Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Cezaevi’ndeki yazarımız Muhammet Akyol’un “aydınlanmacı olmayan marksizmi Türkiye’ye özgülleyen politik Marksist” olarak tanımladığı Kaypakkaya’ya dair yazısının bir bölümünü sizlerle paylaşıyoruz. Toplam 37 sayfa olan bu yazının tamamı, bir sonraki dergi sayımızda yayımlanacaktır. – Komün Yayın Kurulu
Çorum’un Kızılbaş Alevi Türkmenlerinden orta halli köylü bir aileye mensup olan ve öğrenci olarak geldiği İstanbul’da henüz 20’li yaşlarındayken aktif politikayla ilgilenmeye başlayan Kaypakkaya, asla bir Marksist teorisyen değildi. Yüceltme adına, O’na bu tür nitelikler atfetmek, dönemin en yetkin “Marksizm otoriteleri”nde olmayıp da Kaypakkaya’da olanın ne olduğunu ya bil(e)memek ya da bilinçli olarak görmezden gelip gizlemek olur.
Kaypakkaya, “Marksizmi bilmek” anlamında, Türkiye’de otorite olanlar dahil, kendisinden çok daha ileride olanların hiçbirinde olmayan bir işlemi gerçekleştirdi. Türkiye’nin 50 yıllık siyasi tarihinde ilk defa duyulan, bu yüzden de alabildiğine yadırganan, Marksistlikle bağdaştırılması mümkün gözükmeyen teorik-politik tezlerdir bunlar.
Marksizme dair teorik-politik ve ideolojik eğitimlerini bizzat ‘merkezi’nde, Sovyetler Birliği’ndeki akademilerde almış; dahası, Komünist Enternasyonal’in yürütme komitesinde görevler üstlenmiş “Marksist otorite”lerin varlığının yanı sıra Türkiye’nin parlak akademisyenlerinden bazılarının da kendilerini “Marksist” olarak tanımadıkları bir dönemdi. Hepsinden önemlisi Denizler ve Mahirler; devletin şiddet tekelini kırmışlar ve “devleti ele geçirdiklerini varsaydıkları halk düşmanı, emperyalizmin uşağı karşı-devrimciler”i dize getirmek için, “silahlı mücadele”ye yönelmişlerdi; fakat devletin kurumsal varlığına, özellikle ordusuna, kurucu Kemalist devrimcilere, başta “Cumhuriyet” olmak üzere ve bütün bunların toplamı olarak devletin resmi ideolojisi olan Kemalizme yönelik “eleştiri silahı”nı kullanmaktan kaçınmayı Marksist devrimciliğin gereği olarak görüyorlardı. Kaypakkaya; böylesi formasyonlara ve niteliklere sahip parti, örgüt, çevre ve kişilerce üretilen, benimsenen ve pratikleştirilen teorik-ideolojik-politik anlayışların Marksizm alanında hegemonya kurduğu bir yerde ve zamanda Marksizmin devrimci diyalektiğini üstlenerek Türkiye’nin tarihsel gerçekliğine ve içinde bulunduğu döneme özgülleme işlemini gerçekleştirdi.
Kaypakkaya’nın gerçekleştirdiği bu işlem, TKP’den TİP’e, MDD’cilerden 71 devrimciliğinin kurucusu Deniz-Mahirlere; Türkiye solunu oluşturan bütün akımlarda ifadesini bulan Marksizm anlayışından kopuşu ifade ediyordu. Kaypakkaya, sadece ‘TKP revizyonizminden ve TİP parlamentarizminden değil, 71 devrimciliğini de kapsayan Türkiye solundan kopmuştur.
Bu kopuşuyla Kaypakkaya, Marksizmin devrimci tarihinin bütün sorumluluğunu da üstlenmiş oldu. Bu bakımdan; Marksizmin eleştirisi ve tarihyazımı, Kaypakkaya’nın kopuşunun teorik referanslarıyla olmak zorundadır. Bunun anlamı ise Kaypakaya’nın kopuşunun, kendinden sonraki dönemi de üstlenmek zorunda olmasıdır.
Kaypakkaya’nın Yalnızlığı ve Güncelliği
Kaypakkaya düşüncesi, bilimsel ve politik kimliğini işçi sınıfına bağlayan “işçici Marksizm” anlayışından kategorik anlamda farklı olarak ideolojik-politik kimliğini ezilenlere bağlamakta bulan bir “bütünsel Marksizm” anlayışıdır. Kaypakkaya düşüncesi, hem tarihi hem de içinde olunan konjonktürü, ezen-ezilen ayrımına tabi tutar ve ezen konumdaki özneleri, taşıyıcısı oldukları ideolojilere zerrece prim vermeden itibar dahi etmeksizin karşısına alıp düşmanlaştırır. Kaypakkaya’nın kendi Marksizm anlayışını ortaya koyduğu yer ve zamanda, ezen konumunda T.C. ve onun egemen ideolojisi olarak Kemalizm bulunuyordu. Kaypakkaya’nın devletin yanı sıra egemen ideolojısi olarak Kemalizmi de karşısına alması; tarihi ve konjonktürü, ezen-ezilen ayrımına tabi tutarak devletle ve Kemalizmle bağlaşıma girmeyi hiçbir şekilde mümkün kılmayan bir tarih ve politika anlayışıyla gerçekleştiriyordu.
Kaypakkaya, ne 1919-1923 yılları arasında emperyalist işgale karşı bir “Kurtuluş Savaşı” verildiğini reddediyordu ne de böyle bir kurtuluş savaşını anlamsız ve gereksiz görüyordu. Kaypakkaya’nın sorun olarak gördüğü ve eleştirip karşısına aldığı anlayış, Kurtuluş Savaşı’nın “Türkiye halklarının kurtuluşu” olarak değerlendirilip sahiplenilmesi ve dahası “ezilen dünya halklarına cesaret kaynağı olduğu” yönünde nitelendirilmesiydi. Kaypakkaya için tayin edici önemde olan ise Kurtuluş Savaşı’nın kimin önderliğinde, hangi politik hedefler temelinde gerçekleştirilip sonuçlandırılmış olduğuydu. Kaypakkaya, Kurtuluş Savaşı’na halkın canıyla kanıyla katıldığını ve büyük fedakarlıklar sergilediğini de reddetmiyordu. Kaypakkaya’ya göre Kurtuluş Savaşı, Türk egemen sınıflarının önderliğinde ve Türk burjuvazisinin ulus devletini kurma hedefleriyle yürütülmüş ve sonuçlandırılmıştı. Bu nedenle Kurtuluş Savaşı, Türkiye halklarının kurtuluşu olarak değerlendirilip sahiplenilemez; hele ki, “ezilen dünya halklarına esaret kaynağı olmuş, ilham vermiş” şeklinde hiç nitelendirilemezdi. Böyle bir anlayış, ezilenleri ezenlere yedekleme; kendi kurtuluşları uğruna mücadeleden alıkoymaya tekabül ederdi ki, Marksizmle asla bağdaştırılamazdı. Kemalistler önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı, ezilen dünya halklarından ziyade olsa olsa sömürge veya yarı-sömürge ülkelerin korkak burjuvazisine ilham kaynağı olmuş olabilirdi. Kaypakkaya, TKP’yi de bu temelde eleştirip mahkum ediyordu. O’na göre TKP, sınıf işbirlikçisi uzlaşmacı bir siyaset izleyerek Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden Türk egemen sınıflarının kuyruğuna takılmıştı. Halbuki yapılması gereken, tıpkı Mao önderliğindeki Çinli komünistlerin yaptığı gibi, TKP’nin de kendi bağımsız siyasi çizgisiyle ve Türkiye halklarının -Evet, Türkiye halkının değil, halklarının- devrimci kurtuluşu uğruna Kurtuluş Savaşı’nda yer almasıydı. Çünkü Kaypakkaya’ya göre, Türkiye’de yüzyıllardan beri kendi topraklarında yaşayan Kürt ulusunun yanı sıra farklı etnik kökenden halklar da vardı!
Kaypakkaya, Kurtuluş Savaşı’nın ardından Türk burjuvazisinin ulus devleti olan T.C.nin kuruluşunun tarihsel anlamda ilerici ve devrimci bir nitelik arz ettiğini de yok saymıyordu. Kaypakkaya, tayin edici önemdeki bu teorik-politik mesele özgülünde de, Marksizmin, Lenin’den Mao’ya uzanan devrimci diyalektiğini özgüllüyordu. Kaypakkaya, Kemalistlerde temsil bulan Türk burjuvazisinin tarihi ilerleten devrimciliğini Marksizm adına sahiplenmeyi reddediyordu. Kaypakkaya düşüncesi, ilk belirtileri 1960’larda TİP’de temsilini bulan ve günümüz sol-sosyalist çevrelerde baskın bir eğilim haline gelmiş bulunan liberalizmle de bağdaşmıyordu.
Yukarıda ifade edildiği üzere Türkiye’de Marksizmin özgülleşmesi; TKP’den yaklaşık 40 yıl kadar sonra TİP’le gerçekleşti. Ancak Marksizmin TKP’de özgülleşmesi nasıl ki aydınlanmanın jakobenizm ekolünün referanslarıyla gerçekleştiyse, Marksizmin TİP’te özgülleşmesi de aydınlanmanın bir diğer ekolü olan liberalizmin referanslarıyla gerçekleşti.
Aydınlanmacı jakobenizmin Türkiye’deki asıl mümessili olan Kemalistlerin başarıyla sonuçlandırılan Kurtuluş Savaşı’nın ardından T.C. devletinin asli kurucu özneleri olmaları ve bütün bir süreç boyunca devlet aygıtına hükmetmeleri nedeniyle, jakobenizmin referanslarıyla Marksizmin özgülleşmesini ifade eden TKP’nin, tayin edici önemde olan ideolojik-politik meselelerde, Kemalistlerle ayrışması mümkün olamazdı. Ki bütün bir Cumhuriyet tarihi boyunca TKP’nin, Kemalizmin ve devletin kurumsal varlığının en cevval savunucusu olmasının asıl nedeni de buydu. Aydınlanmanın ilke ve değerlerini, tarihsel amaç ve hedeflerini Jakobenizmin referanslarıyla benimseyip savunan Kemalistler ile TKP’nin, “Kurtuluş Savaşı”nı,“ulus devletin kuruluşu”nu, başta “Cumhuriyetin ilanı” olmak üzere “Cumhuriyet Devrimleri”ni birlikte sahiplenip savunmaları, bütün bunları engellemeye çalışanlara karşı aynı ideolojik-politik tutumu takınmaları, anlaşılır olmanın ötesinde, işin doğası gereğidir.
Marksizmin, Liberalizmin referanslarıyla özgülleşmesinin ifadesi olan TİP ise, TKP’den de, ileride belirecek ve 71 devrimcilerinin de ideolojik-politik platformu olacak olan Milli Demokratik Devrimcilerden de farklı olarak; “Kurtuluş Savaşı”na, “ulus devletin kuruluşu”na, “Cumhuriyet Devrimleri”ne, bütün bir cumhuriyet tarihi boyunca Kemalistlerin devlet aygıtına hükmediyor olmalarına ve hepsinin toplamı olarak “Kemalizm”e eleştirel bir tutum alıyor anlayışı içerisinde oluyordu. Öyle ki TİP, o zamanlar Şark ya da Doğu meselesi olarak anılan “Kürt sorunu”nda dahi hem TKP’den hem de Milli Demokratik Devrimcilerden daha solda bir ideolojik-politik tutum alıyordu. Ancak TİP’in, bütün bu anılan meselelerdeki ideolojik-politik tutum farklılığın temel referansı, yine Aydınlanmanın ilke ve değerleri ile tarihsel amaç ve hedefleriydi. TİP’e göre “gerçek anlamda bir Kurtuluş Savaşı” gerçekleşmemişti; çünkü Kemalistler Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşundan kısa bir süre sonra, baskıcı, tepeden inmeci anti-demokratik yöntemlerle muhalifleri bastırmışlardı. “Kurtuluş Savaşı” sonrasında kurulan “ulus devlet” de, gerçek anlamda çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü ve demokratik bir devlet olmamıştı. Başından beri iktidarda olan Kemalistler, Devletin ve toplumun demokratikleştirilmesine karşı durmuşlar; baskıcı, otoriter bir rejim kurmuşlar, çok partili sisteme geçilmesini dahi Cumhuriyetin kuruluşundan çok sonra benimsemişlerdi. Bütün bu ve benzeri nedenlerden ötürü TİP’e göre, “Kurtuluş Savaşı”nın, “ulus devlet”in “Cumhuriyet Devrimleri”nin ve Kemalistlerin iktidarda olduğu bütün bir “Cumhuriyet tarihi”nin ne tarihsel ne de politik anlamda ilerici ve devrimci bir niteliği bulunmuyordu. Çünkü sürecin götürücüsü olan Kemalistler, ilerici ve devrimci bir zihniyetten yoksundular. Tarih ancak akıl ve bilimle aydınlanmış, çağdaş değerleri özümseyip içselleştirmiş bir öznenin iradi müdahalesiyle, devrimci temelde ilerletilebilirdi!
Kaypakkaya düşüncesi, sadece TKP ve Milli Demokratik Devrimcilerde değil, TİP’te özgülleşmesini bulan ve Marksizm alanında Aydınlanmacı liberalizmin bir formu olan bu Marksizm anlayışıyla da kategorik olarak ayrışıyordu. Çünkü Kaypakkaya’nın hareket noktası, “Kurtuluş Savaşı”nın, “ulus devlet”in kuruluşunun, “Cumhuriyet Devrimleri”nin, Kemalistlerin iktidarda olduğu “Cumhuriyet tarihi”nin ve bütün bunların toplamı olarak “Kemalizm”in tarihsel olarak “İlerici ve Devrimci”olup olmadığı meselesi değildi. Kaypakkaya’nın hareket noktası, lamı-cimi olmaksızın, “Ezilenlerin Politik Kurtuluşu”ydu.
Kaypakkaya düşüncesinin, politik Marksizmin Türkiye’de özgülleşmesi olduğu ve solun bütün akımlarından kategorik olarak ayrıştığı o kadar açık ve berraktır ki… TKP ile TİP, TİP ile Milli Demokratik Devrimciler ve 71 Devrimciliği’nin kurucusu Denizler ile Mahirler; 1960’lar Türkiye’sinde solun ana akımlarıydılar. Bu akımlar, Kemalistlerin ve Kemalizmin ilericiliği ve devrimciliği meselesinde ortak bir uzlaşıya varamıyordular. Ancak Milli Birlik Komitesi adı altında örgütlenmiş Kemalist subaylarca gerçekleştirilen 27 Mayıs 1960 Darbesi’nin ve bu Darbeciler tarafından yürürlüğe konulan ‘1961 Anayasası’nın “İlerici ve devrimci” olduğu konusunda rahatlıkla ortaklaşabiliyorlardı! “Devrim stratejisi” meselesinde kanlı-bıçaklı olacak düzeyde anlaşamayıp ayrışan sola göre 1961 Anayasası, Sosyalist Devrim stratejisinin de Milli Demokratik Devrim stratejisinin de kurucu zeminiydi! 1960 darbesi ile 1961 Anayasasını, solun bütün akımlarından farklı olarak bir tek Kaypakkaya olanca açıklığıyla ve sadeliğiyle “gerici ve karşı-devrimci” olarak nitelendirip, ezilenlerin devrimciliği adına sahiplenip benimsemeyi reddetmiştir!
Kaypakkaya düşüncesinin kategorik farklılığı, solun hiçbir akımınca, değil benimsenmesi, tahammül dahi edilmesi mümkün olmayan Kürt isyanlarını değerlendirmesinde ve ideolojik-politik konumunu belirlemesinde de ortaya çıkar. TKP, Milli Demokratik Devrimciler ve 71 Devrimcileri, Kürt isyanlarının değerlendirilmesinde ve Kemalistlerce kan ve barutla bastırılmasında, aynı ideolojik-politik zemindedirler. Toprak ağaları, aşiret liderleri ve din adamlarının liderliğinde gerçekleşen Doğu’daki isyanlar, ilerici ve devrimci olan anti-emperyalist Kurtuluş Savaşı’na ve Cumhuriyet Devrimleri’ne karşı emperyalizmle işbirliği yapmış feodallerin gerici ve karşı-devrimci kalkışmalarıdır; kimi aşırılıklarına rağmen Kemalistlerce ezilip bastırılmaları, ilerici ve devrimci, haklı ve meşru bir eylemdir. TİP’in bu özgüldeki tutumu farklılaşır. TİP’e göre de, Kürt isyanları feodalizmin unsurları olan toprak ağaları, aşiret liderleri ve din adamlarının önderliğinde ve yine feodalizmin ideolojisi olan dini amaçlarla gerçekleştirilmiştir; bu anlamıyla ilerici ve devrimci bir muhteva taşıması mümkün değildir. Ancak bu isyanları bastıran Kemalistler de ilerici ve devrimci değildi. Dahası Kemalistlerin Kürtlerin varlığını inkar eden Türkçülükleri ile tepeden inme modernleşme politikaları da bu isyanlara zemin hazırlamıştır. Bu bakımdan Doğu’daki isyanlarla bu isyanların bastırılması, gerici ve karşı-devrimci güçler arasındaki boğazlaşmadır. En çok zararı da başta Kürt köylüleri olmak üzere, bir bütün olarak Türkiye toplumu görmüştür!
Kaypakkaya, tahammül edilmesi mümkün olmayan tavrıyla, bir kez daha belirir ve solun bütün akımlarıyla kategorik olarak ayrışır. Çünkü O, tarihi ve konjonktürü ezen-ezilen ayrımına tabi tutmayı ve ezen konumundaki öznelerin tarihsel misyonları ile taşıyıcısı oldukları ideolojilere zerrece prim verip itibar etmeksizin düşmanlaştırmayı, her özgül meseleye uyarlamayı sürdürür. Kemalistler, tarihsel olarak gerici oldukları için değil, ezen konumunda oldukları için baş düşmandır. Baş düşmanın, kendi egemenlik sınırları dahilindeki ezilenlerin isyanlarını bastırmasının ilerici ve devrimci bir politik niteliği de olamaz. Kaypakkaya, Kürt isyanlarının, aşiret liderleri önderliğinde gerçekleştiğinin ve ideolojik-politik motivasyonlarından birisinin de din olduğunun elbette bilincindedir. Ancak O, buna rağmen Kürt isyanlarını, gerici ve karşı-devrimci olarak nitelendirmez. Dahası, emperyalistlerden destek almış olsalar dahi Kürt isyanlarını haklı ve meşru olarak değerlendirir. Çünkü Kaypakkaya’nın hareket noktası, ezilenlerin ezenlere karşı isyanlarının önsel olarak haklı ve meşru olmasıdır. Kaypakkaya’ya göre, Kürt isyanlarının aşiret liderlerinin öncülüğünde gerçekleşmiş olmasının suçu ve günahı Komünistlerindir. Komünistler, Kürt ulusunun varlığının yok sayılmasına, şovenist politikalarla asimile edilip Türkleştirilmesine tavır alıp, “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” temelinde bir politika izlemedikleri için, Kürt isyanları Kürt ulusunun egemen sınıflarının öncülüğünde gerçekleşmiştir.
Kaypakkaya,“Kurtuluş Savaşı” özgülünde benimsediği yaklaşımı, “Kürt Sorunu” özgülünde de sürdürür. Emperyalist işgal yıllarında, baş düşman, ülke topraklarını işgal eden emperyalist devletlerdir. Bu koşullarda komünistlerin görevi, “Anti-Emperyalist Kurtuluş Savaşı”nı örgütlemektir. Bunun için egemen sınıflar dahil, işgale karşı olan, bütün güçlerle geniş bir cephe örgütü kurmaktır. Burada tayin edici önemde olan husus, Komünistlerin egemen sınıfların güdümüne girmemeleri, politik iktidarın onların eline geçmesine zemin sunacak ideolojik-politik savrulmaya düşmemeleridir. Ancak böyle bir savrulmaya düşmemek adına tavizlere ve uzlaşmaya kapalı sekterliklere de izin verilmemelidir. Kemalistler,“Anti-Emperyalist Kurtuluş Savaşı” süresince okun sivri ucunu baş düşman olan emperyalistlere yöneltirken, güdük dahi olsa işgal karşıtı olan egemen sınıflara karşı tavizkar ve uzlaşmacı bir taktik izleyerek o özgül koşullarda onları ezilen kategorisine dahil eder. Çünkü emperyalist işgal koşullarında, egemenleriyle birlikte, bütün bir toplum ezilmektedir. Ve egemen sınıflar da olsa işgale karşı olanlar politik olarak devrimcidir.
Kurtuluş Savaşı sonrasında baş düşman değişmiştir. Çünkü emperyalist işgal sonlandırılmış; Türk egemen sınıflarının diktatörlük aygıtı olan devletin kuruluş süreci tamamlanmıştır. Devletin egemenlik sınırları dahilinde, işçi ve emekçi geniş halk yığınlarının yanı sıra, feodalleri ve burjuvalarıyla birlikte bir bütün olarak Kürt Ulusu da ezilen konumundadır. Bu verili koşullarda komünistlerin görevi: Hiçbir koşul öne sürmeksizin “Kürt Ulusunun Kendi Kaderini Tayin Hakkı”nı savunmak, bunun için de Türk egemen sınıfların Kürt Ulusu üzerindeki boyunduruğunu kırmaktır. Komünistler, nasıl ki, Kurtuluş Savaşı yıllarında, baş düşman olan Emperyalistlere karşı, egemen sınıflar dahil, işgal karşıtı olan bütün güçlerle geniş bir cephe örgütü kurmakla yükümlüyseler, Kürt Ulusu üzerindeki boyunduruğu kırmak için de Kürt Ulusunun egemen sınıfları da dahil, Kürt Ulusunun Kendi Kaderini Tayın Hakkı temelinde geniş bir cephe örgütü kurmakla yükümlüdürler. Bu mesele özgülünde de tayin edici önemde olan husus, Komünistlerin Kürt ulusal burjuvazisi ile toprak ağalarının güdümüne girmemeleri, Kürt ulusunun “Kendi Kaderi Tayin Hakkı” sorununun Kürt ulusal burjuvazisiyle toprak ağalarının siyasal iktidarlarının güvencelenmesine hizmet edecek ideolojik-politik savrulmaya düşmemeleri; ancak bu tür savrulmalara düşmemek adına egemen ulus şovenizmine de izin verilmemesidir.
Tarihsel olarak ilerici ve devrimci olanı, ideolojik-politik olarak “baş düşman” ilan etmek; ya da tersten, tarihsel olarak gerici ve karşı-devrimci dahi olsa, ideolojik-politik olarak sahiplenip savunabilmek; yani, tarihi ve konjonktürü ezen-ezilen ayrımına tabi tutmak ve ezen konumunda olan öznenin tarihsel rolü ile taşıyıcısı olduğu ideolojisine prim verip itibar etmeksizin reddetmek; ezenine karşı pratik-politik duruş sergileyen ezileni ise ideolojisi ile birlikte sahiplenip savunabilmek, Kaypakkaya’ya kadar, Türkiye solunda, Marksizmle bağdaştırılması mümkün olmayan bir teorik-politik anlayışı ifade ediyordu.
Kaypakkaya düşüncesi, egemen sınıflar arasındaki kamplaşmalara ve devlet aygıtına hükmetme mücadelelerine ilgisiz ve duyarsız kalmayı salık veren sözde radikal, ama gerçekte apolitizme tekabül eden yaklaşımlara olduğu kadar, bunlardan birine yedeklenmeye de kategorik olarak kapalı olan Ezilen Devrimciliği’nin teorik-politik anlayışını ifade eder.
TKP, Kurtuluş Savaşı yılları dahil Cumhuriyet tarihi boyunca Kemalistleri ve Kemalizmi, ideolojik-politik mücadelenin konusu yapıp düşmanlaştırmadığı gibi, devlet aygıtına hükmetme mücadelesi yürüten egemen sınıflar arası klikleşme ve iktidar-muhalefet kamplaşmasında da şaşmaz bir şekilde Kemalistleri desteklemeyi benimsemişti. Çünkü TKP’ye göre, Kemalistlere muhalefet eden ve Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da devlet aygıtını ele geçirmeye çalışanlar, emperyalizmle işbirliği içinde büyük burjuvazi ile feodalizmin kalıntısı toprak ağalarıydılar ve bunlar ideolojik-politik olarak gericiliği, karşı-devrimciliği temsil ediyorlardı.
TİP’in içinden çıkan Milli Demokratik Devrimciler de esasta bu anlayıştaydılar. Öyle ki 71 devrimciliğinin kurucuları Denizler ile Mahirler dahi bu zihniyetten kategorik olarak kopamamışlardı. 71 devrimcileri, devletin şiddet tekelini berhava eden politika pratikleriyle devletin kurumsal varlığını hedef almış olmalarına rağmen bu görüşte değillerdi. 71 devrimcilerine göre onlar, devletin kurumsal varlığına karşı değil; 1946’dan itibaren devleti ele geçiren başta emperyalizme karşı yürütülen “Kurtuluş Savaşı”yla elde edilen ulusal bağımsızlık olmak üzere, “Cumhuriyet Devrimleri”nin kazanımlarına yönelen; ülkeyi hem ekonomik hem de siyasi bakımdan emperyalizme yeniden bağımlı kılan gayri-millici, gerici ve karşı devrimci büyük burjuvazi ile toprak ağalarına ve bunların sosyal dayanaklarına karşı mücadele yürütüyorlardı. Bu bakımdan, yürüttükleri mücadeleyi de bizzat kendileri, “Tam Bağımsız Demokratik Türkiye” için “II. Kurtuluş Savaşı” olarak tanımlıyorlardı. Hatta kendilerini “Kuva-yi Milliyeciler” olarak nitelendiren 71 devrimcilerine göre; Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran, “Cumhuriyet Devrimleri”ni gerçekleştiren ve 1946’ya kadar iktidarda olan Kemalistler de, “II. Kurtuluş Savaşı”nın “temel müttefiki”ydiler!
TİP, solun bu gelenekselleşmiş politika anlayışından kopmakla birlikte, daha solda konumlanamamıştı. Hatta TİP’le aynı zihniyette bir akademisyen olan İdris Küçükömer “Türkiye’de sol sağdır, sağ da sol” tezini ortaya atmıştı. Esasta TİP’in Marksizm alanındaki ideolojik-politik kurumlanışını da ifade eden bu teze göre; Aydınlanmanın ilke ve değerleri ile tarihsel amaç ve hedeflerini, Türkiye’de sol olarak bilinen Kemalistler değil, sağ olarak bilinen ve Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşundan beridir Kemalistlere muhalefet eden İslamcı muhafazakâr güçler temsil ediyordu!
Günümüzde artık baskın hale gelen ve liberalizmin Marksizm alanındaki bir özgülleşmesi olan bu anlayışa göre; ideolojik-politik mücadelenin konusu ve öncelikli hedefi; politik iktidarın ele geçirilmesinden ziyade, devletle birlikte bir bütün olarak toplumun demokratikleştirilmesi, evrensel değerlere uygun insan hak ve özgürlüklerinin Anayasal ve yasal güvence altına alınması, iktisadi kalkınmayla birlikte sosyal eşitsizliklerin giderilmesi ve refah seviyesinin artırılması olmalı; yerel ve merkezi yönetimlerin belirlenmesinde kimlerin desteklenip, kimlerin desteklenmeyeceği de bu ayrımlar üzerinden belirlenmelidir!
Türkiye’de “sol içi ayrışma”nın bir nedeni de budur. Solda Jakobenizmi temsil eden anlayışa göre, sosyalizme geçişin temel şartı olan modernleşme sürecinin, yani devletle birlikte toplumun demokratikleştirilmesinin tarihsel öznesi, Türkiye’de, Kemalistlerdir. Kurtuluş Savaşı ile Cumhuriyet Devrimleri de bu bakımdan solun tarihsel mirasıdır. Solda, Liberalizmi temsil eden anlayışa göre ise Kurtuluş Savaşı yıllarında M. Kemal liderliğindeki gruba muhalefet eden gruptan başlayıp Demokrat Parti’ye, oradan ANAP’a ve en son 2000’lerin AKP’sine kadar uzanan ve ”Türk Sağı” olarak da nitelendirilen ideolojik-politik gelenektir; yani İslami muhafazakarlardır!
Kaypakkaya, keskin ve berrak bilinçle, sağ-sol ayrımı gözetmeksizin egemen sınıfları ve onların diktatörlük aygıtı olan devleti karşısına alır. Bu bakımdan Kaypakkaya’ya göre, devlet aygıtına hükmetme mücadelesi yürüten egemen sınıf kliklerinden birini diğerine tercih etmek, ezilenleri, egemen sınıfların insafına terk etmektir. Bu durumu “Türkiye’nin tarihsel gerçekliği” olarak tanımlayan Kaypakkaya’ya göre Komünistler, egemen sınıflar arası çelişkileri gözetmeli, her özgül durumuna göre bu çelişkilerden, politik iktidar perspektifiyle yararlanmayı öncelemelidirler; ancak Komünistler, yeterli düzeyde maddi güce ulaşmaksızın, egemen sınıf kliklerinden birisiyle bağışıklık geliştirme türünden ideolojik-politik ilişkilerden kaçınmalı; mızrağın sivri ucunu daima iktidardaki egemen sınıf kliğine yöneltmekle beraber, muhalefetteki egemen sınıf kliğini de ideolojik-politik olarak düşmanlaştırmaktan bir an bile geri durmamalıdırlar. Bu bakımdan Kaypakkaya düşüncesinin; ideolojisi, devlet, toplum ve siyaset felsefesi, taşıyıcı öznesi ve hareket tarzı dahil, tüm kurum ve değer yargılarıyla birlikte burjuva uygarlığını karşısına aldığı ve kendisini de başka bir uygarlık içerisinde konumlandırdığı anlamına gelir.
Bugün olduğu gibi geçmişte de, sol Hareketin ekseriyeti ideolojik-politik mücadele anlayışlarını, burjuva uygarlığı ile Aydınlanmanın üzerine inşa etmektedir. Sola göre, burjuvazinin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte tarihin akılcı ve bilimsel kavranışı da mümkün olmuştur. Aklın ve bilimin kılavuzluğu sayesinde özgür düşünceyi ve bağımsız kararlar alabilmeyi olanaksızlaştıran her türlü boş inanç hükmünü yitirmiş; geleceği öngörüp bu temelde mücadele yürütmenin önü açılmıştır. Tarihte bunun ilk örneğini, burjuvazinin ilerici ve devrimci temsilcileri, burjuva uygarlığını kurarak gerçekleştirmişlerdir. Burjuvazi, kendi çıkarları gereği kurucusu olduğu uygarlığın değerlerini savunmayı terk etmiş olsa da bu uygarlık ilerici insanlığın ortak mirasıdır; sosyalizm de bu uygarlığın üzerine, daha ilerici ve devrimci değerleri savunan bilinçli insanların yol göstericiliğinde yürütülecek mücadele ile kurulacaktır!
Kaypakkaya Düşüncesi bu “Sol” zihniyetle hiçbir koşulda bağdaşmaz. Kaypakkaya’ya göre Komünistlerin var oluş gerekçeleri ve öncelikli görevleri, burjuva ideolojisinin bir miti olan “insanlığın ilerici değerleri”ni sahiplenip savunmak değil, “Ezilenlerin Kurtuluşu Davası”nı üstlenmektir. Bu bakımdan Komünistler, “tarihi ilerleten” öznelerin değil, bütün bir tarih boyunca ezilme koşullarına itiraz edip ezenlerine güç yetirme mücadelesi yürüten ezilenlerin bitip tükenmez devrimci enerjilerini miras alırlar. Komünistler’in tarihi de ideolojik-politik mücadelenin konusu yapmaları ve hatta tarihin devrimci mücadelede bir silah haline getirilmesini de çok iyi bilmeleri gerektiğini vurgulayan Kaypakkaya, solun “ilerici ve devrimci” olarak nitelendirip “miras” olarak sahiplendiği burjuva uygarlığını ve değerlerini, “Kemalizm” ile “Cumhuriyet Devrimleri” özgülünde, tereddütsüz gericilik olarak nitelendirir ve devamla şunları belirtir: Ama “miras” diye gerici şeylere sarılmak, halk kitlelerinin aldatılmasında gericilerle ağız birliği etmek, onlara suç ortaklığı etmek olur. “Miras” diye gerici şeylere sarılmak bizi kitlelerle kaynaştırmaz, tersine onlardan koparır. Kemalizme miras diye sarılmak bizi Kemalist iktidarın hunharca ezdiği işçi-köylü yığınlarından, emekçilerden koparır. Biz Kemalistlerin değil, canıyla kanıyla destanlar yaratan halk kahramanlarının mirasçılarıyız. Biz bunların tükenmez enerjilerinin, mucizeler yaratan dehalarının, sonsuz devrimci güçlerinin mirasçılarıyız. Her fırsatta yığınların mücadelesini kan ve zorbalıkla bastırmaya çalışanların, onlara düşmanlık gösterenlerin değil!
Sonuç:
Toplamda birkaç yıla tekabül eden Marksizmle tanışıklığı ve politik deneyimine rağmen Kaypakkaya; yıllanmış “Marksizm otoriteleri” ile feleğin çemberinden geçmiş politik Marksistlerin arasından sıyrılarak, Türkiye’nin tarihsel gerçekliğine ve dönemin öne çıkan politik gündemlerine dair geliştirmiş olduğu tezleriyle, Türkiye solunun tamamını karşısına aldığının ve yapayalnız olduğunun bilinciyle şunları yazmıştır: “Özellikle Kemalizm konusunda orta burjuvazinin gerçeklere aykırı idealist yargıları öylesine beyinlere yerleşmiş, kafalara öylesine tekel kurmuştur ki, Kemalizmin Komünistçe değerlendirilmesi, adeta olanaksız hale gelmiştir. Şimdi iyi biliyoruz ki, bizim Kemalizm konusundaki yargılarımız Çetin Altan, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk’tan, TİP, Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı, TKP, THKP-C, THKO, (Doğu Perinçekçilere) varana dek, bütün burjuva ve küçük burjuva örgüt ve akımlarını öfkeyle ayağa fırlatacaktır” *
Kaypakkaya’nın sıraladığı şahıs, parti ve örgütlerin tamamı, Türkiye solunun teorisyenleri, ideologları ve politik özneleridir. Beyinlere yerleşip kafalara tekel kuran ve Kemalizmin Komünistçe değerlendirilmesini adeta olanaksız hale getiren, gerçeklere aykırı idealist değer yargıları ise, özne kategorili felsefi idealizmdir; ya da aynı anlama gelmek üzere, egemen sınıfın ideolojisi olan Aydınlanma’dır. Egemen İdeolojiyi teorik eleştiriye tabi tutup kategorik olarak reddetmeksizin politik Marksizmin özgülleşmesi ve “Ezilenlerin Kurtuluşu Davası”nın üstlenilmesi mümkün değildir.
Türkiye’de ezilen devrimciliği, Marksizmin dışında 71 devrimciliği ile kurulmuştur. Ancak ezilen devrimciliğin kurucu önderleri olan Denizler ile Mahirler, egemen sınıf ideolojisi olan Kemalizmin teorik eleştirisini yapıp kategorik olarak reddedemedikleri için, egemen ideolojinin bir formuyla, egemen sınıfların diktatörlük aygıtı olan devlete karşı “Ezilenlerin Kurtuluşu Davası”nı üstlenen küçük burjuva devrimcileri olmaktan öteye ulaşamamışlardır.
Kaypakkaya, sadece egemen sınıfın ideolojisi Aydınlanmanın özgülleşmiş bir formu olan Kemalizm’in Komünistçe değerlendirilmesi işlemini gerçekleştirmemiş, eş zamanlı olarak, Marksizm’in dışında kurulan ezilen devrimciliğini üstlenerek Marksizm’e kazandırmıştır. Bu anlamıyla Kaypakkaya, teorik düzeyde Politik Marksizm’in kurucusu olduğu kadar, pratik olarak da Politik Marksizmin kurucusudur. Bu bakımdan Kaypakkaya, Türkiye’nin ilk, tam ve bütünsel “Komünist Devrimci Öznesi”dir.
Türkiye solunun savunduğu üzere, şayet Marksizm, Aydınlanmanın tutarlı olmak isteyen, onun ilke ve değerleri ile tarihsel amaç ve hedeflerini gerçekleştirme misyonunu üstlenen bir ideolojiyse, Kaypakkaya “Marksizm’den etkilenmiş küçük burjuva köylü devrimcisidir”; dahası o, hem görüşleri hem de 18 Mayıs 1973’te işkencede katledilmesine neden olan şiddet politikası pratiğiyle, tarihsel olduğu kadar, ideolojik ve politik olarak da ilerici ve devrimci olan Türk egemen sınıflarının Kemalist ya da muhalif kanatlarından biri veya her ikisi karşısında tarihin tekerleğini gerisin geriye döndürmek isteyen feodalizmin kalıntılarından sefil ve kara cahil köylülük ile gerici ve karşı devrimci aşiret reislerinin, dini önderlerin safında yer almıştır.
Aydınlanmanın Jakoben ya da liberal yorumlarıyla Marksizmin Türkiye’de temsil edilmesinde rol üstlenen Sol’un teorisyenleri ile ideologları, bilinçli ve tutarlı bir anlayışla Kaypakkaya’yı “anti-Marksist” saydılar. Daha esnek ve kapsayıcı olmayı önemseyen solun ideolojik-politik özneleri ise ona “Marksizm’den etkilenmiş devrimci önder” sıfatını uygun gördüler.
Solun Kaypakkaya hakkındaki yaklaşımlarını anlamlandıramamanın ötesinde, bunu kabul edilemez bulan Kaypakkayacılar ise sola Kaypakkaya’yı anlatmaya, bitmek bilmez bir ısrar ve çabayla “saklanmaya çalışan meşale” olarak solun soykütüğüne “Kaypakkaya” adını yazdırmaya çalıştılar. Öfkeyle ayağa kaldırdığı ve kategorik olarak ayrıştığı sola Kaypakkaya’yı anlatmaya ve soykütüğüne adını yazdırmaya çalışmak, Kaypakkaya’nın yalnızlığının ötesinde trajedisi oldu!
Onun politik düşmanı devletin bir yetkilisinin Kaypakkaya Düşüncesi hakkındaki şu tespitleri ise Kaypakkaya’nın şeref madalyası oldu: “Türkiye’de Komünist mücadelede, şimdi halka en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” **
Tutsak düştüğü devletin Diyarbakır’daki sorgu merkezinde “Ser verip sır vermeyen yiğit” olarak tarihe mal olan Kaypakkaya, 24 yıl kadar süren biyolojik varlığıyla hem ezenci hem de ezilenci her türlü ideolojik-politik edinimin konusu olabilir. Ancak Kaypakkaya düşüncesi, Aydınlanma evrenine sığamayacak denli tarihin derinliklerine uzanabilecek enginlikte ve kudretli “Ezilen Devrimciliği”ni üstlenerek dünden bugüne, bugünden de yarına aktarabilecek yetkinlikte olan politik Marksizm’in özgülleşmesidir ve bugün de günceldir…
Muhammet Akyol
Dipnotlar
* (İ. Kaypakkaya, Bütün Yazılar. S.393)
** (MİT Raporu’ndan Akt. Emre Görür, 71 Devrimciliğinin Tarih Yazımı-2 Teori ve Politika, Sayı 45, S.270)
