“15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi” destanı yazılmadan önce daha 1969’da başlayan grev, işgal ve direniş dalgası kavgayı çoktan başlatmıştı.
11 Ocak 1969’da Singer fabrikasında DİSK/ Maden-İş üyesi beş yüz işçi çalışma koşullarına karşı, haftalık çalışma saatlerini 48 saate düşürmek ve istediği sendikayı seçme özgürlüğü için fabrika işgali gerçekleştirmişti! Kolluk kuvvetleri sermayenin mülkünü korumak adına işçilere saldırmış, işçiler barikatları kurarak gün boyu direnmişlerdi! Mücadele sürüyordu ama bu sefer 6. Filo İstanbul’a demir attığında emperyalistleri defetmek için işçiler ve devrimci gençler DİSK’le beraber kapitalist-emperyalizme karşı kavgayı Taksim’e taşımışlardı. O gün 6. Filo’ya karşı mücadele edenlerin karşısında, bugün iktidarın da yakından tanıdığı Komünizmle Mücadele Derneği ile Millî Türk Talebe Birliği’nin öncülüğünde “Bayrağa saygı” diyerek organize olan gerici faşistler vardı. Bu güruhun sermayenin-emperyalizmin uşaklığını yaparak gerçekleştirdiği ve tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen saldırılarda, onlarca devrimci genç ve işçi yaralanmış, Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan katledilmişti. Sonraki günlerde direniş bu sefer Taksim’den Çorum’a uzanıyordu. Çorum Alpagut linyit madeninde işçiler, ücretlerinin ödenmemesi üzerine kaderlerine razı gelmemiş, 786 işçi 13 Haziran’da maden ocağına el koymuşlardı! İşçiler sadece bir işgal gerçekleştirmiyor, burjuvaziye karşı kendi konseylerini kurup işgali bir özyönetimine dönüştürmüşlerdi!
Hazirandan ağustosa bu sefer Türk Demir Döküm fabrikasında çalışan 2300 işçi sermayeye karşı çelikten bir irade gösteriyordu. İşçiler 1 Ağustos’ta fabrikayı işgal etmişti. 5 Ağustos’a geldiğinde ise asker-polis tüm fabrikayı kuşatmış, işçiler hakları için çatışmıştı. Bir süreliğine geri çekilen işçiler, 13 Ağustos’ta direnişi yeniden alevlendirmiş, Koç Holding bu direnişin karşısında protokol imzalamak zorunda kalmıştı!
Ağustostan 29 aralığa geldiğimizde, Gamak Elektrik fabrikasında çalışan 300 işçi, işten çıkartılan ve bir aydır ücretlerini alamayan işçi arkadaşları için fabrikanın kapısına dayanmıştı. Fabrikaya girmek için mücadele eden işçilerin karşısına yine sermayenin bekçiliğini yapan polisler dikilmiş, hakları için orada olan işçilerin üzerine ateş açarak Şerif Aygün’ü katletmişti. Gamak barikatlarında kapitalist devlet, sermaye için işçi kanı dökmekten geri durmadığını o gün bir kere daha kanıtlamıştı!
Böylelikle 1969 yılı grev, işgal ve direnişlerle mücadeleyi büyüterek sanki 15-16 Haziran’a hazırlıyordu tüm sınıfı!
DİSK o gün için işçi sınıfının tabandan örgütlenmesi, işçi sınıfının hakları için fiili direniş, işgal ve grevlerinin somut bir ifadesi olarak sarı sendikacılığa karşı bir çizgiyi ifade ediyordu. 15-16 Haziran’a gelmeden önce 13 Mayıs’ta DİSK’te örgütlenmek isteyen Sungurlar işçilerine karşı patronlar yine sarı sendikayı seçerek işçi aidatlarını Çelik-İş’e ödemesi üzerine, işçiler patronu fabrikaya sokmamış, polis-asker yine patronların safında, işçilerin karşısında konumlanmıştı. Uzun çatışma ve direnişin sonucunda patronlar işçilerin talebini kabul etmek zorunda kalmışlardı.
İşçiler DİSK ile sadece bir takım haksızlığa uğrayanlar kümesi olmadıklarını, fiili direniş, işgal ve grevlerle haklarını alan bir sınıf olduklarını hem sermayeye hem de devlete gösteriyorlardı. Bu tarihlerde yükselen işçi sınıfı hareketine karşı sarı sendikal bürokrasiyi işçi sınıfının önüne bir bariyer gibi çıkartmaya çalışan devlet, yeni yasa tasarısı hazırlığı içindeydi. Bu tasarıyla ilgili olarak Dönemin Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk’ün “Çok yakında DİSK’in canına ot tıkayacağız” sözleri, işçilerin özlük haklarına karşı girişilen bu saldırının sınıfsal niteliğini gözler önüne seriyordu. CHP ve AP hükümeti DİSK’te ifadesini bulan taban inisiyatifine dayalı sınıfsal hareketi tasfiye etmek ve tüm işçileri Türk-İş’e mahkûm etmek için 274 Sayılı Yasa’yı hazırladı. Söz konusu yasa, işçilerin özlük haklarına ve istedikleri sendikada örgütlenme hakkına karşı, üçte bir barajı getirerek DİSK gibi bağımsız sendikaların önünü kesen, noter şartı getirerek işçilerin karşısına bürokratik ve maddi engel koyan, deneyim şartı getirerek işçinin sendika kurması için en az üç yıl çalışmış olmasını zorunlu kılan, uluslararası bir işçi kuruluşuna katılmayı da imkansızlaştıracak bir dizi içeriğe sahipti ve mecliste 4 ret oyuna karşı 230 oyla hızla kabul edildi.
Bu gelişmeler üzerine DİSK, 13 Haziran’da sınıf bilinçli öncü işçilerle merkezi bir toplantı gerçekleştdevlete gösteriyorlardı. Bu tarihlerde yükselen işçi sınıfı hareketine karşı sarı sendikal bürokrasiyi işçi sınıfının önüne bir bariyer gibi çıkartmaya çalışan devlet, yeni yasa tasarısı hazırlığı içindeydi. Bu tasarıyla ilgili olarak Dönemin Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk’ün “Çok yakında DİSK’in çanına ot tıkayacağız” sözleri, işçilerin özlük haklarına karşı girişilen bu saldırının sınıfsal niteliğini gözler önüne seriyordu. CHP ve AP hükümeti DİSK’te ifadesini bulan taban inisiyatifine dayalı sınıfsal hareketi tasfiye etmek ve tüm işçileri Türk-İş’e mahkûm etmek için 274 Sayılı Yasa’yı hazırladı. Söz konusu yasa, işçilerin özlük haklarına ve istedikleri sendikada örgütlenme hakkına karşı, üçte bir barajı getirerek DİSK gibi bağımsız sendikaların önünü kesen, noter şartı getirerek işçilerin karşısına bürokratik ve maddi engel koyan, deneyim şartı getirerek işçinin sendika kurması için en az üç yıl çalışmış olmasını zorunlu kılan, uluslararası bir işçi kuruluşuna katılmayı da imkansızlaştıracak bir dizi içeriğe sahipti ve mecliste 4 ret oyuna karşı 230 oyla hızla kabul edildi.
Bu gelişmeler üzerine DİSK, 13 Haziran’da sınıf bilinçli öncü işçilerle merkezi bir toplantı gerçekleştirerek işçi sınıfının sadece ücret zamları için mücadele etmediklerini gösterir nitelikte “Anayasal Direniş Komiteleri” kurarak burjuva devletin yasalarına karşı direniş kararı aldı!
15 Haziran günü 70 bin işçi, İstanbul ve çevre illerde üretimi durdurarak, burjuva yasalara karşı gerçek direnişin üretimden gelen güç olduğunu bir kere daha gösterip şartelleri indirerek ve üç koldan gelerek tüm İstanbul sokaklarını işgal ettiler! 16 Haziran’da ise, Türk-iş’e bağlı olan işçilerin de katılımıyla 150 binden fazla işçi tüm şehri kuşattı. Şehrin merkezlerine doğru on binlerce işçi, proletaryadan oluşmuş bir nehir gibi akarken, diğer taraftan dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in kardeşi Şevket Demirel’in de ortağı olduğu Haymak fabrikası işgal edildi. Böylece sermaye ve hükümet ortaklığına karşı doğrudan darbe indirilmiş oluyordu. Kapitalist devlet aygıtı yine burjuvaziyi korumak adına Kartal Maltepe’deki 2. Zırhlı Tugay’a ait askeri birlikleri fabrikadaki işçilerin üzerine gönderdi. Sadece İstanbul’un merkezlerinde değil, Tuzla fabrikalarından işçiler Gebze’yi, İzmit işçi havzalarında bulunan işçiler de İzmit’i kuşatmışlardı.
15-16 Haziran direnişi egemen sınıflara, proletaryanın yalnızca fabrikaları değil, sokakları ve bir bütün olarak hayatın kendisini de yöneteceklerini göstermişti!
O günlerde mücadelenin adresi olan DİSK bugün sararmış vaziyettedir. O günkü Türk-iş’in görevini üstlenen DİSK, bugün grev ve direnişlerin bariyeri hale gelmiştir. Mücadeleci sendikal gelenek kendisini o gün DİSK ile ifade ediyor olsa bile bunun altında yatan taban örgütlülüğü, sınıfın fiili direnişe geçme cesaretiyle DİSK’in o tarihsel görevi üstlenmesine sebep olduğudur.
Bugün ülkede ücretlerin fiili düşüşü, enflasyon, bir bütün olarak emek yağması yaşanırken aynı zamanda ülkenin dört bir yanında işçi direnişleri, fiili grevleri patlak vermiştir. Emek-sermaye çelişkisi toplumsal bir yasa olarak tüm Dünya’da olduğu gibi ülkenin dört bir yanında da şiddetlenerek sürüyor. “Elveda proletarya” diyenler, sınıf mücadelesinin devrimci biçimlerinden vazgeçenler, burjuva-küçük burjuva akımlar, üretici güçlerin toplumsallaşan niteliğini kavrayamayan ekonomist akımlar, iktidarın yapısal krizleri karşısında yalpalamaktadır. 15-16 Haziran, işçi sınıfının kitlesel militan eylemlikleriyle burjuva devlet aygıtına sokaktan, militan-fiili mücadele hattını kurduğunda ve kendi sınıf politikasını gerçekleştirdiğinde mücadelenin sermayeyi ve devletini nasıl sarstığını bizlere göstermişti. Gelecek mücadele günlerinde bizleri ileriye taşıyacak olan ne reformistlerin icazetli alanlar konformizmi ne de parlamenter kof hayallerdir, 15-16 Haziran’daki gibi işçi sınıfı ve kitlelerin sokakta devrimci, fiili ve örgütlü mücadelesinin yaratıcı eylemliliğidir. 15-16 Haziran’dan öğrendiklerimizle, önümüzdeki tüm süreçte kapitalizme karşı sosyalizm hedefiyle anti-kapitalist, anti-emperyalist, anti-faşist mücadeleyi yükseltmeye bir adım daha!
Yaşasın 15-16 Haziran Direnişimiz!
KOMÜN
