Süreç, beklentiler ve çıkarılması umut edilen yasa – Elif Ateş

Bahçeli’nin Mecliste DEM sıralarına giderek onlarla el sıkıştığı ve ardından “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” diyerek herkesi şaşırttığı günlerden bu yana neredeyse iki yıl geçmiş olacak.

Muhalefet olarak hala ne olup bittiğini anlayamadığımız, gerçekte ne zaman başladığını da öngöremediğimiz ve nasıl adlandıracağımızı bilemeden kısaca “süreç” olarak ifade ettiğimiz bu sürede aslında çok şey oldu.

Bugüne kadar yalnızca Kuzey Kürdistan’da değil Ortadoğu’ya yayılan bütün parçalarda yürüttüğü ulusal kurtuluş mücadelesiyle önemli bir konuma sahip olan Kürt Özgürlük Hareketi farklı bir yönelime girdi. Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te kamuoyuna duyurulanBarış ve Demokratik Toplum Çağrısı”, PKK’nin Türkiye’ye yönelik silahlı mücadelesine son verme ve örgütün feshini kapsayan yeni bir sürecin başlangıcı oldu.

“Demokratik Toplum Manifestosu” adıyla yeni bir dönemin paradigması olarak kabul edilen bu çağrının ardından, PKK 12. kongresini yaparak 12 Mayıs 2025 tarihinde örgütü feshetme ve silahlı mücadeleye son verme kararı aldığını açıkladı. Ardından 11 Temmuz 2025’te Süleymaniye’de KCK yürütme konseyi eş başkanı Bese Hozat liderliğindeki 30 kişilik HPG/YJA-STAR militanları silahlarını bıraktı ve toplanan silahlar yakıldı.

Öcalan’ın 27 Şubat 2025’tekiBarış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile başlayan ve yine Öcalan tarafından hazırlanıp kongreye sunulan “Politik Rapor” ile PKK’nın yayın organı Serxwebun’un son sayısında, yayınlanan “Perspektif” adlı metinlerde ortaya konulan yeni paradigma, sosyalist hareketin kabul edemeyeceği boyuttaki ideolojik yaklaşımları içermekteydi. Sosyalizm deneyimlerinin eleştirileriyle başlayıp Marksizm’in ömrünü tükettiği iddiasına kadar varan, ulusal kurtuluş stratejisinin reddinden yola çıkılarak, zora dayalı devrim ve iktidar hedefinin olmadığı, mevcut sistem içinde demokratik komünal yaşamın esas alınacağı bir teorik zemin yaratılmıştı.

Esas önemlisi de zaten artık yanlışlanarak reddedilen silahlı mücadele stratejisine geri dönüşsüz biçimde son vermekle kalmayıp silahların bırakılacağının da ilan edilmesiyle birlikte bundan sonraki süreçte demokratik siyasetin esas alınacağının açıklanmasıydı. Kürt Özgürlük Hareketi’nin ideolojik politik yönelimlerine ve son süreçte geliştirilmeye çalışılan stratejik ve taktik adımlarına yönelik bütün eleştirilerine rağmen, sosyalist hareketin büyük bir kısmı bu sürece destek verdi. İçinde bulunduğumuz tarihsel momentte mevcut politik gücüyle Kürt Özgürlük Hareketi’yle birlikte yürümek, demokratik haklar ve özgürlükler mücadelesinde ortaklaşmak ve sürecin getirebileceği yeni politik imkânları halklar ve ezilenler lehine daha ileriye taşıyabilmek önem taşıyor düşüncesiyle hareket edildi.

Sürecin ilerleyişi geleceğe dair umutsuzluğu artırıyor

Ancak yaşanan büyük stratejik değişim ve dönüşümle beraber KÖH, örgütsel ve askeri düzlemde kısa sürede hiç beklenmedik biçimde önemli adımlar atmışken ve Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler de Rojava’nın kazanımları aleyhine dönmüşken, devletin bugüne kadar hiçbir adım atmıyor oluşu ciddi bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Ulusal hareketin karakterine uygun siyasi taleplerin artık söz konusu olmadığı, hatta demokratikleşme yönünde zorlayıcı taleplerde dahi bulunulmadığı halde, devlet Kürt sorununu inkar etmeye devam ederek kendi dayatmacı politikalarını sürdüreceğini gösteriyor. Bugüne kadarki süreçte herhangi bir olumlu adımı bırakalım, zamana yayarak oyalama taktiğiyle, gelişmeleri kendi lehine dönüştürme politikasıyla hareket eden iktidarın bundan sonraki süreci de benzer biçimde yönetmek istediği açıktır.

Savaşan taraflardan birinin Barış ve Demokratik Toplum” adını koyarak karşı tarafla artık savaşmayacağını ilan etmekle kalmayıp örgütünü feshettiğini ve silah bırakacağını açıkladığı yani kendilerinin de ifade ettiği gibi bugüne kadar “dünyada görülmedik bir deneyim” in yaşandığı süreçte, karşı taraftan da bazı olumlu adımlar atılacağı beklentisine girilmişti ve uzunca bir süredir de bu beklentiyle hareket ediliyor. Ancak savaşın diğer tarafının “Terörsüz Türkiye” olarak nitelendirdiği ve iki yıla yakın bir süredir devam eden bu süreçte; ülkedeki anti demokratik uygulamaların, CHP başta olmak üzere genel anlamda muhalefet cephesinde yer alan güçlere yönelik yargı terörünün, baskı ve şiddet politikalarındaki azgınlığın geldiği nokta, rejimi geliştirip güçlendirmekte kararlı görünen iktidarın esas amacını yeterince ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, Kürt hareketinin beklediği biçimde bir demokratikleşme süreci yaşanmadığı gibi, özellikle kirli savaş politikalarının sonuçlarına dair veya Kürt halkının kazanımları açısından, halkın iradesini hiçe sayan kayyum politikası başta olmak üzere, pek çok konuda olumlu yönde adım atılmadı, tersine ısrarla aynı tarz devam ettirildi.

Beklenen yasa ve belirsizlikler

Aylardır her derde deva olacakmış gibi büyük bir umutla beklenen bir “yasa” tartışılıyor.

Umutla beklenen ve Temmuz ayında çıkarılacağı söylenen yasanın ne zaman çıkacağı belli olmamakla beraber, son haberlere göre, apar topar önümüzdeki hafta meclise getirilip yasallaştırılması da ihtimal dahilinde.  

Yaklaşık iki aydır Öcalan’la görüştürülmeyen İmralı heyeti, nihayetinde 20 Temmuz 2026 günü beş saat süren görüşmenin ardından kısa bir açıklama yaparak Öcalan’ın mesajını paylaştı. Söz konusu mesajda Öcalan; “Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz” diyerek, “Meclis Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır.” diye de özellikle belirtiyordu.

Aynı gün açıklama yapan KCK yürütme kurulu üyesi Zübeyir Aydar ise, “Çerçeve yasa taslağı ne bizim ne de DEM Parti’nin elinde bulunmuyor. Sayın Öcalan’a gönderilip gönderilmediğini ise bilmiyoruz. Hareketimiz çerçeve yasaya dair kendi önerilerini Öcalan’a sundu, aynı şekilde devlete de iletti.” diye belirtiyordu.

DEM eş başkanlarının TBMM başkanı Numan Kurtulmuş’la yaptıkları görüşmenin ardından yaptıkları açıklamada “Kürt meselesinde demokratik çözüme doğru yürürken çerçeve yasanın kapsayıcı olması” gerekliliği üzerinde durmaları ve daha da ötesi “barışın toplumsallaştırılmasına önemli katkılar sunacağı”nı belirterek “Demokratik Türkiye’nin inşası için kalkış noktası çerçeve yasadır” demeleri, ancak yalnızca Kürt halkı açısından değil Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecinde büyük önem taşıdığını ifade ettikleri yasanın içeriğine dair “AKP tarafından hazırlanmış resmi bir taslağın kendileriyle paylaşılmadığını” söylemeleri dikkat çekiciydi.

En son olarak, DEM Parti grup başkanvekili Sezai Temelli’nin “Süreç yasasında mutabakat sağlandı” başlığıyla yaptığı değerlendirmenin devamında “Bu hepimizin geleceğini ilgilendiren, Türkiye’nin barışını ilgilendiren Türkiye’nin gerçekten demokrasiye, hukuk devletine kavuşabilmesi için ilk adımı oluşturacak yasa.” demesi, yine İlke TV’ye açıklama yapan DEM Parti grup başkanvekili Gülistan Koçyiğit’in, Öcalan’ın baş müzakereci konumda sürecin asli aktörü olduğunu belirterek “Öcalan’ın bir taslak gördüğünü söyleyemeyiz, bu anlamıyla taslak üzerinden yürütülmüş bir tartışma yok. Eksik de olsa yetersiz de olsa bu yasanın çıkması hiç çıkmamasından daha hayırlıdır. Hiç adım atmamaktansa bir adım atmak daha iyidir.” açıklamasını yapması oldukça düşündürücüdür.

Sürekli biçimde tarihi günler yaşadığımız söylenerek “kritik aşama”, “kritik gün”, “kritik görüşme” ve nihayetinde “süreçte kritik eşik” noktasına geldik. Her zamanki gibi bütün bu açıklamalardan bir şey anlamamız yine mümkün olamadı; yasa taslağını kimler hazırladı, kapsamı ve içeriği nasıldı, Öcalan’a gönderilip gönderilmediği bilinmiyordu, ancak bugüne kadar KÖH’ün ve DEM Parti’nin de bilgisinin olmayışının açıklanması ciddi bir sorun teşkil etmiyor muydu? Gerçekten, Meclisin kapanış tarihi uzatılarak yapılan yoğun çalışmalar ve bütün bu görüşmelerde, DEM Parti yetkilileri henüz taslağı bile görmemişlerse, hangi rahatlıkla üzerinde mutabakat sağlandığını belirterek, eksik de olsa yetersiz de olsa çıksın, hiç çıkmamasındansa bir adım atılması daha iyidir diyebiliyorlar?

Sorular uzatılabilir; fakat bu zamana kadarki sürecin yürütücülerinden olup taraflardan birinin görüş ve önerilerini en iyi yansıtabilecek konumda bulunan, demokratik alanda faaliyet yürüten ve daha da önemlisi yasama meclisinde yer alan DEM Parti’nin ve bu partide yer alan hukukçuların etkin katılımının sağlanmasını bırakalım, taslağın içeriğine dair bilgilerinin olmadığını, taslağı görmediklerini açıkça söylemeleri kabul edilebilir bir durum mudur? Üstelik yalnızca bir örgütü değil, bütün Türkiye halklarını ilgilendirdiğini, “demokratikleşmenin inşasının kalkış noktası” olarak gördüklerini söyledikleri, “negatif hukuktan pozitif hukuka geçişi” sağlayacak olan “kök yasa” ya da son haliyle “çerçeve yasa” olarak adlandırılan bu düzenlemeye dair bilgilerinin olması ve de toplumu bilgilendirmeleri gerekmez miydi? Sonuç olarak, bu durumun kendisi bile bu zamana kadarki “sürecin yürütülüş biçimi”ne dair getirilen “açıklık ve şeffaflığın olmayışı, kamuoyunun yeterince bilgilendirilmeyişi” eleştirilerinden daha ciddi bir boyut taşıyorken, hala böylesi bir pratik ortaya konulması kabul edilebilir mi?

Belirsizliklerin sonuçları ve getireceği tehlikeler

Bu belirsizlikler ortamında yapılan ve hiçbir somutluk içermeyen DEM Parti yetkililerinin açıklamalardan sonra, TBMM başkanı Numan Kurtulmuş’un yaptığı açıklamalardan anladığımız kadarıyla, çıkarılacak olan yasa taslağı Öcalan’ın mesajında vurguladığı gibi TBMM’de kurulan komisyonun hazırladığı “rapor” esas alınarak hazırlanmış. Buradan hareketle devam edersek; Kurtulmuş’un en son yaptığı açıklamada özel vurgu yaptığı raporun 6. bölümünde “PKK’nin kendisini feshetmesi ve silah bırakması” ve “Sürece ilişkin yasal düzenleme önerileri” başlıklı bölümlerinde “Süreçte en kritik eşik, PKK terör örgütünün tüm unsurlarıyla silah bıraktığının ve kendisini tasfiye ettiğinin devletin güvenlik-istihbarat birimlerince tespit ve teyit edilmesidir” denilmektedir.

Bundan sonraki süreçte yapılacak yasal düzenlemelerin “silah bırakmanın istihbarat ve güvenlik birimlerince tespit ve teyit edilmesi” koşuluna bağlanması büyük sorun olmakla birlikte, raporun pek çok bölümünde geçen “örgütün tüm unsurlarıyla feshi” konusu da büyük sorun teşkil etmektedir. Böylelikle Kürdistan’ın dört parçasındaki legal, illegal bütün örgütlü alanların ve siyasi yapıların, kişi ve kurumların içine dahil edileceği geniş bir tasfiye  ve teslimiyet sürecinin tasarlandığı anlaşılmaktadır. Yine çıkarılacak geçici kanunun “ceza ve infaz hukukunda yer alan hükümlerden istifade edilerek” hazırlanacağı ve “ilgili kişiler hakkında mutlaka adli bir işlem yapılması gerektiği” de ifade edilmektedir ki burada adli işlemin ne olacağı belli olmamakla beraber, atıfta bulunulan yasalara göre bu işlemlerin erteleme ve denetimli serbestlik mekanizması işletilmesinden, pişmanlık ve itirafçılık dayatmasına kadar varabileceği sonucu çıkarılabilir.

Yine önemli bir sorun, sıkça dile getirilen “suça karışan” ve “suça karışmayan” ayrımının nasıl yapılacağıdır, ki burada devlete göre “suç” işleyenlerin kimler olduğu; silah kullanan ve şiddet eylemine katılmış olanların veya kullanmışsa silah bırakanların nasıl tespit edileceği ve nasıl konumlandırılacağı sorun olacaktır. Örneğin IŞİD’e karşı savaşmış olanların veya bir çatışma esnasında askerlere karşı silah kullanmak zorunda kalmış olanların durumunun ne olacağı ciddi bir sorun teşkil edecektir. Ayrıca yasayla ilgili tartışmalarda genel olarak “Örgüt mensuplarının durumu” deniliyor olmakla, Bese Hozat, Cemil Bayık gibi üst düzey veya farklı konumlardaki diğer “yönetici” kadroların durumunun ne olacağı da belli değildir. Hatta bırakalım yöneticileri, Avrupa’daki Kürt hareketi temsilcilerinin yaptıkları açıklamalardaki gibi, kendilerinin ve hatta Mexmur’dakilerin dönüşünün nasıl sağlanacağı bile belli değildir. Öncelikle “geçici ve müstakil yasa”, ardından daha geniş reform paketleri denilerek “rehabilitasyon ve uyum yasaları”yla böyle bir sonuca varmak ve gelecek olan örgüt mensuplarına “demokratik siyaset kanallarının açılması” ise bu yaklaşımla pek olanaklı görünmüyor.

Daha da önemlisi, bu zamana kadarki süreçte en önemli konu olarak sürekli gündeme getirilen İmralı tecritine nasıl son verileceği; Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünün nasıl sağlanacağı sorunudur ki buna ilişkin de ne söz konusu raporda ne de yapılan açıklamalarda bir açıklık var, yasa taslağında ne olduğunu ise zaten bilmiyoruz. Öcalan’ın fiziki özgürlüğünün sağlanmasının, Kürt halkının haklarının ve toplumsal statüsünün tanınması anlamına geldiğine dair vurgular ve “umut hakkı”na ilişkin AİHM kararına yapılan sürekli atıflara rağmen, henüz bu konuda da bir adım atılmış değildir. Ancak yine Kurtulmuş’un açıklamalarında yasa taslağına ilişkin “asla bir genel af veya şahsa ait özel af olmayacaktır” vurgusundan hareketle diyebiliriz ki ve Öcalan için “ev hapsi” biçimindeki bir uygulama ile kendisine ait bir sekreterya da sağlanarak basınla görüşme ortamı yaratılması düşünülmektedir. Bunun ötesinde ne Öcalan ne de “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası”yla yaşam boyu tek başına tek kişilik hücrede kalmaya mahkum edilmiş binlerce tutsak için ayrı bir düzenleme olmayacaktır.

Cumhurbaşkanı başdanışmanı Mehmet Uçum’un belirttiği haliyle “kendini fesheden örgüt” başlığıyla, yalnızca PKK üyelerine yönelik yasal düzenleme yapılacak olması da önemli bir sorun. Ancak hapishanelerde on binlerce siyasi tutsağın olduğu bir ülkede, onları da kapsayacak bir düzenleme olmayacağı anlaşılıyor olmakla beraber, bunun hiç tartışma konusu olmaması daha büyük bir sorun. Sürekli biçimde “negatif barış sürecinden pozitif barış süreci”ne geçileceğinin anlatıldığı bu zamana kadarki süreçte, “hasta mahpuslar” konusunda dahi olumlu yönde bir adım atılmayışı, aslında bundan sonraki dönemde neler yaşanabileceğini de ortaya koymaktadır. 

Kurtulmuş’un “Terörsüz Türkiye sürecinde önemli bir aşamaya geldik, fevkalade önemli bir yol haritası” diye sunduğu ve 12 maddeden oluştuğunu söylemekle birlikte, yalnızca yapılan görüşmelere ve Meclise geliş sürecine dair bilgi vererek ayrıntılarını açıklamadığı bu raporun ısrarla gizlenmekte oluşu anlaşılmaz bir durum olmakla beraber; sürekli atıf yapılan Meclis komisyon raporu zaten “Kürt sorunu” olarak adını koymaktan ısrarla imtina ettiği ve “terör sorunu” olarak gördüğü sorunun çözümünü de güvenlik ve askeri alana havale etmiş durumdadır. Nitekim çıkarılması düşünülen yasaya temel teşkil edeceği anlaşılan Meclis komisyonu tarafından hazırlanan bu raporda ve genel olarak devlet yetkilileri tarafından yapılan açıklamalarda özellikle “toplumun hassasiyeti dikkate alınarak” deniliyor oluşu, aslında bu düzenlemelerle neyin murad edildiğini de göstermektedir.

Elif Ateş