Venezüella’dan Halep’e, küçük korsanlar büyük korsanların izinde! – Mehmet Turan

Halep’te, uzun yıllardan beri orada yerleşik bulunan Kürtlerle, Afrin’den göç ettirilen Kürtlerin birlikte yaşadığı Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahalleri, TSK silahlarıyla donanmış 42 bin kişilik HTŞ ve SMO çetelerinden oluşan selefi faşist Şam ordusu tarafından “askeri bölge” ilan edilerek kuşatılmış, IŞİD çetelerinin de katılımıyla gerçekleştirilen saldırılarda beşinci günün sonunda YPG’ye bağlı Asayiş Güçleri, SDG’nin çağrısıyla bölgeyi silahlarıyla birlikte terk etmişti. Geride 300 esir, 100’e yakın yaralı ve içlerinde komuta düzeyinde iki savaşçı olan 30’ya yakın şehit kaldı. Öte yandan bölgede yerel halk meclisinin önde gelen üyeleri de dahil olmak üzere yüzlerce kişinin kaçırıldığı ya da kayıp olduğu açıklanmakta.

Mazlum Abdi, bölgenin uluslararası arabulucular gözetiminde boşaltıldığını, sivillerin güvenliğinin sağlanacağını söylerken, sosyal medyaya yansıyan görüntülerde katledilen bir kadın savaşçının “Allahu Ekber” nidalarıyla bir binanın tepesinden aşağıya atıldığı, sivil halkın duvar diplerine diz çöktürülerek işkencelere, hakaretlere ve her türlü aşağılanmaya tabi tutulduğu görülüyordu.

SDG güçlerinin “Şexmeqsud’a saldırıyı ilk Suriye basını değil, dış basın verdi” açıklaması, saldırının içeride değil dışarıda yüksek istihbarat ve diplomasi alanında planlandığını gösteriyor.

Tüm bunların, Paris’te HTŞ ve İsrail görüşürken ve AB yöneticilerinin Şam’da olduğu bir sırada gerçekleşmesi emperyalist koalisyonun selefi faşizmin yanında yer aldığını göstermesi açısından gayet önemlidir. Kuşatma sürerken Colani’nin Barzani’yi arayarak Kürtlerin Suriye’nin eşit vatandaşları olduğunu söylemesi ise “ağzına bir parmak bal çalması” olarak değerlendirilmeli. Ama çok daha önemlisi, kuşatmadan bir gün önce 4 Ocak tarihinde DSG-Şam entegrasyon görüşmeleri esnasında Dışişleri Bakanı Şeybani’nin -kendisi Hakan Fidan’ın sözünden çıkmayan biridir-, toplantı salonuna girerek kendi savunma bakanı ve istihbarat şefini dışarı çıkartarak toplantıyı bitirmesidr. Buna elbette “masa devirmek” denir. Bunu gazeteci Amberin Zaman’ın geçtiği özel bir haberden öğreniyoruz. Masada ilerleme kaydedilirken bunun sabote edilmesi ve ardından kuşatmanın başlaması gayet planlı bir eylemin var olduğunu, bunda TSK ve MİT’in başrol oynadığını gösteriyor.

Venezüella’dan Halep’e küçük korsanlar büyük korsanların ayak izini takip ediyor. Maduro’nun sarayına yapılan baskınla, Şeybani’nin uzlaşma masasını devirmek için yaptığı baskın ve Halep’in tanklarla, SİHA’larla kuşatılması arasında siyasi olarak hiçbir fark yok. Kuvvet kullanmam gerekirse, kullanarak istediğimi alırım mantığıdır bu. Neye mal olursa olsun, yeter ki isteyeyim!

PKK’nin İmralı süreci tamamlanmadan Suriye’deki “kontrol haritasının” değişmesini istemediği bilinse de Halep konusunda son kararı SDG’ye bıraktığı görülüyor. SDG’nin elinde 10 Mart Mutabakatı gibi uluslararası meşruiyeti olan bir belge varken, ABD’ye rağmen Halep’te sonuna kadar direnme seçeneğini uzun vadede riskli bulduğu anlaşılıyor. Oysa geçen yıl 1 Nisan’da imzalanan mutabakatta Asayiş Güçleri Suriye iç işlerine, yerel Kürt Meclisi de kent yönetimine katılacaktı. HTŞ, ilerleyen zamanda mahallelerde uyguladığı ekonomik abluka ve faşist baskılarla asıl amacının bu bölgedeki Kürt nüfusun göç ettirilmesi olduğunu ortaya koydu. Dürziler nasıl ki Suveyda’da toplanmışlar, Nusayriler nasıl ki Akdeniz kıyısına doğru çekilmişlerse, Kürtler de demografik olarak yoğunlukta oldukları ülkenin kuzeydoğusuna doğru gitmeliydiler! Başkent Şam ve merkeze yakın Hama, Humus, Halep gibi gelişmiş şehirler HTŞ’nin hâkimiyetinde sadece Sünni Arapların yaşadığı bir coğrafya olmalıydı! Halep kuşatması Kürtlerin sadece Rojava ’da yaşayabilecekleri konusunda bir emperyalist mutabakatın olduğunu gösteriyor. Bu anlamda Suriye’de coğrafi-demografik haritanın uluslara, dinlere ve mezheplere göre temerküze tabi tutulduğu anlaşılıyor. Bu elbette geçmişi Sykes Picot’a kadar uzanan sömürgeci bir taksim planıdır. Zamanında Fransızlar değil miydi Suriye’nin güneyinde bir “Alevi devleti”, merkezinde bir “Sünni devleti”, kuzeyinde bir “Dürzi devleti” ve kalan diğer bölgelerde beş ayrı otonom bölge planını hayata geçirenler!

TC, pratikte hiç gerçekleşmemiş olmasına rağmen SDG-İsrail İlişkisini kendisi için büyük bir tehdit olarak görüyor. Öte yandan daha dün, “aman HTŞ bir yanlış yapmasın” diyerek destek kuvvet olarak Paris’e gönderilen Hakan Fidan gözetiminde HTŞ ile İsrail’in uzlaşmasını alkışlıyor. TC, İsrail’in Kürtlerle yakınlaşmasını kendisi için büyük bir tehdit olarak görürken, HTŞ’nin İsrail ile dost olmasını destekliyor. Bundan amacı Suriye’nin güneyinin İsrail’in etkinlik alanı olarak kalması, kendisinin de Kuzey Suriye’nin efendisi olarak kabul edilmesidir. Kaldı ki İsrail, Suriye’de kendi güvenliği sağlanana, kendi özel istekleri yerine getirilinceye kadar HTŞ-SDG entegrasyonunun geciktirilmesinden yana. Bu konuda TC ile aynı safta yer alıyor.

Kuzey Suriye’nin Türk Devleti kontrolündeki alanları, Afrin, el-Bab, Azez, Cerablus, Cinderes, Tel Abyad ve Resulayn gibi şehirler dâhil olmak üzere 1000’den fazla yerleşim birimini kapsayan 8.835 kilometrekarelik bir alandan oluşmaktadır. TC bu işgal alanlarını artık nerdeyse kendi toprağı olarak görmekte, uzun süre buralardaki varlığını sürdürmeyi planlamaktadır. Bazıları TC’nin Türkiye’de bir “çözüm süreci” yürütürken Suriye’de nasıl olur da böylesi bir Kürt düşmanlığı yaptığını bir çelişki olarak görebilir. Ama aslında ortada bir çelişki yoktur. TC, Türkiye ve Suriye’deki Kürt meselesini farklı muhteva ve farklı aşamada olmalarına rağmen ayrı ayrı değil, birleşik kaplar misali birlikte, iç iç ele almaktadır. TC, Türkiye’de Kürtlere verilecek ödünlerin Suriye Kürtlerinin elini rahatlatacağını ve tersinden Suriye’de SDG’nin her kazanımının Türkiye Kürtlerinin mücadelesini yükselteceğini bildiği için her iki tarafı dengede götürmek istemektedir. Bunu nereye kadar sürdüreceği ise meçhuldür! İlanihaye bu dengeyi sürdüremeyeceği çok açıktır. TC’nin Türkiye’deki “çözüm sürecinin” merkezine SDG’nin Şam Ordusuna bireysel olarak entegre olmasını koyarak Suriye Kürtlerinin nerdeyse teslimiyetini istemesi, sadece zaman kazanmaya yönelik bir taktik değildir, özünde atların önüne arabayı koyan, çözümsüzlüğü dayatan bir anlayıştır. Türkiye’de DEM parti, sol muhalefet ve devrimci komünistlerin üzerinde en fazla durması gereken, en fazla teşhir etmesi gereken mesele budur. DEM parti ve devrimciler Kürt meselesinin çözüm merkezinin Suriye değil, Türkiye sahası olduğunu yüksek sesle haykırmalıdırlar. Rojava’nın kazanımlarına bağlı kalarak ama egemenlerin “çözüm sürecini” Suriye sahasındaki gelişmelere göre dizayn etme girişimlerine de karşı durmalıdırlar.

TC, Suriye’de Kürtler dışında farklı halkların, farklı siyasi aktörlerin var olduğuna aldırmaksızın bu ülkeyi ayrı bir devlet ve coğrafya olarak görmekte çok zorlanıyor, Kürtlerin yaşadığı kuzeydoğu bölgesini adeta kendi uzantısı olarak işaretliyor. Bu anlamda Misak-ı Milli sınırları içinde geçmişte Ermenilere ve 1938’den sonra Kürtlere reva görülen İttihatçı politikaların Suriye’ye taşınmasından, bu ciddi tehlikeden hiç kimse bahsetmiyor! Oysaki bizzat TSK silahlarıyla donatılmış SMO çeteleri, geçmişte Ermenilere karşı örgütlenmiş İttihatçı çetelerin oynadığı rolün bir benzerini bugün Suriye’de Kürtlere karşı oynamaktadırlar.

Türk Dışişleri ve Milli Savunma Bakanlığı’nın kuşatma öncesi “Suriye’de tek devlet, tek ordu” diyerek selefi faşizmine desteğini sunarken Türk medyası da bu seferberliğe koşa koşa katıldı. İçinde ‘solcu’ Cumhuriyet gazetesinin de olduğu Türk medyası, “Şam ordusu SDG’li teröristleri kuşattı”, “Suriye PKK’sı Halep’ten atıldı”  başlıklarıyla AKP-MHP hükümetine desteğini sunmakta gecikmedi. Kürtler söz konusu olunca Cumhuriyet gazetesinin gözünde selefi cihadist HTŞ, birdenbire “Şam Ordusu” olmuştu! Şeriata, radikal İslam’a karşı sözüm ona en doktriner muhalefeti yapan bir gazetenin söz konusu Kürtlük olunca, hatta bu Kürtlük laik, modern ve sosyalist bir Kürtlük olmasına rağmen, sırf Kürtlere karşı mücadele ettiği için Sünni İslam’ın en bağnaz en gerici biçimi olan selefilikten yana tavır alması gerçekten de çok istisnai bir sömürgeci anlayış olarak görülmelidir. Nerede bir Kürt varlığı varsa o TC’nin bekası için bir tehlikedir! Herhangi bir varlığın hareket tarzı veya eyleminden dolayı değil de bizzat o varlığın kendisinin tehdit olarak algılanmasıyla karşı karşıyayız. Amerikan polisinin “keşke hiç var olmasalardı” dedikleri Afroamerikalıları potansiyel bir düşman olarak görmesi gibi.

Naziler Yahudi ırkını reddetmiyorlardı, varlıklarını kabul ediyorlar ama insan soyunu bozan en aşağı ırk olarak görüyorlardı. O yüzden toplumdan temizlenmeleri gerektiğine inanıyorlardı. Bir insanı, “doğuştan gelen varlığınla bu dünyayı kirletiyorsun” diyerek öldürmek mi yoksa doğuştan gelen varlığını inkâra zorlayarak bunu kabul etmediği için öldürmek mi? Hangisi en aşağılık öldürme biçimidir? Bir Yahudi, Yahudi olduğu için öldürülüyordu. Bir Kürt ise Kürt olduğu için değil Kürtlüğünü inkâr etmediği, Türklüğü kabul etmediği için hakarete, işkenceye uğruyor, hapislere atılıyor, yargısız infaza tabi tutuluyordu. Sonuçta Yahudi olduğu için öldürülen Yahudi’den dünyanın başına bela olan Siyonizm ortaya çıkarken, Türk olmayı kabul etmeyen Kürdün mücadelesinden dünyaya örnek olacak bir halk direnişi çıkmıştır. Şimdi Cumhuriyet gazetesinin –bir dönem hararetle desteklediği– Nazilerden çok daha ırkçı olmadığını kim iddia edebilir? Türkiye dışında Kürtleri sömürge rejimi altında tutan diğer üç ülkenin, İran, Suriye ve Irak’ın hiçbiri Kürtlerin dili, kültürü ve tarihiyle farklı bir ulus olduğunu reddetmemişlerdi. Kürtleri rejim karşıtı, “emperyalizmin işbirlikçisi” ya da “ayrılıkçı” olarak görmüşler ama kesinlikle ayrı bir ulus olduklarını inkâr etmemişlerdi. O yüzden TC sömürgeciliği, Ortadoğu’da Kürtler üzerinde yürütülen diğer sömürgeci rejimlerden çok farklı, istisnai bir sömürgeciliktir. O kadar ki, bugün Suriye’deki Kürtlere dahi, oranın farklı bir ülke olduğunu umursamadan kendi kafasında yarattığı ‘Kürtlüğü’ dayatabiliyor! Suriye’nin bir “Arap Cumhuriyeti” olarak kalmasında en çok ısrarcı olan da, HTŞ’nin bile lügatinde olmayan “tek devlet, tek ordu” söylemini dillendiren de yine odur!

Bundan bir ay önce, “Şara’nın ABD ziyareti Suriye’nin geleceği ve bu gelecek içinde HTŞ’nin rolü konusunda gayet önemli bir aşama olarak görülmeli.” demiş ve Kürt politik liderliğinin bu durumu önemsemesi gerektiğini belirtmiştik. Mazlum Abdi Duhok toplantısında, HTŞ’nin ABD ziyaretini kastederek “Aynı şansın bize de verilmesini istiyoruz” derken meselenin özünü, sürecin gidişatını ıskalamış oluyordu. HTŞ’nin Suriye’nin geleceğinde SDG’ye göre eşitler arasında birinci sıraya yükseldiğini henüz göremiyordu. SDG’de iyice yerleşmiş olan bir düşünce var, “ABD bizi HTŞ’ye göre daha kayda değer ve güvenilir bir güç olarak görüyor, keza onlarla IŞİD’le mücadeleye dayanan daha eski bir hukukumuz, hatta silah arkadaşlığımız var”, İşte bu anlayışın Halep kuşatmasıyla ne kadar tehlikeli bir yanılsama olduğu ortaya çıkmış oldu. SDG, ABD, İngiltere ve TC’nin, HTŞ’yi çok önceden İdlib’den sahaya sürmeye karar verdiklerinden beri Suriye’nin geleceğinde başat güç olarak seçildiğini yeterince çözümleyemedi. Kendisinin de, HTŞ ortaya çıktıktan ve meşru bir güce yükseltildikten sonra Suriye için verdiği onca şehide ve emeğe rağmen bölge denkleminde ABD tarafından giderek sınırlandırılmak isteneceğini öngöremedi.

HTŞ ve Colani’nin emperyalizm nezdinde hızla meşrulaşması:

24 Eylül 2025: Şara New York’ta BM Genel Kuruluna katılarak 58 yıl sonra burada konuşma yapan ilk Suriye lideri oldu.

10 Kasım 2025: Şara Beyaz Saray’da ağırlandı. IŞİD’e karşı ABD öncülüğündeki koalisyona katıldı.

19 Aralık 2025: Trump Suriye’ye yönelik Sezar yaptırımlarını kaldırdı.

4 Ocak 2026: DSG-Şam arasındaki entegrasyon görüşmelerinin Dışişleri Bakanı Şeybani tarafından sabote edilmesi.

5 Ocak 2026: Halep Kuşatması

7 Ocak 2026: İsrail ve Şam yönetimi Paris’te istihbarat paylaşımı, askeri gerginliğin azaltılması ve ekonomik işbirliğini içeren bir mutabakata imza attı.

9 Ocak 2026: Halep kuşatmasının ortasında AB Komisyon Başkanı ve Avrupa Konsey Başkanı Şam’da Şara’yı ziyaret etti.  

ABD’nin SDG ile olan ilişkisi Fırat’ın batısı ve doğusunda ciddi farklılıklar arz ediyor. ABD’nin Halep konusunda HTŞ’den yana tavır alması her iki taraf açısından ciddi bir kırılma yaratmıştır. Bundan sonraki aşamada SDG’den elinde tuttuğu petrol sahalarını devretmesi, santral ve barajların bulunduğu ve Deyrezor için bir ön cephe olan Tabka’yı ve en sonunda Fırat’ın doğusunda Arap aşiretlerinin ağırlıkta olduğu Rakka ve Deyrezor’dan çekilmesi istenebilecektir. Halep olayı SDG ile HTŞ arasındaki kan uyuşmazlığını bir kez daha kanıtlamasına rağmen ABD’nin her iki güçten entegrasyon sürecine devam etmelerini istemesi elbette hiç kolay olmayacaktır. Özellikle SDG açısından.

SDG’nin Halep sonrası Suriye üzerinde hegemonya savaşı veren büyük güçlerle girdiği “angajman” kurallarını değiştirmesi zorunlu görünmektedir. Gerek yeni uluslararası temaslar üzerinden, gerek başta Nusayriler olmak üzere Suriye’deki diğer ulusal ve dini azınlıklarla geliştireceği dayanışma ilişkileriyle, gerek büyük şehirlerde başta kadın ve gençlikle yürüteceği demokratik örgütlülüklerle ve gerekse sahada stratejik alanlarda gerçekleştireceği ön alıcı askeri mevzilenmelerle Suriye’nin inşasında yeni bir bağımsız duruş elzem gözükmektedir. Halep sonrası yeni bir reorganizasyon ancak bu şekilde gerçekleştirebilir. SDG bölge üzerinde hegemonik güçlerle yürüttüğü zorunlu angajmandan sıyrılarak Nuseyrilerle, Dürzilerle, Hıristiyanlarla, Ermenilerle ve laik modern Sünni kesimlerle devrimci bir angajmana girmelidir.

SDG, Halep sonrası, TC ve HTŞ ile olan mücadelesinde ABD’nin onu durdurmasına ya da yavaşlatmasına izin vermeden özgüce dayalı bağımsız bir yürüyüş yolu çizmelidir. Madem ABD’nin sadece Suriye’de değil Ortadoğu’nun tümünde Kürtlere olan ihtiyacı sürmektedir, o zaman Kürtlerin kendine karşı olan yerel ve bölgesel gericiliklere karşı mücadelesinde ABD nötr kalmak zorundadır. Bu anlamda ABD’nin Halep’te taraf olması, gelecek açısından Kürt özgürlük hareketlerinin elinin çok daha güçlenmesini beraberinde getirecektir. Getirmek zorundadır. Mesele bundan sonra TC ve HTŞ ile mücadele ederken ABD’yi sürekli nötr pozisyonda tutabilmektir. Kendi aleyhine hareket ettiğinde de buna karşı sesini yükseltmektir. Eğer ABD, başına 10 milyon dolar ödül koyduğu bir teröristi İsrail’in çıkarlarını savunması karşılığında Suriye’nin cumhurbaşkanı yapmakla kalmıyor, ülkedeki tüm ulusal azınlıkları katletmesine, belli bölgelerde temerküze tabi tutmasına göz yumuyorsa SDG açısından artık yeni bir taktik aşamaya geçilmesi zamanı çoktan gelmiştir. 

Suriye Devrimi’nin karakteri antifaşist, anti sömürgeci ve antiemperyalist bir demokratik devrimdir. Ülkede TC irredantist, sömürgeci bir güç, İsrail işgalci bir güçtür. ABD ve Rusya’nın ülkede askeri üsleri vardır. Petrol ABD’nin elindedir. Yeni kurulan bankacılık sistemi ve merkez bankası da ABD’nin mali oligarklarının eliyle kurumsallaşmaktadır. Ülkede eski rejimden kalma tarım ve ticaret burjuvazisi HTŞ’nin eline geçmiş, yeni palazlanan sanayi burjuvazisi ise ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği devletlerine bağımlı şekilde gelişmektedir. Suriye’de öncelikli görev emperyalizmin işbirlikçilerinin egemenliğine son vermektir. Yani, HTŞ’nin devrilmesi,  TC ve İsrail’in ülkeden kovulmasıdır. ABD emperyalizmi, tam bağımsızlık için mücadele veren Suriye halkları ve öncülerinin ancak son hesaplaşmada karşısına alacağı güçtür.

Mehmet Turan

12.01.2025