21.yüzyıl savaş doktrini kent içi savaş operasyonlarıdır. Gecekondular, banliyöler, sosyal konutlar 21.yüzyılın savaş alanlarıdır!
Pentagon’daki uzmanlar gecekondular için “21.yüzyılın savaş alanlarıdır” diyor.
Gecekondular kapitalizmin bu dünyaya ‘armağan ettiği’ belki de en büyük kötülük ve felaketlerin başında gelir. İnsan hayatını sadece çalışmaya ve karın doyurmaya mahkûm etmek. Yorgun düşmüş bedenleri daracık, küf kokan, köhne odalara layık görmek. Eşya kadar değer görmediğini her gün hissetmek. Dünyanın güzelliklerinden ömür boyunca mahrum kalacağını bilerek yaşamak. Ve sadece yaşamak için yaşamak!
İzmir /Selçuk’ta 12 Kasım 2024’de yaşandığı gibi çocuklarının karnını doyurmak, hapishanedeki kocasına para göndermek için gece yarısı sokaklara hurda toplamaya çıkmak ve geri döndüğünde 5 çocuğuyla birlikte yaşadığı barakada onların yanmış cesetleriyle karşılaşmak! Adalet Bakanı hapishaneden cenazeye katılan baba için Jandarmaya talimat vermiş: ”kelepçelerini çözün” diye! İşte size devletin yüce gönüllülüğü! Beş çocuğuyla birlikte sefalet koşullarında teneke bir evde yaşamasına göz yumar ama cenazede zaten iskelete dönmüş ‘sosyal devletin’ daha fazla rezil olmaması için kelepçeleri çıkarır. Bu cenaze çoktan beridir halkından kopmuş, onu açlığa, yoksulluğa ve sefalete mahkûm eden bir devletin cenaze törenidir. Teneke evler, barakalar taşra halkının şehirlere göç ettiği ilk zamanlarda onca yoksulluğa rağmen hayatın yine de çok renkli yaşandığı yerlerdi, ama şimdi hâkim olan tek bir renk var buralarda, gri! Gecekondusu için savaşan halktan devletin bile yıkmaya tenezzül etmediği teneke evlerde, kontrplak barakalarda yaşam savaşı veren halk kalmıştır geriye.
Bir düşünün Hong Kong’daki bekâr bir işportacının iki metrekare bir “kafes ev” de , -böyle diyorlar- ya da binaların havalandırma boşluklarındaki doldurmalarda yaşadığını düşünün. Yanlış duymadınız 2 metrekare! Ya da Vietnam Pnom Penh’ de, Kahire ve İskenderiye’de kiralık virane evlerin damlarında , – havada!- yatan yüzbinleri düşünün. Mumbai’de altı kişilik bir ailenin 15 metrekarelik tek odalı bir kiralık evde yaşadığını hayal edin. “Ölüler kentini” hiç duydunuz mu? Sultan ve emirlerin mezarlarıyla dolu Kahire’deki dev mezarlık bugün etrafı surlarla çevrili içinde 1 milyon yoksulun yaşadığı bir kent adasıdır. Halk mezar taşlarını masa, raf ve yatak başı olarak kullanmaktadır. Kahire’deki tüm eski Yahudi sinagogları da her biri ayrı bir gecekondu olarak kullanılmaktadır. İstanbul’da gazetelere verilen köhne, hiç ışık almayan, bodrum kat kiralık evleri gördünüz mü? Ciddi ciddi insanların buralarda yaşayabileceğini düşünüyorlar.
Yeryüzünde nüfusu 100 bin ila 1 milyon arasında değişen tamı tamına 200 bin civarında irili ufaklı gecekondu bölgesi var! (BM verileri)
Kapitalizm kendi yarattığı, baş sorumlusu olduğu bu sefalet için “bir savaş alanıdır” demekten hiç gocunmamaktadır. Elbette 21. Yüzyılın siyasal patlamaları kentlerdeki bu yoksulluktan kaynaklanacaktır! Bu hiç kimse için bir sürpriz olmamalıdır. Mesele içe mi yoksa dışa doğru mu patlayacağıdır! Bunu yeni bir savaş gerekçesi olarak önümüze sürmeleri kapitalizmin her zamanki ahlaksızlığıdır. Neden olduğu kötülükler için suçluluk duymak bir yana, kendi yarattığı bataklığın hesabını da yoksul halktan sorma cüreti gösterebilmektedir.
Bu konuda bir söz de kendimize olsun. Tüm dünyada sayısı giderek artan, beklenmedik, daha önce görülmemiş, “trajik” ölümlerin en büyük nedeni kapitalizmin alabildiğine başıboş bırakılması değil midir? Karşısında kayda değer bir güç olmaması onu nihilizmin doruklarına çıkarmıştır. Kapitalizm masumiyeti katlederken güçlü bir vicdan barikatı ile karşılaşmıyor ne yazık ki.
*******

Amerikalı yazar Stephan Graham ’ın “Kuşatılan Şehirler” kitabı içerdiği verilerle bize ciddi bir kaynak sağlama özelliği taşımaktadır. Daha önce aynı yazar “Dikey Faşizm: İHA’lar” yazımızın da başvuru kaynağıydı.

Batı emperyalizmi eski sömürgeci ideolojik, politik, hukuki ve teknik silahları kendi ülkesine geri getirmiştir. Fuko buna “bumerang etkisi” der. Batı, sömürgeciliği içselleştirmiştir. Emperyalist metropollerde dâhili bir sömürgeleştirme yaşanmaktadır. Buna kimi yazarlar “iç şehir oryantalizmi” diyorlar. Mesela Fransa’da başta Cezayirliler ve Afrikalılar olmak üzere yabancı halklar sadece banliyölere sürülmekle kalmıyor, onlar için “alt kentler” yaratılabiliyor. ABD’li bir askeri teorisyen sığınmacı ve mülteci göçlerini bir “istila” olarak değerlendiriyor ve şöyle söylüyor: “Göç kanalıyla istila en az devlet ordusuyla istila kadar tehlikelidir”.
Güney yarımkürenin mahallelerinde uygulanan pasifikasyon ve militarizasyon modelleri günümüzde kapitalist ana merkezlerin sokaklarına yaygınlaştırılıyor. “Anayurt güvenliği” kapitalizm için artık çok ciddi bir pazar halini alıyor. Kentsel nüfusun profilini çıkarmak için kullanılan uydular, İHA’lar, akıllı CCTV, veri madenciliği ve biyometrik gözetleme araçları için açılan büyük ihalelerde teknoloji şirketlerinin kıyasıya mücadelelerine tanık olunmaktadır. Profili çıkarılanlar kapitalist metropollerdeki kenar mahalleler ve sosyal konutlarda yaşayan azınlıklar, Müslümanlar, yabancı göçmen ve mülteciler ile dışlanmış proleterler ve işsiz gençlerdir. Artık buralara Bağdat ya da Gazze kadar yabancı topraklar gözüyle bakılmaktadır diyor Graham.
S. Graham kentsel yaşamın “sinsice askerileştirilmesi” diye bir kavram kullanmaktadır. Bunu şöyle açıklıyor:
“Askeri kentçiliğin temelinde şehirleri sivil nüfusu ile birlikte hedef ve tehdit tahtasına çivileyen bir paradigma kayması yatmaktadır. Bu gerçekten de sessizce yürütülen çok içten pazarlıklı bir militarizasyondur. Askeri fikirlerin sıradan günlük hayata yedirilmesidir bu.”
150 bin yıllık insanlık tarihinde böylesi bir şey görülmüş değildir. Şehir merkezlerinde kimi mahalle ve büyük meydanların, bağlantı yolları, köprü ve caddelerin, üretim tesislerinin, devlet kurumlarının kırmızıya boyanarak riskli, bazen yasak bölge ilan edildiği, tüm hazırlıkların buralarda gerçekleşmesi olası, öngörülemez eylemlere göre planlandığı olağanüstü bir sisteme geçilmiştir.
Günümüz savaş hali açık araziler, ormanlar, çöller ve dağlarda değil şehir merkezlerinin sunduğu stratejik, sembolik, ideolojik ve provokatif alanlarda cereyan etmektedir. Kapitalist şehirlerin etnik, dini, demografik, teknolojik karmaşık yapısı devletleri her türden öngörülemez sürpriz saldırılara açık hale getirmiştir. GPS teknolojisi, internet, mobil telefonlar, havayolu seyahati, küresel turizm, uluslararası göç, liman ve kanal sistemleri, küresel finans, posta hizmetleri, enerji nakil hatları vb. iletişim, dolaşım ve ulaşım hizmetlerinin güvenliği kapitalizm açısından bugünkü kadar hiç güvensiz bir hal almamıştı. “Dördüncü nesil savaş” ya da “uzun savaş” tanımlarının ortaya çıkış nedeni işte emperyalist kapitalizmin kendisinin yarattığı bu güvensizlik ortamıdır. Anlaşılacağı üzere kendi yarattıkları ekonomik-sosyal ve siyasi sonuçlarla savaşıyorlar. Bu beraberinde neleri getiriyor? Mesela ilk başta iç ve dış savaşların birleştirilmesini. Mesela istihbarat ile askeriye arasındaki hukuki ve operasyonel farkların çarpıcı bir şekilde bulanıklaştırılmasını ya da savaş ve barış arasındaki uluslararası sözleşmelerle bağıtlanmış farkların silinmesini.
Cezadan muaf tutulan öldürme hakkı, paralel hukuk, yargısız hapsetme, suç isnadı olmadan yasal gözaltına alma, gizli yargılamalar, gizli enterne güvenlik kampları vb. Bu kavramları hiç duydunuz mu? Hâlihazırda uygulanmaktadırlar. Bu modern kavramların arkasında manici ya da bağnaz kilise hukukunun egemen olduğu ortaçağ engizisyon mantığını görmemek mümkün mü?
Peki ya şehirleri kentsel hapishaneye çeviren, dış dünyaya kapatan ve “şehir yakıp yıkma” ile halkları sürgün etme ve mülksüzleştirmenin bir savaş taktiği haline getirilmesine ne diyeceksiniz? Emperyalist kapitalizme ihraç edilen Siyonist bir pratik değil midir bu?
Dünyanın hızla kentleşmesi ciddi önem arz ediyor. Nüfus artış hızıyla birlikte kamu hizmetlerini yok eden neoliberal devletin baskıcı politikaları kentsel eşitsizlikleri azdırmıştır. Göçmen emeği, çalışan yoksullar, dışlanmış proleterler ve işsiz gençler toplum dışına atılma ve yasadışılaştırmayla karşılaşmaktadırlar. Dünya üzerinde pek çok şehirde servet ve yoksulluğun mekânsal olarak birbirlerinin hemen dibinde, yan yana var olduğunu görebiliyoruz. Yoksullar kenar mahallerdeki evlerine giderken silahlı ve köpeklerle donatılmış özel güvenlik şirketlerinin koruduğu lüks rezidans ve iş kulelerinin yanından geçiyorlar.
Şehir nüfusunun toplamda ilk olarak bir milyara ulaşması, -MÖ 8000’den 1960’a kadar neredeyse 10.000 yıl almıştı. Oysa bu nüfusun üç milyardan dört milyara çıkması için sadece on beş yıl yetecekti.
Şehirlerin nüfus yoğunlukları söz konusu olduğunda insanlığın yarıdan fazlası gezegenimizin sadece yüzde 2,8’lik bir kısmına sıkışmış halde yaşıyor.
Şimdiki tahminlere göre 2025’de kentsel nüfusun üçte ikisi gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor olacak. Yani Afrika, Asya ve Latin Amerika’da. 2050’de dünyanın tahminen 9,2 milyara ulaşacak nüfusunun tam olarak yüzde 75’i şehirlerde yaşayacak.
Bugün Avrupa’da yükselen üçüncü dalga yeni faşist hareketlerin özellikle eski sosyalist ülkelerde ciddi oy oranına sahip olması tesadüf değildir. Sosyalizmin çöküşü bu ülkelerde sadece bir avuç oligark yaratmakla kalmadı, aynı zamanda derin bir yoksulluk ta yarattı. 1982’de Komekon ülkelerinde sayısı üç milyon olan yoksul sayısı, 2004’de 170 milyona çıktı. Günümüzde bu sayının 300 milyonu geçtiği tahmin edilmektedir. Yoksulluk ve ırkçılık, kapitalizmin eski sosyalist ülkelere armağan ettiği işte bunlar oldu!
Modern öncesinde ve modernliğin ilk zamanlarında şehirler ve şehir devletleri savaşın ilk unsurları olduğu gibi ana hedefleriydi de. Tahkim edilmiş şehirlerin yağmalanması ve içinde yaşayanların öldürülmesi savaşın temel olaylarıydı. 16. Ve 17.yüzyıllarda filizlenen modern Avrupa ulus devletleri politik şiddetin iktidar merkezleriydi. Kapitalizmin nihai zaferi için gerekli ekonomik dayanak Afrika ve Amerika’da yürütülen sömürgeci savaşlarla iyiden iyiye olgunlaştırıldı. Sömürgeci kentsel savaş, sömürgelerle metropol merkezler arasında gidip geliyordu. Avrupalı iktidarlar kendi başşehirlerinde büyüyen sınıf mücadeleleri ve ayaklanmaları bastırmak için sömürgelerde kullandıkları taktik, teknik ve teknolojilerini kullanmaya başladılar. Savaş meydanı sömürgelerdeki açık arazilerden Avrupa’da şehrin merkezine kaydı. Sömürge şehrin savaş laboratuvarında pişirilen iktidar oyunları sömürgeci metropolün şehirlerinde de oynamaya başlandı.1840’daki Berberi ayaklanmasında Fransızların Cezayir şehirlerinde uyguladığı mahallelerin yakılması ve sonrasında uyguladıkları kentsel planlama teknikleri daha sonra Paris sokakları ve bulvarlarında Baron Haussmann tarafından uygulandı. Paris Komünü ’nün çıkma nedenleri içinde Parisli yoksulların işte bu şekilde şehir merkezinden koparılıp kenar mahallelere sürülmesi de vardır.
Sun Tzu ’nun “En kötü politika şehirlere saldırmaktır” tavsiyesi çoktan unutulmuşa benziyor. Aslında MÖ 1500’lü yıllara dayanan bu öngörü hala geçerliğini koruyor. ABD’nin Panama, Grenada, Mogadişu, Felluce, Kabil, Bağdat ve Kandahar’da, İsrail’in yıllarca Batı Şeria, Beyrut ve Gazze’de, TC’nin başta Botan olmak üzere Kürt illerinde, Süleymaniye ve Kerkük’te, Sri Lanka’nın Tamil bölgesinde, İngiltere’nin Belfast’ta, Rusya’nın Grozni’de, Fransa’nın Paris banliyölerinde, Gürcistan’ın Güney Osetya’da, Sırpların Saraybosna’da her ne kadar şehirleri yakıp yıksalar, yüzbinlerce sivili öldürüp sürgün etseler de sonuçta ortada kazanılmış bir savaş ve zafer yoktur. Siyasi olarak büyük bir başarısızlık vardır. Şehirleri ve kilit alt yapılarını “savaş alanı” olarak gören askeri doktrin on yıllardır aldığı sonuçsuz girişimlere rağmen yine yeni maskeler ve tekniklerle gündelik hayatın dünyasındadır. Modern kent içi savaş operasyonları 21.yüzyılın önde gelen politikası olarak yürürlüktedir. Bu sefer şu farkla ki ABD’nin hispanik ve siyah gettoları, Paris’in banliyöleri, İstanbul’un kenar mahalle, gecekondu ve sosyal konut alanları, tüm Avrupa başkentlerinde göçmen, sığınmacı ve Müslümanların yaşadığı mahalleler de artık aynı Gazze gibi kırmızıya boyanmış “kentsel ayaklanma” alanları olarak kabul edilmektedir. İşte emperyalistler buna “dördüncü nesil savaş” diyorlar. ABD kendi halkına karşı 2002 yılında yeni bir komutanlık kurdu. Adı Northcom. Kuzey Komutanlığı. ABD askerlerinin ABD anakarasında kullanılmasını yasaklayan yasa 11 Eylül saldırılarından sonra kaldırıldı.
2005’deki dünyanın bugüne kadar ki en büyük kasırgası olan Katrina kasırgasını hatırlayın. ABD ordusu New Orleans’ta – geçmişin siyahi isyan kenti- Afro-Amerikalıları kendi ülkesinde sığınmacı pozisyonuna sokmamış mıydı? Kurtarma faaliyetlerinde ırkçı siyah-beyaz ayrımı yapmamışlar mıydı? Katrina ulusal güvenlik devletinin sahte yüzünü de ortaya çıkardı. ABD ordusunun yarısını oluşturan Afro-Amerikalılar deniz aşırı ülkelerde görev halindeyken aileleri kasırgada kurtarılmak için beyazlardan sonra sıra kendilerine gelmesini beklediler ümitsizce.
Nesiller boyu süren ulus ötesi göç ve diasporaların kaynaşmasıyla şekillenmiş ABD şehirlerindeki, Paris’teki, Londra’daki, Berlin’deki ve birçok Avrupa kentindeki mahallelerin ve toplulukların “melez kimlikleri” artık dördüncü nesil savaşın potansiyel yeni hedefleridir. Artık kimi nüfusların topyekûn şeytanlaştırıldığını görmek hiç şaşırtıcı değil.
Dünya savaşları, Soğuk Savaş, Terörizmle Savaş ve Dördüncü Nesil Savaş (Uzun savaş).
Devletlerarası savaş, Kapitalist ve sosyalist bloklar arasındaki savaş, Devlet dışı aktörlere karşı savaş ve en sonu üçüncü ile birlikte kendi ülkesindeki muhaliflere ve yoksullara karşı savaş. Kendi ülkesindeki muhaliflere “yabancı düşman” gözüyle bakarak savaş!
Dördüncü nesil savaşta şehirler artık bir yaşam, üretim, tüketim, kültür, sanat ve gelecek mekânı değil, daha çok bir savaş mecrası olarak görülüyor. Umulmadık, sürekli değişmekte olan, esnek ve akışkan bir mecra olarak savaşın neredeyse sonsuz bir şekilde metaforlaştırılması söz konusudur.
Şehirlerin tarihte ilk kuruluşundaki o savunma ve saldırı temelli askeri zihniyetin hiç kaybolmadığı anlaşılıyor. Bir Japon akademisyenin şu sözleri günümüzü anlamak açısından çok anlamlı:
“Güvenlik artık daha fazla yurttaşlıkla ilgili, kentsel, ülke içi ve kişisel oluyor: Güvenlik şimdi eve dönüyor”
Evet, savaş yeniden şehrin kapısına geldi. Gündelik hayatın dünyasına.
Vatandaş’ın potansiyel bir “asi” olarak addedildiği zamanlardayız. Önceden ilan edilmeyen, bir şekilde sona ermeyen ve belirsiz olarak sürekli uzayan savaşlar karşısında nasıl bir mücadele? Komünistlerin en temel meselesidir. Emperyalist askeri doktrin şehirleri geleceğin temel bir “savaş alanı” olarak görüyorsa devrimciler bu savaş alanının savunulmasında birincil derecede sorumluluk sahibidirler. Bu konuda devrimcilerin ilk sözü, emperyalist orduların yüksek teknolojili, “her şeye gücü yetme ” fantezilerinin bilim kurgudan öte bir şey olmadığını göstermek ve kanıtlamaktır. İkinci olarak emperyalist askeri doktrin aslında bizim tarihsel savaşımlarımızı taklit etmekte, güncellemektedir. Tarafımızca tespit edilmesi gereken çok stratejik bir değişimdir bu. Geçmişte Paris Komünü, Stalingrad direnişi, Cezayir savaşı, Los Angeles ayaklanması, Arap baharı, Gazi, Gezi ve Sur vb. şehir çatışma ve savaşlarından çıkardıkları dersleri şimdi bize karşı kullanmaktadırlar.
ABD Deniz Piyadeleri komutanı “ …şehirler tarihsel olarak radikal düşüncelerin mayalandığı, muhaliflerin müttefik bulduğu ve memnuniyetsiz grupların medyanın ilgisini çektiği yerlerdir… O sebeple şehirler gelecekte muhtemel çatışma kaynağı haline geleceklerdir.” Derken şehirleri bir tarihsel geçmiş, bir anıtsallık, bir medeniyet, bir üretim mekânı, bir kültürel devinim sahası ve insanlığın geleceği olarak görmediğini çok açık ifade etmektedir. Şehir onlara göre başlı başına bir savaş alanıdır.
Devrimci ve komünist güçlerin mevcut taktik ve stratejilerini tekrar gözden geçirmelerinin nedeni de budur: Hayatın kendisinin savaş alanı olması!
Ülke içi muhaliflerin, devrimci ve komünistlerin, dini ve ulusal azınlıkların, mülteci ve sığınmacıların ve hatta ülke vatandaşı olmasına rağmen etnik kökeni, dili veya rengi egemen ulustan farklı olanların, – bu objektif sosyolojik durumun bile- deniz aşırı düşmanla aynı sınıfa sokulması ve bir tehdit unsuru düzeyine yükseltilmesi hayatın kendisinin bir savaş alanı olduğunu anlatan en ciddi göstergelerden biridir.
Tufan Yakın
