon Kürdün nefretiyle yaşayacak ve dünyanın bugünkü kaotik halinde herkesin “kaşıyabileceği” açık yaralarla tıknefes bir ömür sürecektir; şovenizm, ırkçılık ve her türden faşizmle zehirlenmiş bir toplumun çürüme ve çöküşü de cabası. Devletin gerçekten bir aklı varsa böylesi kanlı bir maceraya girişmez. Ve Türk toplumunun birazcık vicdanı varsa komşusunun evini yakmaya odun taşıyarak kendini çürütmez, bir noktada dur diyerek tepesindeki -kendisinin de ensesinde boza pişiren- zorbaları dizginler.
Rojava 2026 başındaki haliyle korunabilir miydi?
Eğip bükmeden söylemek gerekirse korunamazdı. Salt SGD-YPG kendi sınırlarını/imkanlarını aşan bir coğrafyaya yayıldığı için değil, bugünkü dünyanın gerçek güç dengeleri/ilişkileri sebebiyle de. Emperyalist güçler için “değerler” değil, çıkarlar önemlidir. Batı ile uyumsuz soğuk savaş kalıntısı Esat rejiminin tasfiyesinde, cihatçı olup olmamasına aldırmaksızın ABD’ye biat eden, İsrail’e diz çöken ve Sünni Arap çoğunluğa dayanan bir rejim -öncelikli değilse eğer- ehveni şerdir emperyalizm için. Arap dünyasıyla ilişkiler, NATO müttefiki Türkiye’yi gücendirmemek, İran’a, hatta Irak’a dönük hesaplar kim(ler)in tercih edilip kimlerin üzerinin çizile(bile)ceğini ilk bakışta ortaya çıkarır… Bunu öngörmenin önünde hiçbir engel yoktur. Dahası ABD Kürtler’le ilişkilerini, siyasi tanınmayı içermeyen taktik askeri ittifak olarak tanımladı baştan beri. O halde baştan yanlış mıydı bu ittifak? Kobane kuşatmasında “emperyalizmin askeri yardımı” kabul edilmemeliydi? Hayır edilmeliydi, başka çare yoktu. Sorun ittifakta değil, bu ittifaka yüklenen bazı abartılı beklentilerdeydi. Ve fakat bu beklentiler olmasaydı da bugünkü güç ilişkilerinin doğası Kürtlerin imkânlarını aşan bir coğrafyayı kontrol etmelerini mümkün kılmıyordu. Sorun temelde doğru politika-yanlış politika meselesi değil, güç ilişkilerinin acımasız doğasıdır; yani “daha doğru politika” izlenerek bugün ortaya çıkan tabloyu kökünden değiştirmek, haritayı Ocak ayı başında olduğu haliyle korumak mümkün (hatta gerekli) değildi. “Daha doğru politika” ile en fazlasından darbenin etkisi sınırlanabilir, birtakım temelsiz beklentilerin yarattığı hayal kırıklıkları engellenebilir, son olarak olanca kapsamıyla askeri hazırlık, mevzilenme, lojistik yığınaklar bahsinde daha tedbirli davranılabilirdi. Çünkü eğer varsa bu bahisteki eksikliklerin temeli askeri olmaktan çok, politik öngörülerle ilgilidir kuvvetle muhtemel…
Tüm bu yazılanların tuzu kuru bir yerden kalem oynatmak olarak algılanması ve “araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur” sorumsuzluğuna kapı aralaması endişesi kahredici… Kalbi Rojava’da atan dostların dertlenmesi, yaşananlardan elbirliğiyle güçlenerek çıkma gayreti diyelim… Her şeyi gören, bilen, “zaferi garantileyen” bir öngörü, politik liderlik vs. de mümkün değildir zaten. Tüm boyutları ve aktörleriyle politik mücadele, Engels’ten mealen aktarırsak, “herkesin bambaşka hesaplarla girdiği ve hiç kimsenin beklemediği sonuçlarla çıktığı” bir süreçtir; mücadelenin doğası budur. Örneğin Alevilerin ve Dürzilerin uğradığı saldırılar karşısında daha atak hamleler yapılsaydı, cihatçı vahşet karşısında Suriye’nin yeniden kuruluşunda -sonuçta Rojava’yı da güçlendiren- daha etkili bir odak haline gelinebilir miydi? Ya da böylesi bir tutum “sistemin” saldırısını erkene mi alırdı? Erken geç demeden saldırı geldiğine ve nihayetinde saldırıyı göğüslemenin yegâne çaresi olarak devrimci direnişten başka yol kalmadığına göre, cihadizme karşı demokratik Suriye’nin inşasında öncülüğe soyunmak tehlikeli bir macera mı olurdu? Aşiretçi yapıların çözülmesi 8-10 yılda mümkün değildir elbette ama bu süre zarfında yaratılan derinlemesine etkiyle, Kürtler çekildiğinde arkalarından ağlayan Arap gençleri, kadınları, erkeklerinin sayısı daha fazla olamaz mıydı? Biçimden çok öze, toplumsal dönüşüme odaklanan devrimci-demokratik bir yapılanmanın inşasında daha fazla yol alınamaz mıydı? Bilmiyoruz. Belki yapıldı, belki yapılamadı ya da yapılmadı.
Bütün bu bilinmezlerin, yapılanların, yapılamayanların ardından Rojava’da ve Türkiye’de özü aynı olan tek bir sonuç belirginleşmeye başladı: Özgüçlere dayalı sonuçlar elde etme gerçekçi -ve muhtemelen kısa vadede gerçekleşmeyecek- beklentisi/öngörüsünün yerine dışsal dinamiklere fazlasıyla bel bağlamak; Rojava’da koalisyonun bileşeni olmaya, Türkiye’de çözüm masasına ve asıl olarak masanın karşı tarafındaki sömürgeci faşist güçlerin “insafına”. En ağır darbeyi alan Rojava -paradoksal olarak- kendini bir hafta içinde toparladı ve direniş siperlerinde mevzilendi; hem de salt askeri olarak değil, tüm Kürdistan’ın devrimci direniş ruhunu, maddi, moral desteğini, milyonların dualarını ve adımlarını arkasına alarak. Öyle oldu böyle oldu tartışmalarının bittiği yer burasıdır: Şimdi bu siper var ve Kürtler ve tüm dünyanın enternasyonalistleri burada mevzileniyor. Buna karşın kuzey Kürdistan ve Türkiye’deki durum -yine paradoksal olarak- Rojava’dan daha ağırdır. Çünkü Türkiye sahası 1,5 yıldır masa-müzakere beklentisiyle siyasi, toplumsal, kitlesel olarak adeta felç oldu; tam da bu nedenledir ki Rojava, Başur ve Avrupa dinamiklerine kıyasla en büyük demoralizasyonu yaşıyor ve potansiyeline kıyasla hepsinden geride kalıyor.
Pusula nereyi gösteriyor?
Evet dünyanın bugünkü halinde Kürt halkını Gazze türü bir katliamdan korumak çok çok önemlidir, evet mevcut kazanımları güvenceleyerek yeni dönemin fırtınalı sularında bir tekneye sahip olmak da çok önemlidir; fakat o teknenin iskeleti, dümeni, pusulası Kürdün gururunun, özgürlük tutkusunun, dost düşman ayrımının zedelenmemesidir; bunların örselenmesi pahasına elde edeceğiniz “kazanımlar” altı delik bir gemiyle yola çıkmaktan başka sonuca yol açmayacaktır; altı delik gemiyle murat edilen limana varamazsınız. Rojava’da sipere koşan gençler, beliğini isyan bayrağı olarak sallayan kadınlar, mahallesinde sipere yatan yaşlılar, Süleymaniye’de, Hewler’de görülmemiş bir ulusal devrimci bilinçle haykıran milyonlar, Avrupa’da -10 derecede her gün saatlerce yürüyen yüzbinler, yaşlılar, çocuklar, Nusaybin’de, Suruç’ta sınırları zorlayan isyan ruhu direnmeyi, bedel ödemeyi göze almıştır; bu ruhu kucaklayamayan bir söylem, eylem ve siyasetin er ya da geç Kürt sokağıyla ihtilafa düşmesi kaçınılmazdır.
Ve bu sokağın bayraktarlığı en çok onu yaratanlara yakışır.
Nabi Kımran
27 Ocak 2026
