Sınıfın Kurucu Gücü: Komün’ün Devlet Teorisinden Günümüz Şantiye Rejimine – Berfin Baran

İşçi sınıfının tarihi, yalnızca sermayenin mutlak ve nispi artı-değer sömürüsünün kuru bir dökümü değil; aynı zamanda üretim ilişkilerine ve yabancılaşmaya meydan okuyan kolektif iradenin ve örgütlü sınıf bilincinin tarihidir. Bugün fabrikalarda, şantiyelerde, depolarda ve plazalarda derinleşen emek gaspı; dün Paris barikatlarında, maden ocaklarında ve sanayi kentlerinde kristalleşen sınıf çelişkilerinin tarihsel kesitlerdeki kesintisiz devamıdır.

Sermaye düzeni, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran azınlığın çıkarı uğruna, mülksüz çoğunluğun emeğini sömürmesi üzerinde yükselir. Bu nedenle proleter kitlelerin her tarihsel kalkışı, salt ekonomik bir hak arayışı değil; mevcut üretim tarzına ve onun üstyapısal aygıtlarına yönelmiş politik birer meydan okumadır.

Komün’ün İradesi ve 15-16 Haziran Sınıf Savaşımı

1871 Paris Komünü, proletaryanın burjuva devlet mekanizmasını reforme edemeyeceğini, aksine onu kökten parçalayarak kendi sınıf iktidarını kurması gerektiğini gösteren ilk tarihsel ve pratik nüvedir. Komün, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan kapitalist üstyapının, mülksüzlerin kolektif iradesiyle ikame edilebileceğini kanıtlayan diyalektik bir kırılmaydı. Fabrikaların işçi komitelerince devralınması, sürekli ordunun lağvedilerek halkın silahlandırılması ve bürokratik maaşların işçi ücretlerine sabitlenmesi, proleter devlet yapısının ilk somut biçimi olarak ete kemiğe büründü.

Egemen sınıfların kanlı katliamlarıyla bastırılmış olsa da Komün, Leninist devlet teorisinin nirengi noktası haline geldi ve geride silinmez bir ders bıraktı: İşçi sınıfı, merkezi ve disiplinli bir siyasi öncüyle donanıp örgütlendiğinde, sadece ücret pazarlığı yapan ekonomik bir kitle değil, devlet aygıtını parçalayacak yegâne devrimci güçtür.

Sermayenin ve burjuva devlet mekanizmasının proleter örgütlülükten duyduğu korkunun tarihsel kökeni, işte bu kurucu ve yıkıcı potansiyelde yatar. Türkiye işçi sınıfı tarihi de bu korkunun nesnel karşılıklarıyla ve sınıfın kendiliğinden (spontane) hareketten örgütlü harekete geçiş deneyimleriyle doludur.

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, salt bir sendikal hak arayışı ya da ekonomik tepkisellik değildir; proletaryanın, burjuvazinin yasal sınırlarını ve sendikal bürokrasiyi aşarak, kendi tarihsel eylemini doğrudan sokağa dayattığı nesnel bir kopuştur.

Siyasi iktidarın Sendikalar Kanunu’nda yapmak istediği değişiklik, özünde yükselen sınıf hareketini kontrol altına alma ve devrimci sendikal hattı tasfiye etme hamlesiydi. Buna karşılık yüz binlerce işçi, sendikal merkezlerin icazet sınırlarını parçalayarak, sanayi havzalarından İstanbul ve Kocaeli sokaklarına bir sel gibi akmıştır. Üretimden gelen gücün barikatları yıkan kitlesel bir sınıf taarruzuna dönüşmesi, burjuva devletini sıkıyönetim ilan etmek ve orduyu devreye sokmak zorunda bırakmıştır.

15-16 Haziran, Lenin’in vurguladığı “sınıfın kendi içinde sınıf” (kategoriksel varlık) olmaktan çıkıp, “kendi için sınıf” (politik özne) haline gelme sürecinin Türkiye’deki en ileri kitlesel sıçramasıdır. Egemenler için asıl korkutucu olan, üretimin merkezindeki proleter unsurların, burjuva hukukunun meşruiyet sınırlarını fiilen geçersiz kılmasıydı.

Sendikal Ekonomizm ve Sınıfın Öncü Hattı

15-16 Haziran’ın ardından burjuvazi, bu kitlesel sınıf taarruzunu doğrudan ezemediği kesitlerde, hareketi sistem içine çekme ve ehlileştirme stratejisine ağırlık vermiştir. Bu stratejinin en kullanışlı üstyapısal aracı ise sendikal iktisadilik olmuştur. Marksist sendika eleştirisinin merkezinde yer aldığı üzere; sendikalar doğası gereği kapitalist üretim tarzını ortadan kaldırmayı değil, işgücünün bir meta olarak satış koşullarını iyileştirmeyi hedefler. Sınıf mücadelesi salt yasal sendikal sınırlara ve toplu sözleşme masalarına sıkıştırıldığında, burjuva hukukunun ve mülkiyet ilişkilerinin meşruiyet sahası zımnen onaylanmış olur.

15-16 Haziran’ı yaratan tarihsel güç, yasal sendikacılığın sınırlarını aşan fiili ve kurucu karakteriydi. Bu ruhun modern üretim havzalarındaki diyalektik yansıması ise Büyük Metal Direnişi’nde somutlaşmıştır. Metal işçileri, yalnızca MESS (Metal Sanayicileri Sendikası) şahsında cisimleşen finans-kapital odağına karşı çıkmamış; aynı zamanda sınıfı kontrol altında tutmak, ehlileştirmek ve burjuvaziyle yapısal işbirliği içinde eritmekle görevli sarı sendikal düzene (Türk Metal bürokrasisine) doğrudan savaş açmıştır.

Fabrika tabanlarında kurulan, kararların doğrudan doğruya tezgah başlarında ve genel kurul iradesiyle alındığı fiili işçi komiteleri, bürokratik sendikacılığın tasfiyesine ve taban inisiyatifinin öncü gücüne işaret etmiştir. Bu direniş, sınıf mücadelesinin iktisadi talepler girdabına sıkışmayı reddettiği an, burjuva üretim disiplininin kendisini felç edebileceğini bir kez daha kanıtlamıştır.

Liberalizmin İflası ve Şantiye Vahşeti

Tarihsel mücadelelerin kazanımları, bugün neoliberal politikalarla geliştirilen esneklik, güvencesizlik ve taşeronlaştırma dayatmalarıyla topyekun tasfiye edilmek istenmektedir. 1990’ların başında Francis Fukuyama’nın ideolojik bir dogma olarak ilan ettiği “Tarihin Sonu” tezi —yani liberal kapitalizmin ve serbest piyasa düzeninin insanlığın ulaşabileceği nihai ve alternatifsiz aşama olduğu iddiası— tarihsel diyalektiğin acımasız yasalarıyla çöpe atılmıştır. Liberalizmin bu evrensel zafer çığlığının içi boş çıkmış; kapitalizm insanlığa barış ve refah değil; yapısal krizler, derinleşen bir mülksüzleştirme ve küresel bir vahşet rejimi dayatmıştır. Bugün şantiyelerde, madenlerde ve fabrikalarda karşı karşıya kaldığımız kuralsız sömürü, neoliberal ideolojinin iddialarından azade değildir; aksine onun doğrudan, çıplak bir sonucudur.

Dahası, küresel kapitalizmin içine düştüğü hegemonya krizi ve pazar kavgaları, insanlığı adeta iki dünya savaşı arasındaki o karanlık, gerilimli ve patlamaya hazır fetret dönemine benzer bir eşiğe taşımıştır. Savaş öncesi dönemin bu boğucu atmosferi, cepheden önce üretim alanlarında; işçi sınıfının bedeninde, ruhunda ve emeğinde kurulan militarist üretim disipliniyle hissedilmektedir.

Bugün yaşanan ağır sömürü koşulları, şantiye rejimi ve onun ürettiği iş cinayetleri, münferit birer “kaza” ya da “ihmal” olarak sunularak sıradanlaştırılmaktadır. Oysa yaşananlar, emperyalist-kapitalist sistemin bu küresel sıkışma ve kâr oranlarının düşme eğilimine karşı geliştirdiği vahşi sermaye birikim modelinin kaçınılmaz çıktısıdır.

Son yıllarda ülkemizde yaşanan katliam boyutundaki iş cinayetleri de bu azgın sömürü düzeninin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. En son olay olarak; Arnavutköy Sazlıbosna TOKİ şantiyesinde kule vincin devrilmesi sonucu Şerafettin Akın ve Adem Avcı’nın ağır yaralanması, geçmişte 10 işçinin yaşamını yitirdiği Torun Center katliamından bağımsız değildir. İnşaat, maden ve metal gibi ağır sanayi kolları, iki savaş arası dönemin savaş sanayii hazırlıklarını andırır bir agresiflikle, doğrudan işçi kanı ve yoğunlaştırılmış emek üzerinden büyütülmektedir.

Özellikle kamu destekli toplu konut şantiyeleri, ihalelerin teslim süreleri ve kâr oranları uğruna işçi sağlığının birer maliyet hesabı olarak görüldüğü açık alanlara dönüşmüştür. Kule vinç operatörleri başta olmak üzere, metrelerce yüksekte, ağır vardiyalar altında çalışan işçiler; teknik eksiklikler ve bakım yetersizlikleri içinde ölümle burun buruna çalıştırılmaktadır.

Vahşet Rejimini Tahkim Eden İki Temel Mekanizma

  • Taşeron Sistemi (Hukuki ve Sınıfsal Sorumluluğu Dağıtma): Ana yükleniciden alt taşeronlara uzanan zincir, bir cinayet anında hukuki sorumluluğu buharlaştırmak ve faili meçhulleştirmek için kurgulanmıştır. Bu sistem, işçileri parça parça şirketlere bölerek kolektif hareket kabiliyetini ve ortak sınıf zeminini dinamitlemeyi amaçlar.
  • Piyasalaşmış Denetim Düzeni (OSGB ve Yapı Denetim): İş güvenliği sistemi, işçiyi korumak için değil, patronun hukuki risklerini minimize etmek için evrak üretmektedir. Ücretini doğrudan patrondan alan bir iş güvenliği uzmanının ya da Ortak Sağlık Güvenlik Birimi’nin (OSGB) bağımsız denetim yapması, eşyanın tabiatına aykırıdır.

Bu sömürü, şantiyelerin fiziki sınırlarını da aşar. Çoğunluğu gurbetçi olan inşaat işçileri; sağlıksız ortamlarda ve kötü beslenme koşullarında, borç kıskacı ve ağır uykusuzluk altında yaşamaya zorlanmaktadır. Dolayısıyla iş güvenliği, sadece bir baret ya da emniyet kemeri meselesi değil; barınma, beslenme, güvenceli istihdam ve insanca yaşam hakkının bütünüdür.

Burjuva devlet mekanizması ve onun ideolojik aygıtı olan tekelci medya, bu gerçekliği gizlemek için iki yönlü çalışmaktadır: Bir yandan kule vinç operatörleri gibi kalifiye işçilerin ücretlerini abartılı rakamlarla servis ederek “iş beğenmeme” demagojisi yapmakta; diğer yandan hak arayan, direnen işçileri kriminalize etmektedir.

Siyasi iktidarın grevleri “milli güvenlik” bahanesiyle yasaklaması, burjuva devletin sermaye adına üstlendiği açık kolluk görevidir. Aynı şekilde TÜSİAD gibi büyük burjuva örgütlerinin dönemsel “hukuk ve reform” çıkışları, işçilerin lehine değil, sermaye düzeninin uluslararası rekabette daha istikrarlı işlemesini sağlamaya yöneliktir. Proletarya, ne saray rejiminin baskı siyasetine ne de burjuvazinin reformist illüzyonlarına yedeklenmelidir.

Tabandan Örgütlenme ve Bağımsız Sınıf Hattı

Mevcut sendikal yapıların bürokratikleşmiş, mücadeleyi sadece toplu sözleşme masalarına sıkıştırılmış ve tabandan kopmuş tasfiyeci karakteri, işçi sınıfının öfkesini düzen sınırları içinde tutma işlevi görmektedir. Sendikal örgütlülük biçimsel olarak var olsa dahi, militan ve fiili bir hat izlemediğinde bir güvence olmaktan çıkmaktadır.

Çözüm; ne patronların insafında, ne göstermelik burjuva denetimlerinde ne de bürokratik sendika odalarındadır. Çözüm; geçmişin devrimci mirasını bugünün güncel talepleriyle birleştiren bağımsız sınıf hattının inşasındadır. Geleceği kuracak olan irade, işyerlerinde ve şantiyelerde doğrudan işçilerin söz ve karar hakkına dayanan taban örgütlülükleridir.

Sömürü rejimine ve iş cinayetlerine karşı önümüzdeki acil görevler şunlardır:

  • Şantiye ve Fabrika Komiteleri: Sendikal bürokrasiyi baypas eden, kararların doğrudan işçi genel kurullarında ve tezgah başlarında alındığı taban komitelerini kurmak ve yaygınlaştırmak.
  • Fiili ve Sınıfsal Denetim: İşçi sağlığı ve güvenliğini özel şirketlerin kâr hesabından çıkararak, denetimi doğrudan işçi komitelerinin fiili kontrolüne alacak kamusal bir yapı için mücadele etmek. Riskli üretimi ve bakımsız makineyi doğrudan işçi iradesiyle durdurmak.
  • Ortak Savunma ve Dayanışma Ağları: Taşeronlaştırma eliyle parçalanan iş kollarını (kaba inşaatçılar, metal işçileri, vinç operatörleri) tek bir sınıfsal çatı altında birleştirmek; kara listeye alınmalara, sürgünlere ve haksız işten atmalara karşı fiili direniş hatları örmek.
  • Üretimden Gelen Gücü Devreye Sokmak: Şantiyelerde hız ve kâr baskısına, hak gasplarına karşı iş bırakma, iş yavaşlatma ve dayanışma grevlerini pratik birer silah olarak her düzeyde hayata geçirmek.

Geçmiş mücadelelerin hatırlanması, bugünkü ve gelecekteki kavganın imkanını gösterir. Sınıf bilinci; rekabetin ve bireyciliğin ezildiği, insanların birbirini rakip değil, yoldaş olarak gördüğü ve korkunun yerini kolektif cesaretin aldığı şantiye barakalarında, fabrika zeminlerinde yeniden doğacaktır.

Temel mesele sadece daha yüksek bir ücret değil, yaşamın sermayenin ihtiyaçlarına göre mi yoksa insanlığın kurtuluşuna göre mi örgütleneceği kavgasıdır. İşçi sınıfı ayağa kalktığında yalnızca çarklar durmaz, yeni bir toplumun geleceği filizlenir!