İran ve Türkiye’den devrimci portreler: Mirzâ Kûçek Han ve Bijan Cezani ile Mustafa Suphi ve Mahir Çayan

Mirzâ Kûçek Han ve Gilan Hareketi: “İran İranlılarındır”

Cengeli ülkesinin yeni peygamberi, şu an 38 yaşında. İran’ın kuzeyinde doğmuş olan bu adam etine dolgun ve uzun bir adam. Uzun siyah sakalları, ışıl ışıl parıldayan siyah gözleri, demirden iradesini yansıtan çelikten bir bakışı var. Bilgili bir insan olarak Küçek Han, kendinden geçmiş, züht hayatı yaşayan bir sofu, hayalci bir milliyetçi ve kendi vatanının hürriyeti için mısralar dizen bir şair.” (Marçenko/[Kaynak: Revue du monde musulman [“Müslüman Dünya Eleştiri Dergisi”], Eylül-Aralık 1920, Cilt 40-41, / Akt: İştiraki Dergisi) 

Mirzâ Kûçek Han’ın çocukluğunu ve gençliğini bilenler onun son derece sofu bir yaşam sürdüğünü, dünya nimetlerine hiç önem vermediğini, (“züht hayatı yaşadığını”) özgürlük şiirlerine çok düşkün olduğunu yazıyorlar. İleride bir gerilla lideri olduğunda bunun onları hayrete düşürdüğü, “bu çocuk mu?” dedikleri anlatılıyor. 

Yalçın Küçük, Sırlar isimli kitabında ondan “İran’ın Lenin’i” şeklinde söz edildiğini belirtiyor. O en azından Gilan halkı için Cengeli ormanlarında yaşayan bir Robin Hood idi diyor. 

Kaçarların Avrupa devletleri ile temaslarının artmasıyla İran’da reformist düşünceler aşamalı olarak şekillenmeye başlamış ve bu süreç, meşrutiyetin ilanı ile sonuçlanmıştır. Rusya’da 1905 yılında meydana gelen devrim kısa sürede İran’da da etkisini göstermiştir. Japonların Çarlık Rusya’sını yenilgiye uğrattığı bu tarihten sonra beyaz ve Hıristiyan Rusya’nın Kafkaslar, Ortadoğu ve Asya’daki 100 yıllık egemenliği sona eriyordu. Çin, İran ve Türkiye’deki meşruti hareketlerin bu dönem başlaması tesadüf değil. Çarlık Rusya’sının bu yenilgisinin Doğu halklarında kendine güven duygusunu geliştirdiği muhakkaktır. 

Kafkaslar üzerinden İran’a gelen fikir akımları yenilikçi aydınları etkilemiş, demokrat ve sosyal demokrat düşüncelere sahip gençler özellikle Tahran, Tebriz, Gilan ve Meşhed şehirlerinde sosyal topluluklar kurmuşlar ve meşrutiyet yönetimine geçilmesi için mücadele etmişlerdir. Meşrutiyet sürecinde karışıklıkların baş gösterdiği bir dönemde Mirzâ Kûçek Han bir özgürlük yanlısı olarak ortaya çıkmıştır. Mirzâ Kûçek Han 1905 yılında Tahran’daki eğitimini yarıda keserek Gilan’da özgürlük mücadelesine katılmıştır. 

50 yıl hüküm süren Kaçar hanedanı Nâsıruddîn Şah’ın (1848-1896) saltanatı süresince İngiltere ve Rusya başta olmak üzere yabancı ülkelere verdiği imtiyazlar, halkın içerisine düştüğü siyasi, sosyal ve ekonomik sıkıntılar, baskıcı Şah rejiminin yerine meşrutiyet yönetimine geçiş adımlarını hızlandırır. 

Şii din adamları ile işbirliği hâlinde bulunan meşruti muhalefet bu dönemde direnişini iyice arttırmıştır. İran halkının meşrutiyet isteği genellikle 1885-1895 yılları arasında İngiliz nüfuzunun artması ve imtiyazların yoğun olarak verildiği bir dönemde milli bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. 

Cengel Hareketi, İran Meşrutiyet Hareketi’nden sonra 1914 yılında kurulmuş ilk partizan hareketlerden olmuş ve yedi yıl sürmüştür. 1921’de Kaçar hanedanlığını bir darbeyle indirip geçiş döneminin ardından 1925 yılında iktidara gelen Şah Rıza Pehlevi’yi (1878-1944) iktidara taşıyan en önemli başarısı Cengeli hareketini yok etmesi olmuştur. 

“Ormanın devrimci çocukları” Cengeliler ve onların önce Müslüman sonra, devrimci milliyetçi ve sonunda sosyalist lideri Mirzâ Kûçek Han’ın yüz yıllık direniş mirası bugün İslami rejimle yönetilen İran’ın kuzeyinde halen tüm canlılığıyla yaşıyor… 

Elbruz Dağları ile Hazar Denizi arasındaki bölgede yükselen Gilan’ın masalsı dağları ve İran’ın ilk komünist devletine başkentlik yapan Reşt kentinin sokaklarından halen Mirzâ Kûçek Han’ın ve Cengelilerin anıları tüm canlılığı ile yaşıyor. 

İngilizce’de tropik orman anlamında kullanılan “Jungle” kelimesi, Sanskritçe “Cangala”da yabani, ekime uygun olmayan araziyi tanımlıyor. İran’da ise orman “Cangıl” ya da “Cengel” olarak kullanılıyor. 

1920 yılında Mirzâ Kûçek Han Hareketi’nin programı şöyledir: 

  • “İran, İranlılarındır ve toprak işleyenindir.” 
  • “Dışarıda İngilizlere ölüm ve içeride yaşasın yoksullar.” 
  •  İran-Türkiye yakınlaşmasını istemektedir. 
  • Tahran’da Şah’ı sadakatle destekleyen ve eski Rus rejimince kurulmuş olan Kazak tugayı lağvedilecektir. 
  • Şah’ın değiştirilmesi ve meşrutiyete geçişi sağlanacaktır. 

Haziran 1920’de Sovyet yetkililerle işbirliği anlaşması yapan Mirzâ Kûçek Han; partisinin ismini, Mustafa Suphi ile hemen hemen aynı tarihlerde (TKP’den üç ay önce) Adalet Partisi’nden İran Komünist Partisi (Fırka-i Komünist-i İran) olarak değiştiriyordu. TKP’nin kurulduğu Bakü ile İran Komünist Fırkası’nın kurulduğu Gilan eyaletinin arası sadece 260 kilometredir. Cengeli Ormanlarının bir yarısı Azerbaycan’da, diğer yarısı İran’dadır. TKP ve İran Komünist Partisi aynı coğrafyada hemen hemen aynı tarihlerde kurulmuşlardır. Ve her ikisi de önce Sovyet desteği almış sonra Sovyetlerin İngilizlerle yaptığı ticaret anlaşması sonrası yalnız bırakılarak benzer bir kaderi paylaşmışlardır. Sovyetler için Mustafa Kemal ve Albay Rıza Han Mirzâ ve Suphi’den daha öncelikli hale gelmiştir. Mustafa Suphi ile Mirzâ Kûçek Han’ın Cengeli Ormanlarında buluşmasından Mete Tunçay’ın “Türkiye’de Sol Akımlar” kitabında bahsedilmektedir. Önemli bir tarihsel olgu olarak üzerinde yeterince durulmayan bir ayrıntı olduğunu söylememiz gerekiyor. Keza Kûçek Han 1918’de, Türkiye’yle mücadele içerisinde olan İngilizlere karşı, İran’ın kuzeyinde yeni bir cephe açmayı ve İngilizleri İran sınırından kovup Afganistan ve Hindistan’a dek uzaklaştırmayı düşünüyordu. Suphi ile buluşmasının temel konularından biri bu olsa gerektir. 

Parti, farklı milliyetlerden ve düşüncelerden olsalar da tüm antiemperyalist görüşleri bir arada toplanmıştı. Multi-etnik bir gerilla hareketiydi. 4 Haziran 1920 tarihinde merkezi Reşt şehri olmak üzere ‘İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ ilan edilmişti. “Gilan Sovyet Cumhuriyeti” olarak geçen bu yeni oluşumun resmi adı “Pers Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ydi ve Kûçek Han, hemen Lenin’e çektiği telgrafı da, “Reşt kentinde ilan edilen İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Başkanı Mirzâ Kûçek” olarak imzalıyordu. 

Mirzâ Kûçek Han, parti içindeki farklı fraksiyonlardan biri olan İhsanullah’ın yaptığı üstü örtülü darbenin ardından görevini bırakarak tekrar gerilla hareketinin başına, ormanlık alana döner. 

Ortadoğu ve Kafkaslardaki İngiliz-Rus nüfuz rekabeti, Mart 1921’de Sovyetlerin İngilizlerle yaptığı ticaret anlaşması ile sona ermiştir. Bu anlaşma bir tür sömürgeler enternasyonali olan Doğu Halkları Kurultayı’nın da bir daha toplanmasını imkânsız kılmıştır. Doğu Halkları Kurultayı, daha en başında Sovyetler tarafından İngilizlere verilmiş bir gözdağı idi, sömürgelerinin kurtuluşu için enternasyonal adını hak edecek ciddi bir örgütlenme değildi, bugün bu çok daha açık görülüyor. 

Rusya anlaşmadan sonraki dönemde, Gilan gibi daha önce komünizmin gelişmesi adına desteklediği hareketleri yalnız bırakmıştır. Mustafa Suphi’nin katledilmesinden sonra TC hükümetini kınamamıştır bile! Sessiz kalmıştır. 

Kızıl Ordu birlikleri, 8 Eylül 1921’de Lenin‘in emriyle çekilirler. Yalçın Küçük Lenin’in bu emri çok zor verdiğini yazmaktadır. Bu durum, Mirzâ Kûçek Han’ın başında bulunduğu gerillaların moralini bozar. Gerek güç yönünden gerekse moral yönünden zayıflayan Mirzâ Kûçek Han birlikleri, bölgelerini tutamazlar. 

Kafkas bölgesinin dikkatli araştırmacısı Firuz Kazımzade Londra’da görüşmeler devam ederken, Londra’nın Moskova’ya Asya’da devrimci faaliyeti durdurmadan ve öncelikle İran’dan kuvvetlerini çekmeden ticaretin mümkün olmadığını ısrarla açıkladığını yazmaktadır. Bunun Lenin’i, Gilan’daki Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti desteklemekle Büyük Britanya’yla ilişkilerin normalizasyonu ikilemi karşısında bıraktığını eklemektedir. (Yalçın Küçük/Sırlar) 

Sovyetlerin, SSCB’nin içeride NEP’e hazırlık yaptığı bir dönemde 1920’de Doğu Komünist Partileri içinde, kendi ülkelerinde komünizan düzenler kurmak isteyen liderlikleri tasfiyeye başladıklarını kabul etmek zorundayız. 

Mirzâ Kûçek Han, Albay Rıza Han (henüz Şah olmamıştır) birliklerine teslim olmaz. Cengeli içlerine doğru kaçar. Onu bulduklarında, soğuktan donmuştur. Kafası kesilir ve Tahran sokaklarına götürülerek halka teşhir edilir. 

Albay Rıza Han, 1921 sonuna gelindiğinde bölgeye ve tüm İran’a hâkim olurken; Gilan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin tüm üst düzey yöneticilerini öldürür. 

Mirzâ Kûçek Han’ın faaliyetleri iki dönemi kapsamaktadır. Birinci dönem faaliyetleri, Cengel Hareketi’nin 1914 yılında kuruluşundan itibaren Kızılordu kuvvetlerinin Nisan 1920’de Gilan’a girişine kadar olan dönemi kapsamaktadır. Cengel Hareketi, birinci dönemdeki mücadelesini I. Dünya Savaşı boyunca İttihâd-ı İslâm bayrağı altında Ruslar ve İngilizlere karşı mücadele ile yürütmüştür. I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı Devleti ve Almanya gibi ülkeler İngiltere ve Rusya karşısında İran’ın yanında yer almıştır. Enver Paşa çok sayıda silah ve kuvvet göndererek İran ile olan bu dostluğu güçlendirmiştir. Mirzâ’nın birlikleri o dönemin ünlü casusu İngiliz Binbaşı Noel’i yakalama başarısı da göstermişlerdir. 

Mirzâ’nın o dönem İttihatçılardan yardım kabul etmesi emperyalistler arası çelişkilerden yararlanma olarak görülmeli. Çünkü baş düşmanı İngilizlerdir. Kaldı ki milliyetçi Türk yazarların tarih yazımında İran’da meşrutiyetin kurulmasının asıl nedeninin kökleri Oğuz/Bayat boylarına dayanan Türkmen Kaçar hanedanlığının tasfiye edilmek istenmesine dayandırmaları, Cengeli hareketi de meşrutiyet yanlısı olduğu için Kûçek Han-Enver Paşa ilişkisinin taktik bir ilişki olduğunu doğrulamaktadır. Keza İngiliz nefretiyle dolu Kûçek Han’ın Almanlarla geliştirdiği ilişkilere de bu gözle bakılması gerekiyor. “Şiddetli anti-İngiliz ve anti-Rus Kûçek’in, Almanya’yı umut bilmesi ve yakın ilişkiye geçmesi normal görünmektedir.” (Yalçın Küçük/Sırlar kitabı) Kûçek Han ileride yüzünü sosyalizme dönerken dönemin baskın ideolojisi olan milliyetçilikten elbette tümüyle kopmamıştır. Aynı Mustafa Suphi gibi. Milliyetçilikle bezeli Müslüman Bolşevizm o dönem Ortadoğu, Kafkasya ve Asya’daki ileri hareketlerin temel özellikleriydi. 

Cengel Hareketi’nin ikinci dönem faaliyetleri, Mirzâ Kûçek Han’ın, Aralık 1921 tarihinde ölümü ile son bulmaktadır. İkinci dönemde, Cengel Hareketi’nin hedefi İngiltere ve Rusya başta olmak üzere yabancı ülkelerle mücadeleye ilave olarak Kaçar Devleti’nin devrilmesi ve sosyalizme dayalı bir cumhuriyetin tesis edilmesi olmuştur. İran Komünist Partisi’nin, kuruluşundan başlayan ve uzun süre, kendisini izleyen partileri de etkileyen bir özelliği var. İçinde ve özellikle yönetici kadroları arasında, İranlı yok denecek kadar azdır. İran komünizmi, özellikle Azeri ve Ermeni kökenli ve arkasından da İran Kürtlerinin bir hareketi olarak gelişiyor. Bu Mirzâ Kûçek Han’ın bir mirası olarak görülmeli.  

Kafkas Sosyal Demokrat Partisi asıl siyasi üyesi Sergo Orconikidze, mücahitlerin işlerini düzenlemek, teorik ve siyasi faaliyetlerini geliştirmek amacıyla Reşt’e gelmiş ve 1909-1910 tarihleri arasında, yaklaşık bir yıl Gilan’da ikamet etmiştir. Devrimcilerle Reşt’ten Tahran’a da gitmiş ve Erdebil’in özgürleştirilmesine katılmıştır. Mirzâ Kûçek Han’ın Orconikidze ile tanışması bu dönemde olmuştur. 

Muhammed Ali Şah’ın emriyle Kars isimli gemi ile Bakü’ye gönderilen Mirzâ, denize atılarak öldürülmek istenmiş ancak geminin kaptanı buna engel olarak Mirzâ’nın, Bakü ve Tiflis’te tedavi olmasını sağlamıştır.  

Birinci Dünya Savaşı esnasında Rus esaretinden kaçan Türk firari askerlerin Osmanlıya ulaştırılmasında Cengel Teşkilatı yardım etmiştir. Teşkilât-ı Mahsûsâ görevlileri zaman zaman kendi güvenlik ve ihtiyaçlarını karşılamada zor duruma düştüklerinde Mirzâ Kûçek tarafından para yardımı almıştır. Cengeliler, işgalci Çarlık Rusya’sına karşı başarılı olabilmek için askeri bir eğitim sistemi kurulması ve teşkilatlı bir şekilde hareket edilmesi gerektiğine inanmıştır. Osmanlı Devleti de Cengel Hareketi’ne personel ve silah desteğinde bulunmuştur. Enver Paşa tarafından silah ve mermi yardımlarını kapsayan hediyeler gönderilmiş, savunma ve bomba yapım grubu lideri olarak Teşkilat-ı Mahsusa mensubu Hüseyin Efendi Cengel Teşkilatı’nda görevlendirilmiştir.

Cengel Hareketi’nin nihai hedefi Tahran’ı ele geçirerek yeni bir düzen kurmak olmuştur. Cengel Hareketi üyeleri, İran’ın bağımsız bir devlet olmasını arzu etmişler ve harekete ilişkin 9 madde ve 34 fıkradan oluşan bir Meramnâme (bir tür devrim manifestosu) hazırlamışlardır. Meramnâme maddeleri incelendiğinde, Cengeliler tarafından meşrutiyet devriminin kazanımlarından yararlanılarak 9 madde, 34 fıkrada, anayasanın ruhuna uygun demokratik bir düzen savundukları görülmektedir. Kadın-erkek eşitliği, düşünce ve inanç özgürlüğü, ırk veya dini inanışı gözetilmeksizin halkların eşit medeni haklara sahip olması yer almıştır. 18 yaşından büyük olan herkese seçme ve 24 yaşından büyük olanlara da seçilme hakkı tanınmıştır. İlköğretim tüm çocuklar için ücretsiz ve zorunlu kılınmış, ayrıca yetenekli çocukların yükseköğrenime teşvik edilmesi karara bağlanmıştır. 60 yaşına gelen ulusun her ferdinin devletten emekli maaşı alacak olması ve 14 yaşından küçük çocukların çalıştırılmaması, uyuşturucu maddelerin yasaklanması ve toprak reformu konuları Cengel Hareketi’nin İran genelinde devrimci rolünü ortaya koymaktadır. 

Bijan Cezani ve Halkın Fedaileri 

“Eğer kendisi adanmışlığın ve direnişin yanan meşalesi ve sembolü değilse, öncü, devrim davası için kitleleri örgütleyemez.
Bijan Cezani

Bijan Cezani 1938’de, Tahran’da dünyaya gelir. Babası bir subay ve annesi Tudeh üyesidir. Kendisi de çok erken bir yaşta, 10 yaşından itibaren kurye olarak Tudeh’in gençlik örgütünde mücadele etmeye başladı. 15 yaşında peş peşe üç kez tutuklandı. Her birinde kısa süreler hapishanede kaldı.  

Cezani ve yandaşları, 1960’lı yıllara gelindiğimde Şah rejiminin ABD’den aldığı yüklü miktarda borçlar nedeniyle ülkenin ciddi ekonomik krize girmesi ve Tudeh’in reformist yapısına duydukları tepkiyle, o dönem özellikle Latin Amerika’daki gerilla hareketlerine yönelik ilgileriyle birlikte, Tudeh’den uzaklaşıp öğrenci cephesine katıldılar. Cezani, Tahran Üniversitesi’nde faal olan öğrenci hareketi içinde çalışmaya başladı ve öğrenci hareketinin liderlerinden biri hâline geldi. 

“Öğrenci Mesajı” isimli bir yayın çıkarılmasında önemli bir rol oynadı. Öğrenci Mesajı, İranlı öğrencilerin siyasî mücadelesinde açığa çıkan birleşik hareketi temsil ediyordu. Bizdeki FKF’ye çok benzerdir. İran gizli istihbaratı (SAVAK) 22 Mayıs 1965’te Cezani ve önemli gençlik liderlerini tutukladı. 

Hapisten sonra Cezani çalışmalarına devam etti. 1966’da Tahran Üniversitesi’nden felsefe doktorasını aldı. Aynı yılın baharında Mahir Çayan’ın parti-cepheyi kurması gibi o da “Savaşçılar” örgütünü kurdu. Örgütün üyelerinin önemli bölümü eski Tudeh’liydi. Örgüt içinde bir askeri kanat oluşturuldu. Ancak askeri kanat içinden birinin SAVAK ile işbirliği yapması sonucu yapı kısmen darbe aldı. Bu dönem Cezani’nin ideolojik fikrlerinin olgunlaşma aşamasıdır. 

Cezani, örgütünün tartışmasız Marksist-Leninist ideolojiye bağlı olduğunu, ancak bu ideolojinin Çin’den ve Sovyetler’den bağımsız olması gerektiğini söyledi. 

Bizim fikrimize göre, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerin İran’daki politikaları Asyalı ülkelerin emperyalizme karşı verdikleri devrimci mücadelelerle bu ülkelerin büyümesine karşıdır ve aynı zamanda sosyalist demokrasi ile enternasyonal çoğulculuğun aslî fikri ile çelişmektedir.

İran’ın Sovyetler’in yeni uydusu olmasına karşı çıkan Cezani, İran halkının çıkarları üzerinde duruyor, bu konuda Tudeh’i eleştiriyordu. Tudeh, İran toplumuna, tarihine ve antiemperyalist mücadeleye yabancıydı, dolayısıyla, diğer milliyetçi özgürlük hareketlerin bile gerisinde kalmıştı. Parti, 19 Ağustos 1953’teki darbeden sonra hızla güç kaybetmiş, bu güçsüzlük, emek hareketinde ciddi bir dağılmaya yol açmıştı. 

Cezani, Şah’ın gücünü feodalizmden aldığını, bu nedenle, devrimci gücün köylüler olduğunu, köylülerin sorumluluk alıp köylerde savaş başlatarak genel bir halk devrimine doğru yürümeleri gerektiğini düşünüyordu. Ancak 1966 sonbaharında görüşleri değişti. İran’da kapitalizmin geliştiğine ve hükümet politikalarını biçimlendirdiğine kanaat getirdi. Cezani’nin hedefini, “Bir cumhuriyet ve demokratik hükümet kurulmak” şeklinde özetlemek mümkün. 

Halkın Fedaileri’nin önderi ve kuramcısı Bijan Cezani ile Tudeh Partisi GenelSekreteri Nureddin Kiyanuri arasındaki tartışmalar, salt ideolojik bir polemik değil; devrimin yöntemi, aktörleri ve uluslararası bağımlılıklar üzerine inşa edilmiş derin bir kopuştur. 

Cezani, Tudeh’i Şah rejiminin baskısı karşısında yasal alan dışına çıkamayan korkak bir burjuva partisi olarak nitelendirdi. Kiyanuri ve Tudeh yönetimi ise Fedailer’in gerilla çizgisini “sol çocukluk hastalığı ve maceracılık” olarak mahkûm etti. Cezani, Şah’ın kurduğu polis devletinde kitle örgütlenmesinin imkânsız olduğunu, bu “korku duvarını” ancak silahlı propaganda ile yıkabileceğini teorileştirdi. 1979 sonrasında Tudeh, İslamcı rejime entegre oldu. Kiyanuri, Humeyni’nin ABD karşıtlığını “sosyalizme giden yolun antiemperyalist aşaması” olarak selamladı. Bu süreçte Tudeh, rejime karşı silahlı direnişe geçen Fedailer (Azınlık) kanadını “karşı devrimci ajanlar” olarak ihbar edecek kadar ileri gitti. 

Cezani’nin çizgisi 

– İran’ın yarı-sömürge ve yarı-feodal yapıda olduğunu savundu. İlk aşamada demokratik halk devrimini, ikinci aşamada ise sosyalist devrimi hedefledi. 

– Barışçıl siyaset yollarının Şah diktatörlüğü tarafından tıkandığını gördü. Öncü bir gerilla grubunun silahlı eylemlerinin, kitlelerdeki korku duvarını ( “suni denge” !) yıkacağını (silahlı propaganda) savundu. 

– İşçi sınıfı ve köylülerin kendiliğinden örgütlenemeyeceğini, bu yüzden aydınlardan oluşan bir “öncü gücün” silahlı mücadeleyi başlatması gerektiğini ileri sürdü. 

– Sovyetler Birliği veya Çin çizgisine körü körüne bağlanmayı reddetti. İran solunun ulusal ve bağımsız bir karakter taşıması gerektiğini vurguladı. 

Cezani’ye göre, bu dönemde açık siyasi çalışmanın artık imkânı kalmamıştı. Tek yol gerilla savaşıydı. Bu konuda en çok etkilendiği coğrafya, Güney Amerika ve Vietnam, en etkili isimler ise Che, Castro ve Régis Debray’ydi. Örgüt, zamanla mücadelesini dağlardan şehre doğru kaydırdı. 

1968 başlarında örgüt, mali sorunlar yüzünden çıkmaza girdi. Bu noktada tek imkân, banka soygunlarıydı. Ancak bir yoldşının ihbarı sonrası Cezani ve bir yoldaşı birlikte tutuklandı. Merkezin tutuklanmasına karşın örgüt dağılmadı. Bazı üyeler Filistin’e gidip El Fetih’e katıldılar. Geri kalanlar ise İran Halkın Fedaî Gerillaları adlı örgütü kurdu. 

Şubat 1959’da Cezani müebbet hapse mahkûm oldu. Sonradan cezası 15 yıla indirildi. Kum’da adli suçluların kaldığı bir hapishaneye gönderildi. Gardiyanların kendisine yönelik saygısı sebebiyle zamanının önemli bir bölümünü kütüphanede çalışarak ve resim yaparak geçirdi. 

Bu dönemde Cezani, karısının da yardımıyla, örgüt üyeleriyle temas kurdu ve onları ideolojik olarak yönlendirdi. Örgütle ilişkisini öğrenen SAVAK, Mart 1971’de Cezani’yi Tahran’a getirdi. Ona göre, hapishane dışarıdaki faaliyetin bir parçasıydı. Bu doğrultuda tutsaklara güçlü olmalarını, dışarıyla temaslarını muhafaza etmelerini ve içeride bir örgüt kurmalarını öğütledi. 

Bu dönemde örgüt içinde bazı ideolojik tartışmalar su yüzüne çıktı. Diğer muhalif grubun aksine Cezani, ülkenin devrimci bir durum içinde olmadığını, silahlı bir başkaldırıyla değil, siyasi, sosyal, iktisadi ve ideolojik sürecin gelişmesi sonucunda devrimin oluşacağını söylüyordu. Devrimin ilk işaretiyle birlikte silahlı mücadele de verilmeliydi, ancak silah asla tek başına ele alınmamalıydı. Ona göre, salt silahlı mücadeleye bakanlar giderek demokratik-siyasal mücadele araçlarını bloke eden Şah’a benziyorlardı. Sonrasında, kendisine muhalefet eden Ahmedzade’ye şunları söyledi: 

Biz, silahlı bir ayaklanma ile devrimin başlayacağına dair sözler duyduğumuzda bu dizgeye inananlara şu iki şeyi bilmeleri gerektiğini söylüyoruz: birincisi, silahlı ayaklanmanın fiili durumu, ikincisi, genel olarak devrimi ve aynı zamanda arzuladığımız devrimin özgül oluşu.

İkinci ana mesele, mücadele yöntemiydi. Ahmedzade, savaşın yegâne aracının silâh olduğuna ve bunun mücadele içinde stratejik bir role sahip olması gerektiğine inanıyordu. Cezani ise fiilî durum içinde mücadelenin tek bir araca indirgenmemesi ve halkın her yönden politik anlamda hazırlanması gerektiğini düşünüyordu. 

Cezani, SAVAK tarafından 19 Nisan 1975’te sekiz tutsakla birlikte öldürülene dek faal mücadeleye devam etti. Sekiz tutsağın ikisi Halkın Mücahitleri, altısı Halkın Fedaileri üyesiydi. Katliamın sebebi, tıpkı Kızıldere’de yaşandığı üzere, Fedai gerillalarının gerçekleştirdikleri şiddet eylemlerinin intikamıydı.

Mahir Çayan ve Bijan Cezani 

Biri THKP-C’nin, diğeri İran Halkın Fedaileri Gerilla Örgütü’nün kurucusu ve önderi. 

İki komşu ülkenin devrimci liderleri olması nedeniyle bugüne kadar aralarında pek fazla siyasi karşılaştırma yapılmaması ciddi bir eksikliktir. Bunun nedeni yaşadıkları dönemde Ortadoğu’daki devrimci hareketlerin çokluğu olabilir. Ancak Mahir ve Cezani arasındaki benzerlikler oldukça fazla. İran devrim tarihi içinde Bijan Cezani’yi ele alırken Mahir’le olan benzerlikleri çok dikkat çekiciydi, bu dayanılmaz şekilde bizi içine çekti ve bu karşılaştırmayı yapmayı göze aldık. 

Cezani ve Mahir bizce Ortadoğu’nun en özgün iki teorisyenidir. Cezani, İran’ın Mahir Çayan’ıdır. Tersi de doğrudur. Yapay zekâ bile her iki devrimci için “eli silahlı filozoflar” ve “ruh ikizi” tabirlerini kullanıyor. 

Çok temel benzerlikleri var. Hemen göze çarpan benzerliklerini kısaca özetlersek: 

– “Öncü savaşı”nı savunmaları 

– Mahir’de “suni denge”, Cezani ’de “suskunluk duvarı” kavramlarının aynı muhtevaya sahip olması. 

– Her ikisinin de dönemin birçok devrimci örgütlerinin tersine yönlerini ne Sovyetlere ne de Çin’e çevirmeleri, kendi ülkelerinin yerel Marksizm’ini açığa çıkarmaya çalışmaları. 

– Yine her ikisi de şehir gerillacılığını temel almakla birlikte kırların stratejik önemini vurgulamıştır. 

– Türkiye ve İran’ı “bağımlı kapitalist” ve “yeni sömürge” olarak değerlendirmeleri. Dolayısıyla antiemperyalist antioligarşik, İran’da antiemperyalist anti-monarşik bir demokratik devrimi savunmaları. Burada Mahir’in Türkiye’de emperyalizmin “içsel bir olgu” olduğu belirlemesi daha derinlemesine bir analiz olarak karşımıza çıkar. 

– Diğer bir benzerlik, üniversite yaşamlarındaki mücadeleleri ile öğrenci hareketi içinden profesyonel bir devrimciler örgütü çıkarmalarıdır. (FKF ve Öğrenci Mesajı) 

– Her ikisi de teorik eserlerini çok zor koşullarda hazırlamışlardır. Kesintisiz Devrim I: Mahir Çayan tarafından yazılan bu ilk metin, Nisan 1971 tarihinde Kurtuluş yayınları tarafından yayımlanmıştır. Kesintisiz Devrim II-III: Bu metinler ise Mahir Çayan’ın hapisten kaçtıktan sonra, 1972 yılının Ocak-Şubat aylarında illegalite koşullarında kaleme aldığı yazılardır. Bijan Cezani de en önemli eserlerini cezaevi koşullarında vermekle kalmamış, dışarıdaki örgütü bir dönem buradan yönetebilmiştir. 

Mahir Çayan’ın “suni denge” analizi nasıl ki 12 Mart faşizmi sonrası halkta yaratılan korku ikliminin dağıtılmasına dayanıyorsa, Cezani de benzer şekilde Şah rejiminin özellikle SAVAK’ın yarattığı dehşet iklimini analiz etmiş ve silahlı mücadelenin bu “suskunluk duvarını” yıkacak tek yöntem olduğunu ileri sürmüştür. Her ikisi de halkın kendiliğinden harekete geçmeyeceğini, bu statükonun ancak “öncü” bir grubun sarsıcı eylemleriyle kırılacağını savunmaktadır. Çayan ve Cezani silahlı propaganda ile “bakın bu güç yenilmez değil” demişlerdir. 

Mahir Çayan denince akla nasıl ki, Deniz Gezmişleri kurtarma eylemi/ Kızıldere geliyorsa Bijan Cezani ve Fedailer denilince de akla “Siyahkal baskını” gelir. Halkın Fedaileri 1971 yılında Kuzey İran’da Hazar Denizi’nin kıyısında Cengeli ormanındaki jandarma karakolunu basarak isimlerini duyurmuşlardır. 

Mahir Çayan Kızıldere’de 9 yoldaşı ile birlikte katledilirken Bijan Cezani 19 Nisan 1975’te Evin Hapishanesi’nde “kaçmaya teşebbüs etti” (!) denilerek ikisi Mücahitlerden, beşi Fedailerden yoldaşlarıyla kurşuna dizildi. 

Sonuç yerine

Yazı boyunca Mustafa Suphi ve Mahir Çayan şahsında Türkiye sol hareketleri ile İran solu arasında ciddi benzerlikler yakaladığımızın altını çizelim. Bu benzerlikler gayet önemli. 

 – Suphi TKP’si ve Mirzâ Kûçek Han’ın sosyalist Cengeli Hareketi ortak bir coğrafyada nerdeyse aynı tarihte kuruluyorlar. Her ikisi benzer bir kaderi paylaşıyor. Biri Karadeniz’in soğuk sularında katledilirken diğeri Cengeli Ormanlarında donarak ölüyor. Her iki hareket Sovyet-İngiliz ticaret anlaşmasından sonra yalnız bırakılıyor. Birinin Sibirya, diğerinin Afganistan sürgünü var. Her ikisi de İngiliz emperyalizmini baş düşman bellemiş. Mirzâ’nın Elbruz Dağlarının eteğinde Hazar Denizi’nin kıyısında Cengeli Ormanı vardı, Mustafa Suphi’nin de önünde Kaçkar Dağları ama o İngiliz emperyalizmine karşı güvendiği Kemalist burjuvazinin ona açtığı yolu tercih etti. Aralarındaki tek fark belki buydu. Her ikisi de önce devrimci milliyetçi, sonra sosyalist/komünist oldular. 

Mete Tunçay’ın “Türkiye’de Sol Akımlar” kitabında Mustafa Suphi’nin Anadolu’ya geçmeden önce bizzat Cengeli Ormanlarına gidip Mirzâ ile buluştuğu okunabilir. Bu buluşma İngiliz emperyalizmine karşı bir antiemperyalist cephe ve belki de bir “bölge devrimi”nin tartışılmasıdır. O dönem bugünkü gibi ulus devlet sınırları yoktu. Çünkü uluslar emperyalist paylaşım mücadelesi içinde kurtuluş yolları arıyorlardı, hiçbir şey durağan değildi, halklar, sınırlar savaş içinde sürekli değişiyordu. Devrimciler için sınırların bir önemi yoktu. 

– Mahir Çayan ve Bijan Cezani, Kızıldere ve Siyahkal eylemleriyle halkların kalbinde birer sembol oldular. Öncü savaşı ve suni denge ortak çizgileriydi. 

Cezani ve Mahir’in Rusya, Çin, Arnavutluk vb. kabeci bir sosyalizm anlayışına sahip olmamaları, ülke gerçekliğini temel almaları dönemin diğer sol hareketlerinden en önemli farklarıydı. 

– Tudeh ve TKP’nin birbirine benzerlikleri, Sovyetçi olmaları, Kürtleri “bölücü” olarak görmeleri, rejim karşısında nedamet getirmeleri. Tersinden Mahir ve Cezani’nin Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını savunmaları. 

– Suphi, Kûçek Han, Mahir ve Cezani’nin onca kahramanlıklarına rağmen gerek düşman bilinci gerekse yerel Marksizm konusunda benzer bir başarısızlığı yaşamaları yeni kuşakların bilmeleri gereken bir gerçekliktir. 

– Hapishane direnişleri. 

– Bir devrimle -1979- , bir karşı devrimin -1980- sonuçta aynı kapıya çıkması. Paradoks gibi görünen İran devrimiyle Türkiye’deki faşist darbenin kısa sürede aynı çizgide birleşmesi. 

– Peki, madem böyle iki komşu halkın devrimcileri 50 yıl boyunca birbirlerinden bu kadar uzak durabilmeyi nasıl becerdiler? Bunun tek bir cevabı var: Her iki rejim de bu tarihi devrimcilerden çok daha iyi biliyorlardı! Hiç unutmadılar. Devletlerin tarih bilinci görünen o ki bizden çok daha güçlüydü. 

Türkiye ve İran’ın soylu devrimcilerine selam olsun! 

Kaynak: Sendika.org