İstiridyedeki inci tanesi!
Kadın tarihte ilk karşı devrime uğrayan taraf ve ilk özel mülkiyet ise, bu durum, toplumsal iş bölümü ve sınıflaşmanın paleolitik dönemde de var olduğunu göstermektedir. Engels’in dediği gibi zor ilk günah değildir. Kadının köleleştirilmesi, onun erkeğe göre fiziki kapasitesi zayıf olduğu için değil, yarattığı değerin gaspı üzerinden gerçekleşmiştir. Nedir bu? Doğum eylemi, tohum ıslahı ve klanın sosyal organizasyonundaki belirleyici rolüdür. Eril-dişil cins çatışmasının maddi temeli, kendini kadının klan içinde yarattığı biyolojik ve kolektif artık değerde gösterir.
Klan, anne etrafında oluşan bir sosyalitedir. Tarihin ilk sosyal örgütlenmesidir.
Kadın klanın çekirdeğidir. Çünkü hem doğum eylemiyle hem de tohum ıslahını yapan sadece o olduğu için klanın iç örgütlemesinde ve geleceğinde esas söz sahibi olmuştur.
Ateşin bulunup denetim altına alınması sonrası en büyük ikinci devrim, tohum ıslahı ve gıda üretimidir.
Paleolitik’ten Neolitik’e geçiş, insanın doğa ile olan kavramsal ilişkisinde zihinsel bir sıçramayı ifade ediyor olmalıydı. Çünkü Paleolitik’te olmayan “çiftçi” Neolitik’te aynı zamanda bir “düşünür”dü! Bu anlamda kadın erkekten entelektüel açıdan öndeydi. Böyle düşünmemizin haklı sebepleri var. Çünkü geleceği tayin edecek güç onun elindeydi; bitki bilimi ve tohum ıslahı, tarım devriminin kaynağı kadın çiftçilerin yaratıcı ellerindeydi. Sabanı süren erkekse, toprakta yetişecek tohumu ıslah eden kadındı. Zamanın entelektüel işidir çiftçilik. İnsanın biyolojik, sosyolojik ve kültürel evrimi bu birikime bağlıydı.
Paleolitik’in yukarı aşamasında basit işbölümü ve hiyerarşiyi, bununla birlikte avcı erkeğin toplayıcı kadını zorla kendi vesayetine alarak onu kendi mülküne dönüştürdüğünü görüyoruz. Bu anlamda kadın bir “mülk” olarak tarihte özel mülkiyetin ilk biçimi oluyordu. Çok eşlilikten tek eşliliğe geçiş tarihte monogami ve aile kurumunun maddi zeminini örerken, kadını sadece soy devamının bir aracı konumuna indirgiyor, kadının klan içindeki öncü rolünü geriye itiyor, sosyal statüsünü aşağıya çekiyordu. Kadının erkeği seçtiği dönemden erkeğin kadına isteği dışında zorla sahip olduğu döneme geçilir. Monogaminin (tek eşlilik) temeli her ne kadar erkeğin poligamiden (çok eşlilik) farklı olarak kendi nesebini bilme ve sadece onu sürdürme güdüsü ve klan içindeki gücünü kendi nesebinden gelenlere soya kalıtı ile açıklansa da bu analiz elbette doyurucu değildir. Ama sonuçta bu güdü ve gücün bileşimi ile ortaya çıkan aile kastı kadının bedensel ve sosyal varlığına vurulmuş en ağır darbe olarak tarihteki yerini almıştır. Güdünün bir güce ve sonra dayanılmaz arzuya dönüşmesi, özel mülkiyetin habercisi olmuştur.
Camus’nün bir sözü var, “Her güzelliğin dibinde insan dışı bir şey yatar” diye. Komünal toplumun dibinde yatan da monogami olmuştur.
Son yıllarda üniversitelerin protohistorya ve arkeoloji bölümleri tarımın “tarihin zorunlu gidişatı” olmadığına dair görüşler ileri sürmektedirler. Tarımın klanda mevki ve statü biriktirmek isteyen rekabetçi bireylerin mekânda şölen yapmasıyla başladığına dair ciddi görüşler vardır. (Ege Üniversitesi Protohistorya ve Ön Asya Arkeoloji Bölümü)
Batı Asya’da arpa, Doğu Asya’da pirinç ve Orta Amerika’da kahve fermenti şölenlerin katalizörü görevini üstlenmişlerdir. Şölen yapabilmenin verdiği sosyalleşme duygusu; bitki bilgisi, gıda üretimi ve depolanmasında klan bireyine hayatta kalmak için beslenmenin ötesinde ayrı bir merak ve arayış hazzını, daha iyisi ve güzelini üretebilme istencini vermiştir. Buradan şöyle bir sonuca ulaşabiliriz. Neolitik’in insanı zenginliği biriktirmekten ziyade kendini yeniden üretiyordu! Takas, dayanışma, eş bulma, gıda denetimi, şölenlerle sosyalleşme ve statü tümü Paleolitik’ten Neolitik’e geçişselliğin toplumsal yapı taşlarıydı.
“L. H. Morgan’dan esinlenen F. Engels tarımın ‘evrensel tarihin zorunlu bir aşaması’ olduğu fikrini iyice yerleştirmiştir. 19. yüzyıl içinde bu konu hakkındaki tüm görüşler arkeolojik, paleontolojik veriler olmaksızın ileri sürülmüştür. 21. yüzyıl itibarıyla arkeolojik veriler de teorik düzlemdeki yerini almıştır. Ancak bunlar da deterministik olmaktan çıkamamıştır. Ağırlıklı olarak ekonomi, nüfus baskısı ve ekolojiyi itici güç olarak ele almışlardır. Oysa antropolojik kayıtların araştırmacılara net olarak gösterdiği tarihsel süreçlerdeki ana failler ekoloji, iklim değişikliği, nüfus vb. değil toplumsal yapılardır. Tarım dışsal etmenlerin insana dayattığı ve tarihin kaçınılmaz bir ‘gelişim aşaması’ değil, klanların özelleşmiş iç süreçlerinin olumsal bir uğrağıdır.” (Ege Üni.)
“Evrimsel süreçte dezavantajlı olan sert omurgalı bitkiler insanların müdahalesi sonucunda avantajlı hale gelmiş, insan-bitki arasında ortaya çıkan bu yeni ilişki biçimi tarımın ortaya çıkışını hazırlamıştır.” (Ege Üni.)
Buradan çıkardığımız sonuç:
- Evrimsel modeli belirleyen toplumsal ilişkilerdir!
- İnsanın pasif, doğal çevrenin aktif olarak sunulduğu teorik yaklaşımlar yeni araştırmalarla tersine çevrilmiştir.
Görüleceği üzere insan burada aktif bir faildir, tarım devriminin tam merkezinde yer almaktadır. Özellikle toplayıcılığın ana faili ve “bitki bilgisine” hâkim olmasıyla kadın, tarım devriminin ortaya çıkmasında en büyük paya sahiptir.
Komünal toplumdaki şölen olayında, klanların ateş etrafında toplanarak tohum ve bitkilerden elde ettikleri fermente içecekler eşliğindeki mistik dansları, kahkahaları, dövünmeleri, kur yapmaları vb. klanların güdü ve arzularını besleyerek bir tür güç gösterisine dönüşebilmiştir. Her güzelliğin dibinde olduğu gibi şölenler de paradoks gibi gelse şiddetin ve iş bölümünün maddi zemini olmuştur. Şölenler klan içi rekabetin zemini olmakla birlikte dayanışma ve ortak yaşam gücünü sağlamlaştıran bir sosyalite olarak görülmelidir. Aynı kaynaktan çıkan dayanışma ile güç gösterisinin daha sonra ayrışarak komün içindeki iş bölümünün kaynaklarından olduğunu saptayabiliyoruz.
Tüm büyük eylemlerin, tüm büyük düşüncelerin önemsiz bir başlangıcı olduğundan çok sıkça söz eder tarihçiler. İşte Paleolitik’in (yukarı aşaması) şölen ve dansa olan dayanılmaz ilgisi, bedenine neşe ve coşku katan bu ruhsal iyilik hali gerçekten söz etmeye değerdir. Tarım devrimi kadar niteliksel bir dönüşüm olarak görülmelidir.
İlkel komünanın yukarı aşamalarında alet kullanımı, ateşin keşfi, balık tüketimi, yeni besin kaynakları vasıtasıyla belli bir yerde kalmaktan kurtularak bilinçli göçün başlaması, ok ve yayın keşfi ve son olarak çömlekçiliğin icadıyla ilkel komünal dönem bitmiş; Neolitik dönem başlamıştır. Ancak Engels, Morgan ve Kıvılcımlı kendi dönemlerinde radyo karbon tekniği olmadığı için bu geçişsel dönemi bir devrim ya da sıçrama olarak ele almışlardır. Oysa bugünkü antropolojik veriler çömlekçiliğin veya orağın bulunmasının bir sıçramadan ziyade tedrici, olağan bir geçiş olduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak, neolitiği dışsal etkenlerle açıklamaya meyilli güçlü bir modernist gelenek içinden çıkarmaya çalışıyoruz. İnsanın failliğinin tarihsel süreçlerdeki başat öneminin çok daha belirleyici olduğunu düşünüyoruz. Son yılların sosyal ve ideolojik kuramları bunu doğruluyor. Arkeoloji ve antropoloji bilimlerinde yeni bilgiler gün ışığına çıkarıldıkça eski bilgilerin güncellenmesi gayet doğal bir durumdur.
Neolitik’le birlikte insanlar ölülerini artık gömmeye, onlar için yas tutmaya başlamıştır. Gömmek; saygı, yas tutmak sevginin bir tezahürüdür. Hatta Fransız tarihçiler Aşk’ın tarihinin ilk insanların kaybettikleri yakınlarını gömmesiyle başladığını iddia ederler. İnsanın günümüze kadar değişmeyen duygularıdır bunlar. Ve her ne kadar kadın erkeğin egemenliği altına alındıysa da dönem kadın tanrıçaların en kutsal mertebeye yükseltildiği bir dönem olmuştur. Burada bir paradoks yoktur. Eylemci, örgütleyici, öncü kadın artık anaçlığın ve bereketin simgesine dönüştürülmüştür. Kadına verilen kutsiyet onun elinden zorla çalınan devrimci rolün diyetidir. Bu tarihten günümüze çözümü en karmaşık ve en zor çelişkidir denilebilir. Kadının kutsiyetle; kutsal kılınarak köleleştirilmesi!
Öte yandan antropologlar buldukları çok sayıda küçük hayvan ve kadın heykelcikleri kutsallıktan ziyade ya günlük yaşamın pratik ihtiyaçlarından, -av ve doğumda şans getirmesi gibi- ya da dönem insanlarının yaşadıkları somut hayattan ayrı, başka bir hayat olarak varsaydıkları rüyalardan kaynaklandığını ileri sürmüşlerdir.
“Heykelciklerin doğurganlığa yardım etmek için büyü bağlamında kullanımı etnografik olarak kanıtlanmıştır. Erkeğin döllemesi ile doğum arasındaki bağlantının tam olarak anlaşılamadığı toplumlarda çocuk isteyen bir kadın kendi, çocuk bekleyen heykelciğini yapardı.” (M. Ehrenberg – Tarih Öncesi Kadın)
Paleolitik’te insanların rüya dünyasının, yaşadıkları nesnel dünya kadar gerçek olduğuna inandıklarını söyleyebiliriz. Bu insanların spiritüalizmi, bilgisizliklerinin yerini doldurmak için gizemle örtülü her şeyi açıklamaya dönük bir çabaydı. Burada devreye Şamanların girdiğini görürüz. Rüyaların gerçek yaşamla bağlantısını kuran onlardır. Rüya imgelerini kavramadaki yoksunluk bu konuda köprü rolü oynayan Şaman’ı ve insanın “ruh dünyasını” yaratmıştır.
Kadının erkek tarafından ele geçirilmesinin en temel gerekçesi deyim yerindeyse kadında var olan “yumuşak güç”tür. Doğada toplayıcı olan, bitki ve çiçeklerin ilk tadına bakan, içlerinden en uygununu seçecek bitki bilgisine sahip olan, doğurganlığıyla klanın geleceğini garantileyen, erkeklerin rekabetçi karakterinin aksine dayanışmacı olan, sadece kendi çocuklarını değil klanın tüm çocuklarını gözeten ve eğiten, bu anlamda klanın yaşam gücü olan kadındır. Erkeğin kadında gördüğü tüm bu komünal meziyetler erkekte içten içe bu gücün kendi denetimine geçmesinin aynı zamanda klanda daha fazla söz sahibi olmayı beraberinde getireceği güdüsünü harekete geçirmiştir. Bu anlamda kadının ideolojik gücü erkek için ne yapıp edip ele geçirilmesi gereken istiridyedeki inci tanesi gibiydi.
Mehmet Turan
