Yoldaşımız Bülent Parmaksız tarafından Sincan Cezaevi’nde yazılan bu yazı gecikmeli olarak elimize ulaştığı için ancak şimdi yayınlayabiliyoruz.
– Komün Yayın Kurulu
“Bu koca dağların sahibi kim?
Erimiz!
Yiğit kimdir?
Efemiz!
Yiğit kime derler?
Sözünde durana.
Korkak kime derler?
Sözünden dönüp aman diyene.
Şeytana bel bağlanır mı?
Yardımcımızdır, bağlanır.
Var yemezlere acımak mı gerekir, dayak mı?
Dayak gerekir.
Yiğitlerde ne yoktur?
Merhamet.
Korkaklar zeytini nerede döverler?
Ağaç dibekte.
Yiğitler yağı nerede kavururlar?
Zalimin göbeğinde.
Sözünde durmayan kahpe bacının öz kızanı olsun mu?
Olsun.
Şu dualı yatağan böğrüne batsın mı?
Batsın.
Doğru söylediğinize Nasuh tövbesi olsun mu?
Olsun.”
(Efelik Yemini)
Hüseyin Hoca’nın (Aykol) sakin ve suskun kişilik hallerine bakarak, onu sadece sessiz bir biçimde işini yapan ve gündelik yaşamında, karşısındaki insanda, kelimeleri sanki ağzından kerpetenle sökülüyormuş hissi uyandıracak düzeyde az konuşan bir “basın emekçisi” olarak tanıyanlar yanılır. Kuşkusuz Hoca’nın bir yanı bu saydığım özelliklerdir. Ama dahası var. Hoca bunların çok daha ötesinde sıra dışı özelliklere sahiptir. Hoca, öncelikle sıra dışı ve aykırı bir devrimci, bir sosyalisttir. Herkesin bilmediği birkaç olay bile onun ne kadar da aykırı ve gerektiğinde ne kadar sıra dışı davranabileceğini göstermesi açısından anlatılmayı gerektiriyor.
12 Eylül faşist askeri darbesinin ardından 1980’li yılların o karanlık günlerinde… O dönemde hareketimiz ve Hoca dahil kadrolar neredeyse bütünüyle “yeraltı”na çekilmiş ve illegal çalışma yürütüyordu. Bir kısım kadro ise Filistin’e gönderilmiş ve 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgali ardından başlayan savaşa Filistinli ve Lübnanlı ilerici/devrimci güçlerle birlikte katılmıştı.
Hareketimiz o süreçte 1980 yılı Haziran ayının sonunda başlayıp 12 Eylül darbesine kadar barikatlar arkasında silahlı biçimde sürdürülen büyük Çorum Direnişi’nin içinden yeni çıkmıştı. 12 Eylül’de barikatlar yıkılmış ama resmi ve sivil faşist unsurların Malatya, Sivas ve Maraş’ta olduğu türden büyük bir kıyım yapması engellenmişti. Bu kıyımın önlenmesinde Hareketimiz’in rolü belirleyiciydi. Hareketimiz, Çorum Direnişi’nden gelen enerji ve moralle, kısmen hazırlıklı olarak, askeri dikta dönemine girdi.
Hoca tam da o yıllarda İzmir’de Ege Bölge Komitesi’nde görevlendirilmişti. Ve elbette gizli faaliyet yürütüyordu. O süreçte yapılan bir “operasyon”da gözaltına alındı. İşkenceli sorgulardan geçirildi ama işkencecilere bilgi vermedi. Gözaltındayken polisleri randevu yerine götürüp kendince yöntemler geliştirmesi, elleri kelepçeliyken boğulma tehlikesini göze alarak denize atlaması ve böylece kimseyi yakalatmaması herkesin dilindedir. Hoca’nın zor koşullarda nasıl davrandığını ve gerektiğinde riskli görevleri üstlenmekte hiç tereddüt etmediğini gösteren bir başka olayı daha anlatmak istiyorum. 1990’lı yılların sonlarına doğru “İçeri”deydik ve bir özgürlük eylemi girişimimiz vardı. Bu eylem için aylar boyunca çalışma yaptık. Çalışmanın ağırlıklı kısmı sonuçlandırılmak üzereyken “dışarıdaki arkadaşlara bilgi verildi, hazırlık yapmaları için. Ve dışarıda hazırlıklara başlandı. İşte dışarıdaki bu çalışmaya katılan birkaç arkadaştan biri Hoca’ydı. İçeride ve dışarıda çeşitli riskleri olan bir çalışmaydı bu. Üstelik Hoca o dönem günlük gazetede çalışıyordu. Ortada, açıktaydı. Ama buna rağmen verilen görevleri yerine getirmek ve riskleri üstlenmek konusunda tereddüt etmedi
“Eylemlerinizin sonucunu ölçmeyin. Çabanızı ölçün” (Hint Atasözü)
Hoca’nın 1990’ların başından itibaren bütün risklerine rağmen “Kürt basını” içinde kesintisiz biçimde görev alması bile onun kişiliğinin ve cesaretinin en önemli göstergesidir. 90’lı yıllarda onlarca Kürt gazeteci ve gazete dağıtımcısının egemen güçlerce katledildiği ve “Gündem Gazetesi”ne tahrip edici bombalı saldırıların yapıldığı kontrgerilla operasyonları döneminde Hoca hep orada, “Kürt basını” içinde çalıştı. O dönemde birçok gazeteci ve kimi siyasi gruplar, devam etmekte olan kanlı çatışmalardan dolayı Kürt siyasetinden ve basınından özellikle uzak duruyordu. Ama Hoca bu konuda hiç tereddüt etmeksizin çalışmalarını kesintisiz bir biçimde devam ettirdi. Bunun tek nedeni Hoca’nın devrimci kişiliğidir. O, “Kürt basını” içinde çalışırken sadece bir gazeteci olarak çalışmadı. Bir devrimci/bir sosyalist olarak çalıştı. Devrimci mücadelenin bir alanı olduğu için ve Hareketimiz’in ona verdiği görev gereği olarak orada çalıştı. Bilinmeli ki Hoca’nın esas ve öncelikli kimliği devrimciliktir. Gazeteci kimliği veya mesleği ise onun için devrimci çalışmasının bir türevi, bir çalışma alanıdır.
Hoca, 1980’lerin sonu 1990’ların başında cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul’a geldi (Kısacık saçlarıyla, Hareket’in yayın organı “Hedef” dergi bürosuna…) Sonraki yıllarda günlük gazetede çalışırken aynı zamanda “Hedef” dergisi çalışma grubuna katıldı. Tam da o sıralarda çeşitli devrimci grupların Ortadoğu sahasında bir araya gelerek oluşturdukları “Devrimci Birlik” (yine Ortadoğu’da kurulan) çalışmaları başlamıştı (1982’de “Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi” çalışmaları ardından, ilk kez sahaya pratik yansımaları da olan bir güç birliği faaliyeti olarak çalışmalara başlayan “Devrimci Birlik”, Kürt siyaseti ile Türkiyeli sosyalist grupların bir araya gelerek oluşturdukları bir mücadele platformuydu).
Ortadoğu’da kurulan bu güç birliğinin bir yansıması olarak ülke içinde “Halk Gerçeği” ismiyle ortaklaşa biçimde haftalık bir yayın organı çıkartılmaya başlandı. İlgili gruplar haftalık dergi çalışması için kadrolarını belirledi. Bizden de Hüseyin Hocamız katıldı. Hoca’nın bu çalışmaya katılması ve sonrasında giderek “Kürt basını” haline dönüşecek olan bütün yayın faaliyetlerinde yer alması, Hareket’in iradesiyle, devrimci bir görev olarak alınmış bir karardır.
Hoca, on yıllar boyunca “Kürt basını”nda devrimci bir görev bilinciyle çalıştı. Bazen espriyle karışık bize, “beni oraya geçici bir görev diyerek gönderdiniz; sonra unuttunuz, bir daha da geri çağırmadınız” derdi. Fakat bu esprisinin hemen ardından ciddi bir biçimde her zaman (“Kürt meselesi”ni kastederek) şunu söylerdi: “Kürtlerin sorunu bizlerin/sosyalistlerin meselesidir. Kürtler kadar bu sorun ve onun çözümü bizim işimizdir” derdi. “Bizim işimiz” sözünü, ki çok içten ve samimi bir duyguyla söylerdi, hastalanmadan önceki son yazışmalarımızda dahi, yeri geldikçe tekrarlamaktan hiç vazgeçmedi. Hoca, Kürtlerin sorununu her zaman Türkiyeli sosyalistlerin temel bir meselesi olarak gördü. Kuşkusuz bu, Hareketimiz’in kolektif iradesinin/fikrinin bir yansımasıydı aynı zamanda. Yaşamı boyunca örgütlü devrimcilikten hiç kopmayan Hoca, “teşkilat”ın temel yaklaşımlarının her zaman takipçisi oldu.
“sürdürün hadi / sürdürün / devam ettirin geleneği (…) ve zamanı geldiğinde ortaya atlayıp efendi özentilerinin / can damarlarını mızrakladık (…) kendi yolumuzu çizdik / ve yeraltına indik / gazetelerde, mitinglerde / tartışmalarda ve sokak kavgalarında / sürdürdük / şiirlerde ve blues şarkılarında (…) acı, açlık ve öfkeyle / geleneği sürdürdük / siyah bir geleneği sürdürdük / sürdürün / çocuklarınıza geçirin / geçsin / devam edin / sürdürün şimdi / sürdürün / özgürlüğe”
(Assata Shakur, “Kara Panterler Partisi” militanı)
Hoca, hayatı boyunca bir devrimci gibi yaşadı. Sosyalizmden/sosyalist değerlerden ve devrimci mücadeleden hiç kopmadı. Sosyalist mücadeleyi bir gençlik hevesi, öğrenci solculuğu olarak görmedi. Devrimciliği bir yaşam biçimi olarak gördü ve hayatının sonuna dek öyle yaşandı. Mala/mülke hiçbir zaman tamah etmedi. Geride mal/mülk de bırakmadı. Mülksüz olarak bu dünyadan göçtü. Fakat istese bütün bunların hepsini elde edebilirdi. Çünkü düzen içi bir yaşam kurabilecek imkanlara sahipti. İyi okullarda okudu. Başarılı bir öğrenciydi. Lise yıllarında kolejde, üniversite yıllarında Tıp Fakültesi’nde ve Mülkiye’de okudu. Yani Hoca sınıfsal zorunluluklardan dolayı değil, tamamıyla bir tercih olarak / iradi bir karar olarak / bilinçli bir biçimde, sistem içi bir hayatı tercih etmedi. Uzansa, elde edebileceği düzen içi nimetleri, sahip olduğu sosyalist bilinci nedeniyle elinin tersiyle itti. Hoca, birçok devrimci gibi “bir lokma, bir hırka” düsturu gereğince zamane dervişleri gibi, günümüzün Yunus Emreleri gibi yaşadı. Dergâha / teşkilata / devrimci faaliyete hiçbir zaman “eğri odun” taşımadı.
Herkesin malın/mülkün, düzen içi bir hayatın ve albenili bir tüketim dünyasının peşinde koştuğu bu çağda Hoca, ki istese böylesi bir hayata erişebilme imkanları olduğu halde, bu türden bir yaşamı ilk gençlik yıllarından itibaren reddetti. Devrimci mücadelenin görevleri kendini dayattığında eğitim hayatını yarıda bırakmakta tereddüt etmedi. Bütün yaşamı boyunca bir emekçi gibi mütevazı bir hayat yaşadı. Kendinden, duruşundan, fikirlerinden, yapıp/ettiklerinden çok emindi. Fikirleri/duruşu ve özlemini duyduğu sosyalist ütopya konusunda hiç tereddütlü davranmadı. Ne yaptığı konusunda kendinden çok emin ve oldukça rahattı. Savunduğu fikirlere çok inanıyor ve bunun mücadelesini vermekten hiç geri durmuyordu. İnançları ve savunduğu fikirler ile yaşam pratiği arasında en ufak bir uyumsuzluk yoktu. Neyi savunuyorsa onun gerektirdiği şekilde bir yaşam kurdu. Hem yaşam çizgisinde hem de gündelik hayatında tutarlıydı. Yoksunluklarını ve yoksulluğunu hiç dert etmedi.
Karıncalar misali düzenli ve istikrarlı bir biçimde hep aynı tempoyla çalıştığını/çalışkanlığını zaten anlatmaya gerek yok. Aynı tempoda yıllar boyunca disiplinli olarak çalışan çok az insan tanıdım. Günlük ritmi akşam 21.00 – 22.00 gibi biter ve o saatte yattıktan sonra sabah 04:00’te kalkıp çalışmaya başlar, sabah erken saatlerde de gazetede olurdu.
İleri yaşlarında bile hapis yatma ihtimali Hoca’yı korkutmadı. Günlük gazeteye baskıların çok yoğunlaştığı 2014 sonrasında hakkında açılan “basın davaları” ve soruşturmalar nedeniyle uzun yıllar boyunca hapiste kalma ihtimali vardı. Tam da o süreçte kendisiyle bu durumu konuştuk, çıkış koşulları ayarlanmıştı, şayet isterse yurtdışına çıkartabileceğimizi söyledik. Kabul etmedi. Bir süre sonra da hapse girdi. İçeride uzun kalmadı ama hakkında açılan davalar “Demokles’in kılıcı” gibi hep kafasının üstünde sallanmaya devam etti. Hatta yakın zamanda tekrar kısa bir süreliğine içeri girmişti. Yargıtay’da onaylanmayı bekleyen davalarından onlarca yıl hapis cezası olduğunu yazışmalarımızdan biliyorum.
Hoca Manisalıydı. Ege’nin soylu devrimcilerinden Şeyh Bedreddin’in yol arkadaşları Börklüce Mustafa’nın, Torlak Kemal’in ve efelerin direnişini bugünlere taşıyanlardandı. Yunus sabrı ve dervişliği ile efelerin kararlı direnme azminin bir bileşkesi. O günlerden bugünlere taşınan kızıl sancak, sosyalizmin sancağıdır. Hüseyin yoldaş da yaşamı boyunca o sancağı Gördes’den Cudi’ye dek yere düşürmeden dimdik ve hep yüksekte taşıdı. İnatla, inançla ve cesaretle…
07.01.2026
Bülent Parmaksız
