Ön Söz
Bu makaleyi bundan 42 yıl önce Yılmaz Güney ile birlikte yayınladığımız MAYIS dergisi için 1984 Mayıs’ında Paris’te kaleme almıştım. Çok dikkatli bir okuyucu ve eleştirmen olan Yılmaz abi, her sayfasına kenar notlar düşerek ve sonuna bir buçuk sayfalık bir genel değerlendirme ekleyerek makaleyi çok beğendiğini, genel siyasal yönelimimiz için ufuk açıcı olduğunu belirtmiş ve bunu dergide yayınlamak yerine MAYIS’ın broşür serisinin ilki olarak yayınlanmasını önermişti. Öyle de yaptık; Yılmaz abi ölmeden birkaç hafta önce broşür okuyucularına ulaştı.
Makaleyi tam olarak Paris Komünü’nün 141. yılını andığımız günlerde Mayıs ayı içinde yazmıştım. Her ne kadar kaynak kıtlığından dertlensem ve nispeten kısa sürede bitirmek zorunda olduğum için biraz aceleye getirsem de, makalenin, marksizmin en can alıcı sorununa, devlet ve devrim sorununa yeni ve önemli bir değerlendirme getirdiğini düşünüyorum.
– Muzaffer Doyum
“İşçi Paris, Komün’ü ile birlikte yeni bir toplumun şanlı öncüsü olarak her zaman yüceltilecektir. Şehitleri işçi sınıfının büyük yüreğine gömülmüştür. Kıyıcılarına gelince, tarih onları sonsuz bir teşhir direğine çivilemiştir.” (Karl Marx)
18 Mart 1871 sabahı, Paris proletaryası, “vive la commune” haykırışı ile Hotel de Ville’in üzerinde bütün ezilenlerin simgesi olan kızıl bayrağı dalgalandırdığında, yalnızca Fransız işçi sınıfı tarihi açısından değil, uluslararası proletarya devrimi açısından da ilk büyük devrimi, bilimsel sosyalizm öğretisinin zenginleşmesi bakımından değerli derslerle dolu bir proleter devrimi ilan ediyordu.
Tarihte ilk kez, emeği sermayeye bağlayan prangaları parçalayıp atan Komün yalnızca Paris işçilerinin kurtuluşu için değil, bütün emekçi insanlığın, tüm ezilen, baskı ve acı altında inletilenlerin kurtuluşu uğrunda savaştı. Bu bakımdan Komün’ün ilan edildiği 18 Mart günü ile yıkıldığı 28 Mayıs tarihleri arasındaki 72 günlük süre, tüm ülkeler işçileri ve komünistleri için son derece anlamlıdır. Her yıl, bütün ülkelerin gerçek komünistleri ve sınıf bilinçli işçileri onbinlerce Komün savaşçısının uğruna kahramanca canlarını verdikleri yüce sosyalizm davasının zaferine değin mücadele kararlılıklarını dile getirdikleri törenler düzenlerler; ve Marx, Engels ve Lenin tarafından Komün’den çıkartılan derslerin ışığında devrimci bilinçlerini yükseltirler.
(…….)
Uzun yıllardan beri, birçok oportünist partinin açıktan reddettiği, programında bir süs olarak bile bulunmasına tahammül gösteremediği, diğerlerinin ise anlayamadığı ve anlamak istemediği veya kendisini maskelemek amacıyla aldatıcı bir deyim olarak kullanmaya devam ettiği proletarya diktatörlüğü sorunu Marx’ın öğretisinin özünü oluşturur. Bundan dolayı, genel olarak proleter devrimin devlet (ve tabii proletarya diktatörlüğü) karşısındaki tutumu marksizmin bir mihenk taşı olagelmiştir. Ve oportünist tahrifatların kendilerini en fazla açığa vurdukları alan daima ya doğrudan doğruya bu sorunu, ya da bundan türeyen sorunları kapsamıştır.
Engels, proletarya diktatörlüğüne karşı çıkan bir takım insanlara “bu diktatörlüğün neye benzediğini bilmek ister misiniz?” diye soruyor ve onlara “Paris Komün’ü’ne bakınız. Paris Komün’ü proletarya diktatörlüğü idi” öğüdünü veriyordu. Gerek uluslararası, gerekse ulusal ölçekte yeni bir devrimci dönemin eşiğinde bulunduğumuz ve marksizim-leninizmin bütün devrimci özüyle ortaya çıkartılması ve proletaryanın bu temelde eğitilmesinin tarihsel bir öneme sahip olduğu güncel koşullarda Komün derslerinin anımsanması daha da gerekli hale gelmektedir.
Burjuvazi-proletarya karşıtlığı ve Komün
Fransız toplumundan feodalizm ve monarşinin temellerini bir darbede “dev süpürgesi” ile süpürüp atan, onları giderek tükenen kalıntılara indirgeyen 1789 burjuva devriminden sonra, ulaşılan ekonomik, toplumsal, siyasal gelişme düzeyi nedeniyle, Paris’teki bütün devrimler zorunlu olarak proleter bir niteliğe bürünmüştü. Şöyle
ki, proletarya, sınıf savaşı arenasında giderek belirginleşen bir biçimde kendi öz istem ve özlemleriyle boy gösteriyordu. Ancak son çözümlemede, kapitalistlerle ücretli işçiler arasındaki karşıtlığın ürünü olan bu istemlere nasıl ulaşılacağı ise bilinmiyordu. Bu belirsizliklere karşı, var olan ekonomik-toplumsal biçimlenişe karşı olan bu istemler, burjuvazi için mutlaka alt edilmesi gereken birer tehlike işareti idiler. 1848 Şubat Devrimi sırasında, Paris proleterleri kendi bağımsız sınıfsal istemlerini daha da kararlı bir şekilde ve daha net şiarlar halinde formüle ettiler. Louis Philippe krallığına karşı liberal burjuvazinin parlamenter muhalefet yoluyla kendisine iktidar koşullarını açmaya çalıştığı koşullarda patlak veren siyasal bunalım günlerinde silahlı işçiler, krallığın askeri güçleriyle “toplumsal cumhuriyet” istemini öne sürerek sokak savaşlarına giriştiler. Savaşanlar ve kanlarını akıtanlar işçiler olduğu halde, zaferin meyvesini toplayanlar, zamanın ekonomik-toplumsal-siyasal koşulları sonucu burjuvalar oldu. Şubat Devrimi ile krallık yıkıldı ve burjuvazi, işçilerin de istemi olan “cumhuriyet”i (toplumsal sıfatını bir yana bırakarak) ilan etti. Daha önce yalnızca mali aristokrasinin elinde olan iktidar, bütün büyük mülk sahibi sınıfların ve kapitalistlerin bu alana çekilmesiyle burjuvazinin egemenliği için daha geniş bir alana sahip oldu. Burjuvazi açısından o andaki başlıca sorun, silahlı işçilerden kurtulmaktı. Bunun ortamını yaratmak, işçilere saldırmak için bahane üretmek amacıyla burjuvazi, ustaca sahnelediği oyunlarla işçileri iktidara karşı zamansız bir ayaklanmaya yöneltti. Hiçbir ciddi hazırlığı olmayan proletarya, burjuva cumhuriyetine başkaldırdı ve burjuvazi, kendi öz istemleri doğrultusunda bir sınıf olarak onun karşısına dikilmek gibi en bağışlanmaz suçu işlemiş olan Paris proletaryasını o güne değin tarihte benzeri görülmemiş bir şekilde oluk oluk kan akıtarak cezalandırdı. Tüm kıta Avrupası üzerinde bu bağımsız sınıf eylemi, bütün burjuvalar için bir tehlike çanı idi ve bundan sonra, burjuvazi kendisini bu ülkelerde proletarya ve devrim korkusuyla günü geçmiş bütün gerici güçlerin, krallığın, aristokrasinin, feodallerin, kilisenin, kısacası eskiden kendilerine karşı savaştığı ne kadar gerici güç varsa onların kollarına attı. Burjuvazi, kapitalizmin göreceli olarak daha fazla geliştiği batı Avrupa ülkelerinde, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında devrimci barutunu tüketmiş bulunuyordu; proletaryaya karşı tüm gerici güçlerle ittifaka girmesinin temelinde yatan neden buydu.
Burjuvazinin kendi iç çelişmelerinden ustaca yararlanmasını bilen ve devlet aygıtının ordu, polis ve diğer yönetim mekanizmalarının bütün önemli kilit noktalarını ele geçirmeyi başaran Louis Bonaparte, 2 Aralık 1851 günü Ulusal Meclisi dağıtarak bir darbe ile iktidarı ele geçirdi ve İkinci İmparatorluğu ilan etti. Yaklaşık 20 yıl süren bu imparatorluk döneminde eşi görülmemiş spekülasyonlar, ticari ve sınai faaliyete tanınan büyük kolaylıklar ve ayrıcalıklar sayesinde burjuvazi, daha önceki dönemlerle karşılaştırılamayacak bir hızla zenginleşti ve gelişti. Mali dolandırıcılık, sefahat alemleri, rezilce bir lüks ve öte yanda yığınların artan sefaleti: işte o dönemdeki Fransa’nın iki yüzü böyleydi. Toplumun ve sınıfların üstünde bağımsız gibi duran bonapartist devlet, gerçekte kapitalistlerin sermayelerini büyütmelerinin ve yoğunlaştırımalarının en önemli dayanağı ve burjuva toplumun tüm çürümesinin, kokuşmasının ana merkeziydi. Bir yandan ekonomik gücün gelişmesi bir yandan da imparatorluk biçiminde süren siyasal rejim nedeniyle Fransız şövenizmi kamçılandı, kapitalistlerin ve mali aristokratların Ren’in sol kıyısını ele geçirme hevesleri yeniden kabardı. Louis Bonaparte 1870 Avusturya-Prusya Savaşı ile bu toprakları ele geçirmek için atağa kalkma zamanının geldiğini düşündü. Ancak iştahı kursağında kaldı. 1870 yazı sonunda Sedan’da imparatorluk orduları Bismarck kuvvetleri tarafından büyük bir bozguna uğratıldı. Üçüncü Napolyon başta olmak üzere 80.000 Fransız subay ve eri koşulsuz tutsak olmayı kabullendiler.
Dıştaki bu yenilginin kaçınılmaz sonucu içerde imparatorluğun yıkılması ve cumhuriyetin yeniden ilanı oldu. Ne var ki, Prusya kuvvetleri Fransız topraklarına girmişler, imparatorluk ordularını kuşatmışlar ve büyük bir kısmını da esir almışlarda. Durum son derece umutsuzdu. Ulusal muhafızlar içinde çoğunluğu silahlı işçilerin oluşturmasına güvenen halk burjuva temsilcilerinin bir “Ulusal Savunma Hükümeti” örgütlemesine rıza gösterdi. Bununla birlikte çok geçmeden, burjuva hükümetle silahlı işçiler arasında çatışmalar patlak verdi. 31 Ekim günü silahlı proleterlerden oluşan taburlar, Hotel de Ville’e saldırarak hükümet üyelerinin bir kısmını tutsak aldılar. Ancak bazı küçük-burjuva unsurların çabaları sonucu ve kuşatılmış bir kentte bir iç savaşa yol açmama düşüncesinin egemen olmasıyla aynı hükümetin iş başında kalmasına izin verildi. Ne var ki, “Ulusal Savunma Hükümeti” gerçekte bir ulusal ihanet hükümeti idi ve 28 Ocak 1871 günü, düşman kuşatması altında ve açlıkla pençeleşerek tam 113 gün direnen Paris, düşmanın bile saygınlığını kazanan onurla boyun eğiyordu. Bununla birlikte, Paris’in teslimi sırasında, işçiler silahlarını bırakmadılar ve şehrin ancak küçük bir parçasını işgal edebilen ve “ devrim ocağından öç almak için gelmiş bulunan Prusyalı junkerler (toprak ağaları), bu aynı silahlı devrim karşısında saygı ile durmak ve onu selamlamak zorunda kaldılar.” (Engels)
Şimdi artık Paris teslim olmuş, sıra barış anlaşmasının imzalanmasına gelmişti. Yeni hükümetin başkanı Thiers, Paris proletaryası silahlarını bırakmadığı sürece, egemen sınıfların egemenliğinin hiçbir güvencesi olamayacağı gerçeğini anlamakta gecikmedi. Çünkü o açıkça görüyordu ki, silahlandırılmış bir Paris, silahlı bir devrimden başka hiçbir anlama gelmiyordu ve böyle bir Paris’in işgalci Prusya kuvvetleri üzerinde bir zaferi Fransız işçi sınıfının Fransız burjuvazisi üzerinde bir zaferi demek olacaktı. Bu yüzden Thiers’in ilk işi proletaryayı silahsızlandırmaya girişmek oldu. Hükümet güçleri çoğunluğunu işçilerin oluşturduğu Ulusal Muhafızın elinde bulunan toplara el koymaya kalkıştığında işçiler 18 Mart günü silahlarını bırakmamak için tek bir gövde gibi ayağa dikildiler. Bu, Versay’da bulunan burjuva hükümet ile işçi Paris arasında açık bir savaş ilanından başka bir anlama gelmiyordu. Bir takım çatışmalardan sonra 26 Mart günü işçiler Komün temsilcilerini seçtiler ve Komün’ü resmen ilan ettiler. Prusya toplarının kendi üzerlerine çevrilmiş olmasına ve beş aylık açlığa karşın yedisinden yetmişine kadını ve erkeği ile bütün bir Paris halkı kahramanca çarpıştı.
Komün’ün yenilgisinin nedenleri ve Marx’ın komünden çıkardığı temel ders
1848 Şubat Devrimi sırasındaki “toplumsal cumhuriyet” istemi, sınıf egemenliğinin yalnızca kralcı biçimini değil bizzat bu egemenliğin kendisinin kaldırılması doğrultusunda içeriği ve ulaşılma yol ve araçları belirlenmemiş bir istemdi. Komün, bu istemin toplumsal evrimin zorunlu akışı yönünde Paris proletaryasının silahlı eylemine dayanan somutlanma biçimi oldu.
Komün, Paris’in çeşitli yönetim bölgelerinden bütün halkın oylarıyla seçilmiş belediye meclisi üyelerinden oluşmuştu. Bu üyelerin hepsi belirli bir sorumluluğa sahiptiler ve görevlerini yerine getirme konusundaki başarısızlık durumunda kendilerini seçenlerin istemleriyle her an görevlerinden alınabilirlerdi. Komün üyelerinin çoğu ya doğrudan doğruya işçi veya işçi sınıfının o günkü önde gelen temsilcileri idi. Komün, daha önceki hükümetlerin yaptıkları gibi kendisinin yanılmaz bir otorite, yüce aklın bir ifadesi v.b olduğunu öne sürmüyordu. Tam tersine hatalar yapabileceğini önceden kabul ediyordu, tüm karar ve eylemlerini halka duyuruyor onun öneri ve eleştirilerini alıyor, farkına vardığı bütün eksiklik ve hatalarını halka açıkça ilan etmekten çekinmiyordu. Böylece sosyalist toplumsal kuruluş hayati öneme sahip olan demokratik merkeziyetçiliğin, sosyalist demokrasinin tutarlı bir örneğini sunuyordu. Sorumluların istenildiği zaman görevlerinden alınabilmeleri ilkesi, yalnızca Komün üyeleri için değil, bütün yönetim, yargı, eğitim, askeri kurumların üyeleri için de geçerliydi.
Komün, biri ulusal diğeri toplumsal olmak üzere iki görevi birden omuzlamak zorundaydı: Fransa’nın Alman işgal kuvvetlerinden ve işçilerin de kapitalist boyunduruktan kurtarılması.. “Ulusal Savunma Hükümeti” olarak kurulan şeyin gerçekte bir ulusal ihanet hükümeti oluşu, yani kendi önüne baş görev olarak işgalci düşmana karşı savaşmayı değil, tersine onunla anlaşarak silahlı Paris proleteryası ile savaşı koyması, Komün sosyalistlerini ulusal ülküler yönünde etkilemişti. Kuşkuşuz, böyle bir etkinin temelinde Komün’ü oluşturan üyelerin dünya görüşleri ve sosyalizm anlayışları yatıyordu. Komün üyeleri Ulusal Muhafız Merkez Komitesi’ne egemen bulunan Bilanqui’ciler çoğunluğu ile genellikle Proudhon’cu küçük-burjuva sosyalistlerinden meydana gelen Uluslararası Emekçiler Derneği üyelerinin oluşturduğu bir azınlıktan bileşiyordu.
Bilanqui’ciler kendilerine özgü bir disiplinle birbirlerine sıkıca bağlanmış gizli çalışma (conspiration) ve silahlı ayaklanma ile iktidarı ele geçirme konusunda iyi bir şekilde eğitilmiş bir gruptu. Engels’in çok iyi bir biçimde tanımladığı gibi, onlar, “görece küçük sayıdaki kararlı ve iyi örgütlenmiş adamın, zamanı geldiğinde sadece iktidarı ele geçirmeye değil, ama büyük bir yılmazlık ve gözü peklik göstererek halk yığınını devrim içine çekmeyi ve onu küçük yönetici birlik yöresinde toplamayı başarmak için yeterince uzun bir zaman iktidarda kalmaya da yetenekli olduğu fikrinden yola çıkıyorlardı.” Onlardan ancak birkaç tanesi Marx ve Engels’in bilimsel sosyalizm teorisini yüzeysel bir şekilde tanımışlardı; bir bütün olarak savundukları sosyalizm toplumun nesnel gelişim yasalarından hareket etmiyor ve en önemlisi proletaryanın sınıf mücadelesi temelinde yükselmiyordu. Onlar sadece “devrimci içgüdü ile proleter içgüdü ile sosyalist idiler”.
Proudhon’cular ise, küçük köylü, esnaf-zanaatçı sosyalizminin temsilci idiler. Bu yüzden onlar, özel mülkiyetin kaldırılmasını değil, toplumun bütün bireylerinin mülk sahibi olması yoluyla zengin-yoksul karşıtlığının çözülmesinden yanaydılar. Ortak mülkiyetin yarardan çok zarar getireceğini, emekçinin özgürlüğünü engelleyeceğini, verimi düşüreceğini öne sürüyorlar; rekabet, işbölümü ve özel mülkiyet gibi iktisadi kategorilerin kurmayı düşledikleri “eşitlikçi toplum” da da aynen süreceğini söylüyorlardı.
Komün’ün gerek siyasal, gerekse ekonomik konularda düştüğü hataların temelinde onu oluşturanların işte bu bilimsel ve proleter olmayan sosyalizm anlayışları yatıyordu. Ama buna rağmen Komün, şaşkınlık yaratacak şekilde birçok doğru uygulamayı da gerçekleştirdi.
Komün’ün ilk buyruğu, burjuva devlet aygıtının temel direği olan sürekli ordunun kaldırılması ve onun yerini silahlı işçi ve emekçi milislerinin alması oldu. Aynı şekilde polisler, merkezi hükümetin bir aleti olmaktan, bütün siyasal niteliklerinden arındırılarak uzaklaştırıldı. Tüm memurlar ile ilgili olarak kabul edilen seçimle iş başına gelmeleri ve görevden alınabilmeleri ve maaşlarının normal bir işçi ücreti ile sınırlandırılması ilkeleriyle onların ayrıcalıklı konumuna son verildi. Bundan sonra Komün, egemen sınıfların manevi baskı aleti olan “rahiplerin iktidarı”nı kırmayı gerçekleştirdi. Kiliselerin bütün mal varlıklarına el konularak kamulaştırıldı. Öğretim kurumlarının tümü parasız duruma getirildi ve din ile devlet işleri bütünüyle birbirinden ayrıldı. “Böylece sadece öğretimin herkes için erişilebilir kılınması ile kalınmamış, ama bilimin kendisi de sınıf önyargıları ve hükümet iktidarının onu vurmuş oldukları zincirlerden kurtarılmıştı.” (Marx)
Hükümetlere kölece bağlı oldukları halde bağımsız maskesi ile iş yürüten yargı görevlilerinin bu durumuna son verildi, onlar da diğer tüm kamu görevlileri gibi seçimle göreve gelen ve istenildiği anda sorumluluktan geri alınabilen bir konuma kavuşturuldular. Komün ayrıca emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarının düzeltilmesi için gerekli önlemleri aldı. Örneğin, fırın işçileri için gece vardiyasına son verildi. Patronların işçilerine kestikleri ve ücretlerin fiili olarak düşürülmesi anlamına gelen para cezaları kaldırıldı. Sahipleri kaçıp gittikleri için veya başka bir nedenle üretim faaliyetlerini durduran bütün fabrikaların işçi birlikleri denetiminde yeniden üretime geçmeleri sağlandı. Bütün işçiler için yeterli bir asgari ücret uygulamasına karar verildi. İşsizliğe karşı önlemler alındı, işçi sömürücüsü bireylerin elinde tekelleşen iş bulma büroları yeniden örgütlendi. Emekçilerin kira borçları ertelendi. Meşru olan ve olmayan çocuklar arasındaki ayrıma son verildi. Aynı şekilde her türlü dinsel, ırksal ve ulusal ayrımlar ve ayrıcalıklar kaldırıldı.
Komün, köylüler için de tek kurtuluş umudu idi. O, köylünün sırtındaki ağır vergi yüklerini kaldıracağı gibi noterin, avukatın, rüşvetçi memurların, onu bir sülük gibi emen bu sömürücü asalakların egemenliğine son verecek, jandarma ve vali zorbalığından onu kurtaracak, rahipler tarafından alıklaştırılmasının yerine öğretmen tarafından eğitimini geçirecekti.
Hiç kuşkusuz Paris Komün’ü, bütün diğer iller için örnek oluşturacak ve böylece komünlerin özgür birliği temelinde tüm ulusun birliği yeniden sağlanmış olacaktı. “Bu birlik, onun cisimleşmesi olduğunu ileri süren, ama ulusun asalak bir uru olduğu halde, ulusun temsilinden bağımsız ve onun üzerinde olmak isteyen devlet iktidarının yıkılması ile gerçeklik haline gelecekti”. (Marx, Fransa’da İç Savaş)
Bütün bu nitelikleri ile “Komün, Fransız toplumunun tüm sağlıklı öğelerinin gerçek temsilcisi ve dolayısı ile gerçek ulusal hükümet olduğu kadar aynı zamanda bir işçi hükümeti ve böylece emeğin kurtuluşunun gözü pek bir savunucusu niteliğiyle sözcüğün gerçek anlamında uluslararası bir hükümet idi de. İki Fransız eyaletini Almanya’ya ilhak eden Prusya ordusunun gözleri önünde Komün, tüm dünya emekçilerini Fransa’ya ilhak ediyordu.” (Marx, age)
Komün’ün bayrağı bütün ezilenlerin kurtuluş kavgasının simgesi olan kızıl bayraktı. Komün’ün ülke dışındaki temsilcilerinden Eugene Pottier’in yazdığı bir şiirin yıllardan beri milyonlarca proleter tarafından Enternasyonal Marşı olarak söylenmesi bile Komün’ün dünya ölçeğinde yarattığı devrimci atmosferi yalnız başına kanıtlamaya yeter.
Komün yukarıda kısaca belirttiğimiz başarılı uygulamalarına, yerinde kararlarına rağmen ogünkü tarihsel koşullarda kaçınılmaz olarak yenilgiye uğradı. Bütün dünya tarihinin birçok kez kanıtladığı gibi bir toplumsal devrimin zaferi hem nesnel, hem de öznel koşulların yeterli olgunlukta olmasına bağlıdır. Bir yandan mevcut üretim ilişkileri tarafından gelişmesi engellenen ve daha üst düzeye geçmesi mutlaka bu ilişkilerin parçalanmasını gerektirecek denli gelişmiş üretici güçler; diğer yandan, bu ilişkileri yıkma yeteneğindeki devrimci sınıfların bilinçlenme ve örgütlenme düzeyi açısından yeterince hazırlığı olmadan bir devrimin zaferi mümkün değildir. 1871 Fransa’sında bu iki koşul da yetersizdi. Kapitalizmin ve dolayısıyla proletaryanın gelişimi henüz geriydi; küçük zanaatçı, esnaf ve köylülük nüfusun ezici çoğunluğunu teşkil ediyordu. Ayrıca, kapitalizm o sırada, dünyanın büyük bir kısmı için çöken değil, yükselen bir çizgi izliyordu ve oralarda üretici güçlerin gelişimini frenleyen değil hızlandıran bir etmendi. Öte yandan, proletarya, öncü devrimci partisinden yoksundu. İşçi sınıfının saflarında kendi kurtuluşunun öğretisi olan bilimsel sosyalizm çok küçük bir etkiye sahipti ve yukarda belirttiğimiz gibi, Paris proletaryası marksizm öncesi küçük-burjuva sosyalizmlerinin etkisi altındaydı. Birkaç devrim hareketine katılmış ve önemli deneyimler kazanmış olmasına karşın kendi sınıf egemenliğini kurabilecek denli bir eğitimden, hazırlıktan ve buna giden yol ve araçlar üzerine doğru bir düşünceden yoksundu. Proletaryanın ciddi bir siyasal örgütlenmesi olmadığı gibi, yığınsal sendikal vb. örgütleri de yoktu.
“Komün kendiliğinden doğdu, kimse onun bilinçli ve yöntemli biçimde hazırlamadı.” (Lenin) Bonapartizm yıllarında üstteki sınıflar eşi görülmemiş bir zenginlik ve lüks içinde yüzerken, yığınların artan sefaleti, işsizliği ve yıkımı Almanya savaşındaki bozgun ve dolayısıyla yönetici sınıflara ve onların hükümetlerine karşı büyüyen öfke, “Ulusal Savunma Hükümeti”nin işçi sınıfına düşmanlığı, bütün bunlar Paris halkını birdenbire bir ayaklanmaya ve iktidarı kendi ellerine almaya götürdü.
Harekete başlangıçta, Komün’ün Almanlara karşı savaşı yeniden başlatıp zaferle sonuçlandıracağı umuduyla pek çok burjuva milliyetçi unsur da katıldı. Kiraların ve borç senetlerinin erteleneceğini duyan küçük tüccarlar da Komün’ü destekliyordu. Ama kısa zamanda bu tür destekler zayıfladı ve bütünüyle kayboldu. Öte yandan Bismarck, işçilerin Paris’ine boyun eğdirmek için yüzbin civarındaki Fransız savaş tutsağını özgür bırakmaya başladı. Fransa’nın bütün sömürücü ve gerici güçleri kapitalistlerden büyük toprak sahiplerine, üç kağıtçı borsa simsarlarından mali dolandırıcılara, halkın kanını emen tefecilerden spekülatörlere, papazlardan aristokrasi artıklarına varıncaya kadar bütün halk düşmanları, aralarındaki her türlü dalaşmayı bir yana bırakarak Komüne karşı birleştiler. Proletaryanın devrimci sınıf egemenliğini yıkmak için ulusal çelişkileri ve çıkarları ne olursa olsun bütün burjuvalar ve büyük mülk sahipleri, kapitalist kölelik sistemini kurtarmak kutsal amacıyla aralarındaki düşmanlıkları unutuvermişlerdi.
Komüne sonuna dek bağlı kalanlar işçiler oldu; yalnızca onlar, sözcüklerle anlatılamayacak bir özveriyle ve bir an bile yılgınlığa kapılmaksızın kendi kurtuluşları için çarpıştılar ve öldüler. Komün öncesi ve sonrasında Paris proletaryası ile diğer kent işçileri arasında ve bir bütün olarak işçi sınıfı ile köylülük arasında bir mücadele birliği ve bir ittifak gerçekleştirilememişti. Köylüler, Komün’ün niteliği ve amaçları konusunda hemen hemen hiçbir bilgiye sahip değildiler. Bu yüzden Paris işçileri, iktidarlarını sürdürmek ve onu tüm ülkeye yaymak açısından hayati öneme sahip olan en geniş emekçi kitlenin desteğinden yoksun kalmıştı. Marsilya, Lyon, Saint-Etienne, Dijon gibi kentlerde de işçiler, tıpkı Paris’teki gibi Komün ilanıyla iktidarı ele geçirmeye giriştilerse de kısa zamanda bastırıldılar. Bütün düşman güçlerin birliğinin sağlanmasına karşılık Paris proletaryasının kuşatma altında yapayalnız kalması onun yenilgisini kaçınılmaz bir olgu olarak dayatıyordu. “Eğer yenilgi bu kadar erken gelmese idi, Komün yalnızca kendini savunmayı düşünmek zorunda kalmanın ötesinde zaman bulup gerçekleştirmeyi tasarladığı diğer şeyleri yapabilseydi sonuç ne olurdu?” türünden bir tartışmanın yararı olabileceğini sanmıyoruz. Kesin olan, o nesnel ve öznel koşulların yenilgiden başka bir sonucu olanaksız kılmasıdır.
Komün’ün (doğrudan doğruya onu oluşturanların küçük-burjuva anlayışlarından kaynaklanan) iki temel hatası oldu. Birincisi, Komün, büyük bir kararlılıkla mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesine girişeceği yerde, Proudon’cu adil değişim ütopyasının etkisiyle bankalara bile el sürmedi. “Kutsal bir saygı” ile onların önünde çakılıp kaldı. Oysa burjuvaziye boyun eğdirmenin ilk koşulu onu sermayeden, paradan bir bütün olarak üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun bırakmaktır. Bir devrim açısından burjuvazinin mülksüzleştirilmesinin önemini Engels’in şu sözleri ne kadar güzel açıklıyor. “Komün’ün elindeki banka onbinlerce rehineden daha değerliydi.” İkincisi, Komün çok büyük bir yüce gönüllülük göstererek düşmanlarını zaman yitirmeden ve acımasızca ezeceği yerde, onları ahlaki olarak etkilemeye çalıştı. İyiden iyiye savunmasız ve tam bir şaşkınlık içinde bulunan Versay hükümeti üzerine hemen yürüyerek burjuvazinin ana karargahını yerle bir etmeye girişmediği gibi, Düzen Partisi’nin Komün seçimlerinin yapıldığı 26 Mart günü, gücünü sandıkta denemesine bile izin verdi. Oysa aynı günlerde, Thiers başkanlığındaki Versay hükümeti, tam bir kudurganlıkla ele geçirdiği komünarları kurşuna diziyordu. Komün gaflet uykusundan uyandığında ve 7 Nisan’da, “Paris’i Versay haydutlarının yamyamca davranışlarına karşı korumak ve göze göz, dişe diş istemek” kararı aldığında çok geç kalmıştı ve bu tehdit, Versay’daki kuduz köpeğin saldırganlığını durdurmaya yetmedi. Hatta suçüstü yakalanan bir takım sabatörlerin Komün tarafından serbest bırakılması üzerine bu bildirinin boş bir tehditten öte bir anlam ifade etmediğini gören burjuva gericiliği tutsak Komün savaşçılarını daha büyük kitleler halinde katletmeye koyuldu.
Komün’ün bu hataları onun yaşamına mal oldu.
Engels bununla ilgili olarak Carlo Trzaghi’ye yazdığı mektupta şunları belirtti. “Paris Komün’ünün yaşamına mal olan şey, merkeziyetçilik ve otorite eksikliği oldu. Zaferden sonra, otorite vb. ne yaparsanız yapın, ama savaşım için tüm güçlerinizi bir araya getirmeli ve onları aynı saldırı noktası üzerinde toplamalıyız. Ve bana otorite ve merkeziyetçilikten tüm koşullar içinde kötülenecek bir şey olarak söz edildiği zaman, bana öyle geliyor ki, bunu söyleyenler ya devrimin ne olduğunu bilmiyorlar ya da sözde devrimcilerden başka bir şey değildirler.”
Prusyalıların Fransız tutsakları bölüm bölüm serbest bırakmasıyla askeri gücü yükselen Versaycılar Mayıs’ın ilk günlerinden itibaren Paris’i semt semt Komüncülerden geri almaya başladılar. İlk önce lüks semtler düştü. Buralarda çok zayıf bir karşı koyma sözkonusuydu. En kararlı direnişler birer işçi semti olan Belleville ve Menilmontant’da gerçekleşti. Sağ olarak ele geçirilen komüncüler toplu halde katledildiler. “Son yığınsal insan kırımının yapıldığı Pere-Lachaise mezarlığındaki Federeler Duvarı, proletarya kendi hakkı için ayaklanmaya cüret eder etmez yetenekli olduğu taşkın öfkenin hem dilsiz hem de uz dilli tanığı olarak bugün bile ayaktadır.”
1848 Haziran’ındaki terör, 1871 Mayıs’ındakinin yanında bir hiç kalır. “Asker bozuntularının iblisçe savaş başarıları, paralı askerlerin ve savunucuları oldukları bu uygarlığın doğuştan ruhunu ne kadar yansıtırlarsa, Paris halkının -kadın, erkek ve çocuk- Versaylıların girişinden sonra sekiz gün boyunca kahramanca esirgemezlik ruhu da onun davasının büyüklüğünü o kadar yansıtır.”
Komün’den altı ay önce, 4 Eylül Devrimi’nden birkaç gün sonra Marx, Fransız işçi sınıfını zamansız bir ayaklanmaya geçmemeleri konusunda uyarıyordu. Fransız işçi sınıfının “son derece güç koşullar altında bulunduğu” tespitini yaptıktan sonra “yeni hükümeti her yıkma girişimi, düşman hemen hemen Paris kapılarına dayandığı bir sırada umutsuz bir çılgınlık olacaktır” diyordu. Ama Marx, “bu umutsuz çılgınlık” gerçekleştiğinde, proletarya, burjuvazinin egemenliğini devirmek için ayağa kalktığında dünya tarihinin akışında bir dönüm noktası teşkil eden bu proleter devrimi karşısındaki duygu ve düşüncelerini Kugelman’a yazdığı mektupta şöyle dile getirdi: “Ne esneklik, ne tarihsel girişkenlik, ne özveri yeteneği ile bezenik şu Parisliler! Düşmandan daha çok iç ihanet tarafından altı ay boyunca aç kalıp yıkıma uğradıktan sonra sanki Fransa ile Almanya arasında hiç savaş olmamış, sanki yabancı hep Paris kapılarında değilmiş gibi Prusya süngüleri altında başkaldırıyorlar. Tarih böylesine bir örnek daha görmedi.”
Komün günlerinde Marx ve Engels’in önlerine koydukları görev bir yandan bu tarihsel hareketi bütün olanak ve tüm araçlarla desteklerlerken diğer yandan a bu deneyi bütün yönleriyle irdelemek, ondan çıkartılan derslerin ışığında teoriyi derinleştirmek ve proletaryanın daha sonraki mücadeleleri ve eğitimi için taktik ve programatik bazı ilkeleri formüle etmek oldu.
Onlar, Komünist Manifesto’nun 24 Haziran 1872 tarihli önsözünde, bu yapıtta yapılması gerekli olan tek “düzeltme”yi Komün deneyinden çıkarttıkları temel ders uyarınca gerçekleştirdiler. “Komün, -diye yazdılar- özellikle, işçi sınıfının devlet makinesini olduğu gibi almak ve onu kendi hesabına işletmekle yetinemeyeceğini kanıtlamıştır.” Bu aynı düşünceyi Marx, Fransa’da İç Savaş’da kelimesi kelimesine belirtir. Zaten Marx, 1851 sonu ve 1852 başında kaleme aldığı 18. Brumaire’de bu fikre ulaşmış sayılabilirdi. Bu yapıtta, “gelecekteki bir devrim girişiminin, şimdiye değin olduğu gibi bürokratik ve askeri makineyi başka ellere geçirtmeye değil onu yıkmaya dayanacağını” yazıyordu. Marx, bu düşünceye 1848 Devrimi’nin dersleri ışığında ulaşmıştı. Ancak bu haliyle bu tez henüz bilimsel bir öngörü niteliğindeydi. Komün, yalnızca bu bilimsel öngörünün doğrulanması değil aynı zamanda, teorinin henüz yanıt vermediği bir sorunun da yanıtlanmasıydı. Marx’ın teorisi, daha o zamandan devletin parçalanması gerektiğini ortaya koymakla kalmamış proletarya diktatörlüğünün zorunluluğunu da hiçbir tartışmaya yer bırakmıyacak şekilde formüle etmişti. 5 Mart 1852 tarihi taşıyan Weydemeyer’e hitaben yazdığı mektupta Marx, “sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götüreceğini ve bu diktatörlüğün kendisinin, bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız topluma geçişi oluşturacağını” belirtmişti.
Ancak teori, “proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesinin” proletarya diktatörlüğünün ve “demokrasinin en tam şekilde fethi”nin hangi somut biçimleri alacağı konusunda henüz eksikti ve ütopyacılığın amansız düşmanı olan Marx, bu sorunun yanıtını yığın hareketinin kendisinden, deyim uygun düşerse proletaryanın yaratıcı hareketinin kendisinden bekliyordu. Bu sorunun yanıtı Komün’den geldi. Kendisi ile birlikte bütün sınıfları da kurtaracak olan proletarya, ancak Komün tipi bir devlet aracılığıyla bu yolda kesin adımlar atabilirdi. “Komün, toplumu egemenlik ve boyunduruk altına alacak yerde, onun canlı gücü durumuna gelen devlet iktidarının toplum tarafından ele alınmasıdır. Kendi öz güçlerini onları ezmek için örgütlenmiş gücü yerine geçiren halk yığınlarının kendileri tarafından ele alınması; Komün, onların toplumsal kurtuluşunun onları ezmek için düşmanlarının hizmetine konmuş (baskıcıları tarafından temellük edilmiş, onlara karşı çıkan ve onlara karşı örgütlenen) yapay toplum gücünün yerine geçen siyasal biçimdir. Bu biçim bütün büyük şeyler gibi basit idi. Tarihsel gelişmeler için zorunlu zaman, geçmişin bütün devrimlerinde halk, onların kendisine karşı çevrilmesine göz yumarak muzaffer silahlarını teslim ettiği her kez daha halk zaferi günlerinde yitirilmişti.” (Marx)
Komün, yukarıda belirttiğimiz hataları yüzünden zaferini sürdüremedi. Ama “zafer günlerinde” olmadı bu. Komün 72 gün boyunca iktidarını sürdürdü; çünkü o, burjuva ordusunu ortadan kaldırmakla birlikte bunun yerine silahlanmış tüm bir halkı geçirdi, asla silahlarını elden bırakmadı. Eğer böyle yapmasaydı 72 saat bile iktidarda kalabilir miydi?
Komün dersleri üzerinde bir kez daha Lenin ve sonrası
Birinci emperyalist savaşın yaratmış olduğu derin ekonomik-siyasal kriz koşullarında, Avrupa’da ve özel olarak Rusya’da devrimin giderek yaklaşmakta olduğunu gören Lenin, 1915 yılından itibaren teorik çalışmalarını emperyalizm ve devrim sorununda; Şubat Devrimi’nden sonra da özellikle proletarya devriminin devlet sorunundaki tutumunu belirginleştirmede yoğunlaştırdı. Bu amaçla o, Marx ve Engels’in 1848’den beri Avrupa’da patlak vermiş devrimler ve özel olarak Komün deneyi hakkında ve proletaryanın devrimlerde oynamış olduğu rol ve devlet sorunu üzerindeki düşüncelerini tekrar tekrar inceleyerek II. Enternasyonal döneklerinin bu sorunlardaki tahrifatlarını açığa çıkartarak marksist teoriyi tüm bu sorunlarda daha da ileriye götürdü. Bu yüzden Ekim Devrimi başarıya ulaştığında, Bolşevik Partisi, devrimin bu can alıcı sorununda bütünlüklü bir programa ve taktik ilkelere sahip bulunuyordu.
Lenin, 1917 Nisan’ında, yani ikili iktidar döneminde, hükümeti elinde bulunduran burjuvazinin yanı sıra, “henüz güçsüz tohum durumunda, ama gene de gerçek, sözgötürmez ve büyüyen bir varoluşu temsil eden” “işçi ve asker vekilleri sovyetleri hükümeti”nin niteliklerini açıklarken, onun “1871 Paris Komün’ü ile aynı tipte bir iktidar olduğunu” belirtiyor ve başlıca özelliklerini şu şekilde sıralıyordu:
1-İktidar kaynağı, bir parlamento tarafından daha önce tartışılmış ve onaylanmış bir yasa değil, ama halk yığınlarının dolaysız, yerel, aşağıdan gelen girişkenliği yaygın bir deyimi kullanmak gerekirse, dolaysız bir “zorlama”dır; 2-Halktan ayrı ve halka karşı kurumlar olan polis ve ordunun yerine, tüm halkın doğrudan silahlanması geçmiştir; bu iktidar altında, kamu düzeninin korunmasını silahlı işçiler ve köylüler, silahlı halk kendileri gözetirler; 3-Memurlar toplululuğu da bürokrasi de, halkın dolaysız iktidarı ile değiştirilmiş ya da hiç değilse özel bir denetim altına konmuştur; sadece görevler seçimle gelinen görevler olmakla kalmaz, ama basit vekiller durumuna getirilmiş asiller (titulaires) de halkın ilk isteği üzerine görevden alınabilir durumdadırlar; bunlar, yüksek aylıklı “arpalıklar”dan yararlanan ayrıcalıklı, burjuva bir topluluk olmaktan çıkıp aylıkları iyi bir işçinin alışılmış ücretini geçmeyen “özel bir sınıf” işçi durumuna gelirler.
Yeni bir devrimler çağı başlarken, dönemin bütün oportünistlerinin unutturmaya çalıştıkları bu özellikleri Lenin, sorunun özü olarak değerlendiriyor ve “özel bir devlet tipi olarak Paris Komünü’nün özü işte burada ve sadece buradadır” diyordu.
Lenin, Marx’ın özellikle “Gotha Programı’nın Eleştirisi”nde sistemleştirdiği düşüncelere dayanarak, kapitalizmle komünizm arasında, bu iki toplumsal-ekonomik biçimlenişin özelliklerini birarada taşıması kaçınılmaz olan uzunca bir geçiş döneminin yer alacağını, bu dönemin can çekişen kapitalizmle doğmakta olan komünizm arasında bir savaşın dönemi olacağını ve bütün bu dönem boyunca, Komün tipinde bir devlet olan proletarya diktatörlüğünün zorunluluğunu ısrarla vurguluyordu. Proletarya diktatörlüğü burjuvazinin direncini kırmak onu baskı altında tutmak, gericilerde korku uyandırmak silahlı halkın burjuvazi üzerinde otoritesini sağlamak için kesinlikle gereklidir. Bununla birlikte Lenin’e göre proletarya diktatörlüğü yalnızca zor demek değildir, hatta esas olarak zor değildir; bundan daha çok yığınların eğitimi, onların kendi kendisini yönetmesi ve yeni bir toplumu kurmaları için bir yönetim merkezidir. Onun, geçiş dönemi sorunlarını ayrıntılı bir şekilde işlemek için kaleme aldığı, ne yazık ki tamamlayamadığı “Proletarya Diktatörlüğü Döneminde Ekonomi Ve Politika” başlıklı ünlü makalesindeki düşüncelerini şu şekilde özetleyebiliriz:
Komünizmin alt evresi demek olan sosyalizm döneminin amacı, sınıflararasındaki farklılıkları ve bizzat sınıfların kendilerini ortadan kaldırmaktır. Bunun ilk adımı, büyük toprakları ve kapitalistleri alaşağı etmektir. Ekim Devrimi’nin gerçekleştirdiği budur. Bu, temel görevin yalnızca bir kısmıdır, üstelik en zor kısmı da değildir. Asıl zor olan ve uzun zamanda başarılabilecek olan, işçi sınıfı ile köylülük, şehirle köy, kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrılıkları, aykırılıkları çözmek, sınıfları var eden tüm koşulları ortadan kaldırmaktır. Bunun için tüm bir ekonomik-toplumsal yapının yeniden örgütlenmesi küçük-meta üretiminden kolektif mülkiyete oradan da tüm halkın toplumsal mülkiyetine geçmek gerekecektir. Bunun gerçekleştirilmesi sırasında aceleci davranmak, örneğin köylüye karşı yönetimsel ve yasal önlemlere başvurmak bu geçiş sürecini geciktirmekten hatta onu kösteklemekten başka hiçbir işe yaramaz. Burada esas olan köylüye her türlü yardımı sağlayarak, yeni toplumsal kuruluşun yararlarına onu pratik olarak ikna etmek, gönüllü bir şekilde proletarya ile birlikte kurma davasına kazanmaktır.
Lenin’e göre proletarya diktatörlüğü döneminde sınıflar henüz vardır ve varolacaklardır. Sınıflar yok olduğu zaman diktatörlüğe gerek kalmayacaktır. Bu bakımdan proletarya diktatörlüğü döneminde sınıf savaşımı sona ermez, yalnızca değişik biçimlere bürünür. O düşüncesini şu şekilde sürdürür: “Sömürücüler sınıfı, yani büyük toprak sahipleri ile kapitalistler ortadan kalkmamıştır ve proletarya diktatörlüğü döneminde ortadan kalkmazlar.” Lenin bu sorunu kaleme aldığı makalelerin hemen hepsinde, devrilmiş olan sömürücü sınıfların yok olmadıklarını, eski düzeni geri getirmek için on kat, yüz kat artan bir güçle direneceklerini, onların güçlerinin yalnızca sermayenin uluslararası ilişkilerinden ileri gelmediğini, ama varlığını henüz sürdürmekte olan küçük üretimin her saat kapitalizme kaynaklık ettiğini belirtir. Kısacası, geçiş döneminin görevleri yalnızca eski egemen sınıfları alaşağı etmek değil, bütün bir toplumsal, ekonomik, siyasal yapılanmayı değişikliğe uğratmak, yeniden örgütlemek, sınıfların varlık koşullarını, onları yeniden şekillendirebilecek bütün ilişkileri-çelişkileri ortadan kaldırmaktır. Bütün bunlar başarılmadığı sürece burjuvazi varlığını sürdürmektedir ve bu yüzden proletarya diktatörlüğü bütün bir geçiş dönemi boyunca gereklidir.
Şiddete dayanan bir devrimle alaşağı edildiği, bütün üretim araçlarından yoksun bırakıldığı ve yıllarca proletarya diktatörlüğünün baskısı altında tutulduğu halde burjuvazinin hala nasıl var olabildiği sorulabilir ve Lenin’in bu konudaki tezlerinin çelişkili ya da yanlış olduğu ileri sürülebilir. Ama böyle bir tutum, sorunun ekonomist bir tarzda ele alındığını kanıtlar yalnızca. Bu anlayış, mülkiyetin hukuki biçimlerindeki bir dönüşümün sağlanmasıyla sömürücü sınıfların yok olacağı, dolayısıyla sınıflar mücadelesinin sona ereceğini öne sürmekten başka bir anlama gelmez.
İşte Stalin’in kapitalizmden komünizme geçiş süreci konusunda düştüğü en temel hatalardan biri budur. 1936 sonunda kabul edilen “Yeni Sovyet Anayasa Tasarısı”nı sunarken yaptığı konuşmada bu konuları ele alarak Stalin şunları söyledi:
“Bilindiği gibi, büyük toprak sahipleri sınıfı iç savaştaki son ve kesin yengimiz sonucu zaten tasfiye olmuştur. Öteki sömürücü sınıflar da aynı yazgıyı paylaştılar. Sanayide artık kapitalistler sınıfı yok tarımda artık kulaklar sınıfı yok. Ticarette artık tacirler ve spekülatörler yok. Öyle ise, tüm sömürücü sınıflar tasfiye edilmiş bulunuyor.
Geriye işçi sınıfı kaldı, köylüler sınıfı kaldı ve aydınlar kaldı.” (Leninizmin Sorunları)
Kendisini Lenin’in en iyi öğrencisi olarak sunan Stalin’in böylesine can alıcı bir sorunda devrimin önderi ile düştüğü karşıtlık kolayca giderilebilecek türden değildir. Lenin’in proletarya diktatörlüğü döneminde ortadan kalkmaz dediği kapitalistleri ve büyük toprak sahipleri sınıfını Stalin, yalnızca sömürücü sınıfların mülkten tecrit edilmiş oluşuna dayanarak yok saymaktadır. Bu karşıt önermelerin temelinde iki farklı dünya görüşü, iki farklı sosyalizm anlayışı yatmaktadır: Lenin’in savunduğu marksist maddeci diyalektiktir, sosyalist kuruluş sürecinde politikanın ekonomi üzerinde belirleyiciliğini kabul eden devrimci anlayıştır. Lenin, Buharin ve Troçki’nin sendikalar konusundaki hatalarını eleştirdiği bir yazısında, buna, yani politikanın ekonomi üzerindeki üstünlüğüne marksizmin ABC’si der. Stalin’inki ise, kaba materyalizmdir, mekanizmdir. Sınıflar arası ilişkileri mülkiyetin hukuki biçimlerine bağlayan ve politikanın usul usul ekonomiyi izleyeceğini ileri süren, bu süreçte politikanın üstünlüğünü yadsıyan ekonomist anlayıştır. Stalin, sınıfların varlığını ya da yokluğunu yalnızca üretim araçları üzerindeki mülkiyet ölçütü ile sınırlarken, Lenin sorunu çok daha derin bir perspektif içinde, tüm bir ekonomik, sosyal, siyasal ilişkiler ağı içinde ele almaktadır. Örneğin Lenin, bir yerde şu kısa, fakat son derece anlamlı sınıf tanımını vermektedir: “Sınıflar, toplumun bir kesiminin diğer kesiminin emeğini kendisine mal etmesine izin veren şeydir.”
Bu iki farklı anlayış, kaçınılmaz olarak her alanda birbiri ile uyuşmayan çoğu zaman birbirine taban tabana zıt karşıt politikalara ve uygulamalara yol açacaktır ve açmıştır.
Stalin’in bu ekonomist anlayışı, onu, zorunlu olarak üretici güçler teorisini savunmaya götürmüştür. O, “Diyalektik Ve Tarihi Materyalizm” isimli broşüründe şöyle yazdı:
“Üretici güçler en devingen ve en devrimci öğesidirler. İlk önce toplumun üretici güçleri değişikliğe uğrar ve gelişir; ondan sonra bu değişikliklere bağlı ve uygun olmak üzere insanlar arasındaki üretim ilişkileri, insanların ekonomik ilişkileri değişir.”
“Üretici güçler nasılsa, üretim ilişkileri de ona göre olmalıdır.” Stalin, üretim ilişkilerinin üretici güçler üzerindeki etkisini de kabul ediyor görünmekle birlikte, üretici güçlere mutlak bir belirleyicilik atfetmekte, üretim ilişkilerinin rolünü edilgenliğin sınırları içinde hapsetmektedir. Bu anlayışa göre, tarihin motoru üretici güçlerdir, oysa Marx’ın teorisi tarihin motorunun sınıflar mücadelesi olduğunu ortaya koyar. Bilindiği gibi, üretici güçler teorisine dayanan menşevikler ve II. Enternasyonal’in oportünistleri devrimin, üretici güçlerin en fazla gelişmiş olduğu sanayileşmiş Avrupa ülkelerinde başarıya ulaşabileceğini ileriye sürüyorlardı. Buna karşılık Lenin, devrimin gerçekleşebileceği ülkenin sanayi bakımından mutlaka en ileri ülke olması gerekmediğini ama emperyalist zincirin en zayıf halkalarında kırılacağını savunurken üretici güçler teorisinin karşısına sınıf mücadelesinin belirleyiciliği perspektifi ile çıkıyordu. Hatta, o, emperyalizm üzerine ayrıntılı çözümlemelerden henüz yoksunken 1900 başlarında, devrim merkezinin batıdan doğuya kaymakta olduğu tespitini yapıyor ve çarlıkla yönetilen geri Rusya’nın proletaryasının ileri Avrupa proletaryasına başarılı bir devrim hareketini başlatarak ve geliştirerek devrimci bir itilim verebileceğini düşünüyordu. Ekim Devrimi dahil bütün çağdaş devrimlerin kapitalizmin göreceli olarak daha az gelişmiş ülkelerde gerçekleşmesi gerçeği karşısında, sınıf mücadelesi yerine üretici güçlerin gelişmesine bel bağlayan bu kendiliğindenci teori tarihin çarmığına çivilenmiştir. Stalin, üretici güçler teorisine saparak sosyalist inşa sürecinde tüm dikkatini üretici güçlerin geliştirilmesine verdi. “Üretici güçler nasılsa üretim ilişkileri de böyle olacağına göre” sosyalizm döneminde bu güçlerdeki her yeni ilerleme, üretim ilişkilerini de kendiliğinden sosyalist bir biçimde düzenlerdi! Oysa, sosyalist kuruluş döneminde tam tersi doğrudur; yani proletaryanın iktidarı ele geçirmesinden sonra öncelikle değişikliğe uğratılması gerek üretim ilişkileridir. Bu ilişkilerin gerçekten sosyalist bir niteliğe dönüştürülmesi, düşünce ve davranış tarzıyla sosyalist insanın yaratılması, üretici güçlerin hızla ve en yaygın ölçülerde gelişmesi için en elverişli ortamı yaratır. Bu söylediğimiz, üretici güçlerin geliştirilmesine önem verilmemesi anlamında değil, önceliğin neye tanınması gerektiği anlamında anlaşılmalıdır.
Kaldı ki, sosyalizmin amacı, yalnızca üretim araçları üzerinde kolektif mülkiyetin kurulması ve üretici güçlerin yüksek oranlı sağlanması değildir. Bunlar temel hedefler arasında olmakla birlikte proletaryanın sonal amacına giden yolda birer ilk adımdan başka bir şey değildir. Marx’ın sosyalizm anlayışının özgün anlamı tüm bir ekonomik- toplumsal kuruluşun tepeden tırnağa değiştirilmesini öngörmüş olmasındadır. Bu sosyalizm, toplumun bütün bireylerinin yalnızca üretim faaliyetine değil ama toplumsal zenginliklerin dağıtımı ve yönetimine de katılmalarını, genel olarak tüm yönetim işlerine katılmalarını, onların kültürel, sanatsal. vb. etkinliklere en canlı biçimde katılmalarını öngörür. Yine bu sosyalizm, tüm üretimin rasyonel bir şekilde planlanıp gerçekleştirilmesi sayesinde toplumun bütün bireylerinin akla uygun gereksinimlerinin durmadan artan ölçüler içerisinde sağlanmasını ve nihayet, her türlü sınıf egemenliğinin, her türlü bağımlılığın, her türlü sömürünün ve onun bütün maddi koşullarının bir daha geri gelmemecisine ortadan kaldırılmasını amaçlar. Bu yüzden o, devrimcidir ve amacına ulaşabilmek için ekonomik, kültürel, siyasal, ideolojik, sanatsal bütün cephelerde yeni toplumu örgütlemek ereği ile sürekli bir devrimi, kitlelerin bilincinin sürekli devrimcileştirilmesini öngörür. Ne var ki, sosyalizmin amacını üretim araçlarının kolektif mülkiyeti ve üretici güçlerin hızlı gelişimi ile sınırlı gören ekonomist anlayış için insan ilişkileri alanında tüm sorun daha çok sayıda teknisyen ve uzman yetiştirilmesinden ibarettir. Nitekim Stalin, 1939 Mart’ında toplanan XVIII. Parti Kongresi’ne sunduğu raporda şunları söyledi: “Halkın maddi durumunun düzelmesine, kültür düzeyinin yükselmesi eşlik etti. Halkın kültürel gelişmesi bakımından sözkonusu dönem gerçek bir kültür devrimi dönemi oldu. SSCB milliyetleri dillerinde zorunlu ilk öğretimin kabulü, her derecedeki okul ve öğrenci sayısının artışı, yüksek okullarda yetiştirilmiş uzmanlar sayısının büyümesi, yeni sovyetik bir ‘aydın tabakasının, entelijensiyası’nın yetiştirilip yetkinleştirilmesi halkın kültürel yükselişinin genel tablosu işte bu”. (Leninizmin Sorunları)
Genel bir öğrenim seferberliğinin en gerekli öğeleri olan ve sosyalizmin mutlaka daha ilk adımda başarması gereken bu uygulamaların kültür devrimi olarak sunulması, kültür devriminin kapsamının buna indirgenmesi, ekonomist bakış açısının doğal sonucudur. Bu anlayış, geçmiş çağların içinde ilerici olan ne varsa onların alınarak, tutucu ve gerici olan herşeyin, eski toplumdan miras kalan gerici ideolojik, kültürel, sanatsal, felsefi düşünce ve alışkanlıkların kesintisiz bir mücadele sonucunda bilinçlerden dıştalanması yoluya yeni kültürün, yeni insanın yaratılması sorununun hiç kavranılmadığını gösterir.
Ayrıca, bu ekonomist anlayışlarla “yetiştirilen, yetkinleştirilen”, “entelijansiya”nın gerçekte, kelimenin gerçek anlamında bürokratlardan teknokratlardan ibaret olduğu kısa zamanda ortaya çıkmıştır. Bugün devlet aygıtının önemli kilit noktalarında bulunan veya kısa zaman önce bu mevkilerde oturan bütün yaşlı devlet adamları, yazarlar, sanatçılar vb. bunların hepsi Stalin’in sözünü ettiği dönemde “yetiştirilen”, “sovyetik aydın tabakası”na ait bireyler değil midir?
Oysa Lenin, üretici güçlerin geliştirilmesi ve bunun için teknisyen ve uzman kadroların taşıdığı önemi asla gözardı etmemekle birlikte, sosyalizmin inşasını zaferle ilerletmek bakımından genç kuşağın komünist eğitimine tayin edici bir önem vermiştir. “Ancak –demiştir o- gençliğin öğretimini, örgütlenmesini ve yetişmesini köklü bir şekilde değiştirmekledir ki, genç kuşağın çabalarının eski topluma benzemeyen bir toplumun yaratılmasına yol açmasını sağlayabiliriz.” Lenin, genç kuşağa şöyle seslenirken sorunun can alıcı önemini bütün açıklığıyla dile getirmiştir: “Eski düzen hakettiği gibi yıkılmış, hakettiği gibi bir harabe yığınına çevrilmiştir. Zemin temizlenmiştir, ama genç komünist kuşak bu zemin üzerinde komünist bir toplum kurmak zorundadır. Evet, bir inşa görevi ile karşı karşıya bulunuyorsunuz ve bunun üstesinden gelebilmek için mutlaka bütün modern bilgileri edinmeli, komünizmi hazır, ezberlenmiş formüller, öğütler, reçeteler, öneriler ve programlar olmaktan çıkartıp onu canlı, yaşayan bir şey haline getirmeli, yakın çalışmalarınızı bu hedefe yöneltmeli, başka bir deyişle komünizmi kendinize bir eylem klavuzu yapmayı bilmelisiniz.”
Marx’ın proletarya diktatörlüğü üzerine öğretisine bütünüyle sadık kalan Lenin, geçiş dönemine tekabül eden proletarya diktatörlüğü döneminin biçimleri değişmekle birlikte başından sonuna kadar kapitalizmle komünizm arasında bir savaşım dönemi olacağını ve dolayısıyla bu toplumsal sistemlerden hangisinin kazanacağının ancak sınıf mücadelesi tarafından karara bağlanabileceğini savunmuştur her zaman. Bu bakımdan ona göre, üretim araçları üzerinde kolektif mülkiyetin kırılması kapitalizmin restorasyonunun kesin olarak engellenmesi anlamına gelemezdi. Örneğin bir konuşmasında, bu konuyu önemli bir şekilde aydınlatan şu sözleri söyledi:
“Varsayalım ki, bu ortak malın bir parçasını aldım, üzerinde gereksinimimin iki katı buğday ektim ve fazlasını karla sattım. Varsayalım ki, ne kadar çok aç insan varsa buğdayımı o kadar daha pahalıya satmayı düşünüyorum. Bu taktirde bir komünist gibi davranmış olur muyum? Hayır, bir sömürücü, bir mülk sahibi gibi davranmış olurum. Buna karşı savaşılmalıdır. Eğer buna izin verilirse, geçmiş bazı devrimlerde olageldiği gibi, kapitalistlerin egemenliği, burjuvazinin egemenliği geri gelir. Kapitalistlerin ve burjuvazinin hakimiyetinin yeniden kurulmasına engel olmak için kişilerin başkalarının zararına zenginleşmesine, vurgunculuğa izin vermemeliyiz.”
Lenin’in basit bir varsayımdan, sıradan bir örneklemeden yola çıkarak ortaya koyduğu görüş, proletarya diktatörlüğü döneminde politikanın ekonomiye üstünlüğü, politik olarak işlenen hataların çizgileşmesi, örneğin toplum bireylerinin (dikkat edilsin, kolektif mülkiyetin varlığı koşullarında!) kapitalist bir zihniyetle hareket etmelerine göz yumulması halinde kapitalizmin restorasyonunun kaçınılmazlığı şeklinde özetlenebilir.
Lenin’in ölümünden sonra Stalin, bu leninist anlayışa kısa bir süre bağlı kalmış gibi göründü ama yalnızca göründü. Gerçekte o, Lenin’in düşünce sistemini proletarya diktatörlüğü ve Komün tipinde devlet sorununu özlü bir şekilde kavrama yeteneğine hiçbir zaman ulaşamadı veya ulaşmak istemedi. 1928 yılında, yani kırsal alanlarda özel mülkiyetin kooperatifleştirilmesi ve kolektif mülkiyete dönüştürülmesi ve kulaklara saldırı hareketinin henüz başlarındayken şunları yazıyordu:
“…Partimizde sağ sapmanın zaferi, ülkemizde, kapitalist unsurların son derece güçlenmesi anlamına gelir. Peki ülkemizde kapitalist unsurların güçlenmesi ne anlama gelir? Proletarya diktatörlüğünün zayıflaması, kapitalizmin yeniden dirilme şanslarının artması anlamına gelir. Demek ki, böylece partimizde sağ sapmanın zaferi, ülkemizde kapitalizmin yeniden dirilmesi, egemen olması için zorunlu koşulların çoğalması anlamına gelir.
“Bizde, bizim Sovyetler ülkemizde kapitalizmin yeniden dirilmesini olanaklı kılan koşullar var mıdır? Evet vardır. Belki de size garip görünecek, ama bir gerçektir yoldaşlar. Biz kapitalizmi devirdik, proletarya diktatörlüğünü kurduk ve güçlendirilmiş bir tempo ile ve köy ekonomimizle kaynaştırarak, sosyalist sanayimizi geliştiriyoruz. Ama henüz kapitalizmin köklerini sökmedik. Peki nerede bulunuyor bu kökler, meta üretiminde, kent ve özellikle kır küçük üretimi içinde bulunuyorlar. Lenin’in dediği gibi ‘kapitalizm gücünü küçük üretimden alır’ …” (Leninizmin Sorunları)
Bu iki paragrafta, kapitalizme geri dönüş sorunu ile parti içinde sağ sapma arasındaki, diğer bir deyişle ekonomi ile politika arasındaki ilişki doğru bir biçimde formüle edilmiş gibi görünmesine karşılık, sorunun, özünden kavranmadığına dikkati çekmek gerekiyor. Çünkü, kapitalizmin kökleri, geri dönüş olasılığının maddi koşulları yalnızca küçük üretime bağlanmaktadır. Bu anlayışın doğal ve mantıksal sonucu kişiyi, küçük üretimin büyük üretim birimleri teşkil edecek şekilde örneğin kooparatifler, kolhozlar vb. şeklinde birleştirilmesi sağlandığı zaman kapitalizmin restorasyonu tehlikesinin ortadan kalkacağı türünden bir görüşe götürür. Nitekim, Stalin, yalnızca bir yıl sonra bu alanda sağlanan gelişmelere dayanarak, kapitalizmin restorasyonu tehlikesinin artık ortadan kalktığını öne sürmüştür: “Böylelikle SB’inde kapitalizmi (özel mülkiyetin kutsal ilkesini) yeniden kurmanın düşünü gören bütün ülkelerin kapitalistlerinin büyük umutları kırılmış oluyor. Toprağı kapitalizme hazırlamak için gerekli gübre sayılan köylüler, o kadar övgüsü yapılan ‘özel mülkiyeti’ yığın halinde terkederek kolektivizm yolunu, sosyalizm yolunu seçmektedirler. Bu ülkede kapitalizmin bir kere daha dirilme umudu yıkılmıştır.” (Leninizm mi, Troçkizm mi?)
Oysa Lenin, küçük üretimi her gün her saat kapitalizmi yeniden ve yeniden yaratma yeteneğinde sonsuz bir kaynak olarak nitelendirmekle birlikte Komün’den çıkartılan dersleri sürekli anımsayarak ve somut olarak Sovyetler ülkesinde küçümsenmeyecek bazı eğilimleri görerek kapitalizmin restorasyonuna uygun koşulları her an hazırlayabilecek olan bir diğer tehlikeye daha dikkat çekiyordu: Bürokrasiye.
Rus Komünist Partisi (Bolşevik) 1919 Program Taslağı’nda şöyle yazıyordu:
“Bürokrasi bir yandan halk yığınlarının elverişsiz kültür düzeyinden, öte yandan, kent işçilerinin en gelişmiş kesiminin korkunç, adeta insan üstü savaş çabalarından yararlanarak eski mevzilerinden bazılarını yeniden ele geçirmeye çalışmaktadır. Bu yüzden bürokrasiye karşı yürütülecek savaşın sürmesi gelecekteki sosyalist gelişmeyi sağlamak için mutlaka zorunlu ve kaçınılmazdır.” (abç)
Bürokratik yozlaşma tehlikesi, yalnızca üretim amaçlarının kolektif mülkiyete dönüştürülmesinin tamamlanmasından önce mi söz konusudur? Leninist anlayışın bu soruya yanıtı kesinlikle “hayır”dır.
Proletarya diktatörlüğü döneminde bürokrasiye karşı mücadele sekteye uğratılır ve bürokratik yozlaşma yönetim organlarına damgasını basarsa, sosyalist inşa yine de zaferle ilerleyebilir mi? Leninist anlayışın bu soruya da yanıtı kesin olarak “hayır”dır. Eğer bürokratik yozlaşmaya izin verilirse burjuvazinin egemenliğinin geri gelmesi kaçınılmazdır. Çünkü yineliyelim: “Bürokrasiye karşı yürütülecek savaşın sürmesi gelecekteki sosyalist gelişmeyi sağlamak için mutlak zorunlu ve kaçınılmazdır.”
Ekonomist anlayışa göre, özel mülk bir kez ortadan kaldırıldıktan sonra, kapitalizmin restorasyonu açısından iç dayanaklar tamamiyle yıkılmış demektir. Oysa Leninist anlayış bu dayanakları özel olarak özel mülkiyetin değil, genel olarak sınıfların varlığına bağlar ve sınıflar ortadan kaldırılana kadar geri dönüş olasılığının varlığını, bu yüzden proletaryanın bütün cephelerde sınıf mücadelesini sürdürmesini öngörür. Çünkü meta ekonomisi ve iş bölümü, kafa emeği ile kol emeği ve kır ile kent arasındaki ayrılıklar ve çelişkiler giderilmediği sürece sınıflar ortadan kalkmamıştır; toplumda egemen olan hukuk, metaların değişimini düzenleyen ilkelere, yani burjuva eşitlik ilkelerine dayanmaktadır. Eğer bu durumda, toplumun bir kesiminin diğerlerinin zararına birtakım ayrıcalıklara sahip olmasına dolayısıyla onların emeğini kendisine mal edinmesine izin verilirse, yeni bir burjuva sınıfının egemenliğinin kurulması kaçınılmazdır. Bu bakımdan en büyük tehlike, devlet ve parti yöneticilerinin bürokratlaşması ve bu kurumların bürokratik kurumlar olarak yozlaşmasıdır.
Parti ve devlet aygıtındaki bürokratik yozlaşma, ekonominin de kapitalizm yönünde bozulmasını kaçınılmaz olarak gündeme getirir. Çünkü, bürokratik yozlaşma, proletaryanın devrimden sonra en zararlı uzuvlarını hemen kesip atarak belli bir dönem için kullanmak zorunda kaldığı devlet aygıtının (gerçek anlamda bir devlet olmayan Komün tipi devletin) proleter özelliklerini yitirmesine, tüm yönetim işlerinin halktan kopuk bir avuç “seçkin” elinde toplanmasına, yığınların siyasal yaşamdan kopartılmasına yol açar. Bu yüzden Lenin, yaşamının son yıllarında tüm dikkatini Sovyet devletinde görülmeye başlayan bürokratik yozlaşma eğilimleri üzerinde toplamıştı. Örneğin, daha “Devlet ve Devrim” de, Paris Komün’ü ilkelerine sıkıca bağlı kalarak, “devletin tümü için en çok altı bin ruble-yeterli para- önerme yerine, örneğin belediyelerde dokuz bin rublelik maaşlar öneren bolşeviklerin bağışlanmaz bir yanlış içinde bulunduklarını” yazıyordu. Aynı şekilde, yine Komün ilkeleri uyarınca proletaryanın gereksinim duyduğu devletin, burjuvazi için olduğu biçimde, polis, ordu ve bürokrasi gibi iktidar organlarının halktan ayrı, ona karşı ve ayrıcalıklı organlara sahip olamayacağını bıkıp usanmadan tekrarlıyordu. Devrimden henüz yedi ay önce şöyle yazıyordu: “Proletarya, devlet iktidar organlarını doğrudan doğruya kendilerinin almaları ve bu iktidar organlarını kendilerinin oluşturmaları için, nüfusun bütün yoksul ve sömürülen öğelerini örgütlemelidir.” Bu bakış açısına uygun olarak iktidar hedefi için formüle edilen slogan, “Bütün iktidar Sovyetlere!” idi, ama örneğin “Bütün İktidar Bolşeviklere!” vb. değildi. Lenin bu sloganı, Sovyetler içinde bolşevizme karşı olan akımların hatırı sayılır bir güçte, hatta uzun zaman çoğunlukta olmalarına rağmen, bu örgütlerin işçi, asker ve köylü delegelerden oluşmasını ve sömürülen emekçi kitlelerin hem mücadele hem de iktidar organları olabilme kapasitelerine sahip olmalarından hareketle öne sürmüştü. Her ne kadar kapitalist üretim sürecinde işgal ettiği konum itibariyle nesnel olarak sosyalizmi kurma yeteneğine ve amacına sahip olan tek sınıf proletarya ise de, o, bu hedefe yürürken sömürülen ve ezilen diğer emekçi kitleleri, özellikle emekçi köylüleri kendi çevresinde toplamadan onları eğitip bilincini dönüştürmeden, zaferini güvence altına alamaz. Bu anlamda, sosyalizmi kuracak olan yalnızca proletayanın öncü partisi veya hatta yalnızca işçi sınıfı değildir. İşçi sınıfı bütün sömürülen yığınları kendi çevresinde örgütlemeyi başaramazsa sosyalizm bir hayal olacaktır.
Proletarya gerek devrimden önce, gerekse sonra ezilen ve sömürülen geniş emekçi kitleleri ancak partisi aracılığıyla birleştirip mücadeleye seferber edebilir. “Marksizm, işçi partisini eğiterek, iktidarı ele geçirip bütün halkı sosyalizme götürmeye, yeni düzeni yönetip örgütlendirmeye, burjuvazi olmaksızın, burjuvaziye karşı toplumsal yaşamlarını kurma görevinde, bütün çalışan ve sömürülenlerin öğreticisi, yol göstericisi, önderi olmaya yetenekli proletaryanın öncülüğünde eğitir.” (Lenin, Devlet ve Devrim) Yığınların devrim öncesi bu eğitimi olmaksızın devrimin zaferle ilerlemesi mümkün değildir. Kitle örgütlerinin, örneğin Sovyetlerin bu açıdan oynadıkları rol son derece önemlidir. Kendi yığınsal örgütleri ve mücadele içindeki devrim öncesi eğitimi, devrimden sonra onların kendi kendilerini yönetmelerinin de bir hazırlığıdır aynı zamanda. Sömürülen kitleler, bu örgütleri aracılığıyla, burjuvazinin kendilerini yoksun bıraktığı yönetme sanatını öğremeye başlarlar. Burjuva parlamenter cumhuriyetlerde, kitleler siyasal yaşama katılma bakımından görünüşte birçok hakka sahiptirler, ama gerçekte bunun önüne binlerce engel dikilmiştir. Bütün hükümet ve devlet işleri egemen sınıfın şu veya bu kanadının (veya ortaklaşa) temsilcilerinin bir avuç profesyonel, kurt politikacının ellerindedir. Bütün kararlar kapalı kapılar ardında alınır, gizli pazarlıklar ve gizli anlaşmalarla emekçilerin en hayati çıkarları ayaklar altında çiğnenirken, yığınların bunları eleştirme, denetleme, istediği sorumluları görevden alabilme hakları yoktur. Bütün önemli işler, hatta sıradan işler bile rüşvetle döner. Çeşitli devlet görevleri, aynı zamanda, büyük şirketlerin yönetim kurullarında önemli mevkileri ele geçirmek için birer sıçrama tahtasıdır. Sömürülen milyonlar için en geniş demokrasi demek olan proletarya diktatörlüğü, bütün bunlara, işçi sınıfı ve onun partisi önderliğindeki halkın kendi kendisini yönetmesi uygulamasıyla son verir. Bürokratik yozlaşmaya uğramış “ sosyalist” devlet, kapitalist devlet aygıtına özgü bu tür kötülüklerin geri gelmesi demektir.
Proletarya, şiddete dayanan devrimle burjuva devlet cihazını paramparça ederek eski bürokrasiyi bir harabe yığını haline getirir. Toprak ayrık otlarından temizlenmiştir. Ancak bunların yeniden boy vermemeleri için sürekli ve özenli bir bakım gerekir. Kausky ve onun izinden yürüyen bütün revizyonistler, “sosyalist toplumda, seçilmiş kamu görevlileri olacağına göre, bir bürokrasinin varlığı da kaçınılmazdır” şeklinde savlar öne sürmüşlerdi. Acaba uzun yıllardan beri, tüm “sosyalist” ülkelerin, boyutları değişik olmakla birlikte bir bürokratik yozlaşma hastalığına yakalanmış olmaları ve sosyalizmin bu amansız hastalığa yenilmiş olması, bu “öngörü”nün somut yaşam tarafından doğrulanması mıdır? Öyle değil ise, bunun açıklaması nasıl yapılmalıdır?
Askeri-bürokratik burjuva devlet aygıtını yıkarak iktidara yükselen proletarya, eğer Marx ve Engels’in Komün deneyiminden çıkardıkları ilkeleri, yani bütün kamu görevlilerinin seçimle iş başına gelmeleri ve her an kendilerini seçenler tarafından sorumluluktan alınabilmeleri, onların maaşlarının ortalama bir işçi düzeyinde tutulması, yönetim organlarının parlamenter örgenlikler olmaktan çıkartılıp “aynı zamanda hem yasamacı, hem de yürütmeci hareketli topluluklar” haline getirilmesi ilkeleri titizlikle uygulanabilirse bürokratizmin yeniden dirilmesinin önüne geçilebilir. Başka bir ifade ile eğer sosyalist demokrasinin bütün kuralları hiç sapmaksızın uygulanabilirse, emekçi halk yığınları burjuva toplumunda olduğu gibi yalnızca oylama ve seçim günlerinde –üstelik egemen burjuvazinin bütün araçlarla yürüttüğü propaganda ile koşullandırılarak- değil, ama bir bütün olarak sürekli bir şekilde devlet işlerine katılabilirlerse mesleği yöneticilik olan bir takım “seçkinler”ce güdülmeksizin kendi kendilerini yönetmeye giderek daha çok alışabilirlerse bürokrasi gelişemeyecektir. Sosyalist demokrasinin özü ve aynı zamanda bürokratizmin panzehiri, Komün tipi devletin başlıca niteliği, tüm halkın yönetim sanatını öğrenmesi ve kendi kendini fiilen yönetmesidir. Proleter demokrasinin, en demokratik burjuva cumhuriyetlerden bile sömürülen yığınlar açısından milyon kez daha demokratik olmasının nedeni ve anlamı budur. Çünkü söz konusu olan Komün tipi, Sovyet tipi devlettir. Ve çünkü “Sovyetler, emekçi ve sömürülen yığınların, devleti kendi başlarına örgütleme ve onu her araçla yönetme olanağını kolaylaştıran dolaysız organlardır. Bu durumda o, en büyük işletmeler içinde en iyi birleşmiş olma özelliğinden yararlanan emekçiler ve sömürülenler öncüsünün, kentler proletaryasının ta kendisidir; en büyük seçme ve seçilenleri denetleme kolaylığına o sahiptir.” Ne var ki, bürokratik yozlaşma sonucu yıkılan proleter demokrasinin ardından gelen rejim, tüm bir halk açısından sıradan bir burjuva demokrasisinden daha anti-demokratiktir. Çünkü bütün bir ekonomik, toplumsal, siyasi yaşama bürokratlar egemendir; hiçbir muhalif sese izin verilmez. Burjuva demokrasilerinde yasal haklar durumuna gelmiş olan toplantı, gösteri yürüyüşü, düşünce ve örgütlenme özgürlükleri, sendika ve grev hakları, yozlaşmadan önce burjuvaziye hak ve özgürlükler, şimdi artık bütün halk için zincire vurulmuştur. Siyasal yaşama katılmaları binlerce engelle engellenmiş olan yığınlar, ne kendi ülkelerindeki ne de dünyadaki siyasal, toplumsal vb. gelişmeler konusunda sağlıklı bir bilgiye sahip olabilirler. Onlardan istenilen, tıpkı bir makine parçası gibi üretim sürecine katılmaları ve resmi devlet politikalarının uysal birer izleyicileri olmalarıdır.
Yanılgıya düşmekten asla korkmaksızın, sosyalizmin komünizme doğru evriminde temel ölçütün yığınların kendi kendilerini yönetiminde sağlanan ilerleme olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü devleti bütünüyle gereksiz hale getirecek olan başlıca etken budur. Bundan ne denli uzaklaşılırsa, bürokratizm o kadar gelişecek ve bu da komünizm yönündeki ilerlemenin kesintiye uğramasına tersine işleyen bir sürecin ortaya çıkmasına yol açacaktır.
Lenin, “Sovyetlerin bütün üyelerini pratik yönetim işine sürüklemek yoluyla” bürokratlaşma eğilimine karşı savaşım vermek gerektiğini belirtiyor ve şunları ekliyordu: “Amacımız yoksulların tümünü pratik yönetime katmaktır ve bu doğrultuda alınacak bütün önlemler –ne kadar çeşitli olursa o kadar iyi olur- dikkatle kaydedilmeli, incelenmeli, sistemleştirilmeli, daha geniş deneylerle sınanmalı ve yasalar haline getirilmelidir. Amacımız her emekçinin sekiz saatlik üretici çalışma görevini bitirdikten sonra ücretsiz olarak devlet görevleri yapmasını sağlamaktır; bu oldukça zor iştir, ancak bu da tek başına sosyalizmin nihai zaferini güvence altına almaz.” Lenin’e göre, “Sovyet örgütlenme biçiminin bürokratik sapmalarına karşı savaşım Sovyetlerle ‘halk’ (emekçi ve sömürülen halk) arasındaki ilişkilerin sağlamlığıyla sağlanabilir.” (aç Lenin)
Lenin’in bütün korkusu, Sovyet rejiminin yığınlar için demokrasi, en geniş anlamıyla demokrasi olmasını sağlayan bu özelliklerinin bazı yanlış uygulamaların sistemleşmesi sonucu ortadan kalkmasıydı. Buna giden yol, Sovyetlerin halkla bağlarının zayıflamasından, kendi kendine yeterli organlar haline getirilerek “hareketli örgenlikler” olma özelliklerini yitirmelerinden ve burjuva anlamda kurumlaşmalarından geçiyordu. Bu yüzden Lenin “Sovyet hükümetinin ilkelerine gölge düşürülmesine meydan vermemek ve bıkıp usanmadan bürokrasinin kökünü kurutmak için aşağıdan denetim yöntemlerini hiç durmadan geliştirmemiz ve çeşitlendirmemiz zorunludur” diye yazıyordu. Ayrıca o, emekçi yığınların devlet yapısı ve yönetimi üzerinde daha doğrudan etkisini sağlamak için iki yol öneriyordu: “Bunun birinci yolu daha sık seçim yapmak, seçim yöntemlerini ve aynı zamanda yeniden seçilme ve seçilen milletvekillerinin görevlerine son verme koşullarını basitleştirmek ve bunları kent ve köy işçileri için burjuva demokrasisinin en iyi biçimlerine oranla bile daha anlaşılır hale getirmektir…İkinci yolu, temel seçim çevresi ve Sovyet iktidarı altındaki devlet yapısının çekirdeği olarak ülke taksimatını değil, ekonomik üretim birimini (fabrikayı) almaktır”.
Ancak Lenin’in ölümünden sonra, egemen ekonomist anlayış sosyalist demokrasinin bu can alıcı ilkelerinden adım adım uzaklaşılmasını beraberinde getirdi. Parti ve devlet yaşamında demokratik-merkeziyetçiliğin yerini giderek bürokratik-merkeziyetçilik aldı. Bütün alanlarda (parti ve enternayonal kongrelerine varıncaya kadar) seçimler daha uzun aralıklarla yapılmaya başlandı. Kitlelerin bütün yönetim işlerine aktif bir şekilde katılması ve bütün sorumluları aşağıdan denetlemesi ve görevlerinden alabilmesi gitgide terkedildi. Bunun yerini yukarıdan atamalar ve emekçilerin siyasal yaşamdan uzaklaştırılması aldı.
Parti içinde bürokratik yozlaşma kendisini, partinin temel çekirdeklerini oluşturan parti hücreleriyle üst organlar arasındaki ilişkide ikincilerin yetkileri alabildiğine genişlerken birincilerin sesinin kısıtlanması; parti üyelerinin eleştiri, öneri ve denetimlerinin engellenmesi, bir bütün olarak parti ile partisiz kitleler arasındaki ilişkilerin benzer şekilde bozulması; farklı görüşlerin bastırılması, azınlık görüşlerinin parti basınından yararlanmasının ve tüm parti üyelerinin kendi organlarında farklı görüşleri savunabilmesinin engellenmesi şeklinde ortaya koyar. Böylece parti kendi iç çelişmeleri ile yaşayan ve gelişen canlı bir organizma olmaktan çıkarak donuk ve ölü bir organ halinde kurumlaşır. Partililer, üstten gelen direktifleri tartışmaksızın, eleştirici bir gözle değerlendirmeksizin ve kavramaksızın körü körüne yineleyen ve uygulayan emir kulları haline gelirler. Parti merkezinin görüşlerine katılmayanlar, “parti ve halk düşmanı” ve hatta “yabancı gizli servislerin ajanı” ilan edilmek korkusuyla sağır ve dilsiz bir kitle haline getirilmeye, siyasi, ideolojik, kültürel olarak alıklaştırılmaya çalışılır. Farklı tezlerin, görüşlerin tartışılmasına sahne olmayan, Polit Büro’dan buyurulan listelerin oy birliği ile kabul edildiği kongreler yüzde yüze yakın oylarla onaylanan milletvekili seçimleri bütün bunların bir sonucudur.
Uluslararası planda partiler arası ilişkilere gelince, herşey gibi burada da, en üstte, diğerleri üzerinde kesin bir söz ve denetim sahibi olan, o partilerin içindeki görüş ayrılıklarını bile “çözümleyen” en büyük parti, sonra sırasıyla diğer partiler olmak üzere belirli bir hiyerarşik konum kazanır. Doğal olarak bu hiyerarşinin düzenlenmesinde “ana parti”ye bağlılık derecesi temel ölçüttür.
Parti, devlet, sovyet, kooperatif, kolhoz, vb. örgütlerin yöneticileri, tıpkı burjuva devletindeki görevliler gibi yığınlardan kopuk, onların üzerinde, ayrıcalıklı bir kast haline gelir. Proletarya diktatörlüğünün yerini giderek, bu bürokratik-askeri kastın tüm halk üzerindeki egemenliği alır. Geniş emekçi yığınlarla bürokratik-askeri kast arasındaki uzlaşmaz karşıtlık, zamanla su yüzüne çıkar ve keskinleşir. Macaristan, Çekoslavakya, Polonya olaylarının altında yatan gerçek neden bu karşıtlıktan başkası değildir.
Marksizmin felsefi temeli olan materyalizme göre, insanların bilincini belirleyen onların sosyal varlık koşullarıdır; ancak insan bilinci ve toplumsal eylemi de kendisini koşullandıran maddi ilişkiler üzerinde şu veya bu şekilde ama mutlaka bir etkide bulunur. Bürokrasinin varlık koşulları da onun sosyal bilincini belirler. Bu bilinç doğrultusundaki uygulamalar tüm bir toplumsal-ekonomik yapı üzerinde etkisini, toplumsal ilişkilerin, siyasal ilişki ve kurumların sosyalist niteliğinde giderek artan ölçülerde bir bozulma biçiminde karşı etkisini göstermeden edemez. Artık hedef, toplumun bütün bireylerinin her türlü ihtiyacını giderek artan boyutlarda karşılamak amacıyla düzenli ve uyumlu bir biçimde üretimin geliştirilmesi değil, tersine kardan hisse alan işletme yöneticilerinin ve bürokrasinin tepesindeki bireylerin çıkar ve istemlerine göre üretimdir. Bu yüzden halkın zorunlu gereksinim maddelerindeki yokluklar, kuyruklar ve karaborsa bu toplumların günlük olayları arasındadır. Lenin’in “Sovyet iktidarı, en önemli görevinin kültür, uygarlık ve demokrasi nimetlerinden tüm emekçi halkın yararlanması olduğunun bilincindedir, bu görevini gelecekte de şaşmadan yerine getirecektir” sözleri tamamen unutulmuştur. Artık hedef bütün modern bilgileri bilen ve aynı zamanda gerçek komünist olan hem koluyla hem de kafasıyla çalışan ve kendi kendisinin yöneticisi ve efendisi olan bir insanın yaratılması değildir; yalnızca kendi işini bilen, çok çalışan ve az düşünen uzman ve teknisyenlerin yetiştirilmesidir.
Başlangıçta, sosyalist inşa sürecinin tek yanlı, üstelik belirleyici olmayan yönlerinin mutlaklaştırılması yoluyla bozulması olarak ortaya çıkan bu gelişmeler, bürokrasinin yeni bir burjuva sınıf halinde kristalleşmesinden sonra tüm ekonominin, başlıca üretim amaçlarının yeni tipteki bu bürokratik-teknokrat burjuvazinin bir sömürü ve baskı aracı işlevini gören devletin elinde olduğu yeni tipte bir kapitalist niteliğe (devlet kapitalizmi) bürünmesiyle kendi mantıksal sonucuna ulaşır. Proletarya diktatörlüğünün maddi temelini oluşturan başlıca üretim araçları üzerindeki devlet mülkiyeti, artık bir avuç bürokrat ve teknokratın çıkarlarının tatminin bir aracı olarak, kapitalizmin restorasyonunun maddi temeli haline gelir. Toplumsal yapı ise, en tepesinde partinin, ordunun, bürokrasinin, polis örgütünün en yüksek derecedeki sorumlularının bulunduğu, onların hemen altında diğer ikincil yöneticilerin ve en aşağıda sıradan emekçilerin yer aldığı bir piramit şeklinde hiyerarşik görünüm kazanır.
Ekonomik ve toplumsal yapı ile siyasal üst yapı arasında karşılıklı etkileşim kaçınılmazdır. Bu sosyal-ekonomik yapı üzerinde yükselen devlet, kamu görevlilerinin bütün emekçilerin yönetim sanatını öğrenmesi ve kendi kendisini yönetmesi ve böylece özel bir takım insanların özel görevleri olmaktan çıkması yoluyla kerte kerte sönmek ve giderek uykuya dalmak ve bütünüyle yok olmak yerine üretim araçlarının devlet elinde bulunması nedeniyle, alışılmış tipte bir burjuva devletinin ancak savaş gibi istisnai koşullarda erişebileceği denli kaskatı merkeziyetçi bir nitelik kazanır. Devlet aygıtının bütün kurum ve öğeleri alabildiğine yetkinleşir. Öyleyse, bürokratik yozlaşma koşullarında, üretim araçları üzerinde devlet mülkiyeti Troçkistlerden modern revizyonistlere kadar bütün oportünistlerin söylediklerinin tersine sosyalist ekonominin bir kanıtı değil olsa olsa burjuvalaşmış devlet aygıtının üzerinde yükseldiği ekonomik temelin genişliğinin bir ölçütü olabilir.
Bürokratik kastın içinde yer alan bireylerin ayrıcalıkları babadan oğula geçer (örneğin Kim İl Sung oğlunu kendi yerine “veliaht” olarak atar) ve birtakım hizipsel dalaşmalar sonucu kesintiye uğramadığı taktirde büyüyerek devam eder. Kapitalist restorasyonun gerçekleştiği bütün ülkelerde, bu kast bireyleri, bir yandan kendi ayrıcalıklarının yasalarca da kabulüyle resmileştirilmesinin yolunu açmak isterlerken, bir yandan da kendilerini var eden ve geliştiren biçimiyle devlet mülküyetinin sürmesini arzularlar. Bürokratik burjuva devlet, onların bu çelişik gibi görünen istemlerinin ve farklı grup ve bireylerinin çıkarlarının uzlaştırılmasının bir aracıdır aynı zamanda.
Bürokratizm, parti ve devlet üzerine Marx, Engels ve Lenin’in öğretilerinin, Komün ve Sovyet Devrimi derslerinin çarpıtılması ve uygulanmaması sonucunda gelişip güçlenmiştir. Ancak birkez topluma egemen olduktan sonra, devrimci marksist teorinden sapmalarını alabildiğine arttırmış ve sonunda bu teori ile ilişkisini iyiden iyiye kesmiştir. Geçmişin sosyalist ülkelerindeki modern revizyonist sapmaların toplumsal temeli, işte bu bürokrat-teknokrat burjuvazidir; tıpkı kapitalist ülkelerde oportünizmin toplumsal temelinin işçi aristokrasisi olması gibi…
Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin restorasyonuna ilişkin ÇKP ve AEP (Çin Komünist ve Arnavutluk Emek Partisi) tarafından yapılan açıklama tarzları, tarihin maddeci değil, idealist bir şekilde açıklanmasının bir ürünüdür. Restorasyon olgusunu, “Kruşçev revizyonistlerinin parti ve devlet aygıtını ele geçirmesi” olarak açıklamak, gerçekte geçmiş sınıf mücadeleleri sürecini bir yana itmekten, sonucu neden olarak göstermekten başka bir şey değildir. Kruşçefler, Brejnevler, Suslovlar, Andropovlar, Çernankovlar vb. Lenin’in ölümünden sonra onlarca yıl süre giden bürokratik yozlaşmanın birer ürününden başka bir şey değildirler; tıpkı Stalin’in tüm parti ve devlet aygıtı üzerindeki mutlak otoritesinin ve kişinin putlaştırılması olgusunun aynı yozlaşmanın bir ifadesi ve sonucu olması gibi. Bu makalenin izin verdiği sınırlar içerisinde açıklamaya çalıştığımız gibi, Marx, Engels, Lenin’in anladığı anlamda sosyalist toplumu inşa etme sürecinin bozulması, Stalin tarafından savunulan ekonomist anlayışın ve üretici güçler teorisinin SBKP’ye (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) egemen olması kadar eskilere uzanır. Kruşçev revizyonistlerinin yönetim organlarını ele geçirmesiyle başlayan süreç, geçmiş dönemde, niteliği de derece derece değiştiren nicel birikimlerin artık sıçramalı dönüşümlere yol açması bakımından önemli bir dönemeç noktasıdır kuşkusuz. Ancak restorasyonun kökleri daha derinlerde geçmiş dönemin ilerisini de hazırlayan ve koşullandıran anlayış ve uygulamalarında bulunmaktadır. Stalin’in bilimsel sosyalizm öğretilerinden en belirgin şekilde uzaklaştığı sorunlardan biri de genel olarak sınıflar ve devlet özel olarak da komünizm ve devletin ortadan kalkması sorunlarıdır. Öyle ki, bunlar doğrudan doğruya marksizmin özüne ilişkindir.
Yukarıda, Stalin’in leninizmle taban tabana karşı olan sömürücü sınıfların tasfiye edilmiş olduğuna ilişkin savlarını aktarmıştık. Ekonomizmin görüş açısının bir ifadesi olan bu önerme, onu, zorunlu olarak devlet sorununda da Leninist pozisyondan uzaklaşmaya götürmüştür.
1939 Mart’ında toplanan 18. Parti Kongresi’ne sunduğu SBKP-MK raporunun son kısmında, Stalin, “bizdeki sömürücü sınıflar ortadan kaldırıldı; artık ülkede düşman sınıflar yok; artık ezilecek kimse yok; öyleyse artık devlet zorunlu değil; ortadan kalkması gerekir. Öyleyse neden sosyalist devletimizin ortadan kalkması için çalışmıyoruz? Neden onunla işimizi bitirmek için uğraşmıyoruz? Bütün bu devlet ıvır-zıvırını kapı dışarı etmenin zamanı gelmedi mi?” türünden soruların bazen ortaya atıldığına değinerek devlet sorunundaki düşüncelerini ortaya koydu. Burada parantez içinde belirtelim ki, yöneltilen sorunun ilk cümlesi, “sömürücüler sınıfı, yani büyük toprak sahipleri ve kapitalistler ortadan kalkmamıştır ve proletarya diktatörlüğü döneminde ortadan kalkmazlar” tezine aykırı olarak Stalin tarafından öne sürülen “tüm sömürücü sınıflar tasfiye edilmiş bulunuyor” tezinin bir yinelemesidir.
Bu sorulara karşı Stalin, “marksizmin devlet konusundaki öğretisinin sonuna değin işlenmemiş bulunan bazı genel tezlerinin yetersiz olduklarını” öne sürüyor ve “bu eksikliği başarı ile doldurma” ödevini omuzlamak gerektiğini belirtiyordu. Ona göre, Marx, Engels tarafından formüle edilen ve Lenin’in daha da geliştirdiği devlet üzerine sosyalist öğreti sınıflar ortadan kalktığı, baskı altında tutulacak kimse kalmadığı taktirde devletinde ortadan kalkması gerektiği önermesinde eksiklik taşıyordu.Bu önerme ancak “şu iki koşuldan biriyle: a) eğer sosyalist devlet uluslararası etken önceden bir yana bırakılarak ve çözümleme kolaylığı bakımından, ülke ve devlet uluslararası konjonktür dışında gözönünde tutularak sadece ülkenin iç gelişmesi açısından incelenirse, ya da b) eğer sosyalizmin tüm ülkelerde ya da ülkelerin çoğunda zafer kazanmış bulunduğu; kapitalist kuşatma yerine sosyalist kuşatma olduğu; artık dıştan saldırı tehlikesi bulunmadığı; ordu ve devleti pekiştirmenin artık gerekmediği varsayılırsa” doğru olabilirdi. Eğer bu iki koşul da yoksa önerme geçersizdi. Bu taktirde, sınıflar ortadan kalktığı halde, komünist ülke dış tehlike saldırısına karşı “iyi hazırlanmış bir ordu, iyi örgütlenmiş cezai organlar ve sağlam haber alma örgütleriyle…güçlü bir devlete sahip olmalıydı.” Stalin’in marksist devlet teorisine “katkı”sı özetle işte böyledir. Ancak gerçekte, burada, bir katkı ile değil; marksist devlet teorisinin şu dört noktada çarpıtılması ile karşı karşıyayız.
Birincisi, daha önce de görmüş olduğumuz gibi devletin varlığı ya da yok oluşu sorunu genel olarak sınıfların ortadan kalkması sorununa değil, fakat özel olarak sömürücü sınıfların mülksüzleştirilmesi ve üretim araçları üzerinde kolektif mülkiyetin sağlanması koşuluna indirgenmektedir. Oysa Lenin bu konuda şöyle der:
“Yalnız komünist toplumda, kapitalistlerin direnci tamamen kırıldığında, kapitalistler ortadan kalktığında sınıflar yok olduğunda (abç) (yani, toplumsal üretim araçlarıyla ilişkileri açısından toplumun üyeleri arasında ayrılık olmadığı zaman), yalnız o zaman ‘devlet yok olur’. Ancak o zaman gerçekten tam bir demokrasi, her hangi bir ayrıcalığın olmadığı demokrasi olanağı vardır ve gerçekleştirilebilir.” (Devlet ve Devrim)
“Sonuç olarak, yalnız komünizm devleti tamamen gereksiz kılar, çünkü, baskı altına alınacak hiç kimse yoktur, bir sınıf olarak ‘hiç kimse’ nüfusun belli bir kesimine karşı sistemli bir mücadele anlamında yoktur. (age)
İkincisi, Stalin, sınıfların ortadan kalkması ve dolayısıyla devletin sönmesini, onun ekonomik temellerinden koparmaktadır. Oysa Marx, Engels ve Lenin, devletin ortadan kalkabilmesi, yani komünizmin gerçekleştirilebilmesinin ekonomik temeli olarak üretici güçlerde ve toplumsal zenginlikte muazzam bir ilerlemeyi şart koşarlar. Geri üretici güçlerle, çağdaş kapitalizmin düzeyine bile ulaşamayan üretim boyutlarıyla komünizme zaten geçilemez. Lenin bu konuda şunları yazar:
“Devletin tamamen yok olması için gerekli ekonomik temel, fikir ve beden emeği arasındaki zıtlığın yok olduğu, sonuç olarak modern toplumsal eşitsizliğin başlıca kaynaklarından birinin ortadan kalktığı komünizmin gelişmesinin böyle bir üst aşamasıdır; -bu toplumsal eşitsizlik kaynağı- yalnız üretim araçlarının toplumsal mülkiyete dönüştürülmesiyle, yalnız kapitalistlerin mallarından yoksun bırakılmalarıyla hiçbir şekilde hemen kaldırılamaz.
“Bu kamulaştırma, üretici güçlerin büyük ölçüde gelişmesine olanak yaratacaktır. …Ama bu gelişme ne hızla ilerleyecek, iş bölümünden kopma, kafa ve kol emeği arasındaki zıtlığın yok olması, çalışmanın ‘yaşamın başlıca gereksinmesi’ şekline dönüşme noktasına ne kadar zaman sonra ulaşacağını bilmiyoruz, bilemeyiz.
“Toplumun, ‘herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre’ kuralını benimsediği zaman, yani halkın toplumsal ilişkilerin başlıca kurallarına uymaya alıştığı ve yeteneklerine göre isteyerek çalışacağı, işin böylesine üretken olduğu zaman devletin tamamen ortadan kalkması için olanak olacaktır.” (age)
Üçüncüsü, Stalin, bu önermesi ile üstü örtülü bir şekilde tek ülkenin sınırları içinde komünizmin kesin zaferini olanaklı görmektedir. Tabii ki kendi anladığı biçimde, yani “tüm sınıf farklılıklarının bizzat sınıfların ortadan kalktığı” (!), ancak dış düşmana karşı bir savunma aracı olarak devletin varlığını sürdürdüğü bir komünist toplum olarak! Oysa Lenin, bir ülkenin sınırları içinde proletaryanın başta yarı proleterler olmak üzere tüm emekçi kitlelerle ittifakına dayanarak sosyalist inşayı gerçekleştirebileceğini, fakat kesin zaferin ancak dünya çapında ve bütün ülkelerin işçilerinin ortak çabasıyla elde edilebileceğini birçok kez belirtmişti.
Dördüncüsü, Stalin, devletin ortadan kalkmasının kerte kerte gerçekleşeceğini görememekte veya daha doğrusu görmek istememektedir. Proletarya, şiddet yoluyla iktidarı ele geçirirken burjuva devlet aygıtını parçalar, onun en kötü yanlarını sürekli ordu, polis ve bürokrasiyi hemen kesip atar. Böylece proletarya devleti daha işin başında kelimenin gerçek anlamında bir devlet değildir, bir yarı-devlettir. Bu özellikteki bir devletin ortadan kalkması eğer bürokrasinin yeniden boy vermesinin önüne geçilebilirse, kendi kendine ve yavaş yavaş gerçekleşecektir. Lenin, Komün deneyinden hareketle şunları yazdı: “Komün, halkın çoğunluğunu değil azınlığını (sömürücüleri) ezmek zorunda kaldığı ölçüde devlet olmaya son veriyordu. Burjuva devlet cihazını parçalamıştı; özel (aç Lenin) bir baskı gücü yerine, halkın kendisini sahneye getiriyordu. Bunların hepsi, gerçek anlamda bir devletten kopmaydı. Komün sağlam bir şekilde yerleşseydi içindeki bütün devlet izleri kendi kendilerine ‘yok olmak’ zorunda kalacaklardı; Komün için devlet kurumlarını ‘ortadan kaldırmak’ gerekli değildi. Yapılacak işleri olmadığı ölçüde (zaten) işleme son vereceklerdi. (abç)
Lenin bunları “Devlet ve Devrim”de yazdı. İşin tuhafına bakınız ki, Stalin başkanlığında bir komisyon tarafından kaleme alınan ve “tüm bir genç kuşağın komünist eğitimi” için temel kaynak olarak sunulan “Bolşevik Partisi Tarihi”inde, Lenin’in bütün temel kitaplarından uzun alıntılar verilerek söz edilirken anlaşılmaz bir şekilde (!) onun baş yapıtlarından biri olan bu yapıtına tek bir sözcükle bile değinilmemiştir. Çünkü SPKP (B) Tarihi’nin yazıldığı tarih, Stalin’in anti-Leninist devlet tahlillerini ve “katkı”larını savunduğu döneme denk düşüyordu. Devlet ve Devrim’in başlıca fikirlerinden birini oluşturan ve onun birçok yerinde yinelenen bu önermelerle “Sovyet Devleti”nin bütün kurumlarının giderek halktan daha belirgin bir şekilde kopması ayrıcalıklı bir azınlığın özel kuruluşları haline gelmesi ve yok olmaya doğru evrim göstermek yerine yetkinleşmesi hiçbir şekilde uyumlu gösterilemezdi. Çünkü, örneğin “ Komün sağlam bir şekilde yerleşseydi içindeki bütün devlet izleri kendi kendilerine yok olmak zorunda kalacaklardı, (geçerken belirtelim ki, Komün de bir kapitalist dünya tarafından kuşatılmıştı ve onun da dışarıya karşı savunmaya ihtiyacı vardı ancak bunun için gerekli olan özel bir devlet aygıtı değil, bütün halkın silahlandırılması iyi bir şekilde eğitilmesi hazırlanmasıydı) tümcesi ile bütün heybeti ile yükselen kocaman “Sovyet Devleti”nin yan yana bulunması bile açıklanması mümkün olmayan bir çelişkidir. Oysa Sovyetler Birliği’nde devlet organlarının yapacak işlerinin azalması ve giderek tükenmesi gibi bir şey sözkonusu değildi. Tam tersine, yığınlar siyasal yaşamdan, kendi kendilerini yönetme işinden uzaklaştırıldıkça bütün halkın doğrudan silahlandırılması esasına dayalı sosyalist milisler terkedildikçe ve kızıl ordu mareşalleri, generalleri, subayları ve birkaç milyonluk silah altındaki erleri ile kışla ordusunun hiyerarşik yapısını kazandıkça ve nihayet bürokratlar ayrıcalıklı bir kast olarak kristalleştikçe yapacakları işleri artıyordu. Ve zaten onlar, “eşyanın tabiatı gereği” yapacakları işleri arttığı ölçüde yetkinleşiyorlardı. Onları böylesine yetkinleşmiş kurumlar haline getiren dışsal değil, doğrudan içsel koşullardı.
İşte Stalin’i Marx, Engels ve Lenin’inin devlet hakkındaki öğretilerini revizyondan geçirmeye yönelten, onların devrimci teorisi ile mevcut pratik arasındaki bu paradoksal görüntüyü giderme gereksinimi idi. Ama burada oportünistlerin herzaman yaptığı gibi somut gerçeklere uydurmak adına feda edilen devrimci teorinin kendisi oldu. Böylece o, yukarıdaki gibi akıl yürütmelerle, yalnızca marksist devlet teorisinden köklü bir sapma göstermekle kalmamış, aynı zamanda bir yandan siyasal pratikte Komün’ün ve Lenin’in öngördüğünün tersine devasa bir bürokratik-askeri aygıtın yaratılmasında belirleyici bir sorumluluk sahibi olmuş ve öte yandan siyasal teoride bu devlet cihazının “bütün halkın devleti” saçma aldatmacası ile şirin göstermeye çalışan revizyonist teorilere yolu açmıştır. Uzun yıllardan beri egemen revizyonist-ekonomist anlayışlar, Komün deneyini Marx, Engels ve Lenin’in Komün’den çıkarttıkları dersleri Lenin’in sosyalizmin inşası sorunlarındaki görüşlerini ve özel olarak bürokratik yozlaşma ve bunun yol açabileceği gelişmeler üzerine görüşlerini hep unutturmak istediler ve ne yazık ki, bunda önemli bir başarı kazandılar. Günümüzde, Marx, Engels ve Lenin’in anladıkları ve uğruna savaştıkları anlamda bir sosyalist ülkeyi, bırakınız sosyalist ülkeyi tutarlı bir şekilde o sosyalizm anlayışını savunan ve bunun için örgütlü savaşım veren bir partiyi bile yeryüzünde bulmak olanaklı değildir. Marksizm-leninizme en yakın görünen partiler ve gruplar, teoride ve siyasal pratikte Stalin’in izinden yürüyerek leninizmi uyguladıklarını sanıyorlar. Örneğin, yönetici merkezlere yöneltilen eleştiriler “yabancı devlet ajanlarının”, “gizli servis örgütlerinin”, “halk düşmanlarının” yıkıcı eylemleri ve provokasyon olarak ilan edilerek stalinist yöntemlerle “cezalandırılıyor”. Henüz küçük bir grubun başında oldukları halde leninizm adına kaskatı bir bürokratik-merkeziyetçilik ve despotizm uygulayan, demokrasiyi reddeden anlayıştaki şeflerin yönetimi altında, gelecekteki bir “devrimci iktidar”ın ülkeyi nereye götüreceğini kestirmek hiç de güç değildir.
Ancak, tarihsel akışın sosyalizm ve komünizm yolunda, sınıfların ve devletin ortadan kalkması yolunda ilerlemesini hiçbir güç durduramaz. Komün sırasında, kötü örgütlenmiş, hazırlıksız ve proleter sosyalist siyasal bilinçten ve öncüsünden yoksun devrimci güçler, iyi örgütlenmiş ve sınıf çıkarlarının gerektirdiği tüm yöntem ve araçları en büyük acımasızlıkla uygulayan burjuvazi karşısında yenildiler. Buna rağmen Komün, “proletaryanın en geri katmanlarını derin uykularından uyandırdı ve sosyalist devrimci propagandaya her yerde yeni bir atılım verdi.” Büyük Ekim Devrimi ile Rusya’da zaferi kazanan proletarya Komün derslerini uygulayarak dünyada ilk sosyalist toplumun örgütlenmesi yolunda sömürünün ve baskının her türlüsünü ortadan kaldırmak yolunda çağ açan bir olayı gerçekleştirdi. Bunu Çin, Doğu Avrupa ve bazı Balkan ülkelerindeki halk devrimleri izledi. Ne var ki, bu ülkeler belli bir noktadan sonra bürokratik yozlaşma hastalığına yakalandılar ve sosyalist inşa süreci kesintiye uğradı; kapitalist öğeler şu veya bu ölçüde ve hızda devrim karşısında üstünlük kazandılar. Bütün bunlar, Lenin’in yıllar önce söylediği sözleri doğruladı: “Yeni bir üretim biçiminin birbirini izleyen bir dizi engeller, bocalamalar, geriye dönüşler olmadan bir çırpıda kök saldığı tarihte hiç görülmüş müdür?”
Ancak, nasıl ki, Komün yenilgiye uğramasına rağmen “eski ütopik sosyalizmin mezarı ve yeni bilimsel sosyalizmin beşiği olduysa, tıpkı öyle, kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecinde ortaya çıkan bürokratik yozlaşma ve restorasyon olayı da, bunlardan gerekli dersleri çıkartmasını bilecek olan proletarya için komünist toplumu yaratma savaşında değerli tarihsel dersleri ile paha biçilmez bir öğretmendir. Tabii, öğrenmek isteyenler ve öğrenebilenler için…
Muzaffer Doyum
Paris, Mayıs 1984
