SUNU:
Afrika’ nın Atlantik’e bakan kıyısında; Batı Sahra’da 50 seneden fazla bir süredir anti-emperyalist ve anti-sömürgeci bir ulusal kurtuluş mücadelesi sürüyor. Dünya solunun çok fazla bilmediği ya da bilse de ilgisiz kaldığı bu ulusal kurtuluş mücadelesi ileri ve geri gidişlerle bugün halen devam ediyor. POLISARIO Cephesi (Seguia el-Hamra ve Río de Oro Kurtuluş Cephesi)’nin önderliğinde, Batı Sahra’nın kurtuluşu ve Sahravi Arap Demokratik Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı için, Fas işgaline ve sömürgeciliğine karşı sürdürülen bu mücadele, Filistin davasından sonra dünyada halen sürmekte olan en köklü ikinci ulusal kurtuluş mücadelesi olarak tanımlanabilir. Üstelik bu mücadele sadece Fas sömürgeciliğine karşı değil; Fas’ı Batı Sahra’nın işgali için açıktan destekleyen ABD, Fransa ve siyonist İsrail’in başı çektiği emperyalist güçlere karşı da yürütülen bir mücadele.
Kürdistan’ın özgürlük mücadelesiyle de bazı benzerlikler taşıyan bu mücadele, biz Türkiyeli devrimcilerin de menzili dahilinde olmalı diye düşünüyoruz. İşte tam da bundan kaynaklı, Ekim 2025’te İsyan Kamo tarafından Fransızca yazılan, daha sonra İngilizce’ye çevrilip Komün Dergi için yeniden gözden geçirilen bu yazıyı, Batı Sahra’da süren bu mücadeleyi tarihsel ve güncel olarak anlattığı için Türkçeye çevirerek ilginize sunuyoruz.
Komün Dergi
Batı Sahra: Bir Mücadelenin Seyri ve Gelecek İçin Beklentiler
I.
Batı Sahra sorunu neredeyse iki yıldır uluslararası kamuoyunun yeniden gündeminde. Bu geri dönüşün ilk kıvılcımı, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 29 Ekim 2024’te Fas Parlamentosu’nda yaptığı konuşmayla Fas’ın bölge üzerindeki egemenliğini fiilen tanıması oldu. Ardından, Sahravi Arap Demokratik Cumhuriyeti (SADC) Dışişleri Bakanı ve POLISARIO Cephesi üyesi Muhammed Yeslem Beissat’ın 24 Ekim 2025’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne yaptığı çağrı geldi. Beissat burada, Fas’ın öne sürdüğü özerklik planını (Batı Sahra’nın Fas devletine bağlı özerk bir bölge olması) Sahravi halkının referandumuna sunmaya hazır olduğunu duyurdu.
Tüm bunlar, uluslararası aktörlerin motivasyonlarını yeniden mercek altına almayı zorunlu kılıyor. Kimi zaman Fransa’nın ABD, İsrail, İspanya, Almanya ve İngiltere ile uyum içinde hareket ettiği Batı bloğunun tavrı, kimi zaman Cezayir ve Afrika Birliği’nin tutumu belirleyici oluyor. Bunun yanı sıra Fas ve SADC’nin “özerklik” ve “serbest birliktelik” gibi kavramlardan tam olarak ne anladığını, bu kavramların pratikte nasıl karşılık bulduğunu da tartışmak gerekiyor.
Elbette bunun için tarihe, bu mücadelenin ve bölgedeki benzer direnişlerin köklerine inmek şart.
Sömürgeci Hırslarla Yoğrulmuş Çok Yüzyıllık Bir Tarih
Her iki taraf da kendi tarihsel meşruiyetini öne sürüyor: Bir yanda Fas monarşisi, diğer yanda Sahravi direnişi. Ancak devrimci bir siyasi duruş, meseleyi başından itibaren oldukça net bir çerçeveye oturtuyor.
Bugün Fas sınırları içinde kalan topraklar, antik çağlardan beri ardı ardına gelen işgal ve istilalara sahne oldu. Bu durum, bölgenin özgün “Berberi” (Amazigh) demografisini kökünden değiştirdi. Amazighler ile Araplar arasındaki karışım, Kuzey Afrika’daki Arap istilalarının (erken Orta Çağ) ardından Orta Çağ’ın ortalarında belirginleşmeye başladı. Ne var ki bugün Batı Sahra dediğimiz güney toprakları, hiçbir zaman merkezi bir Fas devlet yapısına dâhil edilmedi.
Tam aksine, Sahra’da kıyı kesimlerinin dışında kalan nüfus çoğunlukla göçebe yaşamını sürdürdü ve federal unsurlar taşıyan bir kabile siyasi sistemi geliştirdi. Bölgedeki kabile şefleri, ortak yasaları ve gelenekleri belirlemek, kervanlardan alınacak vergileri karara bağlamak, anlaşmazlıkları çözmek ve gerektiğinde savaş ilan etmek için bir araya gelirdi. Bu geleneksel meclise “Kırk Eli” adı verilirdi.
Yerel Amazighlerle Bedevi Arap kabilelerinin karışımından oluşan bu nüfuslar, coğrafi olarak üç büyük kültürün kavşağında yer alıyordu: kuzeyde Arap-Amazigh Mağrip, doğuda Tuareglerin öncülük ettiği diğer Sahra göçebe kabileleri ve güneyde (günümüz Moritanya, Mali ve Senegal toprakları) Batı Afrika’nın Wolof ve Mandé halkları. Tüm bu farklı etnik ve kültürel etkileşimler, zamanla bugünkü Sahravi kültürünü ve Hassaniya dilini doğurdu. Sahravilerin kendi deyimiyle: “Arap şiirimiz, Afrikalı (siyahi) müziğimiz ve Berberi danslarımız var.”
Fas, 16. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına kadar Şerif İmparatorluğu adıyla anılıyordu ve bu imparatorlukla Sahra arasında doğal ticari ve siyasi ilişkiler mevcuttu. Hatta Şerif İmparatorluğu’nun iddia ettiği topraklar, en geniş döneminde (1591) kuzey Batı Sahra, kuzeydoğu Moritanya, batı Cezayir ve kuzeybatı Mali’ye kadar uzanıyordu. Ancak imparatorluk bu toprakları fiilen yönetmeyi başaramamış, yalnızca kuzeydeki birkaç Sahravi kabilesi üzerinde vassallık (tabiiyet) kurabilmişti.
Ne var ki 19. yüzyılda sömürge tarihi birdenbire hızlandı. 1884 Berlin Konferansı, Afrika kıtasını Avrupalı güçler arasında paylaştırdı. İspanya, kuzey Fas’taki Rif bölgesinin ve Sahra’nın Atlantik kıyısındaki batı kesiminin kontrolünü elde ederken; Fransa, Fas, Cezayir ve Moritanya gibi komşu topraklara yöneldi. Bu konferans daha çok gelecekteki paylaşımın niyet beyanıydı; asıl sömürgeleştirme süreci ilerleyen yıllarda fetihler ve antlaşmalarla şekillenecekti. Dolayısıyla Şerif İmparatorluğu henüz resmen Fransız işgaline uğramamıştı ama Fransa bölgede nüfuzunu giderek artırıyor ve zaman zaman askeri operasyonlar düzenliyordu.
1905’te Almanya, Fransa’nın Şerif toprakları üzerindeki artan nüfuzuna karşı çıktı ve savaşa varacakmış gibi bir tavır takındı. Ertesi yıl, 1906’da, ABD himayesinde acilen toplanan Algeciras Konferansı, henüz resmen sömürgeleştirilmemiş Şerif İmparatorluğu’nun statüsünü ve bölünmesini netleştirdi. İmparatorluk uluslararası bir bölge ilan edilirken Fransa’ya avantajlı haklar tanındı. İspanya’nın Batı Sahra üzerindeki münhasır hakları teyit edildi; bölge resmen ikiye ayrıldı: kuzeyde Seguia el-Hamra ve güneyde Río de Oro (“İspanyol Sahrası” adı daha sonra ortaya çıkacaktı). İspanya ayrıca Rif bölgesini de himayesi altında tutuyordu. Ancak Almanya, Afrika’daki rekabeti bırakmadı. Uzun süren diplomatik pazarlıklar ve uluslararası baskılar sonucunda Şerif İmparatorluğu, 1912’de Fransa ile bir himaye anlaşması imzalamak zorunda kaldı.
Siyasi Bir Kimliğin ve Direniş Hareketinin Doğuşu
İlginçtir ki I. Dünya Savaşı, Avrupalı güçleri zayıflatırken askeri kapasitelerini artırdı. Savaşa katılmayan İspanya ise Rif himayesinde ciddi bir ayaklanmayla karşılaştı. Berberi kabileler, İspanyol işgalciye karşı bir konfederasyon kurarak Rif Cumhuriyeti’ni ilan etti. Dekolonizasyon mücadelelerinin habercisi sayılan bu isyan, Fransızların İspanya’yı desteklemek için müdahale etmesiyle Rif Savaşı’nda (1921-1927) bastırıldı. Bu savaş, modern askeri dış operasyonların ilk örneklerinden biri sayılır: sefer birlikleri, büyük ölçekli amfibi çıkarmalar, yoğun hava saldırıları, kimyasal silah kullanımı ve yerel yardımcı kuvvetlerin oluşturulması… Aynı savaş, Fransız General Pétain’in gücünü pekiştirirken genç subay Franco’nun da önünü açtı.
Güneyde, Sahra’da ise işgale karşı direniş daha zayıf ve genelde barışçıldı. Franco rejimi altında İspanyolca, 1950’lerden itibaren uygulanan aktif asimilasyon politikasıyla sömürge okullarında zorunlu dil haline geldi. İspanya, Sahra’yı tam teşekküllü bir vilayet yaparak Afrika’daki ilk örgütlü dekolonizasyon hareketlerinin önüne geçmeyi amaçlıyordu. Bu bölge ayrıca stratejik açıdan çok kıymetliydi: 1947’de önemli fosfat yatakları keşfedilmiş ve 1970’lerin başında madencilik yılda 2 milyon tonu aşmıştı.
Fas, 1956’da Fransız mandasından, 1958’de de İspanyol mandasından (Rif ve Tarfaya/Cap Juby şeridi İspanya tarafından iade edildi ama bazı yerleşim bölgeleri elde tutuldu) kurtulduktan sonra 1960’larda çeşitli hesaplar yapmaya başladı. İspanyol Sahrası, boş sanıldığının aksine fosfat, bazı mineraller ve petrol rezervlerinin yanı sıra Atlantik Okyanusu’na kıyısı olan geniş bir alan ve muazzam balıkçılık kaynakları sunuyordu.
Bununla birlikte, on yıllarca Avrupalı işgalciyle işbirliği yapmaktan dolayı zedelenen monarşik otoriteyi ve Mahzen’i (kraliyet yönetim aygıtı) yeniden güçlendirme ihtiyacı doğmuştu. Bir yandan da devlet eliyle körüklenen milliyetçi-şovenist duygular, komşu ülkeler pahasına da olsa “Büyük Fas” hayalini besliyordu. İşte bu iki dinamiğe cevap vermek isteyen Fas monarşisi, 1963-1964’teki Kum Savaşı’yla yeni bağımsız Cezayir’e saldırdı. Ne var ki ne askeri ne de siyasi olarak bir kazanç elde edemedi; Arap dünyasında yalnızlaştı ve Cezayir topraklarından vazgeçmek zorunda kaldı. Ama yayılmacı emellerinden asla vazgeçmedi.
Nitekim Fas, 1963’te Batı Sahra’nın “kendi kendini yönetemeyen bölgeler” (yani sömürge) listesine alınmasını talep etti. 1965’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 2072 sayılı kararla İspanya’yı bir kendi kaderini tayin referandumu düzenlemeye çağırdı. Beklenenin aksine pek çok Batılı ülke çekimser kaldı (ABD, İngiltere, Fransa ve apartheid Güney Afrika); Afrika’daki son sömürgelerini hâlâ elinde tutan İspanya ve Portekiz ise ret oyu kullandı. Fas da bu kararı desteklemedi; tam aksine, kendi topraklarına doğrudan bağlanma tezini savunuyor ve Sahravi halkının sempatisini kazanmayı umuyordu.
Fas istihbaratı, Mavi Adamların Devrimci Hareketi’ni (MOREHOB) finanse ederek olası ilhakın zeminini hazırlıyordu. Bu örgüt hem İspanya’ya karşı anti-sömürgeciydi hem de bağımsızlığa karşı çıkarak Fas’a bağlanmayı savunuyordu. Amaç, yeşermeye başlayan bağımsızlık hareketini zayıflatmaktı. Birkaç yıl sonra aynı strateji, POLISARIO Cephesi ile rekabet edip bağımsızlık projesini sabote etmek için Kurtuluş ve Birlik Cephesi (FLU, Fas sendikacı) ile tekrarlandı.
Ancak dekolonizasyon dalgası ve bağımsızlık hareketleri er ya da geç İspanyol Sahrası’na da ulaştı. Çoğunluğu sol eğilimli öğrencilerden oluşan birçok direniş figürü ortaya çıktı. Bunlardan biri olan Muhammed Sidi Brahim Basiri, 1970’te İspanyol yönetimine karşı bir gösteri sırasında tutuklandı. İşkence gördü ve cesedi bir daha asla bulunamadı; İspanya, onun akıbetine dair arşivleri bugüne kadar gizli tuttu. Basiri, Sahravi davasının ilk şehidi sayılır. Fas’ta da Sahravi diasporasından veya İspanya’nın Fas’a devrettiği kuzey bölgelerinden gelen öğrenciler bağımsızlık örgütleri kurdu; ancak Fas devleti bunları derhal feshedip yasakladı.
Protestolar çoğaldı; bağımsızlıkçı ve sosyalist aktivist El-Ouali Mustapha Sayed (1976’da cephede öldürüldü) ve mevcut SADC başkanı Brahim Ghali gibi isimler öne çıktı. Bütün bu direniş hareketleri 1973’te koordine olup birleşti: Seguia el-Hamra ve Río de Oro Halk Kurtuluş Cephesi, yani POLISARIO Cephesi doğdu. Daha en baştan strateji netti: Örgüt üç alanda birden mücadele edecekti. Askeri olarak İspanyol işgalciye karşı, siyasi ve hukuki olarak uluslararası yapılar nezdinde müttefikler bularak, toplumsal olarak ise Sahravi sivil toplumunun kendi dinamiklerine göre örgütlenerek. Bu dinamiklerde kadınlar belirleyici bir role sahipti, kabile içi ve kabileler arası çatışmalar barışçıl yollarla çözülüyor, dayanışma ve karşılıklı yardım mutlak birer normdu.
Bu strateji, Franco’nun ölümü, faşist İspanya’nın çöküşü ve uluslararası konjonktürün elverişliliği sayesinde işe yaradı. 1975’te İspanya, Sahra’dan çekildi.
Yarım Yüzyıllık Anti-Sömürge Mücadelesi
İspanya, çekilmeden önce Birleşmiş Milletler’in ardışık kararlarına uyarak bir kendi kaderini tayin referandumu düzenlemeyi kabul etti. Ne var ki Fas bu kez şiddetle karşı çıktı; referandum yapılırsa askeri müdahalede bulunmakla tehdit etti. Çünkü artık Sahravi halkının Fas ilhakına karşı oy birliğine yakın bir reddinin farkındaydı. Fas devleti, toprakların bölünmesi için Moritanya ile gizlice pazarlık yaptı; iki ülke de Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) başvurarak hak iddia etti. BM de konuyla ilgili UAD’den danışma görüşü istedi.
UAD, bölgeler (Fas, İspanyol/Batı Sahrası ve Moritanya) arasında tarihsel bağlar olduğunu kabul etmekle birlikte, Sahravi halkının kendine özgü bir kimliğe sahip olduğunu ve referandum yapılması gerektiğini açıkça belirtti. Aynı dönemde bölgede görev yapan bir BM heyeti, POLISARIO Cephesi’ne ve bağımsızlığa ezici bir yerel destek olduğunu raporladı. UAD görüşünün ardından Fas, Mahkeme’nin kararını kategorik olarak reddederek Batı Sahra’yı işgal etti.
Resmiyette bu, Fas’ın güneyinden başlayan sivil, barışçıl bir halk yürüyüşü olarak sunuldu. Fas propaganda dilindeki adıyla “Yeşil Yürüyüş”: 350.000 kişi, yetkililerin dağıttığı Fas bayrakları ve Kur’an-ı Kerim’lerle yola çıktı. Görünüşte anti-sömürgeci bir havası vardı; amacı, ayrılmak üzere olan İspanyol işgalcisine karşı bölgeyi birleştirmekti. Arap kimliği, “Faslılık” ve İslam, birliğin temel unsurları olarak öne çıkarıldı. Ama gerçekte, yürüyüşten günler önce 20.000 ila 30.000 Fas askeri çoktan Sahra’ya girmiş, kilit altyapıyı, kuzeydeki kentsel merkezleri ve ana yolları ele geçirmişti. Silahlı direnişle karşılaşsalar da Fas propagandası bunu gizlemeye çalıştı. Sahravilerin “Kara Yürüyüş” ya da doğrudan işgal dediği bu darbe, Fas’a istediğini verdi: İspanya referandumdan vazgeçti ve Sahravileri kaderine terk etti. Karşılığında, İspanya bölgedeki ana fosfat madeninde tekel ve Atlantik kıyısında özel balıkçılık imtiyazları elde etti. Fas’ı başından beri bu plan üzerine kışkırtan ABD ve Fransa da Sahravi topraklarının fethinden sonra kendi çıkarlarına yönelik garantiler aldı.
POLISARIO Cephesi’nin silahlı direnişi ve halkın genel düşmanlığı karşısında Fas kısa sürede ek birlikler seferber etmek zorunda kaldı: 100.000 ila 160.000 askerle bölgeyi bugün bile işgal altında tutuyor.
Bu sırada güneyden Moritanya da saldırdı; Fas’ın vaat ettiği güney üçte birlik bölgeyi ilhak etmek istiyordu. İki ateş arasında kalan POLISARIO Cephesi, Fas’ın teklifine rağmen Sahravi topraklarının paylaşılmasına katılmayı reddeden Cezayir’e yaslandı. 1976’da POLISARIO, Sahravi Arap Demokratik Cumhuriyeti’ni (SADC) ilan etti. Umut, resmî bir devlet kurmanın, Fas ve Moritanya’yı derhal çekilmeye çağıran bağlayıcı olmayan BM kararlarına daha fazla ağırlık kazandıracağıydı.
POLISARIO, askeri açıdan zayıf ve iç siyasi istikrarsızlıkla boğuşan Moritanya’yı geri püskürtmeyi başardı. Moritanya ve Fas’ın talebi üzerine Fransa, Lamantin Operasyonu’yla POLISARIO savaşçılarına ve üslerine yönelik bombalı saldırılar düzenleyerek doğrudan müdahil oldu. 1978 ve 1979’daki darbe dalgaları Moritanya’yı 1979’da SADC ile barış imzalamaya ve onu tanımaya itti. Ancak Fas, Moritanya’nın terk ettiği bölgeleri derhal ilhak etti. Cezayir ise savaştan kaçan on binlerce sivile sınırlarını açtı; güneybatıdaki Tindouf bölgesinde kurulan geçici kamplar zamanla kalıcı hale geldi.
Batı bloğu tarafından finanse edilen, eğitilen ve desteklenen Fas ordusunun tüm üstünlüğüne rağmen POLISARIO Cephesi direndi. Gizliliği kaldırılmış CIA belgeleri, Cephe’nin etkileyici dayanıklılığını ve saldırı kabiliyetini açıkça ortaya koyuyor (“The Western Sahara Conflict: Morocco’s Millstone”, CIA, Nisan 1979; “The Polisario Front: Status and Prospects”, CIA, Nisan 1983). Fas askeri düzeninin kırılganlığını (fahiş maliyet, tüm bölgeyi kontrol edememe, işgal altındaki bölgelerde halk direnişi) fark eden müttefikleri, İsrail modelinden ilham alarak Fas’a bir “Kum Duvarı” (Berm) inşa etmesini tavsiye etti. Sahraviler buna “Utanç Duvarı” der.
İsrail, Fransa ve ABD’li askeri ve mühendislik danışmanları duvarın yapımını denetlerken Suudi Arabistan da maddi katkı sağladı. 1980 ile 1987 arasında, birbirine bağlı altı duvar çölü ve yüz binlerce insanın kaderini ikiye böldü. 2.700 km’yi aşan bu yapı, iki sürekli yapay kum tepesinden oluşuyor; hendekler, bariyerler, gözetleme kuleleri, radarlar ve en önemlisi mayın tarlalarıyla kesintiye uğruyor. Burası dünyanın en büyük mayın tarlasıdır: 4 ila 10 milyon mayın barındırır. (Karşılaştırma için: iki Kore arasındaki askerden arındırılmış bölgede yaklaşık 1 milyon mayın vardır.)

Kum Duvarı’nın etkisi anında oldu. Batı’nın sağladığı maddi ve mali destekle Fas ordusu duvarı aşılmaz kıldı. 1991’de Fas ile Cezayir arasındaki yakınlaşma, Cezayir’in POLISARIO’ya maddi desteğini kesmesine yol açtı ve Cephe ateşkesi kabul etti. Küba (tıp eğitim programlarıyla) ve Kaddafi’nin Libya’sı gibi ülkeler Sahravi davasına destek vermeye devam etse de, bu dava büyük ölçüde izole kaldı. Fas, 1984’te SADC’nin Afrika Birliği’ne kabul edilmesinin ardından Birlik’ten çekilmişti; 2017’de yeniden katıldı. 2020’de Fas’ın POLISARIO’ya ait bir yol kontrol noktasına yönelik kanlı operasyonu üzerine Cephe silahlı mücadelenin yeniden başladığını duyurdu, ancak bu mücadele o zamandan beri zayıf ve aralıklı seyretti.
Zorluklar ve Emperyalist Yağma
POLISARIO Cephesi’nin siyasi birliği, tek ve katı bir ideolojiye bağlanmayı reddetmesinden kaynaklanıyor; ılımlı soldan aşırı sola uzanan geniş bir yelpazede farklı eğilimler bir arada var olabiliyor. Sahravi bağımsızlık hareketi doğal olarak anti-sömürgeci sosyalizmden ve ilk yıllarındaki 1960-70’ler pan-Arapçılığından beslendi; bu da devletin resmî adına (Sahravi Arap Demokratik Cumhuriyeti) açıkça yansıyor. Sürgündeki hükümet ve devlet yapısı, çoğunlukla Tindouf mülteci kamplarında kolektif, kooperatif, laik ve eşitlikçi bir yönetim sistemi uyguluyor.
POLISARIO’nun siyasi programının en hassas noktalarından biri, bölge kaynaklarının egemen ve halkçı yönetimidir. İşte bu politika çizgisi, Fas’a verilen koşulsuz Batı desteğinin en temel nedenidir. 1970’ler ve 80’ler, komünizm ya da ona benzer her türlü akıma karşı içgüdüsel bir korkunun hâkim olduğu yıllardı. Libya çeşitli gerilla hareketlerini açıkça destekliyor ve SSCB ile yakınlığını gizlemiyordu; resmen bağlantısız olan Cezayir ise Doğu bloğuna yaklaşıyordu. O dönem için Doğu Akdeniz’den Kuzey Atlantik’e uzanan sosyalist bir kuşak, Batı için kabul edilemezdi. Kaldı ki Fas monarşisi, Fransız ve Amerikalı müttefikleriyle her zaman sıkı bir ilişki içinde oldu ve hâlâ da öyle.
Fas, İsrail ile yakın işbirliği yürüten ilk Arap ülkesidir (ve daha sonra İsrail’i tanıyan ve ilişkileri normalleştiren ilk ülkelerden biri). Bu işbirliği özellikle askeri ve istihbarat alanında yoğundur:
“İsrail, Fas krallığına her zaman büyük hizmetler yapmıştır; Fas da İsrail istediğinde yanında olmuştur. 1965’teki ünlü Kazablanka Arap Zirvesi’ni hatırlayalım. İsrailliler Kral II. Hassan’dan bu zirvenin kayıtlarını istedi. Bazı İsrailli askeri yetkililere göre, Arap liderlerin haberi olmadan alınan bu kayıtlar sayesinde İsrail 1967 savaşını önceden görmüş ve kazanmıştır.” (Hasni Abidi, “Recognition of Israel by Morocco: centuries-old relations,” France Culture, Aralık 2020).
Bu özel ilişki bugün de sürüyor: İsrail paraşütçü birlikleri Fas ordusuyla birlikte çölde tatbikat yapıyor; Fas, Kum Duvarı’nı izlemek için İsrail teknolojilerini satın alıyor; insansız hava araçları düzenli olarak saldırılar için kullanılıyor. Fas monarşisi ayrıca muhalifleri, gazetecileri, insan hakları savunucularını ve çok sayıda POLISARIO kadrosunu izlemek için Pegasus casus yazılımını da satın aldı.

Fransa ve ABD, daha önce de belirtildiği gibi, Portekiz ve İspanya’nın (son yıllarda önemli siyasi yakınlaşmalar yaşayan) yanı sıra desteklerini esirgemiyor. Tüm bu ülkeler için ekonomik çıkarlar belirleyici: yaklaşık yüz Portekiz, İspanyol ve Fransız gemisi, Sahravi sularında özel balıkçılık izinlerinden yararlanıyor. Fas, Çin’le birlikte dünyanın önde gelen ahtapot ihracatçısı haline geldi. Portekiz, İspanya ve ardından Fransa, Sahravi sularına erişimleri sayesinde bu ürünün başlıca işleyicileri konumunda.
Fosfat madenleri de hızla çoğaldı. ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu’na (USGS) göre, küresel fosfat kaynaklarının %70’i Batı Sahra’da bulunuyor ve bu, Fas’ı Çin’den sonra ikinci büyük üretici kılıyor. Diğer enerji altyapı projeleri de doğrudan yabancı yatırım çekiyor: Fransız Kalkınma Ajansı (AFD)/Proparco aracılığıyla kıyı boyunca yüksek gerilim hattı kurulması (“elektrik otoyolu”), TAQA konsorsiyumu (BAE) tarafından bir rüzgar çiftliği inşası veya ACWA Power (Suudi Arabistan) tarafından güneş enerjisi santralleri.
Ancak bu endüstriyel “kalkınma” projeleri yalnızca kapitalist çıkarlara hizmet etmiyor; aynı zamanda bilinçli bir entegrasyon stratejisinin parçası. Fas, işgalini normalleştirmeyi ve geride kalan nüfusu asimile etmeyi hızlandırmayı hedefliyor. Bunun için altyapı geliştiriliyor, egemenliğini tanımaya istekli yabancı yatırımcılar cezbediliyor; bağımsızlığa veya POLISARIO’ya dair her türlü atıf kesinlikle yasaklanıyor (yabancı gazeteciler bölgeye alınmıyor, kıyıdan uzak çöle erişim engelleniyor). 1975’ten beri 400.000 ila 500.000 Faslı yerleşimcinin gelişiyle zorunlu asimilasyon politikaları dayatılıyor. Fas ayrıca İsrail modelini örnek alarak bazı eski balıkçı köylerini yeniden markalaştırıyor: Dakhla, dünyanın yeni uçurtma sörfü, sörf ve yelken başkenti olarak tanıtılıyor. Kıyı moda bir cazibe merkezi haline gelirken çölden kimse bahsetmiyor.
Sahravi Halkı İçin Sonuçlar ve Mevcut Durum
Sahravi halkının ve POLISARIO Cephesi’nin durumu açıkçası dramatik. Her ikisi de uluslararası kurumlara ve adalete neredeyse sarsılmaz bir güven besliyor; haklı davalarının er ya da geç zafere ulaşacağına inanıyorlar. Ancak bu iyimserliği paylaşmak mümkün değil. Batı Sahra mücadelesi, Filistin davasından sonraki en eski dekolonizasyon mücadelesidir ve onunla çarpıcı benzerlikler taşır. Ne var ki aynı medya ilgisini, aynı uluslararası siyasi desteği kesinlikle görmüyor. Başka davalara destek vermeye hevesli olanların sıklıkla öne sürdüğü yanlış bir argüman, Sahravi sorununun “çok karmaşık” olduğudur.
Oysa Sahravi sorunu, çözümü kadar olmasa da desteklenmesi açısından son derece basittir. Öylesine basittir ki, bizi harekete geçirmesi, vicdanımıza seslenmesi gereken tüm siyasi mekanizmalarla tam olarak kesişir. Bir başka yanıltıcı argüman da Sahravilerin sayıca az olması ve bu yüzden taleplerinin daha az meşru ya da önemli olduğudur. Sanki bir halkın büyüklüğü, alacağı desteğin miktarını belirler; oysa küçüklük onları daha da kırılgan kılar.
Sahravi nüfusunu tahmin etmek gerçekten zor; bu, hem işgal altındaki hem sürgündeki, kamplara sıkışmış ya da çölde hâlâ göçebe olan bir halkın doğasından kaynaklanıyor. Ama kabaca bir hesap yapılabilir. Cezayir’de yaklaşık 200.000 mülteci var (bunun 186.000’i Tindouf kamplarında). Moritanya’da, çoğu kuzeyde olmak üzere 30.000. Kurtarılmış bölgelerde (POLISARIO kontrolündeki %20’lik alan) 10.000 ila 15.000. Fas işgali altındaki topraklarda 100.000 ila 200.000. Fas içinde, kimisi zorla yerinden edilmiş kimisi işbirlikçi olarak 40.000 ila 50.000. İspanya’da 10.000, Küba, Meksika ve Fransa’da ise birkaç bin kişi. Toplamda yaklaşık 450.000 kişiden söz ediyoruz.
Bu insanlar, çifte sömürgeciliğin ağır mirasını taşıyor; fiziksel ve psikolojik sonuçlar çok ağır. Cezayir’deki mülteci kamplarında neredeyse herkes yetersiz besleniyor; Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) hesapladığı “günlük gıda sepeti” ortalama ihtiyaçları bile karşılamıyor. Kadınların üçte ikisi ila dörtte üçü anemiyle boğuşuyor; düşükler olağan hale gelmiş.
Aileler ve kabileler, Kum Duvarı yüzünden birbirinden koparıldı. Çok sayıda insan yakınını kaybetti. Çölde hâlâ toplu mezarlar bulunuyor; cesetlerin üzerinde genellikle giysi parçaları ve kurşun izleri var. Kadın cesetleri ise çoğunlukla bu giysi parçalarından yoksun. Bunlar İspanyol değil, Fas işgaline ait mezarlar. Yüzlerce kayıp kişinin akıbeti hâlâ meçhul; bu kişiler Fas polisi ve ordusu tarafından gözaltına alınmıştı.
Fas işgalinin vahşetini vurgulamaktaki amacımız İspanyol sömürgesini hafifletmek değil; sömürge meselesinin İspanya’nın çekilmesiyle bitmediğinin altını çizmek. Birçok Batılı yoldaşın Fas işgalini doğru adıyla koymakta bariz bir rahatsızlık duyduğunu gözlemliyoruz. Oysa bu, askeri bir işgalin ardından gelen tam kapsamlı bir sömürgeleştirme sürecidir.

Bu rahatsızlığın birkaç nedeni var. Öncelikle Fas diasporasının çok etkili lobi faaliyetleri. En azından Fransa ve Belçika’da yerel sol çevrelere sempatik görünseler de, bu onların aşırı şovenist olmasına, Fas monarşisini ve Batı Sahra ilhakını canla başla savunmasına engel değil. Bu ikiyüzlülük, Fas diasporasının ve halkının Filistin davasına gösterdiği yoğun destekte (kralın ve yönetiminin İsrail ile normalleşmedeki aktif rolünü es geçerek) ve aynı anda Sahravi davasına ve destekçilerine yönelik açık düşmanlıkta kendini gösteriyor. Benzer bir çelişkiyi, Avrupa’da çoğunlukla sola oy veren ama Türkiye’de AKP-MHP gibi sağ/aşırı sağ çizgiye destek veren ve Kuzey Kürdistan’ın ilhakını büyük ölçüde onaylayan Türk diasporasında da görüyoruz.
İkinci neden, sözde “beyaz” ya da Batılı aktivistlerin tarihsel suçlulukla birleşen rahatsızlığı; ırksallaştırılmış mazlumlar ile beyaz/Batılı zalimler arasında basit bir ikili okumaya saplanıp kalıyorlar. Avrupa sömürgeciliğinin yapısal mirasını, günümüzdeki hem ülkeler (Kuzey/Güney) hem de toplumsal gruplar (“yerli” algısı/göçmen topluluklar) arasındaki güç ilişkilerinde elbette inkar etmiyoruz. Ancak bu güç ilişkilerinin evrildiğini ve bir zamanlar mağdur olmuş aktörler tarafından yeniden üretildiğini de vurgulamak zorundayız. Fas işgalci, Avrupalı efendisinden dersini almış, hatta bazı açılardan onu vahşet ve ustalıkta geride bırakmıştır. Bu ustalık özellikle Fas monarşisinin ve diasporasının anlatısında görülür: Fas’ın Batı Sahra’daki varlığına yönelik her eleştiri, “yerel halkların” işlerine Batılı bir müdahale, bölgesel halkları bölme ve Fas’ı emperyalizme karşı zayıflatma girişimi olarak sunulur. Oysa tam da bu emperyalistlerin Fas’a verdiği koşulsuz desteği bilenler için durum acı ironiktir.
Dilsel ve sözde-tarihsel referanslarla süslenen bu Fas anlatısı, başta Fransa olmak üzere birçok Avrupa solunu etkilemeyi başardı. Örneğin LFI (Boyun Eğmeyen Fransa), Filistin davasına net dayanışmasıyla ayrışırken, Sahravi konusunda aynı dürüstlüğü gösteremiyor, hatta Fas kampına yakın duruyor.
Tüm bu rahatsızlık, belli bir “solcu ırkçılığı” (ya da aşırı-solcu ırkçılığı) yansıtıyor: Ezilen birey ve halkların kendilerinin de ezen olamayacağı, tahakküm mantıkları içinde bile kendi eylem güçlerini kullanamayacağı, Rousseau’nun “beyaz uygarlık tarafından bozulan asil vahşi” mitine indirgeneceği varsayılıyor. Bu analitik çerçeveyi, siyasi başarısızlık pahasına da olsa, reddetmek zorundayız.
Sömürgecilik pek çok biçim alır ve farklı modalitelerle ifade edilir. Neo-sömürgecilik, Batılı ülkelerin eski kolonilerindeki ekonomik ve askeri müdahaleciliği tartışılırken sıklıkla kullanılan bir kavram. Ama sömürgecilik aynı zamanda çok geleneksel biçimlerde de tezahür edebilir (Fransız Guyanası, Kanaky vb.). Ve her şeyden önce, yeni aktörler tarafından yürütülebilir. Fas, bunun tam 50 yıllık bariz bir örneği.
Sosyalist özlemlere sahip, otoriter ve derinden eşitsiz bir monarşiye karşı savaşan anti-sömürgeci bir örgütün bağımsızlık mücadelesinde taraf almaktan rahatsızlık duymak, bize tamamen kabul edilemez geliyor. İşte bu yüzden Sahravi davası, samimi devrimcileri düşmanlarından açıkça ayıran mihenk taşlarından biridir.
Fotoğraflar “Tulyppe”
İsyan Kamo
