Eğer giderse, bu, emperyalizmin “sonsuz savaşlar” politikasının sonunu getirecek bir savaşa dönüşebilir!
Hamaney’in ölümü, kırılma noktası
“Tarihe tanıklık ediyoruz. İran, herkesi şaşırtacak şekilde, Amerikan üslerini o kadar kapsamlı, o kadar büyük ölçekli ve o kadar kararlı bir şekilde yok ediyor ki… Bahreyn, Kuveyt, Katar ve Suudi Arabistan’daki Amerikan üsleri, tüm dünyadaki en büyük askeri tesisler arasında yer alıyor. İran, dünyanın en değerli ve pahalı askeri üslerini, mülklerini ve teçhizatlarını imha etti. Geleneksel bir savaşta hiçbir düşman, İran’ın şu anda Amerikan askeri güçlerine yaptığı gibi bir şey yapmadı.” (Alon Mizrahi, İsrailli gazeteci)
Emperyalizmin Afrika’da gerçekleştirdiği sömürgecilik sona erdiğinde dünya halkları derin bir nefes almıştı. Ancak 1. Cihan Harbi’nin başlamasıyla klasik sömürgeciliğin sadece “ara bir dönem” olduğu anlaşıldı. Emperyalizm kısa bir süre soluk almış, vahşetine devam ediyordu. Emperyalizmin Büyük Sovyet Devrimi’nin intikamını almak için Naziler eliyle başlattığı 2. Cihan Harbi, emperyalizmin interregnum (fetret) sürecine girmediğini somut olarak kanıtladı. Adorno 1944 yılında “Milyonlarca Yahudi’nin öldürülmesi bir felaket değil sadece bir ara dönem” derken ciddi bir öngörüde bulunuyordu. Gerçekten de Yahudilerin yok edilmesi bir parantez değil, tarihi bir kırılmaydı. Tarihsel kırılmalar 1990 sonrasında Yugoslavya’nın parçalanması, Irak ve Afganistan’ın işgali, Filistin’de soykırım ve Suriye’nin düşürülmesiyle hiç olmadığı kadar kısa aralıklarla devam ediyor. İran’da emperyalist müdahale modern barbarlığın geldiği son aşamadır.
Ve beklenen gerçekleşti. ABD-İsrail emperyalist koalisyonu İran’a karşı ikinci ve asıl savaşı başlattı. İran’ın ruhani lideri Ayetullah Ali Hamaney öldürüldü. “Kükreyen Aslan” adı verilen bu savaş, Hamaney’in öldürülmesiyle İran toplumunda milyonlarca yaralı aslan yaratarak sonuçları şimdiden öngörülemeyecek ve etkileri Rusya ve Çin sınırlarına kadar uzanacak çok uzun bir savaşı başlatmış oldu.
Rus Dışişleri Bakanı Lavrov’un son açıklaması, “sürecin nükleer savaş riski içerdiğini” söylemesi dikkat çekicidir. İran’ın sonuna kadar direneceği, en kötü durumda ciddi tavizler verse de rejimini devam ettireceğini düşünmek şimdiki durumda en geçerli tahminler içindedir. Ancak İsrail’in “varoluşsal krizi”ni çözmek için atom bombası kullanabileceği iddiası, ABD’nin bu konuda ne düşündüğü dışlanarak ele alınamaz. İsrail böyle bir kararı ABD’siz tek başına verebilecek bir asabiyete sahip değildir.
Dünyanın, Trump-Netanyahu ikilisiyle emperyalizmin en kanlı dönemlerinden birini yaşamasıyla birlikte, mevcut durum henüz yeni bir dünya savaşının eşiğine gelmiş değildir. İran savaşı şimdiden bir bölge savaşı haline gelmiş; Rusya, Çin, Avrupa gibi büyük güçlerin küresel çıkarları ciddi bir darbe almış ancak her şeye rağmen bir dünya savaşı için şartlar henüz olgunlaşmamıştır.
Şimdi daha net görülüyor; 12 günlük savaş, asıl savaşın sadece ilk raundu idi. Tüm tarafların cesaret ve kararlılıklarının sınandığı ilk savaş, hasımların gelecek asıl savaş için nasıl hazırlanmaları gerektiğine dair bir laboratuvar işlevi gördü. Haziran savaşında İsrail, savaşı tek başına sürdüremeyeceğini anlamış, onun bu durumdan kurtarılması Hıristiyan Siyonistlere düşmüştü. ABD’nin iki günlük müdahalesi sonucu bu ilk savaş ateşkesle sonuçlanmıştı.
Ali Hamaney’in ölümü ile 1979’da kurulan İran İslam rejimi için çok yeni bir sayfa açılmış oldu. Öncelikle bunu kabul etmek gerekiyor. Hamaney’in katledilmesini savaşın kendisi kadar ciddi bir kırılma anı olarak tespit etmeliyiz. Hamaney ile birlikte katledilen 48 üst düzey komutan devlet içinde hâkim olan muhafazakâr kesimi zayıflatmıştır. ABD ve İsrail için önceden hesap edilmemiş bir kazanımdır bu. Çünkü Hamaney ve ekibinin yok edilmesi CIA’in son anda eline geçirdiği bir fırsatın (istihbarat bilgisinin) değerlendirilmesiyle kotarılmış bir operasyondur. Şu aşamada bu yeni yönetici kadronun radikal söylemleri sürdürmesi bir zorunluluktur. Esas tutumlarını savaşın ilerleyen günlerinde daha net göreceğiz.
İran’da “muhafazakâr-reformist” ayrımı, benzetme yapacak olursak Stalin sonrası SBKP içindeki gibi, bir tarafın Batı’ya eğilimli olduğu bir saflaşma değildir. İran rejimindeki ayrım, “muhafazakâr ve daha fazla muhafazakâr” şeklindeki bir ayrımdır. Reformist denilen kesimler de aslında rejimin savunucularıdır. Aralarındaki ayrım taktik meselelerdedir. Hamaney’in ölümü, emperyalist koalisyonun beklediği gibi ciddi bir liderlik krizi ve yönetim zafiyeti yaratmamıştır. Nasıl ki haziran savaşında 33 üst rütbeli askerin ölümü idari mekanizma ve savunma sistemlerinde bir felç durumu oluşturmamışsa bugün de İran’ın sahadaki operasyonel atraksiyonlarına bakıldığında rejim kendi sürekliliğini devam ettirmektedir. İsrail’in en tepeden “kafa koparma” taktiğinin İran devleti ve toplumunda istediği psikolojik etkiyi yaratmadığı görülmektedir. İran’ın, Irak’ta Saddam’ın ya da Libya’da Kaddafi’nin gitmesiyle yaşanan demoralizasyonun bir benzerini yaşamaması, bununla beraber sistemin hızla çökmemesi gayet önemlidir. Bu durum, İran’ın tarihsel kökleri ve Şiiliğin ideolojik gücü ile alakalıdır.
Aşağıda yer verdiğimiz savaş eylemlerine bakıldığında, dikkat çekici özellik, İran’ın birçok ülkeye, Güney Kıbrıs’tan, Irak ve Körfez ülkelerinin nerdeyse tamamına kadar dağınık ve düzensiz bir saldırı pratiği içinde bulunduğudur. Bu tarz, bir yanıyla düşmanı ve ittifaklarını yeniden müzakere masasına oturtmaya zorlamak diğer yandan savaşın başta Körfez ülkeleri olmak üzere herkese ciddi bir maliyeti olacağını gösterme amaçlıdır. İran; ben yanarsam, yakabildiğim kadar işbirlikçiyi de yakarım demektedir.
Birinci İran savaşındakiyle nerdeyse aynı şekliyle başta dini lider olmak üzere Genelkurmay Başkanı, Devrim Muhafızları komutanı, Savunma Bakanı, İstihbarat Başkanı gibi onlarca üst rütbeli askerin yok edilmesi, çok kısa süre önce benzer bir örnek yaşanmışken bunun önüne geçilememesi çok düşündürücüdür. Savaşta moral, silahtan çok daha üstün ve öncelikli bir güçtür; İran bu noktada ciddi bir darbe yemiştir. Savaş gibi olağanüstü durumlarda zorunlu ama çok da karmaşık olmayan tedbirlerle karşı istihbaratı körleştirecek, teknolojik takibi ekarte edecek yöntemleri bulamamak, koordineli ve düzenli bir şekilde dağılmak yerine kalabalık gruplar halinde bir araya gelmek, sıradan halkın içine karışıp kendini görünmez kılmak yerine askeri tesisler ve devlet dairelerinde bulunmak buraları terk etmemek vb. ciddi hatalar kabul edilmesi zor şeylerdir. İran gibi bölgesel vekil güçleri olan, 3 bin yıllık devlet tecrübesine sahip bir yönetimin yapmaması gereken hatalardı bunlar. Peki, o zaman bu kadar üst düzey kayıplar nasıl oluyor da yaşanabiliyor? Salt içeriden bilgi sızdırıldığına dair, örneğin MOSSAD’ın “Ahtapot doktrini” vb. görüşleriyle açıklanacak bir durum değildir bu. Üzerinde ciddi şekilde tartışılması gerekir. Rusya ya da Çin’in en azından bu konularda, -istihbarat ve savunma teknolojileri- İran’a yardımcı olması beklenirdi. Çünkü İran’a yönelik saldırı, asıl olarak ABD ve Batılı emperyalistlerin Çin’e saldırısının ön hazırlığıdır. İran Çin için Asya’nın Batı’ya açılan stratejik ön kapısıdır. Çin elbette bunun farkındadır.
İran yönetiminin başta yaptığı hatalardan kısa sürede dersler çıkarak yeraltına indiği, savaş yönetiminde her birimin ve bölgenin ademi merkeziyetçi şekilde özerk davrandığı görülüyor.
İran’ın özellikle dron vuruşlarının en az İsrail ve ABD’nin F-35’leri kadar etkin olması savunma savaşında ciddi bir denge unsuru yaratmıştır. Emperyalist koalisyon Tahran’ı ve büyük şehirleri bombalıyor ama İran’ın dronları Irak’tan Hürmüz boğazına, Körfez ülkelerinden ABD’nin bölgedeki askeri üslerine kadar yıkıcı vuruşlar yapıyor.
Sadece 6 günde neler oldu?
İran’ın Doğu Akdeniz’e kadar uzanarak Kıbrıs’taki İngiliz askeri üssünü önce füzelerle sonra dronlarla vurması, İngiliz askeri personelin üssü boşaltması… İsrail’in ”Bir dakikada kırk sekiz komutanı öldürdük” demesi… Dubai’de Arap ve Avrupa burjuvazisinin zevk ve sefa merkezi olan Burj Al Arap otelinin, ABD konsolosluğunun ve Dubai havalimanının birlikte vurulması… Kürt internet medyasının Ali Hamaney’in ölümü karşısındaki doğru olduğu şüpheli sevinç gösterilerini objektif bir habercilik şeklinde değil de ortak bir duygudaşlık şeklinde, onlar kadar sevinerek vermesi… İran’ın belli başlı Camilerine kırmızı renkte intikam bayrağı asılması… ABD işbirlikçisi Katar’ın defalarca vurulması… İran Meclis başkanının savaş için “bu artık bizim için varoluşsal bir savaştır” demesi… Pezeşkiyan’ın “intikam artık meşru bir haktır” demesi… Bahreyn’de Arap beyzadelerinin uğrağı olan lüks Crown Plaza otelinin vurulması… Bahreyn’deki Şii nüfusun protesto eylemlerini önlemek için başkent Manama caddelerinin askerlerle doldurulması… Pakistan Karaçi’de ABD büyükelçiliğinin kuşatılması… Irak’ta Haşti Şabi güçlerinin vurulması… İsrail yanlısı Kürtlerin “dinsizin hakkından imansız gelir” demesi, ABD’nin İran’ı vurmasını “insani” olarak addetmesi… Bazı Kürt şehirlerinde kaymakamlık binalarının kundaklanması… Meriva şehrindeki hapishanenin vurulmasıyla buradaki Kürt tutsakların firar etmesi… Tahran’ın Azadı meydanında Ali Hamaney için milyonlarca insanın toplanması, ağıtlar yakarak intikam yeminleri etmesi… PJAK ve beş Kürt partisinin emperyalist saldırganlık karşısında “ne savaş ne diktatörlük” şeklinde strateji belirlemesi… Savaşta Lübnan’a karşı ikinci cephe açılması, Beyrut ve Güney Lübnan’daki Hizbullah hedeflerinin bombalanması… Lübnan hükümetinin Hizbullah’ın askeri faaliyetlerini yasakladığını ilan etmesi… Kürt federe bölgesinde Hewler’in İran füzeleriyle vurulması… Irak dışişlerinin “savaşın doğrudan etkisi altındayız” şeklinde açıklama yapması… İsrail Hayfa kentinin Hizbullah’ın füzeleri ile hedef alınması… Kuveyt semalarında iki ABD F-35 uçağının “dost ateşi” ile düşürülmesi… Irak’ın tüm havalimanlarını uçuşlara kapatması… Netanyahu’nun ofisi ile İsrail Hava Kuvvetleri yerleşkesinin İran’ın Hayber füzeleriyle vurulması… İran’ın savaşın üçüncü gününe kadar başta BAE olmak üzere Körfez Emirliklerine toplam 1300 füze yollaması… Suudi Aramco şirketine ait petrol rafinerisinin İran SİHA’ları ile vurulması, Suudi Arabistan’ın buna karşı misilleme hakkını kullanacağını duyurması… ABD’nin Bağdat havaalanı içindeki Viktoria üssünün Hamaney ’in intikamı adına radikal Şii gruplar tarafından vurulması… Almanya, Fransa ve İngiltere’nin İran dronlarına karşı “orantılı savunma eylemlerine hazırız” şeklinde demeç vermeleri… Rojhilat eyaletinde Meriva, Mahabat ve Urmiye’de Devrim Muhafızları Ordusuna ait istihbarat üssü ve askeri karargâhların vurulması… Hürmüz Boğazı’nda petrol tankerlerinin yığılması ile ihracatın yüzde 70 azalması ve petrol fiyatlarının artmaya başlaması… Küresel arzın yüzde 20’sinin gerçekleştiği Hürmüz Boğazı’nda savaş nedeniyle oluşan krizin, savaşın devamı durumunda en çok etkileyeceği ülkelerin başında Türkiye’nin gelecek olması… Trump’ın Barzani ve Talabani ile telefon görüşmesi yapması, bu durumun olası kara operasyonunda Kürt güçlerin kullanılabileceği şüphesini doğurması… Başta ‘tarafsız’ görünen TC’nin, Hakan Fidan’ın İran’ın tüm Körfez ülkelerini vurmasını eleştirmesiyle gerçek tarafını belli etmesi… Savaşın ABD’ye 5 günlük maliyetinin yaklaşık 2 trilyon dolar olarak hesaplanarak kamuoyuna duyurulması… Savaşın kendilerine bu kadar sirayet edeceğini düşünmeyen Körfez monarşilerinin, özellikle Dubai ve Doha gibi büyük turizm ve ticaret merkezlerinin vurulmasından sonra ciddi bir paniğe girerek İran’a karşı ortak hareket etme yönünde karar almaları… Avrupa’da doğal gaz fiyatlarının yüzde 40 artması… Tüm dünyada küresel nakliyat, lojistik ve sigorta fiyatlarının anormal yükselişe geçmesi… İspanya’nın “savaşın suç ortağı olmayacağız” şeklinde cesur bir çıkışta bulunması… Irak’ta Maliki’nin adaylıktan çekildiğini açıklaması… ABD’de yapılan anketlerde Amerikan halkının ABD’nin İran saldırısını yüzde 59 oranında onaylamadığını göstermesi… İran Savunma Bakanlığı’nın “Düşmanın planladığından daha uzun bir direnişe ve savunmaya hazırız, en gelişmiş silahlarımızı henüz kullanmadık, savaşın başında en gelişkin silahlarımızı kullanmayı henüz düşünmüyoruz” şeklinde kritik bir açıklama yapması… Tahran’ın kesintisiz bombalanması sonucu kenti terk edenlerin sayısının 100 bin kişi olduğunun açıklanması… ABD’li emekli bir askerin ABD senatosuna girerek “Kimse İsrail için ölmek istemiyor!” diye bağırması… İran rejiminin Hewler ve Süleymaniye’yi bombalamaları artarken Ali Laricani’nin Kürt gruplarından açıkça “ayrılıkçılar” diye bahsetmeye başlaması… Bafıl Talabani ve Irak Cumhurbaşkanı eşi, aynı zamanda YNK politbüro üyesi Şanaz İbrahim Ahmet’in “kimsenin piyonu olmayız” vb. şeklinde açıklamalar yapmaları…
Uzun savaş olasılığı
Savaşta sadece altı günde gerçekleşen bu olaylar savaşın daha da büyüyeceğini, İran sınırlarını aştığını, giderek daha fazla aşacağını, çok uzun bir vadeye yayılacağını gösteriyor. İran’a yönelik emperyalist savaş, bölge düzeyinde birçok ülkeyi şimdiden vakum gibi içine çekmiştir. Bu alev topunun çıkardığı sert rüzgârın kısa sürede dineceği düşünülmemelidir. İran şu durumda en azından aylara varacak bir direnme potansiyeline sahip olduğunu göstermiştir. En zayıf yanı, sayısal olarak bilmemizin mümkün olmadığı sayıdaki füze stokları ve iyi bildiğimiz ise kötü ekonomik durumudur. Pentagon’un savaşın Ekim ayına kadar sürebileceği açıklaması, dolaylı olarak İran’ın elinde 6 aya kadar dayanacak bir stok olduğunu düşündürmektedir. Ekonomik duruma gelince, petrol ve doğal gazını 2019’dan beri Trump yaptırımları nedeniyle dışarıya satamamaktadır. Bir tek Çin, o da yarı fiyatına satın almaktadır. İran, swift bile yapamayan, yarı yarıya uluslararası ticarete kapalı bir ekonomi haline gelmiştir.
İran, ABD açısından İsrail için olduğu kadar “ölümcül bir düşman” değil, aslında senatodaki demokratların son dönemde dillendirdiği gibi, “yakın ve açık bir tehdit” bile değil. Demokratlar, senatoda İsrail’in İran’a yönelik düşman algısıyla ABD’nin algısının eşitlemeyeceğini yüksek sesle söylüyorlar. Bu anlamda İran, ABD ile İsrail arasında kendine bakışta farklılıklar olduğunu çok iyi biliyor. İsrail tam bir yıkım ve teslimiyet isterken; ABD, otoriterliğini yitirmese de, bölgesel emellerinden vaz geçmiş, yeraltı kaynaklarını uluslararası kapitalizme açan ve nükleer silah üretiminden vazgeçmiş bir rejimle tatmin olabilir. ABD için rejimin değişiminde önemli olan ne demokrasidir, ne kadın haklarına saygıdır, ne sekülaritedir, ne de ezilen ulusal toplulukların haklarıdır. Bu koşullarda İran için savaşı uzatmak mantıklı bir seçenek. O yüzden savunma operasyonlarını özellikle genişletiyor, Körfez ülkelerine de bedel ödetmek istiyor. ABD için, rejimi yıkmak yerine -ki bu çok zor, pahalı ve uzun bir savaş demek- Ayetullahçı rejimi ciddi tavizler vermeye zorlayarak veya razı ederek iktidarını sürdürmesine izin vermek en optimal çözüm gibi gözüküyor.
ABD için uzun bir savaşı istenmez kılan çok ciddi sorunlar var. Amerikan halkının savaş karşısındaki eleştirel tutumunun güçlü olması ve ABD’nin savaşla birlikte artık sadece İsrail’i değil, bölgedeki askeri üslerini ve Körfez ülkelerini de korumak zorunda kalması Trump’ın hiç istemediği bir maliyet doğurmaktadır. Öte yandan Çin’in Venezüella’dan sonra İran’dan da petrol alımının engelleniyor olması ABD’nin şu anda çok istemediği Çin’in olası ticari misillemelerine neden olabilecektir. Amerikan halkının savaş karşıtı tutumu, İran’ın teslimiyetinin neredeyse imkânsız olması, savaşın çok ciddi maliyeti ve Çin faktörü ABD’nin uzun savaştan yana olmayacağını göstermektedir.
İran müttefiksizdir! İran’ın arkasında onu askeri planda fiili olarak destekleyecek tek bir devlet yoktur. Çin, Rusya, Yemen, Pakistan, Kuzey Kore, Cezayir ve BRİCS içindeki birkaç ülke daha siyasi- diplomatik olarak onu desteklese bile, hatta ona zaman zaman büyük kargo uçakları ile silah ve mühimmat gönderseler de savaş meydanında ve hava sahasında İran tek başınadır. İran’ın uluslararası planda çetrefil bir durumu vardır. Rusya ve Çin onun anti-Amerikan, anti Siyonist duruşuna değer biçmekle birlikte, bunu uzun vadeli bir kader ortaklığı düzeyine çıkarmamışlardır. Yani böylesi günler için çok gerekli olan stratejik bir işbirliği içinde değildirler. Ne Şangay İşbirliği Örgütü ne de BRİCS’in İran’ın bu kötü günlerinde ona bir yararı yoktur. “Çok kutupluluk” diye ortalığı ayağa kaldıranlar bunu duysun!
Emperyalist-Siyonizm’in İran’ı “Gazzeleştirerek” yok etme yönündeki muradı, Hamaney’in öldürülmesi ile erken bir zafer umudu yaratmış olsa da sahnenin önündeki liderliğin (Laricani-Pezeşkiyan-Arakçi) performansı direnişin uzayacağını göstermektedir. Mevcut durum, İran rejim olarak yenilse bile ABD’nin Afganistan tarzı uzun vadede kaybedeceği bir savaş senaryosuna dönüşebilir. Yönetim yenilir ama Devrim Muhafızları ve Besiç güçleri dağlarda gerilla, şehirlerde milis savaşını sürdürebilir. Ya da rejim yenilir ama yeni gelen işbirlikçi yönetime karşı bir iç savaş başlayabilir. Daha mümkün olan ihtimalden ise yukarda bahsettik, rejim ciddi tavizler vererek kendi milli-dini bekasını ve İran toplumu üzerindeki otoritesini sürdürmeye devam edebilir.
İran, Gazze gibi ya da savaş yorgunu Suriye gibi hızla sonuç alınıp yıkılacak ya da rejimi değiştirilebilecek bir ülke midir? Bu konuda ABD’nin kafasında, yaşadığı Irak ve Afganistan deneyimlerinden dolayı birçok soru işareti olduğunu tahmin etmek gerekir. Afganistan’ın tarihte yaşadığı birçok işgale rağmen gösterdiği inatçı direngenliğin bir benzerini İran’da da yaşar mıyız sorusu sanırız ABD’nin beynini kemiren bir sorudur. Sonuçta Şii kültürü ve İrani milliyetçilik de öyle kolay dize getirilecek bir güç değildir. İsrail’dekine benzer şekilde İran kimliği de ulus ve dinin kaynaşmasından oluşmuş güçlü bir ideolojik kimliktir.
Şiilik, doktriner bir güç
Savaşın İran’da devlet-toplum ilişkisini parçalayacağı, henüz somut kanıtı olmayan erken bir görüştür.
17 milyon nüfusu olan Tahran’da savaşın 6. gününde kesintisiz bombardımanlara karşın şehri terk eden insan sayısı sadece 100 bin kişidir.
Şiilik, Fars uygarlığının tarihsel gelişimi içinde ona en uygun İslami kültürdü. Çok hızlı ve kolayca birbirleri içinde erimelerinin nedeni Fars’ın kendi bölgesinde ayrıksı, egemenlik altına alınmaya direnen bir uygarlık olması, Şia’nın da İslam içinde Emevi ve Abbasilere karşı ezilenlerin dini olmasıdır. Fars medeniyetinin milattan önceden beri dünyadaki ilk dinlerden biri olan Zerdüşt inancına sahip olması onun sonradan karşılaştığı İslam’ın egemen Sünni yorumunu benimsememesinin başlıca nedenidir. İran, Fars uygarlığı ve ezilenlerin muhalif dininin birleşimiyle oluşmuş bir ulus olarak Ortadoğu’nun 3000 yıllık en kadim medeniyetidir. ABD tarihte Pers imparatorluğunu (=Fars) yıkan Büyük İskender’in rolünü oynamak istese de Persler bu yenilgiden sonra tekrar ayağa kalkmışlardır. Sadece İskender’den sonra değil, Cengizhan’ın oğulları, Osmanlılar ve İngiliz işgalleri sonrasında da İran toplumu hep devlet etrafında konsolide olmuştur.
Savaş öncesi yapılan gösteriler esnasında sosyal medyada Tahran çarşısında genç bir işsiz ile yapılan röportajda, vatandaş, rejimi kıyasıya eleştirirken, biraz ötede Pehlevi posterleriyle eylem yapan gruptan daha fazla nefret ettiğini de ekleme ihtiyacı duymuştu. Bu şunu gösteriyor, tarihte sık görüldüğü gibi dış işgal durumlarında tüm etnik çeşitliliğine rağmen İran halkları devlet etrafında toplanmaktadır. O yüzden, Hamaney’in ölümünden sonra sosyal medyada bazı grupların sevinç gösterilerinin tüm topluma mal edilerek sanki İran halkı kucağını açmış ABD’yi bekliyor gibi gösterilmesi çok yanlıştır. İşsiz genç rejim karşıtıdır ama Şah yanlılarına olan nefreti daha büyüktür. Diğer bir ayrım İran toplumunun 2000’li yıllardan sonra devlet ve rejim ayrımını yapmaya başlamış olmasıdır. Dış işgale karşıdır, büyük bir ABD nefretine, ciddi bir Batı karşıtlığına sahiptir; dört temel meselede; kadın hakları, sekülarite, seçim adaleti ve ekonomik reformlar konusunda rejim karşıtıdır, ama her şeye rağmen 3000 yıllık devlet geleneğinin oluşturduğu “İrani düzen”den yanadır. Ve İran toplumu “etnik çatışma” istememektedir. Tarihinde böyle bir boğazlaşma ile hiç karşılaşmamıştır.
Gerek nüfusça kalabalık olan, -Farslardan sonra ikinci sırada- gerekse bürokrasi ve ticaret içinde ciddi güç sahibi olan, ağırlıklı olarak Güney Azerbaycan’da yaşayan İran Azerileri olası bir halk ayaklanmasında katılıp katılmamalarından bağımsız olarak tayin edici stratejik bir güç konumundadırlar. İran’da sert ya da yumuşak her türlü dönüşümde belirleyici bir konuma sahiptirler. Nüfusu 8-9 milyon civarında olan Kürt milliyeti, rejim karşısında her ne kadar silahlı ve bağımsız bir örgütlülüğe sahip olsa da İran’da gelişecekse asıl muhalefet devlet ve ticaret içinde tarihi ve doğal bir örgütlülüğe sahip olan Azerilerdir. Kürtlerin siyasi ve askeri olarak etkin bir yapıya sahip olmaları, kendileri gibi ezilen, siyasi baskı altında tutulan Beluci ve Lor halkları için bir emsal teşkil etmektedir. Beluciler’in üç farklı ülkeye dağılmış olmaları, (İran dışında Pakistan ve Afganistan) Kürtlerle benzer sorunlara sahip olmalarını getirirken, bulundukları bölge hayli stratejiktir. Bölge, Hürmüz Boğazı’nı kontrol altında tutmakta ve Umman Denizi-Hint Okyanusu bağlantısını izleme imkânı sunmaktadır.
Kürt, Beluci ve Lor halkları ile diğer azınlık halkların savaş durumundaki pozisyonları özellikle CIA’nin Kürtler üzerinden başlattığı girişiminden sonra, süreci “fırsat” olarak değil, daha çok bir “risk” olarak görmeleri çok daha mantıklıdır. İran’ın toplumsal ve etnik muhalefeti açısından şu aşamada rejimle karşı karşıya gelecek eylemler içinde bulunmak ne devrimci bir fırsattır ne de hesaplı bir risktir. Tamamıyla tehlike arz etmektedir. Öz savunma ve öz örgütlülüklerini geliştirmeleri bugün için öncelikli olandır. Ezilen ulus ve ulusal topluluklar, “bu kaçırılmayacak bir fırsattır” diyerek erkenden öne atıldıkları takdirde yarın ABD ve İran bir şekilde anlaştıklarında kendi diktatörlükleriyle yine baş başa kalacaklar ama bu sefer kendilerini çok daha kanlı bir hesaplaşmanın içinde bulacaklardır.
Kürt halkını tanımlayan sözcüğün kökeni bilindiği üzere Sasaniler’e kadar uzanmaktadır. Ancak bugün Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı betimleyen “Kürdistan” terimi ilk kez Büyük Selçuklular döneminde İran’ın Hemedan kenti ve çevresini nitelemek için kullanılmıştır. Kürdistan teriminin Doğu Kürdistan orijinli olması Rojhilat’ta yürütülen mücadele açısından sembolik bir öneme sahiptir.
Emperyalizm, otokton halkların kendi uygarlıkları üzerinde kökleştikleri topraklardan sökülüp atılamayacağı gerçeğine görmemekte inat etmektedir. Ali Hamaney’i öldürüp İran toplumunu manevi çöküntüye uğrattığını zannederken bunun İran halkında çok daha büyük derleniş ve öfke yarattığını yeterince hesap edememektedir. Bir Kerbela olayının sadece özel bir yas günü değil, yüzyıllardır İran halkının günlük yaşamının bir veçhesi olduğunu anlayamamaktadır. Coğrafyadan söküp atmanın imkânsızlığı Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de ve en son Gazze’de görülmedi mi? Gazze halkı onca kaybına rağmen, açlık ve sefalet koşullarında, yıkıntılar arasında bir oraya bir buraya sürükleniyor ama ülkesini terk etmiyor!
Savaş bölgesel bir karakter alabilir mi?
İran üzerinden yürütülen savaşın “küresel bir hal” alıp almayacağı, en azından bir bölge savaşına dönüşüp dönüşmeyeceği sorusu gayet önemlidir. İran’ın müttefiksiz olması, bu yüzden savaşın İran sınırları içinde kalacağı düşünülmemelidir. İran’ın kendisiyle birlikte savaşa dâhil olacak, ona eşlik edecek başka bir gücü yanında görememesi savaşın bölgeselleşmeyeceği ve küresel etkilerinin olmayacağı anlamına gelmez.
Burada önemli olan rejim değişikliği ya da rejimin yıkılması kadar, bununla birlikte böylesi bir durumun yaratacağı bölgesel ve küresel etkilerin neler olabileceğidir. İran’ın düşmesi emperyalizmin zaferi mi olacak, yoksa bu galibiyet orta vadede onun için bir bataklığa mı dönüşecek?
ABD’nin birinci İran savaşından farklı olarak bu sefer İran savaşının öncüsü olduğu koşullarda bunun yaratacağı ciddi jeopolitik değişiklikler Rusya, Çin ve BRİCS devletleri tarafından nasıl karşılanacaktır? Bugün gerek Rusya gerekse Çin, İran’ın düşürülmesi durumunda emperyalizmin Avrasya’ya doğru çok ciddi jeopolitik bir gedik ve emperyalizm için çok karlı bir ekonomik koridor açacağı gerçeğini görmelerine rağmen, neden gerekli muhalefeti göstermiyorlar? ABD emperyalizminin girdiği bu savaşlarla yorgun düşeceğini, ekonomisinin kötüye gideceğini, tüm dünya devletleri tarafından daha da nefret edilen bir ülke haline geleceğini mi zannediyorlar! Rusya ve Çin’in ABD karşısındaki “bekle ve gör”, “zamanını kolla” politikası, emperyalizm ve proleter devrimler çağından kalma hükmünü çoktan yitirmiş bir politikadır. ABD zorbalıkla kazandığı her zafer sonrası kendi celladıyla birlikte dünyanın biricik imparatorluk gücü olmaya, yeni pazar alanlarını ve hammadde kaynaklarını ele geçirmeye biraz daha yaklaşmaktadır. Finans kapitalin ardındaki güçler gerekirse taktik nükleer silahlar kullanılmasını dahi gündemlerine alacak kadar fütursuzluk içerisindedirler. Rusya ve Çin durumun bu raddeye gelmesini elbette hesap ediyorlar ancak tam bu noktada karar vermeleri gereken şey nedir? “Zamanını kolla” mı yoksa ciddi ve kararlı önleyici müdahaleleri hayata geçirmek mi?
Dünyada ABD, İngiltere, İsrail ve Avrupa devletlerine karşı kurulmuş bütünleşik bir askeri pakt olmaması, ABD, İsrail ve Batı emperyalizmine karşı olan güçlerin sadece taktik temelde geçici işbirlikleri içinde hareket etmeleri, ABD ve bağlaşıklarına müthiş bir kolaylık ve hareket serbestliği sağlamaktadır. İran bu hareket serbestliği içinde daha önce aynı Irak, Libya, Suriye, Lübnan ve Filistin’de olduğu gibi hedef olmaktan kurtulamamıştır. İran ile aynı kampta olanlar bir benzetme yapacak olursak, ona içine düştüğü bataklıktan kurtulması için bir sarmaşık uzatmaktan başka bir şey yapamamaktadır. Bataklıkta debelenen bir insanın ona uzatılan sarmaşığı yakalasa bile kendini kurtaramama ihtimali filmlerde gösterilenin aksine epey yüksektir! İran, ABD emperyalizmine karşı her biri ayrı baş çeken, bütünleşik ve merkezi bir güç olmaktan çok uzak, sözüm ona “çok merkezli bir dünya” isteyen muhalif devletlerin bu zaafının kurbanı olan ne ilk ne de son devlet olacaktır.
İran saldırısından sonra İsrail’in bölgede “hegemonik güç” olacağı, bunu pekiştireceği çok tartışılıyor. Ama bu tanımın içeriğinde tam olarak ne var? Hegemon olmak salt amansız bir askeri güç olmak mıdır? Bunun ekonomi politiği, siyasi-kültürel saikleri ve tarihsel bir zemini yok mudur? İsrail’in Ortadoğu’nun, hatta dünyanın en nefret edilen ülkesi olması onun geleceği açısından ciddi bir beka sorunu oluşturmuyor mu? Ülkeleri bombalayarak hegemon güç olunmaz! Halkların iradesine rağmen rejim değiştirmeye çalışılarak da hegemon olunmaz.
Savaşta galibiyet ve zaferin en temel göstergesi bir tarafın diğer tarafa kendi iradesini kabul ettirmesi ise, İsrail ve ABD İran’a karşı henüz bu başarıyı elde etmekten uzaktır. İran’ın nihai sonucu elde edinceye kadar savaşmakta kararlı olduğu aşikâr. ABD ve İsrail İslami rejimi fiziki olarak yıksalar da mevcut doktriner yapıyı parçalamaları o kadar kolay değildir. İran rejimi şu aşamada iradesini kısa sürede teslim edecek gibi görünmemekle birlikte artık geri dönülmez bir savaşın içinde olduğunun bilincindedir. Bu savaşın 45 yıllık doktriner Şia egemenliği için bir kader savaşı, bir ölüm-dirim kavgası olduğunu bilerek, bu inançla, bu motivasyonla direnmektedir. Eğer tam bir tasfiye noktasına gelirlerse, bölgesel iddialarından vazgeçmiş bir alternatifi kendi elleriyle hazırlayarak rejimi kademeli olarak teslim ederler ve belki de ülkeyi terk ederler. Tabii bu terk ediş kendi konsolide tabanlarını uzaktan yönetebilecekleri araçları yaratarak olacaktır. Devlet içinde ileri gelen mollaların bu durumda İran’da kalmalarının koşulları zorlaşacaktır. Tarihin bir cilvesi olarak bu sefer diasporada olan Molla rejiminden geriye kalanlar olacaktır. Tek bir önemli farkla, Şah destekçilerinin tersine arkalarında onları destekleyen kitleler olmaya devam edecektir.
İran sonrası yeni hedef Türkiye mi?
“Sıra TC’de” söylemi sadece bir retorik mi?
Milli Savunma Bakanı Güler, 7 Mart tarihli açıklamasında TC-İsrail çatışmasının “küçük bir ihtimal” olduğunu söylüyor.
Yani TC bunu tümüyle dışlamıyor.
7 Ekim’den sonra start alan Ortadoğu savaşlarında İran’dan sonra sıranın TC’ye geldiğine dair yürütülen hummalı tartışmalara kısaca değinmek gerekiyor. Keza ikinci İran savaşıyla bu tartışma yeniden alevlendi(rildi). Bu elbette bugün için ciddi bir maddi zemini olmayan, çok provokatif bir tartışmadır. Çıkış noktası, asıl olarak bölgede İsrail’in çizgisine gelmeyen, ona kendi milli çıkarları temelinde muhalefete devam eden bir tek devlet olarak Türkiye’nin kalmış olmasıdır. Şöyle geçmişten günümüze yavaş yavaş geldiğimizde, Ürdün, Mısır, Körfez monarşileri, Irak, Libya, Suriye, Lübnan, Filistin; zamanında çoğu İsrail’e muhalif olan, onunla mücadele eden devletlerin hepsinin özellikle İbrahim anlaşmalarıyla İsrail karşısında dize geldiği, onu meşru bir güç olarak kabul ettiğini görürüz.
İsrail’i ABD, İngiltere ve Rusya’dan sonra ilk tanıyan devlet TC olmasına, rağmen, Türkiye burjuvazisi içinde güçlü bir Yahudi-sabetaist zümre olmasına rağmen, MİT’in CİA ve MOSSAD’la birlikte çok stratejik, tarihsel bir işbirliği içinde olmasına rağmen, MİT’in Barzani ve MOSSAD ile birlikte yıllarca Kürt devrimci avına çıkmasının ve daha dün Paris’te SDG’nin ölüm fermanını birlikte hazırlamalarına rağmen her iki devletin, özellikle 7 Ekim Aksa Tufanı’ndan sonra Ortadoğu’daki son değişimler üzerinden kendi millî ve bölgesel çıkarları geçmişteki tüm işbirliklerinin önüne geçmeye başlamıştır.
Giderek büyüyen bu çelişkiyi ilk kez yüksek sesle dillendiren Devlet Bahçeli olmuştur. Bahçeli, İsrail’in İran’a yönelik ilk saldırısından sonra İsrail’den “küresel emperyalizmin kiralık katili, şımarmış ileri karakolu, bölgesel barış ve istikrarın amansız muhalifi” olarak bahsederek “İsrail’in İran’a karşı 13 Haziran saldırısı göstermiştir ki her an tedbir ve teyakkuz halinde olmak coğrafyamızın bize yüklediği sorumluluktur” diyerek dolaylı yoldan Türkiye’nin de tehdit altında olduğunu söylemiştir. Erdoğan da o dönemdeki konuşmasında “her zaman cenge hazırlıklı olacaksın” diyerek Türkiye’ye yönelik olası savaş tehdidinden bahsediyordu. Bugün ise her iki liderin sus pus olduklarını görüyoruz. Birinci İran savaşındaki ‘yürekliliklerinden’ eser yok! Çünkü o zaman ABD savaşa bugünkü kadar angaje olmamıştı, savaşın öncüsü değildi. Şimdi ABD lafını ağızlarına bile alamıyorlar, söyleyebildikleri tek şey, “İsrail’in kışkırtmasıyla başlayan savaş” türünden ne etliye ne sütlüye dokunan beyanatlar.
Türkiye’nin bir NATO ülkesi olması İsrail tarafından dolaylı ya da dolaysız bir saldırıya uğramasını engelleyen en büyük uluslararası güvence gibi gözükse de, bu bakış açısı eskisi kadar güçlü bir doktrin olamayabilir. Rusya’dan S-400 aldığından beri TC, NATO içindeki eski güvenirliğini yitirmiş görünüyor. Kaldı ki TC de özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, teşebbüsün ardında ABD’nin etkin bir rol oynadığını bildiğinden kendini zihinsel olarak eskisi kadar NATO’ya ait hissetmiyor. TC’nin şu andaki ruh hali, ulusalcılık ve Avrasyacılıkla terkip bir neo-İttihatçılıktır. Her ne kadar Öcalan ile diyaloğa geçse de Suriye’de görüldüğü gibi bu ruh hali, hala baskın bir karakterdir. NATO’ya üye olmakla birlikte, birçok konuda NATO’dan bağımsız hareket kabiliyetine kavuşmak isteyen bir devlet görünümü çiziyor. ABD’li kimi dış politika yazarlarının “İran Türkiye’nin provasıdır” ya da “Türkiye yeni İran’dır” demeleri boş sözler değildir. İran’ın çökmesi, eğer TC, Kürt meselesini burjuva-demokratik tarzda çözemez ise Türkiye’nin çökmesini değil ama en azından çok ciddi bir şekilde istikrarsızlaşmasını beraberinde getirir. İşte asıl o zaman İsrail’in çok ciddi askeri ve istihbari hamlelerine maruz kalır. TC’nin Kasr-ı Şirin anlaşmasından beri dostluk ilişkisi içinde olduğu, yüklü miktarda petrol ve doğal gaz aldığı, birlikte Kürtleri baskı altında tuttuğu tarihsel komşusu ve dostunu kaybetmesi şimdiden öngörülemeyecek tehditleri beraberinde getirecektir. İran’ın düşmesiyle TC’nin bölgede tek büyük devlet olarak kalacağını, hegemonyasını güçlendireceğini iddia eden görüşler çok doğru olmayabilir. Çünkü “büyük devlet” demek hayli kompleksli ve kendini her an tehlikede gören ve bu yüzden sürekli teyakkuzda olan devlet demektir. Ayrıca unutulmamalı ki TC’nin bölgede yükselmesi İsrail ile aralarında istemsiz bir rekabete yol açacaktır. TC buna hazır mıdır? Bunu göğüsleyebilecek midir? İngiliz Economist dergisinin Erdoğan ile ilgili, “Hz. Muhammed’in ölümünden beri İslam âlemi yeni bir lider bulamadı. Erdoğan bu boşluğu doldurabilecek tek liderdir” sözlerinin özellikle bugün sarf edilmiş olması manidardır. Bu sözler TC’yi şimdiden İsrail ile karşı karşıya getirmenin planlamasıdır. Söz ettiğimiz istemsiz rekabetin taşları işte böyle örülecektir.
İran savaşı, nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın İsrail ile TC’nin karşısına bölgede “yeni nüfuz alanları” nasıl şekillenmeli başlıklı bir dosya gelecektir. TC’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile girdiği “Sünni eksen”e karşı, İsrail’in Hindistan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile girdiği eksen, çok şeye gebedir.
Şöyle düşünelim, 1979’da İran’da devrim olduktan bir yıl sonra emperyalizm buna Türkiye’de bir karşı devrim gerçekleştirerek cevap vermişti. İran’da bir devrim olmuştu ve o dönemde Türkiye’de de bir devrim ihtimali söz konusuydu. Ortadoğu’da ABD ve İsrail’e karşı iki devrim! Elbette kabul edilemez bir durumdu bu. O yüzden 12 Eylül faşizmini salt ülke içinde yükselen devrimci muhalefetin yok edilmesi olarak değil, emperyalizmin bölge çapında geliştirdiği jeopolitik bir karşı devrim olarak düşünmek gerekir. Ve şimdi, soru şu, bugün emperyalist işgal İran’ın üzerinde sallanan bir kılıç ise Türkiye’nin yakın geleceğinde bir devrim ihtimali söz konusu olabilir mi? 45 yıl önce İran’da devrim Türkiye’de bir karşı devrimle karşılık bulmuştu. Bugün tersinden İran’da emperyalist müdahale Türkiye’de devrim ile karşılık bulabilir mi? Türkiye Devrimci Hareketi’nin İran savaşı süresince ve savaş fiili olarak bitse bile etkilerinin uzun zaman süreceğini, bu zaman zarfında emperyalizm ve bölge gericiliklerinin dünya çapında giderek nefret edilen, dünyadan izole edilmiş şeytanlar halini alacağını şimdiden hesap ederek ciddi bir örgütlenmeyi önüne koyması gerekiyor.
Doğu Kürdistan, TC ve PJAK
Şunu görmek gerekiyor: Türkiye’nin ve Bölge’nin üzerinde Kürt meselesinin kendisinden ve emperyalizm tarafından kullanılmak istenmesinden kaynaklı çok büyük bir gölge oluşmuş vaziyette. Burada, hiç kimse “benim ülkemin çok daha önemli sorunları var” diyerek bu gölgeden kaçamaz. Sen kaçtıkça gölge seni takip edecektir. O yüzden tek çare gölgeyi yaratan bulutları dağıtmaktan geçiyor. O bulutları dağıtmadığın sürece, kendi ülkenin ve bölgenin diğer meselelerine el atamazsın. Gölge yokmuş gibi davranabilirsin, bu da bir tercihtir. Ama o zaman da etkili bir aktör olmaktan çıkarsın. Oyun kurucu değil, yedek kulübesinde maçı izleyen olursun.
Savaşın ciddi biçimde Rojhilat’a sıçradığını görüyoruz. Bu durum, emperyalist koalisyonun vurduğu hedefler göz önüne alındığında Kürt kuvvetleri için bir “alan temizliği” yapıldığı izlenimini veriyor. Özellikle Doğu Kürdistan’ın Merivan, Sine ve Kirmanşah şehirlerinde ciddi hava saldırıları gerçekleşmesi; Sine’de sınır muhafızları ordusuna bağlı İmam Ali Kışlasının vurulması, Merivan’da merkezi hapishanenin kısmen havaya uçurulmasıyla Kürt siyasi tutsakların firar etmesi ve Kirmanşah’ta da cephanelikler ve kışlaların yoğun şekilde bombalanması; İsrail ve ABD’nin Doğu Kürdistan’da halkın diğer eyaletlere göre çok daha örgütlü olmasından yararlanarak olası bir kara operasyonunu buradan başlatmak istediğini ya da bir halk ayaklanmasının zeminini bu bölgede hazırladığını gösteriyor olabilir. Amberin Zaman, Talabani ve Barzani’nin Trump’tan aynı 91’de Irak’ta olduğu gibi “uçuşa kapalı bir bölge” istediği haberini veriyor. Bu aşamada Doğu Kürdistan, İran rejimi için en zayıf savunma hattı haline gelmek üzere olsa da, savaşta en büyük cephenin burası olacağı henüz kesinlik kazanmamıştır. Güney Azerbaycan ve Hazar Denizi bölgesi ve Belucistan sahası gibi potansiyel cephe hatları da söz konusu olabilecektir. İran’daki Kürt siyasal güçleri henüz ne kendilerine yönelik rejim saldırılarına karşı cevap veriyorlar ne de emperyalist koalisyonun kendilerini savaşın önüne atmaları girişimlerine paye biçiyorlar. Sonuçta 7-8 bin kişilik askeri gücü olan altılı Kürt koalisyonu, karşısında 750 bin kişilik Devrim Muhafızları Ordusu’nun olduğunun bilincindedir.
Başta Kürtler olmak üzere, İran’daki toplumsal muhalefetin göz ardı etmemesi, akıldan çıkarmaması gereken bir durum vardır: Suriye’de Şara gibi selefi bir faşisti el üstünde tutan ABD’nin otoriterliğinden, doktriner ideolojisinden taviz vermese de, nükleer programından, füze imalatından, Proxy güçlerinden ve petrol-doğal gaz sahalarının paylaşımından taviz verebilecek bir rejimle mutabık olabileceğini akıldan çıkarılmamalıdır.
Urmiye’de, Kürt, Azeri ve Ermeni halkların Mahsa Jîna Âmini ayaklanmasından beridir rejim karşıtı gösterilerde birlikte hareket etmeleri, bugün de bu ittifakı sürdürmeleri gayet önemli. Geçmişte “Ne rejim ne Şah” sloganı atan bu birlik, bugün “Ne savaş ne diktatörlük” sloganı atmaktadır. Rojhilat, Belucistan ve Loristan eyaletleri son 10 yıldır süregelen sokak gösterileri ve isyan hareketleri konusunda gayet idmanlılar. Öte yandan “kara operasyonu”, Devrim Muhafızları Ordusu’nun çok istediği bir şeydir. Zagros ve Elbruz dağları ile çevrili doğal bir kale olan İran, aynı Afganistan’daki gibi yıllarca direnilebilecek bir coğrafyaya sahiptir. Bugün Devrim Muhafızları Ordusu’nun, “Ah keşke bir ABD askeri İran’a ayak bassa” diye düşündüklerinden emin olabilirsiniz.
TC’nin İran Kürdistanı’nda özerklik temelindeki bir hareketlilik durumunda eskiden olduğu gibi karşısında kendisi gibi sömürgeci bir muhatap bulamayacağı gerçeği onu elbette çok endişelendirmektedir. TC’nin her ne kadar Doğu Kürdistan’a dair planlamalarına dair fikir yürütmek için henüz çok erken olsa da kimi ön notlar düşmekte fayda var.
TSK’nın bölgeye askeri olarak girdiği koşullarda hiçbir şey Suriye’deki gibi olmayacaktır. Suriye’dekine benzer şekilde kalıcı yerleşim yerleri ve askeri üsler elde etmesinin önündeki en büyük engel sadece Kürt kuvvetleri olmayacaktır. Beluci ve Güneyli Azeriler de buna karşı duracaklardır. Kaldı ki rejim değişikliği veya işgal koşullarındaki bir ülkeye karşı sonradan “de facto” yeni bir operasyon, sınır ötesi harekât ya da irredantist politikalar gütmek uluslararası protesto ve kınamaları beraberinde getirmenin ötesinde ABD ve İsrail’in de bunu kabul etmeyeceği çok açıktır. Eğer rejim değişikliği olursa ya da rejim devrilirse söz sahibi sadece savaşan güçler olacaktır. TC de savaşan güçlerin sınırları dâhilinde hareket edecektir, İran’da bağımsız politika geliştirme şansı olmayacaktır. Kaldı ki kendisi İran savaşına karşıdır. Hem savaşa karşı olup hem de savaşın ganimetlerinden yararlanmak gibi oportünist bir iki yüzlülük içinde olacağı beklenmemelidir. TSK ve MİT Suriye’de SDG’nin siyasi ve askeri olarak geri adım atmasını sağlamakla birlikte, aslında hiç istemediği bir duruma yol açmış olduğunu gecikerek de olsa anladı. Neydi bu? Rojava’nın kendi teritoryal topraklarına sahip olmasına, bu toprakların “Rojava Kürdistanı” adıyla uluslararası statü kazanmasına neden olmak! TC Suriye’de ne kazandı, ne kaybetti? Hakan Fidan bunun hesabını Erdoğan’a nasıl verdi bilinmiyor! TC’nin aynı hatayı bir kez daha bu sefer Doğu Kürdistan topraklarında yapmayacağından emin olmak hiç kolay değil! TC, bu dönemde Kürt karşıtlığının belki askeri olarak kazandırdığını ama siyasi olarak kesinlikle kaybettirdiğini anlamak zorundadır. Öcalan askeri zaferin imkânsızlığını anladığı için bugüne kadarki birçok kazanımını feda ederek siyaseti ön plana çıkardı. TC de yavaş yavaş askeri olarak kazanmanın siyaseten de kazanmak olmadığını, bunun olamayacağını anlama süreci içindedir.
PJAK’ın durumuna gelirsek “ne emperyalist savaş ne diktatörlük” diyerek aktif bir tarafsızlık içinde bulunacağını deklere etti.
Bu noktada, iki düşmanın varlığındaki en tehlikeli anlayış, “ehven-i şer” çizgisine kaymaktır. Emperyalizme “kötünün iyisi” gözüyle bakılamaz. Doğru politika, tepende savaşan güçlerin hışmını üzerine çekmeden kendi savaş hazırlıklarını yapmandır. Onlar savaşırken sen devrimci iç savaş için hazırlıklarını yapacaksın. Eğer önünde yıllarca sürecek belirsiz bir savaş varsa esas olan öz savunma ve öz örgütlülüğünü sağlamlaştırmaktır.
Anti-emperyalizmin emperyalizme efelenmek olmadığını bilelim. Diktatörlüğe karşı savaşta işin içine emperyalizm de müdahil olursa, onun yarattığı boşluk ve zaman ezilenler için çok kıymetli bir nefes alma ve hazırlık yapma dönemi olarak değerlendirilecektir. İran muhalefetinden aynı anda hem rejim hem de emperyalist koalisyonla vuruşması beklenmemelidir.
Rojhilat’ın “ne emperyalist savaş ne diktatörlük” çizgisi, tarihsel bağlamından kopuk bir “kötüler kapışması”na seyirci kalmak değildir. Öte yandan, Doğu Kürdistan’daki devrimci Kürt kuvvetleri için en tehlikeli senaryo, “Kürt Ulusal Birliği” adına onları emperyalizmin pasif bir işbirlikçisi haline getirecek politikalara boyun eğmeleridir. Suriye’de SDG’nin siyasi-askeri kayıpları karşısında Barzani’nin devreye girerek Rojava ile dayanışma göstermesi, Kürt Ulusal Birliği anlayışında yeni bir dönemin kapılarını açmıştır. Ancak bu yeni dönem, Kürt halkının uluslararası eylemlerde gösterdiği direniş kadar, SDG’ye komplo yapan güçlerin de izlerini taşımaktadır.
Meseleye Rojhilat’tan bakıldığında savaşın bugünkü taktik sloganı “Ne savaş, ne diktatörlük”tür. Bu belirli bir zamanla sınırlı taktik bir slogandır. Belli bir zamanla sınırlı olması savaşın ilerleyen aşamalarındaki duruma göre muhtevasının değişecek olmasındandır.
İran’ın emperyalist saldırı koşullarındaki sınıfsal ve toplumsal durum ve mücadele dinamiklerini ortaya kolalım.
Somut durumun somut analizi
- İran’daki savaş emperyalistler arası bir savaş olmadığı için, bu savaşı devrimci iç savaşa dönüştürmenin imkânı yoktur. Lenin’in 1. Cihan Harbi’ndeki sosyalizm ve savaş üzerine olan tezleri burada geçerli değildir.
- İran’daki rejimin karakteri emperyalizmle işbirliği içinde olmadığı, anti-ABD, anti-siyonist olduğu için, içerideki toplumsal muhalefetin, zamanında Asya, Latin Amerika ve Afrika’da verilen ulusal kurtuluş mücadeleleriyle aynı mücadele çizgisini izlemesi mümkün değildir.
- İran’daki rejimin kendi halkını ezmesine rağmen anti-ABD + anti-Siyonist olması gerek içerideki muhalefetin, gerekse enternasyonal komünistlerin bakış açısında özel bir durum yaratmaktadır.
- Doğu Kürdistan, Belucistan, Loristan’daki ezilen ulus, ulusal topluluklardan, İran işçi sınıfı ve Tahran’daki gençlik ve kadın hareketine kadar; İran muhalefetinin, mesela bırakalım Kolombiya gibi kurtarılmış alanlara sahip olmasını, çok dağınık, örgütsüz, birleşik bir önderlikten yoksun oluşu onun en zayıf yanıdır.
- Bu koşullarda ABD ve İsrail tarafından rejimin devrilmesi için kışkırtılmaları, üzerlerine almamaları gereken büyük bir risk olmanın ötesinde büyük bir tuzaktır. Bu tuzağa düştükleri takdirde daha büyüyemeden, organize olamadan tasfiye olacaklar, dahası tüm dünya halkları nezdinde işbirlikçi damgası yiyeceklerdir. Ne kadar da kanlı bir diktatörlüğün pençesi altında olsalar da tüm dünya onlara bu gözle bakacaktır.
- İran’daki toplumsal-sınıfsal mücadelenin bugüne kadar dünyada gördüğümüz mücadelelerden temel farkı emperyalizmle işbirliği içinde olan bir rejime sahip olmaması, hem ezilenlerin hem ezenlerin güçlü bir anti-ABD, anti-Siyonist duruşa sahip olmasıdır. Sonuçta içeride birbiri ile mücadele eden güçlerin ABD emperyalizmiyle, hele İsrail ile araları iyi değildir. İçeride birbirine karşıt olanlar dışarıdaki yabancıya karşı -kimi grupları dışarda tutarsak- ağırlıklı olarak benzer bir çizgidedirler. Bu dünyadaki ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadeleleri açısından çok özgün, benzeri olmayan bir durum yaratmaktadır.
- O zaman sorunun ortaya konuluşu: İçeride, emperyalist müdahaleden çok önce, uzun süredir mücadele eden iki antiemperyalist gücün var olduğu bir ülkeye emperyalist işgal ya da rejim değişikliği baskısı koşullarında devrimci tavrın nasıl olması gerektiğidir. (İçeride, Pehlevi yanlıları ve PAK gibi ABD-İsrail yanlısı azınlık grupları saymazsak, İran toplumunda dış düşman ya da işgalcilere karşı tarihsel bir nefret vardır)
- Enternasyonal komünistler için baş düşman ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi’dir. Enternasyonal komünistler bu temel duruşlarından taviz vermeden İran’daki ezilen halk ve sınıfların yanında yer almakla birlikte, onların mücadele taktiklerinin emperyalizme hizmet etmemesi gerektiği konusunda dikkatli olmalarını salık verirler. İran muhalefeti, mücadele ettikleri rejimin, savaşın ilerleyen aşamalarında emperyalizmle bir şekilde uzlaşma ihtimalini kesinlikle göz ardı etmemelidir.
- Kürt, Beluci ve Lor halkları ile diğer azınlık halkların savaş durumundaki pozisyonları özellikle CIA’in Kürtler üzerinden başlattığı girişiminden sonra, süreci “fırsat” olarak değil, daha çok bir “risk” olarak görmeleri çok daha mantıklıdır. Savaşın yaratacağı “fırsatlar” bugün için sadece tehlike arz etmektedir. Öz savunma ve öz örgütlülüklerini geliştirmeleri bugün için öncelikli olandır. Ezilen ulus ve ulusal topluluklar, “bu kaçırılmayacak bir fırsattır” diyerek erkenden öne atıldıkları takdirde yarın ABD ve İran bir şekilde anlaştıklarında kendi diktatörlükleriyle yine baş başa kalacaklar ama bu sefer kendilerini çok daha kanlı bir hesaplaşmanın içinde bulacaklardır.
- Enternasyonal komünistlerin anti-emperyalizmi Türkiye’de bir grup Marksist’in (Teori ve Politika Dergisi) Ali Hamaney’in ölümü vesilesiyle İran büyükelçiliğini ziyaret etmesi şeklinde tezahür edecek şekilde olmamalıdır. Bu manevi bir destek ya da emperyalizme karşı duygusal bir öfkenin ortaya çıkması olarak değerlendirilse de, politik olarak İran rejiminin yanında yer almaktır. Enternasyonal komünistlerin safı, İran rejimi değil, İran işçi sınıfı, İranlı kadınlar, gençler ve İran’ın ezilen ulus ve ulusal topluluklarının safıdır.
Son dönemde solda, emperyalizmin güçlü istihbarat ve yüksek teknolojiyi birleştirerek gerçekleştirdiği kuralsız, ahlaksız, namert operasyonlara karşı “emperyalizme karşı olsun da nasıl olursa olsun” tarzında bir karşı şiddet övgücülüğünün geliştiğini görebiliyoruz. Yukarıda bahsettiğimiz, Teori ve Politika Dergisi’nin tavrı buna benzemektedir. Bu bir tür Çakal Carlos ideolojisidir, kabul etmek mümkün değildir. Bu nereden kaynağını alıyor? Belki de devrimcilerin egemen devletler ve kimi sivil toplumcuların son zamanlarda sık kullandıkları şu iki kavramla başları beladadır. “Varoluşsal kriz” ve “Çok katmanlılık” son dönemde sık kullanılan iki siyasi kavramdır. Her iki terim emperyalizmin değişen doğasıyla (kurallı düzeni terk etmesi, yeni bir hiyerarşi dayatması) birlikte politik yazına dâhil oldular. İlk kavram hem saldırgan hem de kendini savunan devletlerce hâkim oldukları teritoryal sınırların tehlike altında olduğunu, tarihte ilk kez bu kadar ciddi bir beka sorunu yaşadıklarını ifade etmek için kullanılırken; ikinci kavram, “çok katmanlılık”, meselelere artık eskisi gibi, 20. yüzyıl dünyasının gözüyle bakılamayacağını, dünyanın çok yeni sorun ve çelişkiler yumağı içinde kaotik bir döneme girdiğini anlatmak için kullanılmaktadır. Devrimcilik de aynı klasik egemen devletler gibi varoluşsal bir kriz yaşamakta, bundan çıkış yolu bulmakta her zorlandığında çözümü nafile bir çabayla yüzünü eski günlerine dönerek aramaktadır. Öte yandan meselelere yaklaşımda eski diyalektiğin yetmediğini, devrimci sosyolojinin Marksizm’in yeni bir sacayağı olarak karşımızda “çok katmanlı” olarak durduğunu inatla reddetmektedir. Devrimci öfkeyi zaman zaman çığırından çıkaran şey meselelerin alabildiğine karmaşıklaşması, çözülemez gibi gözükmesidir. Oysa sadece yöntemi değiştirmek, yeni bir pencere açmak gerekiyor.
İran’da toplumsal sınıflar ve savaş karşısındaki tutumları
Emperyalist savaşın İran işçi sınıfı, kadınlar, gençler ve ezilen halklara vereceği kitlesel ölümler, göçler ve aşırı yoksullaşmaya karşı örgütlenme ve mücadele çağrısı yapan parti ve örgütler kimlerdir?
Diğer yandan, emperyalist işgalin işini kolaylaştırmak maksatlı ya da onun gücü üzerinden kendini büyütme amaçlı, sonu işbirlikçiliğe giden girişimleri yürütenler kimlerdir?
Bu ayrımları yapmak gayet önemli. Tarafımız emperyalist savaşı İran halklarının lehine devrimci bir iç savaşa dönüştürme çabası içinde olanların safıdır.
İran’da savaş süresince ve savaş sonrasında etkili olabilecek toplumsal sınıf ve tabakaların durumu nedir?
Daha çok devlet işletmelerinde çalışan işçiler, devletin görece kayırdığı bir kesim olmakla birlikte rejim değişikliği durumunda çok radikal bir tutum benimsemektense güçlü tarafa meyledecek gibi durmaktadırlar. Kadınlar ve gençlerden oluşan şehirli modern seküler Şii kesim, muhalif toplum kesimleri içindedir. Hem orta sınıf hem de en yoksullar içinde yer alan muhafazakâr Şii halk kesimleri ise rejimin yanındadırlar, ciddi bir nüfusa sahiptirler. Kürt, Azeri ve Beluciler gibi İran’da yaşayan ezilen halkların emekçileri, rejimin değişmesinden yanadırlar. Fars milli burjuvazisi ve onu yöneten Ayetullahçı asker-sivil bürokrasi (Devrim Muhafızları Ordusu) sonuna kadar rejimin koruyucusudur. Yoksul köylülük ve tarım işçileri çoğu eyalette Fars egemen kimliği dışındaki etnisiteye mensupturlar, ciddi oranda değişimden yana olacaklardır. Sermaye içinde yabana atılmayacak ağırlığa sahip tüccar ve esnaflardan oluşan orta ve küçük burjuvazi çok açıktan ve aleni olmasa da rejim değişikliği durumunda kısa sürede ABD ve İsrail’in yancısı durumuna düşebilecek bir kesimdir.
Ortadoğu’da yeni bir milat!
Tüm bunların ötesinde, peki ya meselemiz emperyalizm ve bölgesel diktatörlükler arasındaki çelişkinin ötesinde ise? Demek istediğimiz, bu çelişki çözülse dahi aslında hiçbir şeyin gerçek anlamda çözülmemiş olacağıdır. Suriye’de Esad kaçtı, ordusu çözüldü, zenginler yeni rejime ve ABD’ye kapılandı. Emperyalizm burada egemenliğini ilan ederek esaret altındaki ulus, ulusal topluluk ve azınlıkların sorunlarını çözmüş mü oldu? Onlara özgürlüklerini mi verdi? HTŞ ile SDG arasında, HTŞ ile Nusayriler, Dürziler arasındaki çelişkiler hala kıyasıya devam etmiyor mu? HTŞ demek ABD, İsrail, TC ve Suudi Arabistan demek değil mi? Suriye halklarının kaderi Esad diktatörlüğünden bu sefer emperyalizmin eline geçmedi mi? Bu çok daha temel yeni bir çelişki değil mi? Emperyalizmin Suriye’de tüm halklar için demokratik özgürlükler kurabileceğine kim inanıyor? İran’da rejim değişikliği olursa o da işte böylesi benzer bir sürecin içinden geçecektir. O zaman “Ne savaş ne diktatörlük” sadece bugünkü çelişkinin adı olarak kalacak, gelecek için hükmünü yitirecektir. Geleceğin sloganı bambaşka olacaktır!
Ortadoğu’daki bu yeni emperyalist-Siyonist dizayn ilk başladığı yer olan Gazze’den, son bitiş noktası İran’a kadar kaçınılmaz olarak anti-emperyalist toplumsal devrimlerin tohumlarını ekmektedir. O zaman savaş bizim için kuşkusuz daha yeni başlamaktadır. Halkları baskılayan köhne diktatörlükler yıkıldığında halkların karşısında sadece emperyalizm kalıyor. Bunu düşünelim. Ortadoğu’da yeni toplumsal mücadelelerin karakteri bundan sonra nasıl olmalıdır? İran belki de bunun ilk örneği olacaktır! Ortadoğu’da tüm dünyayı şaşırtan yeni bir miladın başlangıcı, bizim için sadece köhnemiş diktatörlüklerin değil emperyalizmin de ciddi yaralar alacağı, burnunun sürtüleceği yeni bir demokratik düzen için hazırlık dönemidir.
Ortadoğu’da bir dönem, anti-Amerikancı, anti-Siyonist olan rejimlerle Asya ve Latin Amerika’da emperyalizmle işbirliği içinde olan rejimler arasındaki en önemli fark neydi? Hindistan, Çin, Küba ve Vietnam’da halk devrimleriyle işbirlikçi rejimler yıkılırken, Ortadoğu’da Suriye, Libya, Irak, Mısır, Cezayir vb. ülkelerde rejimler emperyalizmle işbirliği içinde değildi, bilakis karşıtı idi. SSCB’nin Sovyet nomenkulturasının imtiyazlı yönetimine benzer Baasçılık gibi bir yönetim modeli ile “kapitalist olmayan yol” ekonomisi (devlet kapitalizmi) bölge haklarının devrimci iç mücadelelerinin önündeki en büyük engel oldular. Bu rejimler dünyada SSCB ile birlikte emperyalizme karşı güçlü bir kamp oluştururken, bunun bir bedeli vardı: Bu bedel, Ortadoğu halklarının değişik düzeylerde özgürlük ve demokrasiden yoksun kalması, ekonomik eşitsizlik içinde yaşaması ve sürekli yoksulluk çekmesiydi.
Baasçılık, Sovyet devlet sosyalizmi etkisi altında kendini ilerlemecilikle kamufle ederek tahkim etti. Sosyoekonomik gelişmeyi güvenlikçi devlet ekseninde yukarıdan aşağı, halktan kopuk reformlarla geliştirmeye çalıştı.
Ortadoğu’yu etkisi altına alan Baasçılığı modern bir ilerlemecilik, kendi halkları karşısındaki tavrını ise bu ilerlemecilikten bir sapma olarak değerlendiremeyiz. Aslında burada sorun ilerlemecilik kavramının ta kendisindedir. Aydınlanma ideolojisinin devrimci misyon biçtiği modern ilerlemeciliğin kapitalist modernite ve halkların tarih, kültür, gelenek ve inanışlarından bağımsız ele alınması onun ileride nasıl baskıcı rejimlere dönüşebildiğini elbette çözümleyemezdi.
Sosyalizm, kapitalist modernite ve ilerlemeciliğin mirasçısı olamazdı!
Bu anlamda Ortadoğu’da yeni milat, sadece emperyalizme karşı mücadele olarak değil, bölge halklarının on yıllarca emperyalizme karşı fedakârca ‘kendi rejimlerinin yanında’ yer almalarından kaynaklanan tarihsel haksızlıkların çözümü olarak da önümüze gelecektir. Kabul edelim ki Ortadoğu toplumları acı toleransı yüksek, bedel ödemeye yatkın toplumlardır. Şimdi artık sadece kendileri için savaşma zamanları gelmiştir! Emperyalizme karşı savaşırken kendi rejimlerinin onları yedeklemesine izin vermeyecek bir mücadele çizgisinin yaratılması tek doğru yoldur. Ortadoğu’da “vatan” emperyalizme karşı tüm dönemler boyunca ilerici bir rol oynarken, halklar için içine kapatıldıkları boğucu bir cendere oldu. Ortadoğu’da yeni demokratik devrimler bu çelişkinin çözümü içinden kendini var edecektir. Ortadoğu halkları devletle nerdeyse aynı anlama gelen vatanlarını “kendileri için vatan” yapacak bir strateji geliştirdikleri oranda özgürleşeceklerdir.
Ortadoğu toplumlarında, Türkiye de dâhil, devrimci mücadelelerin en zor yanı devlet-toplum ilişkilerinin tarihsel olarak “ayrışması zor” bir iç içelik içinde olmasıdır. Vatanı aynı zamanda “devlet” olarak algılamaları Ortadoğu toplumlarının en zayıf yanıdır.
İran coğrafyasının demografisine, kültür ve tarih dehlizlerine tam muvaffak olmadığımız için savaş sürecinde şimdiden tahmin edemeyeceğimiz birçok yeni potansiyel ve dinamikle karşılaşacağımız muhakkaktır. Bölgede yeni bir anti-emperyalizmin doğuş müjdesini veren çok çeşitli ve güçlü emareler vardır. Bunlara şimdiden şahit oluyoruz, savaş boyunca daha fazla şahit olacağız.
Kaynak: Sendika.org
