İran, katliamcı ABD ve soykırımcı İsrail’e karşı varlık yokluk mücadelesi veriyor. Süreç olmak ya da olmamak denklemine girmiştir. 1979 devrimi sonrası Humeyni iktidarından bugüne verili çizgide ısrar eden İran yönetimi, sonuna kadar direnecektir. Hatta ABD, İsrail tarafından yapılacak bir ateşkes çağrısını kabul etmeyebilir. Çünkü böylesi bir çağrının arkasından 12 gün savaşlarından sonra bugün yapıldığı gibi kapsamlı bir saldır tekrarlanabilir ve İran bunu engellemeye, gelecekte savaş ve saldırı tehdidi olmadan masaya oturmayı hedefleyecektir. Savaşın ilk altı gününde görüldü ki, İran bir iki haftalık değil, daha uzun vadeli bir savaşa kendisini hazırlamış. Saldırının ilk gününde ruhani liderini, savunma bakanını ve genelkurmay başkanını kaybetmesine rağmen, saldırılara cevap vermekte gecikmediği gibi ABD ve İsrail’e etkili vuruşlar yaptı. Binlerce yıllık bir devlet geleneğine sahip olan İran; liderler gelir, liderler ölür ama esas olan devlette ve sistemde sürekliliktir ilkesi temelinde kendisini kurumlaştırmıştır. Savaşın gelişme seyrini ve yakın gelecekte neler olabileceğini öngörmek için İran’ın devlet sistemine daha yakından bakmak gerekiyor.
İran’da sistem Humeyni iktidarı sonrasında iki temel kolon ve onları destekleyen güçlü kurumsal yapılar üzerine kurulur. Bu en temel iki kolon ideolojik siyasal hattı belirleyen ve toplumda rıza üreten Ayetullahlar hiyerarşisi ve onun en üstünde “Uzmanlar Meclisi”dir. Ruhani lider bu kurum tarafından seçilir. İkinci temel kurum ise Devrim Muhafızları Ordusu’dur. Bu ordu ideolojikleşmiş politik askeri bir güçtür. Bu İran silahlı kuvvetleri, istihbarat teşkilatı ve birçok yan örgütlenme ile desteklenmektedir. Milli Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı Devrim Muhafızları Ordusu’ndan gelir. Uzmanlar meclisi ve onun altındaki hiyerarşinin ekonomik gücünü ve doğrudan denetlediği bir ekonominin olup olmadığını bilmiyoruz ama Devrim Muhafızları Ordusu’nun İran ekonomisinin yaklaşık %40’ını kontrol ettiği birçok kaynak tarafından iddia ediliyor. Sistemin ideolojik siyasal çizgisini belirleyen kapitalist üretim ilişkisi ile uyumlu hale getirilen Şii İslam ideolojisidir.
Bu çizgi iktidara geldiği günden itibaren Batı emperyalizminin başını çeken ABD’yi ve onun bölgedeki soykırımcı, saldırgan gücü olan İsrail’i cepheden karşısına aldı. İdeolojik siyasal etkisini kendi ülkesi ile sınırlamadı. Özellikle Şii nüfusun yoğun olduğu ülkelerin hepsinde Şii İslam ideolojisi temelinde örgütlenmeler geliştirdi. Bunları gücü yettiği ölçüde destekledi. Bölgede oluşan siyasal boşlukta İran’ın etkisi bu temelde artmaya başladı. Örneğin Irak’ta bugün başbakan ve cumhurbaşkanının belirlenememesinde ABD kadar İran’ın da belirleyici etkisi vardır. Lübnan’da ciddi darbe almasına, Suriye’de kapsamlı bir yenilgi yaşamasına rağmen bölgedeki bu ideolojik siyasal etkinin küçümsenemeyeceği açıktır. Bugün ülkelerindeki ABD üslerini İran saldırısında kullandıran ülkelerde küçümsenmeyecek Şii nüfusun olduğunu öğreniyoruz. Örneğin Irak nüfusunun ağırlıklı bölümü Şii’dir. Irak üzerinde egemen siyasal iktidarı ne kadar temsil ettiği tartışmalı olsa da Irak meclisinin belirleyici güçlerinden biri Şii temsilidir. Elbette bunların İran ile ilişkileri incelemeye ve tartışmaya açıktır.
Katliamcı ABD ve Soykırımcı İsrail her ne kadar şok ve ağır hava saldırılarıyla olabilecek en kısa zamanda mevcut İran yönetimini teslim almak üzere bir plan yapmış olsa da İran bu savaşı daha geniş alana ve kısmen daha uzun bir zamana yayarak kendi savunmasını geliştirmeyi hedefledi. Bugün birçok araştırmacı, analist bölge üzerine konuşurken İran’ın bu savaşta hem mühimmat hem de dayanma gücü olarak ABD ve İsrail’den daha uzun süre devam edebileceğini söylüyor. Diğer taraftan Batı emperyalizmi topyekûn bir iktidar değişikliği istemiyor. Verili iktidarın bir biçimde sürmesi, ancak Batı emperyalizmine tam bir teslimiyeti hedefleniyor. Bölge dengeleri itibariyle bunun gerçekleşme şansı oldukça düşüktür.
Özellikle Rusya ve Çin acısından İran’ın direnmesi oldukça önemli hale gelmiştir. Ukrayna savaşı akabinde bütün Batı emperyalist kampı Rusya’ya karşı Ukarayna’nın yanında yer alıp, silah ve mühimmat dahil her türlü desteği verirken, Rusya’ya yönelik birçok ekonomik siyasal yaptırım uygulamıştır. İran’ın teslim olup Batılı emperyalist kampa geçmesi halinde Rusya için koşulların çok daha ağırlaşacağı açıktır. Diğer taraftan stratejik savunma değil ama stratejik iş birliği anlaşması gereği Rusya “uluslararası hukuka” dayanarak İran’a askeri, lojistik ve istihbarat başta olmak üzere destek vermeye devam ederken, İran’ı destekleyen diplomatik faaliyetler yürütecektir. İki ülkenin yaptığı stratejik iş birliği anlaşması zaten bunu öngörüyor. Savaşın ilk gününden itibaren Rusya Devlet Başkanı Putin, saldırıda kullanılan ABD üstlerinin olduğu Körfez ülkelerinin liderleri ile görüşmeler yaptı. Saldırıların durdurulması için aktif diplomatik destek verildiği de söylenebilir.
İran Çin ilişkileri açısından durum kısmen Rusya gibidir. Çin bugün dünyanın en hızlı büyüyen, Batı emperyalizminin hiçbir alanda rekabet edemediği bir güçtür. Ekonominin tüm alanlarında kendisini yenileyip geliştiriyor. Batı emperyalizmi ile hem ekonomik ticari faaliyetler yapıyor hem ortak yatırımlar gerçekleştiriyor hem de onların karşısında kendi teknolojik gücünü yeniliyor. Ekonomik olarak İran’ın en büyük destekçilerinden birisidir. Diğer taraftan yakın zaman önce İran ile ekonomik, siyasal, kültürel ve askeri alanları kapsayan stratejik bir işbirliği anlaşması imzaladı. Çin’in İran’a ne tür destekler verdiğini kamuoyuna açık olarak öğrenemeyebiliriz. Buna rağmen Faik Bulut, 1 Mart tarihinde katıldığı İlke TV programında şu bilgiyi veriyor: “Çin, ABD’nin F-35 uçaklarının hepsini atlatarak muhtemelen lojistik destek taşıyan yaklaşık on, on beş nakliye uçağını İran’a indirebildi.” Bu, küçük ama Çin’in İran’a yaklaşımının anlaşılması açısından önemli bir örnektir.
Özellikle son yıllarda daha görünür olan Çin’in artan siyasal ekonomik etkisi Batı emperyalizmini ciddi şekilde kaygılandırıyor. Batı emperyalizmi Çin’i şimdiye kadar bir rakip olarak görürken, Trump başkanlığı akabinde karşıt güç olarak tanımlamaya başladı. Yani rekabet edilecek bir güç değil, mücadele edilmesi gereken güç olarak değerlendiriyor. Çin, ABD ve İsrail’in saldırısını şiddetle kınamıştır. Bugün savaşın bütün şiddetiyle sürdüğü koşullarda Çin ve İran ilişkileri hakkında fazla bilgiye rastlanamıyor.
Bu koşullarda İran savaşın beşinci gününde neler yapabileceğini önemli ölçüde gösterdi. Saldırıların akabinde İran ABD üslerini ve bölgede konumlandırdığı askeri noktaları ve İsrail’i etkili bir şekilde vurdu. İsrail’in demir kubbesi kevgire çevrildi. Bugün İsrail İran füzelerini engellemek için hem çok fazla mühimmat kullanmak zorunda kalıyor hem büyük ekonomik bedel ödüyor. İran’a yönelik önceki saldırıda kullanılanın üç katı fazla hava gücü kullanılmasına rağmen İran misillemeleri etkisizleştiremiyor. İran’ın bu savaşa ABD ve İsrail’den daha uzun süre devam ettirebileceği birçok uzman tarafından öngörülüyor. Katliamcı ABD ve soykırımcı İsrail savaşta kural kaide tanımadan, sivil kitleleri hedef alırken, Tahran’da hastaneler vurulurken, İran ısrarla askeri hedefleri vuruyor. Özellikle Katar, Kuveyt, BAE ve Bahreyn’deki ABD’nin bölgeyi kontrol eden radar ve iletişim sistemleri olan üsleri etkili vuruluyor. Birçok haber kanalı ve analist bu radar üslerinin ciddi hasar gördüğünü ve ABD’nin kısmen radar iletişim ve kontrol sisteminin köreldiğini savunuyor. Katar’daki El Udeyt hava üssünde bulunan erken uyarı radarını İran büyük ölçüde etkisiz hale getiriyor. Bu erken uyarı radarının 1.1 milyar dolar olduğu söyleniyor.
Araştırmacı gazeteci Fehim Taştekin, YouTube kanalı üzerinden yaptığı yayınlarda oldukça ayrıntılı bilgiler aktarıp, yorum yapıyor. Taştekin, New York Times gazetesini kaynak göstererek şunları aktarıyor: “İran en az yedi ABD askeri tesisinde iletişim ve radar altyapısına zarar verdi. Bahreyn’de 5. Filo karargahında uydu iletişim terminalleri hasar gördü ya da imha edildi. Bunlara ABD ordusunun gerçek zamanlı iletişim kurmasını sağlayan radarlar. Kuvvet’teki Arif Can üssündeki en az üç radon hasar aldı ya da imha edildi. Kuvvet’teki Ali El Salim hava üssünde uydu iletişim altyapısı hasar gördü ya da imha edildi. Benzer şekilde BAE’de balistik füzeleri izleyen, takip eden radar sistemleri hedef alındı. Riyad’da ABD elçilik binası vuruldu. Bu misillemeler karşısında ABD Lübnan ve Kuvvet’teki elçiliklerini kapattı. En önemlisi Sudi Arabistan’da ABD istihbarat teşkilatının istasyonu vuruldu.” İran saldırılarında ABD’ye ait hedefleri vuruyor. Bunlar dışında körfez ülkelerinden ikisinde büyük petrol şirketlerini vurdu ve bunların faaliyetleri durduruldu. İran, ABD ve İsrail ile savaşıyor ve hangi ülkede olursa olsun vurduğu bu iki güç oluyor. Güney Kıbrıs ve Girit’teki hava üslerine saldırı da ABD’ye yönelik saldırılardır.
Kritik ve önemli bir soru: Eğer bu savaştan ABD ve İsrail geri çekilmek zorunda kalırsa, İran sadece bir ateşkese evet demeyip bazı şartlar öne sürerek ateşkese razı olursa, bunun etki ve sonuçları neler olabilir? Böyle bir ihtimal görülmediği gibi bu soru akıllara ziyan olarak görülebilir. Bütün planlar ABD ve İsrail’in son tahlilde başarılı olacağı üzerine kuruluyor. Oysa İran’ın teslim olmayıp el yükselttiği koşulların oluşması durumunda muhtemel ne tür gelişmeler yaşanabilir? Her güç girdiği savaştan en azından kazanımla çıkmayı hedefleyecektir. İran’ın da böylesi bir hedefinin olacağı açıktır.
Değişmez bir gerçek var ki, Bu savaşın en ağır bedelini İran halkları ödeyecektir. İran’daki rejim iktidarlaştığı günden bu yana bir yandan kendi toplumuna karşı örgütlenmiş, emekçi halklara ve işçi sınıfına, onun siyasal temsilcilerine şiddetle saldırmıştır. Rejimin Batı emperyalizmi ile girdiği savaş İran halklarının savaşı değildir. Diğer taraftan Batı emperyalizminin İran saldırısı sadece rejime değil, bir bütün olarak İran halklarına yönelik bir saldırıdır. İran’da ulusal kimliklerin ve işçi sınıfı dinamiklerinin alması gereken tutum, yürütmesi gereken mücadele çizgisi bu yazının bilerek eksik bıraktığı bir konudur. Bu konu başka bir yazı ile tamamlanmak zorundadır.
