İran solu üzerine – Ali Güvendik

İran solu savaş ortamında “ulusal” ve “sınıfsal” öncelikler arasında bölünmüş bir görüntü sergilemektedir. Çok söz edilmeyen bir diğer mesele, İran solunun ülke devriminin siyasal stratejisini oluştururken sadece kendi içindeki ezilen ulus ve ulusal topluluklarla değil, komşu halkların devrimcileriyle enternasyonal ilişki geliştirme anlayışına sahip olmaması, varsa sınırdaş ülkenin jeopolitik avantajlarını ele almamasıdır. Bizde de “bölge devrimi” ve bununla bağlantılı Ortadoğulu devrimci hareketlerle ilişkiler THKP-C’nin 70’li yılların başında geliştirdiği “Ortadoğu Direniş Çemberi” anlayışını saymazsak ancak son 20 yıl içinde yeni yeni gelişmeye başlayan bir siyasettir
Önce savaşın geldiği aşamadan kısaca bahsetmekte fayda var.

İran, geçtiğimiz 100 yıl içinde biri meşruti (1906) biri İslami (1979) olmak üzere iki devrim gerçekleştirmiş, ardından 8 yıl süren büyük bir savaş (Irak) yaşamıştır. ABD-İsrail saldırısı kuşkusuz İran için son yüz yıl içinde yaşadığı dördüncü büyük tarihsel dönemeçtir. Diğer üçünden farkı, bir varlık yokluk mücadelesi olmasıdır.

Feodal bir monarşiden sınırlı bir burjuva cumhuriyete geçmiş, 1979’da kendi tarihinin en büyük devrimini yaparak İslam Cumhuriyeti’ni kurmuş, Irak’la yaptığı savaş bu cumhuriyeti pekiştirmiştir. Sonraki yıllarda Velayet-i Fakih ideolojisiyle Ortadoğu’da “Şii Direniş Ekseni” oluşturarak ABD ve İsrail’in bölge üzerindeki hegemonya savaşını engellemeye çalışmıştır.

Meşrutiyet, kapitalist monarşi, devrim, savaş ve Direniş Ekseni ile hayat bulan İran, yeniden ama bu sefer sonucu kestirilemez, onu çok yıpratan, nerdeyse yarım asır geriye götüren tarihinin en büyük savaşıyla karşı karşıya. Bu savaş İran devletinin uzun yıllar baskı altında tuttuğu toplumsal muhalefet için yeni yollar açabileceği gibi rejimin daha da radikalleşmesini ya da kendi içinde reforme olmasını getirebilir. Ama her şeyden önemlisi savaş emperyalizmin kendi içinde yaşadığı ekonomik krizi ve siyasi rekabeti çırılçıplak ortaya sermiş, bu durum nesnel olarak dünya devrimcileri ve emekçilerine özgürlük ve sosyalizmin yeni yollarını açmıştır, bu şimdiden görülmektedir. “Ya bir yol bulacağız ya bir yol açacağız” sloganındaki ikinci şık şimdi daha günceldir. Yol bulmaktan ziyade yol açmak ön plandadır.

Savaş özünde sürüyor. Yeniden başlama ihtimali göz ardı edilemez.

İran en büyük kozu olan Hürmüz Boğazı’nı tutmaya devam ediyor.

Ateşkes görüşmelerinde İran nükleer silaha gidecek uranyum zenginleştirme çalışmalarında ABD’nin istediği 20 yıllık moratoryumu kabul etmiyor. Öte yandan uranyumun enerji için zenginleştirilmesinde kesinlikle taviz vermiyor.

ABD’nin savaşı sürdürmeye niyeti yok. Ateşkesten elde edeceği kazanımlardan, artık ne kadar olursa bir galibiyet, bir Pirus zaferi çıkarmaya çalışıyor.

İsrail Başbakanlık Ofisi’nin savaş sürerken Netanyahu’nun gizlice Suudi Arabistan ve BAE’ye gittiğini açıklaması, ardından her iki ülkenin savaşa bilfiil katıldığının basına servis edilmesi gayet önemli bir bilgi olarak kamuoyuna ulaştı. Suudilerin ve İsrail dostu Körfez Emirliği’nin böylesi fırsatçı bir yaklaşıma girmeleri elbette ABD ve İsrail’in zafer kazanacağından son derece emin olmalarındandı. Bu, iki kişi kavga ederken üçüncü kişinin nasıl olsa tuttuğum taraf çok güçlü ve galip gelecek, bir tekme de ben atayım diyerek kavgaya girmesine benziyor. İran savaşırken elbette bu akbabaların farkında değildi. Boks ringinde boksörü havluyla serinleten antrenör ringe çıkıp rakibe yumruk atabilir mi, bu alçaklar adeta bunu yapmış.

Savaşın NATO içinde yarattığı kriz devam ediyor. Almanya’nın “İran savaşı stratejisi olmayan bir savaştır” açıklamasına öfkelenen Trump Almanya’dan beş bin askerini çekeceğini açıkladı. NATO’nun geleceği tehlikede! Bu bir spekülasyon değil. NATO’nun içinde kuruluşundan beri böyle derin çatlaklar hiç oluşmamıştı. İngiltere Kralı Charles’ı Trump’la zirve yapmaya iten de budur.

Savaştan en büyük zararı görenlerin başında yer alan BAE 50 yıldır üye olduğu OPEC’ten ayrıldığını açıkladı. Artık OPEC’in kota sınırlaması olmadan petrol satmak istiyor. Savaş zararlarını başka türlü karşılayamayacağını düşünüyor. Bu arada İran kendisine en az İsrail kadar düşmanlık yapan BAE’ye füze atmaya devam ediyor. BAE’nin İran’a nerdeyse İsrail kadar düşmanlık beslemesi daha önce bilmediğimiz bir durumdu! BAE’nin 11 milyonluk nüfusunun sadece 2 milyonu BAE vatandaşı, nüfusun geri kalanı, başta Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Filipinliler olmak üzere dış ülkelerden istihdam ettiği yabancı işçiler. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Arap devletleri bölgesinde ve dünyada modern kölelik endeksinde yüksek bir orana sahip. “Kafala” denilen iş disiplininde işçilerin pasaportlarına el konulmakta, çok düşük ücretlerle uzun saatler zorla çalıştırılmaktadırlar.

İran’da kıtlık yok ama enflasyon yüzde 90’a ulaşmış durumda.

İran’ın güney limanları ABD ablukası yüzenden kapalı. İhracat durmuş vaziyette.

İran rejimi içinde ABD ile müzakereler konusunda yekpare bir bütünlük olmadığı anlaşılıyor. İçeride Devrim Muhafızları ve Müçteba Hamaney’e karşı çok daha radikal bir kanadın olduğu anlaşılıyor. Bunu Pakistanlı yetkililerin açıklamalarından anlayabiliyoruz. Mealen, “müzakere toplantılarında bizi ABD den daha çok İran’ın kendi içindeki kararsızlıkları, anlaşmazlıkları uğraştırıyor” diyorlar.

Ateşkes sonrası idamlar, mülkiyete el koymalar ve kitlesel hapsetmelerde, içinde meclis başkanı Kalibaf’ın da bulunduğu radikal kanadın asıl karar alıcı olduğu ileri sürülüyor.

Hem Müçteba hem Kalibaf kanadı “yabancı işgalcilere karşı kahramanca direniş” söylemiyle toplumsal bütünleşmeyi arttırmaya çalışıyor. İran-Irak savaşında olduğu gibi, bombalamaların hem asker hem sivil kayıplara yol açması, kentlerde “şehadet kültürünü” yaygınlaştırıyor.

İran İslam Cumhuriyeti aşağıdan halkı seferber ederek, savaş milliyetçiliğiyle kamuoyunu yeniden şekillendirerek rejimi güçlendirmeye odaklanıyor.

İran savaşı, emperyalist hegemonya krizinde makas değişimi için bir mihenk taşı özelliğini korumaya devam ediyor. Pandoranın kutusu açıldı bir kere, kolay kolay kapanmaz. Emperyalizmin bu meşruiyet krizini ve onu takip edecek olası iktisadi-siyasi krizlerini devrimcilerin ve emekçi sınıfların iktidar mücadelesinde bir kaldıraç gibi kullanması gerekiyor. Ukrayna savaşı, Gazze soykırımı, İran ve Lübnan savaşı, dünya halklarında savaş konusunda çok ciddi bir rahatsızlığı, eylemsel karşı koyuşu beraberinde getirmektedir. Savaşın 21. yüzyıldaki nitelikleri, görülmemiş derece namertliği, uluslararası savaş hukuku konusunda vurdumduymazlığı ve yapay zekâ temelli bir aşamaya geçişi çok ciddi bir tartışma konusudur artık. Bu aşama dünya devrimciliği için muazzam fırsatlar doğurmaktadır. Emperyalizmin laneti bugün halkların gözünde çok açık ve somut bir olgu iken safları sıklaştırmak ve ortak cephe ve birlikler kurmak için vakit kaybedilmemelidir. Burada önemle belirtilmesi gereken husus, örgütlü devrimciliğin yaygınlaşmadığı, birleşik cephe ve enternasyonallerin kurulmadığı koşullarda dünya haklarındaki savaş karşıtlığı emperyalist saldırganlığı dizginleyecek bir boyuta ulaşamayacağıdır.

İran savaşı gelecekte ABD’nin ne Rusya’ya ne de Çin’e karşı kafa tutmasının hiç kolay olmayacağını gösterdi. Bu minvalde birçok kesim ABD’nin kafasında her daim var olan bir Pasifik savaşını kaldıramayacağını yazıp çizmeye başladı. Yani ileride maruz kalacağımız olay bir dünya savaşı olmayabilir. Pasifik’te diğer müttefik devletler ABD’nin peşinden gitmeyip başlarının çaresine bakabilirler. Tayvan muhalefet partisi liderinin Çin ziyareti bu bağlamda okunabilir.

NATO içindeki Avrupa kanadı, ön hazırlığını (fikirsel!) yaptığı bir Rusya savaşından vazgeçmiş görünüyor.

Savaşın Türkiye’ye yansımalarına ilişkin son gelişme ise AB Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in açıklaması oldu: “Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmamız gerekiyor ki, Rus, Türk ya da Çin etkisi altına girmeyelim.” Bu tür açıklamalar Avrupa’nın ABD’siz bir gelecek ihtimaline hazırlandığını, ancak şimdiden ellerinin ayaklarına dolandığını gösteriyor. Avrupa bir yandan ABD’siz bir gelecek nasıl olacak onu düşünüyor. Öte yandan ABD’siz bir gelecekte etrafının Rus, Çin ve Türk saldırganlığı ile çepeçevre sarılacağını, buna karşı nasıl bir “Avrupa savunma mimarisi”(!) oluşturacağını çaresizce tartışıyor.

NATO’nun temmuz ayında Ankara’da yapılacak toplantısındaki tartışmaların dış tehditlerden ziyade NATO’nun kendi içindeki politik çatlakların onarılması olacağı şimdiden anlaşılıyor.

Trump’ı savaş konusunda isteksiz, ateşkes konusunda gerçekçi yapan üç şey daha var: Bir NATO’nun Ankara toplantısı, iki savaştan dolayı mayıs ayına ertelenen Çin-ABD zirvesi ve sonuncusu ise kasım ayında yapılacak olan Amerikan seçimleridir. Her üçü de savaşta fren etkisi özelliğindedir.
İran solunun emperyalist savaş karşısındaki tutumu

Makaleyi yazmaya başlamadan önce; Avrupa, ABD ve Kanada’ya dağılmış olan İran solunun savaş ve savaştan sonraki İran’a dair çeviri yazılara ve söyleşilere ulaşmaya çalıştık. Bu politik argümantasyonda gördüğümüz en olumsuz eksiklik Türkiye ve Kürdistan devrimcilerinden, komşu olduğu Türk ve Kürt halklarından ve İran Kürdistan’ında ortak bir koalisyon kurmuş Kürt partileri ve askeri kuvvetlerinden hemen hemen hiç bahsedilmemesi ve savaşa dair yayımladıkları bildirilerin yarısının emperyalist saldırıyı asıl hasım olarak görmeyip bildirgelerini sadece “Kahrolsun Molla diktatörlüğü” sloganıyla bitirmeleridir. Bu çizgi, her ne kadar sol söylemlerle bezeli olsa da içten içe emperyalizmle uzlaşma çizgisidir. Emperyalist savaş bağlamında İran solunun görüşleri ciddi ayrışmalar ve farklı yaklaşımlar içermektedir.

İran solunun sol kisve ile emperyalizmle uzlaşmacılığı arayan partileri dışında bir diğer kesimi, mevcut savaşı ABD ve İsrail emperyalizmine karşı yürütülen bir anayurt savunma savaşı olarak değerlendirmektedir. İran işçi sınıfı, gençler, kadın özgürlük hareketi ve İran halklarının yıllardır sürdürdükleri mücadeleye gözünü kapatmakta, onları devletin yanında saf tutmaya çağırmaktadır. Bu bakış açısına göre, savaşta İslamcı hükümetin yanında durmak şeref ve onur meselesidir! Bir diğer sol kesim ise “üçüncü yol” arayışıyla, “ne emperyalist savaş ne diktatörlük” şeklinde bir tutum sergilemektedir. Bu yaklaşım, rejimin işçi sınıfı ve İran halkları üzerindeki baskılarını, emperyalizmle mücadele bahanesiyle aklanmayacağını savunmaktadır. Her ne kadar antiemperyalizm vurgusu zayıf olsa da doğru bir çizgidir.

İran savaşı bağlamında Türkiye solu ile Kürt siyaseti arasında ciddi görüş ayrılıkları yaşandığı, sol çevrelerin İran konusunda ikili dayatmayı (ulusal/sınıfsal) aşmakta zorlandığı ve Kürtlerin “üçüncü yol” perspektifini gerçekçi bulmayıp ya da ciddiye almayıp topyekûn “işbirlikçi” ilan edilmesi yönünde yanlış bir tutum sergilemesi düşündürücüdür.

İran solu savaş ortamında “ulusal” ve “sınıfsal” öncelikler arasında bölünmüş bir görüntü sergilemektedir. Çok söz edilmeyen bir diğer mesele, İran solunun ülke devriminin siyasal stratejisini oluştururken sadece kendi içindeki ezilen ulus ve ulusal topluluklarla değil, komşu halkların devrimcileriyle enternasyonal ilişki geliştirme anlayışına sahip olmaması, varsa sınırdaş ülkenin jeopolitik avantajlarını ele almamasıdır. Bizde de “bölge devrimi” ve bununla bağlantılı Ortadoğulu devrimci hareketlerle ilişkiler THKP-C’nin 70’li yılların başında geliştirdiği “Ortadoğu Direniş Çemberi” anlayışını saymazsak ancak son 20 yıl içinde yeni yeni gelişmeye başlayan bir siyasettir. Hâlâ üzerinde yeterince durulduğu söylenemez.

İran solu bugün kendi içinde çok parçalı, varlığını büyük ölçüde sürgünde devam ettiren, ülke içinde ise yerel işçi hareketleri ve sokak hareketlerinin tabanında çok zayıf bir şekilde kendini gösteren bir güçtür. Buna rağmen savaşa ve devrime dair yüksek perdeden bildiriler yayımlamaktadırlar. Yalnız bu bildirilerin önemli bir eksiği var. Mesela, İran Komünist Partisi emperyalist savaş hakkında uzunca bir değerlendirme yaptıktan sonra sözlerini “Kahrolsun gerici iktidar” sloganıyla bitiriyor. “Kahrolsun emperyalizm” yok, eleştirinin sivri ucu sadece İran İslam Cumhuriyeti’ne! İranlı Sol ve Komünist Güçler Koordinasyon Konseyi, isimli inisiyatif de benzer şekilde, savaşa dair son söz olarak sadece “Kahrolsun kapitalist İslam Cumhuriyeti” sloganı atıyor. Bir diğer komünist yapı İran İşçi Komünist Partisi’nin basın bildirisinin başlığı, “Bu savaşa yanıt İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesidir”. Son bir örneği de kendilerini “laik-demokrat” olarak niteleyen cumhuriyetçi dört bloktan verelim. Bunların bildirgelerinde de “emperyalizm, emperyalist savaş” kelimeleri hiç geçmiyor. ABD ve İsrail saldırılarının durdurulmasını istiyorlar ama bu saldırganlığı kınadıklarına dair tek bir kelime dahi yok! Hatta kamuoyuna sundukları metin, savaştan İran ile ABD-İsrail emperyalizmini eşit derecede sorumlu tutuyor. İran’ın “gerginliği tırmandıran maceracı politikalarının” (!) savaşa zemin hazırladığını iddia ediyorlar. İslam Cumhuriyeti ateşkesi kabul etmeyi “tazminat alma ve saldırganı cezalandırma şartına bağlamamalıdır” diyorlar. Genel itibarıyla savaş karşıtı, barış yanlısı ama emperyalizme emperyalizm demeyen bu metnin İran halklarının özgürlük taleplerine, bölge barışına hizmet etmediği çok açık.

Bu yaklaşımlar içten içe emperyalizmin İran’da kazanmasını isteyen sonra emperyalistlerle masaya oturup ülkede içinde kendilerinin de yer aldığı yeni bir burjuva iktidarını arzulayan yaklaşımlardır. Emperyalizmi karşısına almadan, İslami rejimin onun sayesinde yıkılmasına göz yuman, bunu ehvenişer gören bu anlayışın İran halklarına verebileceği hiçbir şey yoktur. Antiemperyalist olmayan, sürgünden İran metropollerine, İran dağlarına dönüşü ciddi olarak önüne koymayan, İran Kürdistanı’ndaki devrimci kuvvetlerden ve komşu ülkelerdeki devrimcilerle enternasyonal ilişkilerden hiç bahsetmeyen bir devrimcilik olabilir mi?
1979 İran’da devrim, 1980 Türkiye’de karşı devrim ama yine aynı sonuç!

Türkiye ve İran 1960 ve ’70’li yıllarda hem devrimci hareketlerin hem de onların öncülüğünde işçi sınıfı ve emekçi halk muhalefetinin yükselişine şahit oldu. Baştan beri yasal mücadele veren reformist Tudeh’in devrim sürecinde ileride kendi celladı olacak Humeyni’yi safiyane biçimde desteklemesi karşısında politik alana Halkın Fedaileri ve Halkın Mücahitleri gibi silahlı militan grupların egemen olmasına benzer şekilde Türkiye’de de TİP (TİP elbette Tudeh le karşılaştırılamayacak derecede devrimcidir) içinde yer alan gençler, THKP-C gibi politikleşmiş askeri savaş stratejisini benimseyen bir çizgiyi geliştirdiler, THKO gibi örgütleri kurdular. Tudeh ‘70 sonrası kendisi gibi SBKP’nin sözünden çıkmayan TKP’ye daha çok benzer. Ancak her iki ülkedeki bu devrimci yükseliş tam tersi sonuçlar doğurdu. Türkiye’de askeri faşist diktatörlük devrimcileri ezip, komünizm bir daha başını kaldırmasın diye topluma İslam’ı pompalarken; İran devrimi, Şah diktatörlüğünü, devrimcilerin sayesinde ülkeden def ederken, bir sene sonra devrimcileri tasfiye ederek iktidarı ele geçirdi. Türkiye’de İslami ideoloji faşizm tarafından araçsallaştırılırken, İran’da İslami ideoloji iktidarın bizzat kendisi oldu. Her ikisinde devrimci-komünist güçler büyük darbe aldı. Türkiyeli devrimciler bunu bekliyordu, faşizmin gelişini görüyordu, İran devrimcileri ise devrimin coşkusu ile Humeyni’nin kendileri hakkındaki gerçek düşüncelerini çok geç fark ettiler. Adeta devrim İranlı devrimci ve Marksistlerin kursağında kaldı.

ABD aynı zaman diliminde İran’da kaybederken Türkiye’de kazandı. İran’da kaybettiği Şah Rıza Pehlevi’nin yerine bölgede İsrail ile çok yakın dost olan NATO’cu beş Türk generalini ikame etti. Türkiye’de Türk-İslam sentezi, İran’da ise Şia ideolojisi ve Fars milliyetçiliği kazandı. Her iki ülkede de sonuçta milliyetçilik ve İslam kazandı. Aralarındaki fark TC’de milliyetçiliğin başat olması İslam’ın onun stratejik aracı olması, İran’da ise İslam’ın başat olması Fars milliyetçiliğinin onun refakatçisi olarak yanında yer almasıydı.

Mao, “Uzayan Savaş Üzerine” yazısında, zaferin üç duruma bağlı olduğunu ileri sürer. Düşmanın konumu, bizim konumumuz ve alanın konumu. Yani düşmanın durumu nedir, kendi durumumuz nedir ve mücadele alanının nesnel koşulları nelerdir? Türkiye ve İran devrimci hareketi düşmanın durumunu çok eksik değerlendirmiş, kendi gücüne abartılı yaklaşmış, alanın nesnel koşulları konusunda ise, kendini koruyarak geri çekilmeye alabildiğine müsait bir coğrafyaya sahip olmalarına rağmen yurtdışına iltica etmişlerdir.
İran’da devrim, solcu yapısını kaybedip nasıl İslamcı bir cumhuriyete dönüştü?

İran’da devrim, solcu yapısını kaybedip nasıl İslamcı bir cumhuriyete dönüştü? İran’da devrime giden yolda en büyük rolü oynayan solculara, özellikle de Marksistlere ne oldu? İran’da devrimcilere kaybettiren neydi? Bu sorularla başlamakta fayda var.

Dünden bugüne İran soluna, Marksist hareketlere yönelik içerden ve dışardan sayısız eleştiri var. Belli başlılarına değinelim.

– Şah Ocak 1979’da ülkeyi terk ettiğinde, sol örgütler cezaevlerindeki binlerce yoldaşını kurtardı, karakolları ve silah depolarını yağmalayarak silahlandı. Şubat 1979’daki son ayaklanmada sokak çatışmalarını sol gerillalar yönetti. Ancak iktidarı ele geçiren Humeyni ve İslam Cumhuriyeti Partisi, yerini sağlamlaştırdıktan hemen sonra (özellikle 1981-1983 arası) namlusunu sola çevirdi. Fedailer ve Mücahitler başta olmak üzere tüm sol unsurlar sistematik şekilde yavaş yavaş yok edildiler. Bu süreç, modern tarihin en kanlı siyasi kırımlarından biridir.

– İran solunun Ayetullah Humeyni’ye verdiği destek, o dönem tüm dünyayı hayretler içerisinde bırakmıştır. Sosyalist fikirler nasıl oldu da İslamcılar ile uzlaşabildi? Bu, devrimin tarihsel gelişimi incelendiğinde kendiliğinden anlaşılacaktır. İkinci Dünya Savaşı’ndan 1960’lı yıllara kadar devrimciler Şah rejimi karşısındaki tek muhalif güçtüler. Türkiye ile karşılaştırıldığında İran devrimci hareketinin çok daha erken bir tarihte kendi rüştünü ispat ettiği görülür. 1941’de Tudeh’le başlayan 1960’lı yıllarda yasadışı-silahlı bir karaktere bürünen iktidar mücadelesinde sol silahlı ve silahsız nerdeyse tüm mücadele ve eylem biçimlerini hayata geçirmiştir. Bu dönem İslamcı muhalefetin Şah karşısında çok öne çıkmadan siyasal gelişmeleri sabırla izlediği, taşrada zengin ve orta sınıf köylülüğe, şehirlerde özellikle Bazaar denilen esnaf içinde kitle örgütlülüğüne ve medreselerde talebe ve genç imamlar içinde ideolojik mücadeleye önem verdiği bir dönemdir. Sol, Şah rejiminin ordu, polis güçleri ve SAVAK gibi kontrgerilla yapılarıyla mücadele ederken, İslamcı muhalefet, yüzyıllar içinde edinmiş olduğu dokunulmazlığının ona verdiği avantajla açık ve meşru bir örgütlenme içindeydi. Şah rejimi İslamcı muhalefetin üzerine devrimcilere yaptığı gibi pervasız bir şiddetle yönelemiyordu. Çünkü bu toplumun ana arterlerini kesmek olurdu. Buradan fışkıran kanda kendisi de boğulabilirdi!

– İranlı sosyalistler ve Marksistler, camilerin devrimin son dönemlerinde devrimin liderliğini üstlenen nüfuz sahibi mollalara sağladığı olanaklarından yoksundular. Sol, daha çok da Tudeh Humeyni’nin “emperyalizm karşıtı” olarak düşünülmesinin etkisiyle İslamcılarla son derece hevesli bir şekilde bir araya gelmiştir. Tudeh, ‘ilerici İslamcılar’ tarafından kalkınmacı ekonominin Sovyetik “kapitalist olmayan yol” ile benzerliğinden dolayı kademeli olarak sosyalizme doğru ilerlenebileceğini ummuştur. Bu nasıl bir rüya ise! Tarihçi Dr. Alvandi, Marksistlerin ve sosyalistlerin devrim öncesinde Humeyni’yi İran muhalefetinin lideri olarak kabul ettiğini söylüyor. Alvandi’ye göre solcular, burjuvaziye karşı duruşuna katıldıkları Humeyni’yi, Şah’a karşı olan tek antiemperyalist bir lider olarak gördü.

Humeyni’nin ne kadar otoriter olabileceğini ya azımsadılar ya da görmezden geldiler. Devrim bir kere başarılı olduktan ve Humeyni gücünü konsolide ettikten sonra, Humeyni kendisine karşı tehlike oluşturabilecek tüm solcu güçleri yavaş yavaş eledi. Burada büyük bir ders vardır aslında. Her devrimde istisnasız olagelen bir durum. Devrimci iktidarı ele geçirenler kendilerinden başka güç tanımazlar! Devrim anı her türlü demokrasinin askıya alındığı andır. Tolerans, idare etme, hoş görme, görmezden gelme, ahde vefa vs. bunlar artık geçerli değildir. Devrim gününe kadar birlikte yol alınması bu ortak yürüyüşün hiçbir şekilde devamının garantisi değildir.

– Araştırmacılar Val Moghadam ve Ali Ashtiani, beraber kaleme aldıkları “Sol ve İran’da Devrim” adındaki makalelerinde, solun “siyasal İslam’ı” ciddiye almadığını öne sürüyorlar.

Siyasi İslam’ı bir “politik ideoloji” olarak görmediklerini, daha çok “devrim ruhu ve Şah’ın Batıcılığına karşı çıkan bir duruş” olarak değerlendirdiklerini aktarıyorlar. Bu yüzden yazarlara göre solun siyasi bir stratejisinin olmaması ve parçalanmış yapısı, siyasi İslam’ın gücü ele geçirmek isteyen siyasi vizyonunu görmezden gelmeleriyle birleşti. Böylece devrimden solcular ve Marksistler değil ulema sınıfı muzaffer olarak çıktı.

– İran solunun o dönem iki önemli problemi vardı. Birincisi, Mollaların ilerici olduğunu sanmaları, ikincisi ise işçi sınıfının önemini yeterince kavrayamamalarıdır. Bugün bile İran toplumsal muhalefeti içinde sendikalar ve özellikle petro-kimya, maden ve ulaşım işçileri sokak hareketleriyle birlikte en devrimci damar olarak muhalefetin temel unsurudurlar. Geçmişten günümüze Ortadoğu ülkeleri içinde en güçlü işçi sınıfı Türkiye ile birlikte İran’dadır.

– Tudeh, SBKP’ye bağlı klasik bir komünist partiydi, Halkın Mücahitleri ve Halkın Fedaileri de iki gerilla grubuydu. Üçü de İran’da ülke çapında camilerden oluşan İslami ağın gücünü aşamadıkları gibi, Mollaların bu havza örgütlenmesine karşı işçi sınıfı ve kentlerdeki emekçilerin kendi öz örgütlerini yaratamadılar.

– İran’da sol nasıl yenildi? Konuyla ilgili olarak, kulaktan dolma yaygın bilgi, “siyasal İslamcılara kandılar, onları tehdit olarak görmediler” biçimindedir. “İşin aslı öyle mi?” sorusunu yanıtlamak için Türkçede belli başlı iki kitap var: Biri, Maziar Behrooz’un ‘Nasıl Yapılamadı: İran’da Solun Yenilgisi’ kitabı; diğeri ise, bu kitaptan yaklaşık 20 yıl önce yayımlanmış olan Bahman Nirumand’ın “İran’da Soluyor Çiçekler” kitabıdır.

Her iki kitaba göre, yenilginin nedeni “İranlı Marksistlerin İran toplumunun iç dinamiklerini anlama ve kendilerini bu dinamiklere uyarlama yeteneğini gösterememesinde” aranmalıdır deniliyor. İran solu, 1979 ve sonrasında olanlara karşı dogmatik ve şabloncu kalmış; çeşitli nedenlerle, “somut durumun somut tahlilini” yapamamıştır.

– Sol Humeyni’deki ‘ilerici’ yönlere odaklanıp gerici yönlerin gözden kaçırmıştır. Sol İslamcılarla antiemperyalist retorikte birleşir; ancak kıyafet yasakları geldiğinde artık çok geçtir! Devrimciler böylece tabiri caizse kaçınılmaz biçimde ”emperyalizme karşı iç cephe” tuzağına düştüler. Ne ilginçtir ki bugün AKP de bunu sık sık kullanıyor, “İç cepheyi güçlendirelim” söylemi adeta değişmez bir siyaset oldu. Sol, üçe beşe bölünmüşken, yüz bin Molla, tek bir liderin çevresinde birleşerek, Şah sonrası İran’da en büyük güç olacaktır. Tek lider çevresinde toplanmış yüz bin Molla, yoksul dostu bir söylem benimseyerek, tüm camileri ve mahalleleri siyaset meydanı belleyecekti.-

– 1980 yılında gerçekleşen İran-Irak savaşı geniş halk kitlelerini, savaş milliyetçiliği ve şehadet kültürüyle Humeyni’nin arkasında birleştirmiştir. Sınıfsal kimliklere dayanan sol hareketler kursaklarında bırakılan devrimden sonra, ardından gelen Irak savaşıyla daha da zayıflamışlardır. Irak savaşı velayeti fakih ideolojisini pekiştirirken sol savaş karşısında çaresiz kalmıştır. Daha kötüsü Halkın Mücahitleri Saddam’ın yanında İran’a karşı savaşarak kendi halkı karşısında hain durumuna düşmüştür. Bu hainliklerini ABD ve İsrail’in onlara sunduğu olanaklarla günümüzde hala sürdürmektedirler.

Kısa bir özet geçersek:

Sol hareketler, Ayetullah Humeyni liderliğindeki İslamcı kadroları sadece “antiemperyalist” bir müttefik olarak gördü. İslamcıların kendi diktatörlüklerini kurma potansiyelini ve teokratik hedeflerini küçümsediler.

Halkın Fedaileri (Çoğunluk) ve Tudeh Partisi, “önce emperyalizme karşı milli demokratik devrim, sonra sosyalizm” teorisine sığındı. Bu durum, Humeyni rejimine gereksiz kredi verilmesine ve kitlesel gücün felç olmasına yol açtı.

Devrim öncesinde benimsenen “silahlı propaganda” ve öncü gerilla savaşı teorisi, işçi sınıfı ve köylülük ile kalıcı organik bağlar kurmayı beceremedi.

Devrimin en kritik anında Fedailer “Azınlık” ve “Çoğunluk” olarak ikiye bölündü. Bu iç bölünmeler enerjiyi tüketti ve İslamcı rejimin sol grupları tek tek, sırayla tasfiye etmesini kolaylaştırdı.

Sol ideoloji kentli aydınlar, üniversite gençliği ve sendikalı işçiler arasında sınırlı kaldı. Humeyni ise cami ağını kullanarak İran halkının geleneksel ve dindar çoğunluğunu doğrudan mobilize etmeyi başardı.

1979 ABD Tahran Büyükelçiliği baskını ve 1980’de başlayan İran-Irak savaşı, yeni rejime olağanüstü hâl ilan etme fırsatı verdi. İslamcı yönetim, savaşı bahane ederek muhalif solcuları “vatan haini” ve “yabancı ajan” ilan edip tamamen ezdi.

İran solunun devrim sürecindeki ve sonrasındaki en büyük kırılması, Halkın Fedaileri (ve onun iç bölünmeleri) ile köklü Tudeh Partisi arasındaki çizgi ve strateji farklılıklarıdır. Bu ayrışmalar, rejimin solu tasfiye etmesini kolaylaştıran temel unsurlardan biri olmuştur.
İran solu ve din

Sünni radikal İslam, Türkiye’de devrimciler için hiçbir zaman ciddi bir sorun teşkil etmedi, karşısına aldığı politik bir düşman olmadı. Tarikatlar ve dini vakıflar daha çok devlet himayesi ve güdümünde antikomünizm, Kürt ve Alevi düşmanlığı temelinde örgütlendirildiler. Türkiyeli devrimciler halk İslam’ının (Alevilik) yanında oldular, Sünni İslam’ın kontgerilla tarafından kendilerine karşı kışkırtıldığı durumlar dışında zorunlu kalmadıkça silah kullanmadılar. Türkiye’de Osmanlı döneminde sık sık isyan eden Aleviler, Cumhuriyet döneminde devletin laiklik anlayışının kendilerini koruyacağına inanarak bağımsız örgütlenme geleneklerini gevşettiler. Kemalist laikliğin hiçbir güvence içermediğini Çorum, Maraş ve Sivas katliamlarıyla büyük bir bedel ödeyerek yaşadılar. Sünni tarikatlar ise ordudan uzak durarak siyasi partiler üzerinden, onların içine kendi eğitimli kadrolarını yerleştirerek politik bir güç elde ettiler. Türkiye’de halk İslam’ı Aleviliktir. Bu Sünni İslam için geçerli bir kavram değildir. Sünni İslam elbette günlük şehir yaşamında ibadetini çok muhafazakâr yaşamaz, bu daha çok şehir gettolarına ve taşraya özgüdür. Ancak hem şehirde hem de taşrada siyasal duruma göre çok hızlı bir şekilde faşist politikaların piyadesi olmuşlardır. Alevi-Sünni farkı gözetmeksizin ortak bir “halk İslam’ı” anlayışı doğru değildir. Fiili olarak egemen olan ve devlet tarafından ayrıcalıklı politikalarla maddi olarak desteklenen Sünnilikle, tarih boyunca ezilen, katledilen Aleviliğin “halk İslam’ı” ortak paydasında eşitlenmesi düşünülemez. Benzer bir durum İran solunda da Pers-Şia kültürü ve Velayet-i Fakih ilişkisinde kendini göstermiştir. İran solu Şia’nın tarihten gelen Mehdi kültürü üzerinden bunun bir halk İslam’ı olduğunu bilerek propaganda yaparken Humeyni’nin Velayet-i Fakih’i Mehdi’yi yeryüzüne indirerek onu devrimin mücadele stratejisi haline dönüştürmüştür. İran’da halk İslam’ı politik İslam olmuştur! Mollalar ABD emperyalizmi ve Şah monarşisini Muaviye ve Yezid ile bir tutarken devrimcilerin antiemperyalizmi, sınıfsal yaklaşımları sönük kalmıştır.

Yerel Marksizm’in din ile imtihanında her iki hareket de başarısız oldu. Türkiye solu sağ muhafazakâr partilerle ‘sol’ Kemalist partilerin bir aynanın iki yüzü olduğunu, özünde rejim/devlet partileri olduğunu stratejik olarak çözümleyemedi. Din hiçbir zaman kendisi dışında bir merkez tanımaz! Doğduğundan beri Hz. Hüseyin ve Kerbela hikâyeleriyle büyümüş bir halkı yerel bir Marksizm’le buluşturmak göründüğü kadar kolay değildi. Çünkü İran’da bu konuda din adamları çok daha örgütlüydüler. Kaldı ki, kurdukları sayısız İslami havzanın ekonomik-mali boyutu da vardır. İnsanların önce karnını sonra beynini doyuracak kadar çok zengin imkânlara sahiptiler.

Ali Şeriati’yi çok okuyan İranlı devrimciler dinin sadece kendisini merkez almasını çok anlamadılar. Onun yazılarını adeta bir tür Müslüman Bolşevizm aforizmaları gibi okudular. Şeraiti’nin gençler içinde çok popüler olan “Müslüman olamıyorsanız Marksist olun” lafzı özünde nedir? İslam’ın en yüce doktrin olduğu değil midir? Bu lafızda “olamıyorsanız” kelimesi bunu ifade etmiyor mu? Radikal bir İslamcı tarafından gururları okşanan genç devrimciler tüm vagonları Mollalar tarafından ele geçirilmiş bir trenin içinde umutsuzca da değil çok içten ve canı gönülden devrimci propaganda yaptılar. Ama ilk durakta trenden aşağı atıldılar. İranlı devrimciler ilk sosyalist partiyi kurdukları 1906 yılından beri doğdukları coğrafyanın kültürüyle hemhaldirler. Şia kültürü tarihsel direnişlerle dolu olduğu için hiçbir şekilde devrim ve sosyalizmin önünde engel değildir. Tersine büyük bir avantajdır. Spiritüel olan özgür Şia, Velayet-i Fakih’le altın kafese konularak esaret altına alındığında İranlı devrimciler bunu hemen kavrayamadılar. Kavrasalar bile bunu halka anlatamadılar. Her yıl aşure ayında Kerbela’yı, o büyük yas gününü döğünerek anan İran halkı, bu katliamın modern bir direniş ideolojisi haline getirilmesini selamlarken, bunun ileride dini elitlerin elinde kendisine karşı bir baskı silahı haline getirileceğini bilemezdi. Bunu onlara anlatacak tek güç bile bunu bilince çıkaramamışken hele!

Kuruluş ideolojileri güdük de olsa antiemperyalist olan Türkiye, Mısır, Cezayir ve Suriye gibi ülkelerde düzen içi sol parti ve örgütler, uzun yıllar boyunca bu ülkelerde iktidarda olan milliyetçi-laik tek parti rejimlerinin destekçisi durumundaydılar. Türkiye, Mısır ve Cezayir gibi çok partili sisteme geçen ülkelerde de bu kural çok değişmedi. İktidar sağcılara geçtiğinde yerel bir halk solu yaratmaktansa kurucu ideolojiyi sürdüren partilerin yanında saf tuttular. Sayılan tüm ülkelerde 90’lı yıllardan sonra İslamcı partilerin yükselmesi tesadüf olmasa gerek. Solun kurucu ideolojilerin yanında yer aldığı koşullarda yoksul halklar İslamcı parti ve oluşumları bir kurtuluş umudu olarak gördüler. Türkiye’de Refah ve sonra AKP, Cezayir’de FIS (İslami Selamet Cephesi) ve Mısır’da Muhammed Mursi’inin yükselişi, hatta Filistin’de FKÖ’nün erimesi HAMAS’ın büyümesi; sosyal demokrat ve kimi ülkelerde komünistlerin milliyetçi-laik ideolojilerin yanında yer almasıyla yakından bağlantılıdır. Avrupa’da sosyal demokrasinin ve reformist sosyalistlerin başarısızlığı neo-faşizmlerin gelişmesine neden olurken bizim bölgemizde solun başarısızlıkları muhafazakâr-radikal İslam’ın gelişimine neden olmuştur. Batı’da sosyal demokrasi ve reformcu sosyalizmin başarısızlığı neo-faşizmi, Ortadoğu’da ise İhvancı, selefi ve masonik İslam’ı güçlendirmiştir. Erdoğan’ın yıllardır yana yakıla K. Kılıçdaroğlu tarzı bir sol muhalefet istemesinin nedeni de budur. Erdoğan bu minvalde bugün de “mutlak butlan” davasının Kılıçdaroğlu’na yeniden siyaset yolunu açmasını büyük bir hırsla arzulamaktadır. İslamcılar halka yabancı laik-sol bir muhalefeti her zaman arzulamışlardır.

İlhamını “kanun devleti” ve onun kurucu ideolojisinden alan, bildiği tek politika bu olan düzen içi laik bir sol, Ortadoğu’da kuşkusuz İslam’ı güçlendiren temel etkenler arasındadır.

İran’da Şah’a ve dolaylı olarak ABD emperyalizmine karşı İslami güçlerle komünistler birlikte mücadele ederken, Türkiye’de bu düşünülmesi imkânsız bir olaydır. Bunun tarihsel arka planı var. Sünni İslam tarih boyunca devletle iç içe geçmiş ve son sözü devlete bırakmışken, Şiilik daha 16. yüzyılda Kaçar Hanedanlığı döneminde devletten ayrı, bağımsız bir güç olmuştur. Engels’in Doğu toplumları için bahsettiği tartışmalı da olsa, “ideoloji ile zorun ayrışmamış birliği” teorisi Sünni ve Şii toplumlarda çok farklı gelişim göstermiştir. İdeoloji (din) ile zor (devlet) İran’da 16. yüzyıldan itibaren ayrışmaya başlamış, ulema ve Molla sınıfı Ortaçağ kiliselerindeki gibi çok güçlü siyasi-idari ve mali özerkliğe ulaşmıştır. Ulema sınıfı siyasi ayrıcalıklarını ve mülkiyetini kiliseler gibi burjuvaziye ya da monarşik iktidarlara verip bir kenara çekilmemiştir. Ya da Sünni Osmanlı ve Arap monarşileri gibi din adamları hiyerarşisinin bağımsız fetva verme hürriyetini devletin insafına bırakmamışlardır. Ulemanın gücüne örnek olması açısından devrimden önce liberal olsun, solcu olsun, gençler veya aydınlar bir araya geldiğinde ertesi gün SAVAK tarafından alınıp sorgulanıyordu. “Neden üst üste üç kez bir araya geldiniz?” diye soruyorlardı. Ama Mollalar rahatlıkla bir araya geliyor, hücreler kuruyordu. Çünkü ulema o dönem her ne hikmetse rejim tarafından henüz “Batı’nın düşmanı” olarak görülmüyordu. Şah tarafından düşman olarak görülen devrimcilerin Şii İslam’ını bir direniş kültürü olarak propaganda ederken ulemanın bu durumu ne kadar takdir ettiği önemli sorudur.

Devrimciler bu şekilde, İslam’a yaklaşımlarıyla İranlı bir aydının deyimiyle “Marksizm’e borçlanırken”, ulemanın süreci sadece ‘seyretmesi’ gelecek için önemli bir ipucuydu. İranlı devrimciler ve aydınlar kitleleri örgütlemek için Şia İslam’ın direnişçi tarihinin propagandasını yaparken elbette yanlış yapmadılar. Ama bunu, aynı tarihi sular seller gibi yutmuş Mollalar gibi yapmalarının imkânı yoktu. Halk elbette bu ayrımı yapacak kadar Ali, Hüseyin ve Kerbela tarihine vakıftı. Halk başından beri bu tarihin içinde yer almış, bu yoldan hiç ayrılmamış insanları dinlemeyi tercih ediyor, dahası bir lokma bir hırka felsefesiyle yaşayan bu insanlardan çok daha fazla etkileniyordu. İran solu yerel bir Marksizm yaratamadı çünkü İran tarihinden gelen muhalif bir yerellik, direniş geleneği zaten hep vardı! Bunu aşan bir ideolojiye sahip değillerdi. Şah rejimine çok ciddi darbeler vurdular ama halkı kazamadılar. Devrimler tarihinde bu da çok büyük bir derstir. Kalem kılıçtan keskindir! Kılıçla hükmeden düşmanı devirebilirsin ama kılıç altında tutulanları kazanmak bambaşka bir şeydir. Devrimciler Ortadoğu’da söz ile değil kelam ile yol almayı öğrenemediler. Ortadoğu’da kelam sözden üstündür. İdeoloji kelamdır. İran devriminde devrimciler rejimin kalbine vurmuş ama İslamcılar kazanmıştır! Çünkü kelam onlardaydı.
İran devrimcilerinin ölüm yatağı: Diaspora!

İran Tudeh Partisi, İran İşçi-Komünist Partisi, İran Komünist Partisi, İran Komünist Partisi (Marksist-Leninist-Maoist), İran İşçi Partisi, İran Halk Fedai Gerillaları, Fedai Örgütü – Azınlık, İşçinin Yolu, İran Sosyalist İşçi Partisi…

Bunca partiye rağmen bugün İran düşünsel-siyasal ikliminde sol ve sosyalizmin ağırlığı hâlâ yok denecek kadar azdır. Emperyalist savaş İran solu için ülkeye dönmenin ve örgütlenmenin bir fırsatını doğurmuş olabilir mi? Bugünlerde aralarında belki de en sık tartıştıkları konuların başında bu gelmektedir.

İran solunun en büyük kaybı ve zaafı devrimden sonra hızla yurtdışına çıkarak, çıkmak zorunda kalarak bir diaspora gücü haline dönüşmesidir. Ülke içinde ciddi bir varlığı kalmayıp, ülke dışından gazel okur hale gelmeleri, devrim öncesi ve devrim sonrasındaki olağanüstü gücü düşünüldüğünde inanılmayacak derecede büyük bir geriye düşüştür. Diaspora, İran solunun memleket sevgisini azaltmasa da devrimci azmini azaltmıştır. İran solu, diasporadan değil sokak hareketlerinin kendi yağında kavrulması ile yeni bir sol kuvveti yaratacaktır, görünen odur. TDH de 12 Eylül sonrası uzunca bir süre Avrupa’da sığınmacı durumuna düşmüş ancak ülke içindeki devrimci damarını hiç yitirmemişti.

Emperyalist savaş ve ateşkes, savaş öncesinde gerçekleşen yaygın ve kitlesel sokak hareketlerini şimdilik unutturmuşa benziyor. İran İslam Cumhuriyeti’nin ABD-İsrail emperyalist koalisyonuna karşı direnmesi, yenilmemesi elbette savaş öncesindeki sokak hareketlerini durdurmakla kalmamış, savaş milliyetçiliğiyle üzerini bir süreliğine örtmüştür. Ancak son sekiz yıl içinde dört büyük dalga halinde gelişen sokak hareketleri ve demokratik halk muhalefeti için asıl mücadele yeni başlamaktadır. Bunun en önemli ön şartı, örgütsüz, dağınık, ortak bir cepheden yoksun sol hareketlerin asgari bir devrimci program dâhilinde bir araya gelmesidir. Görünen o ki rejim ayakta kalacak ama protestolar da nihayetinde geri dönecektir. Bugüne kadar alevlenip sönümlenen, sonuçları itibarıyla kendisine değil rejim içi reformistlere mevzi kazandıran sokak hareketleri artık kendisi için kalıcı mevziler elde etme aşamasına gelmiştir. Onları hareketsiz kılan savaşın gölgesi elbet aralanacaktır. Şimdi gecenin en karanlık dönemindeler ama zifiri karanlık şafağa gebedir.

İranlı devrimci ve komünistler dünya devrimci hareketi içinde en çok kahır çekmiş kesimlerin başında gelir. Ciddi bir mücadele ve örgütlenme geleneği, fedai tavrı, hapishaneler ve darağaçları altında pişmiş bu hareketler İran’ın geleceğinde yeniden bir rol oynayabilecek mi? İçselleştirdikleri diaspora hayatını bırakıp ülkelerine dönebilecekler mi?

İran içindeki solun kaderi ise, kadın ve gençlik hareketleri, sanayi işçileri ve Bazaar’ın (şehirli orta sınıf) antiemperyalist kanadının Kürt kuvvetleriyle ortak bir cephede bir araya gelmelerine bağlıdır. Bu bileşim rejim yıkılmadan da alternatif, paralel bir hükümet kurabilirler. İran’ı ikili iktidar alanına çekebilirler. İşçi sınıfı + sokak muhalefeti + Kürtler + kadın özgürlük hareketi; İran devriminin anahtarıdır. Diaspora ülkesine dönerse çok daha güçlü bir birleşik cephe olacaktır.

Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus, özellikle petro-kimya, demir çelik, bakır, şeker kamışı ve banliyö- taşımacılık sektöründeki sendikal hareketlerin hala güçlü bir siyasal varlığı olduğu ve her şeye rağmen ’79 devriminde mücadele eden, şehit olan yoldaşlarını unutmamalarıdır. Devrimci hafızalarını yitirmemeleridir. İran’da ağır sanayi işçileri hala sayısal olarak çok güçlüdür. Zaman zaman militan ve kitlesel eylemlere damgalarını vurabilmektedirler. Askeri-teokratik İran Cumhuriyeti’ne karşı sokak hareketleri, kadın ve gençlik mücadeleleri ve periferide devrimci Kürt kuvvetleri İran işçi sınıfını topyekûn harekete geçirecek güçlerdir.

1906 yılından 1982 yılına kadar inişli çıkışlı da olsa kesintisiz mücadele eden İranlı komünistler gerçekleştirdikleri devrimin tozu içinde boğuldular. Yaklaşık 70 yıllık bu büyük mücadele geleneğinin ülkesinden kopup atıl bir diaspora gücü haline gelmesi, dünyanın dört bir yanına dağılmış komünistlerin en büyük öz sorgusudur. Bunun altından ancak organize edecekleri bir “ülkeye dönüş kongresi” ile kalkabilirler.
Ortadoğu Devrimci Çemberi

Bugün, İran’a yönelik emperyalist savaştan sonra, ABD hegemonyanın sarsıldığı, uluslararası nizamın kabul edilmiş, kanıksanmış merkezinin sallantıda olduğu koşullarda Anadolu, Mezopotamya ve İran merkezli bir Doğu Enternasyonali komünistler için gerçekçi ve yakın bir hedef olarak durmaktadır. 1970’lerin başında THKP-C tarafından “Ortadoğu Devrimci Çemberi” adında bir kavramın kullanıldığı belirtmiştik. Kavram aslında ilk kez 17 Mart 1970 yılında Ant dergisinin 168. sayısında kullanıldı. O dönemde bu kavramın kullanım nedeni dünya sosyalizminin emekçi halklardan yana olması ve bölge özelinde başta Filistinli devrimci hareketlerin Siyonizm’e, Türkiyeli ve İranlı sosyalistlerin de kendi ülkelerinde faşizme ve Şah diktatörlüğüne karşı yükselttikleri mücadelelerdi. Ortadoğu soğuk savaş döneminin en sıcak alanıydı.

THKP-C’nin teorik yaklaşımı, Türkiye’deki devrimci mücadelenin Ortadoğu’daki antiemperyalist hareketlerle bütünleşmesiydi. Bu görüş, THKP-C’nin silahlı çıkış stratejisinin bir parçası olarak “Ortadoğu Devrimci Çemberi” içinde yer almayı savunmuştur. 1970’lerin başında söz konusu politik yönelimi anlatan yazılarda, bu çemberin Türkiye, İran, Filistin, Lübnan ve Suriye’yi de kapsayan bir antiemperyalist savaş alanı olarak değerlendirildiği belirtilmektedir. Kavram, geçmişte emperyalizme ve Siyonizm’e karşı bölge çapında birleşik bir mücadeleyi ve Filistin direnişi ile dayanışmayı ifade ediyordu. Bugün bu çemberin içine KÖH de girmiş ve çemberin alanı daha da genişlemiştir. 1970’lerin gerçekleşmeyen enternasyonalizmi bugün hâlâ güncelliğini korumaktadır.

Bugün, Türkiye Devrimci Hareketi, “dört parça Kürdistan”nın devrimci hareketleri ve emperyalist savaştan sonra hareketlenen İranlı devrimci hareketler, bölgedeki diğer emekçi halkları da, Nusayrileri, Süryanileri, Ermenileri ve Doğu Hıristiyanlarını kendi içine alarak bir devrimci Doğu Enternasyonali kuracak dirayettedir diye düşünüyoruz. Bu enternasyonale Kıbrıslı sosyalistleri de dâhil etmek mantıklı olurdu.

Türkiyeli, İranlı, Kürdistanlı devrimciler arasında bugüne kadar var olan ilişkiler nelerdi, bu konuda tarihte gerçekleşen olaylar dışında bizim söyleyecek çok fazla bir sözümüz yok. Türk, Kürt, Fars ilişkilerinin tarihi hep akademinin konusu olmuş, devrimciler bu tarihi çok az biliyor. Bu konuda Mahir Çayan, Bijan Cezani ve Mustafa Suphi, Mirza Kuçek Han hakkında küçük bir çalışmamız oldu. Sonuç olarak bu konuya dair güncel politik sözü olanları mutlaka dinlemek isteriz, keza her üç kesim de hem coğrafi hem kültürel hem de siyaseten o kadar yakındırlar ki tarih boyunca neredeyse iç içe yaşamalarına rağmen bugüne kadar çok az yan yana gelmeleri büyük bir eksiklik olmuştur. Türkiye, Kürdistan ve İran halkları ile onun devrimci öncüleri enternasyonal birlik yaratmak için gayet olgun bir nesnel zemine sahiptirler.

Kaynak: Sendika.org