Suriye’de savaş ve diplomasi – Mehmet Turan

SDG 48 saat içerisinde elinde tuttuğu toprakların yüzde seksenini kaybetti!

Türkiye’nin Sözcü ve Cumhuriyet gazetesi çevresinde kümelenen laik, modern güçleri; HTŞ tarafından hapishanelerinden kurtarılan selefi faşistlerin birbirleri ile kucaklaşmalarını alkışlıyor!

HTŞ, bugün 11 yıl öncesinde İŞİD’in Rojava’da kadın savaşçılar karşısındaki hezimetinin rövanşını almak istiyor!

11 yıl önce İŞİD’e karşı mücadelesiyle insanlık adına bir zafer kazanan Rojava Kürtleri 11 yıl sonra Avrupa ve ABD tarafından İŞİD devamcısı HTŞ’nin hedefi yapılıyor!

İşte emperyalizm budur. Dün savaştığı güçlerle bugün ittifak yapıyor; dün aynı düşmana karşı birlikte savaştığı müttefiklerini “eski düşmanı yeni dostu”nun önüne atıyor.

Siyasette ayların veya yılların gerektirdiği mücadelelerin o ünlü tabirle “24 saat içinde” gerçekleştiğine tanık olmak çok nadir görülen bir olaydır. Ama işte Suriye’de buna şahit olduk. Suriye’de 1 hafta içinde meydana gelen beklenmedik, “şok” gelişmeler, siyasette 24 saatin aslında ne kadar uzun sürebildiğini olanca acımasızlığı ile bir kez daha göstermiştir.

Diplomaside kazandığınızı zannettiğiniz anda karşınıza yeni bir oyun çıkar ve böylelikle kısa bir süre sonra “akılcı” seçimlerinizin sizi aslında hiçbir zaman istememiş olduğunuz bir yere sürüklediğini görür ve tuzağa düştüğünüzü anlarsınız. Bu noktaya gelmemek için yapacağınız şey, bazı durumlarda beklenmedik biçimde davranmaktır. En çekici görünen seçeneklerden uzak durduğunuz zaman, kaybettiğiniz şeylerin karşılığında özgürlüğünüzü kazanırsınız.

Suriye’de Kürt hareketi nezdinde gerçekleşen tam da budur. SDG, ABD ile girdiği zorunlu angajmanların Suriye’de konjonktür değiştikten sonra onu hiç gözünü kırpmadan, çok büyük bir hızla 48 saat içinde feda etmesiyle bir anda kendini büyük bir boşluğun içinde bulmuş, ancak kısa sürede kendini toparlayarak, Suriye’de değişen savaş ve diplomasi gerçeğine göre aktif savunma durumuna geçmiştir.

Bu, tarihe baktığımızda sadece tek bir Kürt coğrafyasında değil, iki Kürt coğrafyasında birden, Türkiye ve Suriye Kürdistanı’nda aynı anda gerçekleştirilmek istenen en ciddi tasfiye süreci olarak görülmelidir. Bu anlamda Suriye’de SDG’nin TC’nin istediği çizgiye getirildiğine inanarak Türkiye’deki “çözüm süreci”nin önünün açıldığını düşünenler çok yanılıyor. Suriye’de Kürtleri düşman olarak gören bir siyasetin Türkiye’deki Kürt meselesinde samimi olabileceğine inanmak apolitik bir tutumdur. Kürtler Suriye’de düşman olarak görülürken Türkiye’de “kardeş” olarak görülemezler. Bu anlamda SDG’ye yönelik uluslararası komplo Türkiye’deki “çözüm” sürecini de akamete uğratmıştır. TC egemenlerinin farklı ülke dinamikleri olmasına rağmen SDG’yi sürekli Türkiye’deki çözümün önündeki en büyük engel olarak lanse etmesi çok bilinçli, sinsi bir planın açık siyasetteki bir görüntüsüydü. Açık siyaset arenasında bu görüşler dile getirilirken, istihbarı alanda ABD, İsrail ve HTŞ ile topyekûn tasfiyeyi içeren asıl maksata yönelik bir planlama yürütüldüğü bugün tüm çıplaklığıyla açığa çıkmıştır.

1946’da Kadı Muhammed’in idamı ile sonuçlanan Mahabad Kürt Cumhuriyeti, 1975’te Cezayir antlaşmasıyla Molla Mustafa Barzani’nin İran ve ABD tarafından Irak karşısında yalnız bırakılması, 2017’de Güney Kürdistan’da yapılan bağımsızlık referandumunun ABD tarafından tanınmaması, 2018 ve 2019 yıllarında TC’nin Barış Pınarı ve Zeytin Dalı harekâtlarına ABD tarafından göz yumulması ile tarihi Kürt şehri Afrin’in düşürülmesi ve sonunda bugünkü durum.

Kürt halkı, Ortadoğu ve Avrupa’da jeopolitik olarak çok avantajlı olduğunu düşündüğü bir zamanda emperyalist koalisyon tarafından hiç beklemediği bir komplo ve tasfiye süreciyle karşı karşıya kalmıştır.

ABD’nin, Obama, Biden ve Trump’ın ilk döneminden beri Rojava Kürtlerine yaklaşımı “siyasal olarak tanıma”dan ziyade özellikle İŞİD’e karşı mücadelede güçlü bir ortaklık şeklinde, yani sadece güvenlik ekseninde olmuştur.

Artık ortada ne SDG ne de 10 Mart Mutabakatı kalmıştır. Sahada, Rojava Özgürlük Hareketi ve onun öz gücüne dayanarak Suriye’de yürüteceği yeni bir mücadele alanı vardır. ABD 2014 yılından beri Rojava Kürtleriyle sürdürdüğü ittifak siyasetini Esad’ın düşürülmesinden sonra yavaş yavaş sınırlandırmaya başlamış, Golani’yi iktidar yaptıktan sonra Kürtlerle olan ortaklık siyasetinin gereksizleştiğine karar vermiştir.

SDG Esad’ın düşürülmesinden sonra haklı olarak yıllar boyunca verdiği mücadelenin kazanımlarını korumak istemiştir. İç savaş ve İŞİD’e karşı kazanılan zafer sonrası Suriye’de kendi siyasi, askeri ve demografik gücünün ötesinde bir üstünlük kazanmış olması, bizzat yürüttüğü mücadelenin yanı sıra ABD’nin bölgedeki varlığının dolaylı bir sonucuydu. Neticede çok da arzulamadığı, kendi haklarının ötesinde zengin bir siyasi-ekonomik vasatla karşı karşıya kaldı. Özellikle petrol ve doğal gaz sahaları, Fırat nehri üzerindeki barajlar daha çok ABD’nin etkisi ile onun kontrolüne geçen geçici kazanımlardı.

Bu noktada HTŞ’nin ABD ve İngiltere tarafından Suriye denklemine bir başrol oyuncusu olarak dâhil edilmesi, sahadaki oyunun kurallarını değiştirmiştir. ABD, Irak ve Afganistan savaşlarından çıkardığı derslerle Ortadoğu’da daha önce mücadele ettiği selefiliği bu sefer legalize ederek kendi kontrolünde bir araç olarak kullanma kararı almıştır. Bu konuda Suudi Arabistan kefil olmuştur. Suriye sahasındaki yeni oyuncunun HTŞ olmasına bu şekilde karar verilmiştir. Türkiye’de Hizbulkontra nasıl ki HÜDA-PAR şeklinde yasal bir partiye dönüştü ise, hatta meclise kadar girdiyse, İŞİD de HTŞ eliyle legalize bir selefilikle Suriye’nin başına geçirilecektir. ABD, İngiltere, İsrail ve TC’nin ortak bir kararıdır bu. SDG’nin buna pek ihtimal vermediği anlaşılıyor. İhtimal verse bile, bunun kendi tasfiyesi üzerinden gerçekleştireceğini hiç düşünmediği, son gelişmeler karşısında yaşadığı duygusal şoktan görülüyor. Oysa ABD’nin Suriye’de Kürtlerin yanında yer almasını gerektiren tüm koşullar bir bir ortadan kalkmıştı:

– Ortadoğu ve Suriye’de ABD’ye karşı olan, Rusya ve İran’ın desteğini almış Beşar Esad düşürülmüştü.

– Suriye’de Esad’ın düşmesiyle Rusya ve İran’ın ülkede ABD ve İsrail Siyonizmi karşısındaki ağırlığı ve siyasi-askeri etkisi ortadan kalkmıştı.

– İsrail, Suriye sahasında askeri şiddet yoluyla, Golani’nin sarayını bombalayacak kadar ileri giderek kendi güvenliği sağlanmıştı.

– İŞİD’e karşı mücadele ve İŞİD hapishanelerinin devralınmasında TSK ve HTŞ çok istekli görünüyorlardı.

– ABD ve İsrail açısından Ortadoğu’daki Şia eksenine son ve güçlü bir darbe vurulmasında Suriye’de radikal bir Sünni gücün yaratılması gerekliliği, buna karşı çıkabilecek tüm muhalif güçlerin ortadan kaldırılmasını gerektiriyordu.

Bu koşullarda ABD’nin SDG’ye eskisi kadar ihtiyacının kalmadığı ortadaydı. ABD giderek SDG’nin kendisi açısından hem ekonomik hem de siyasi olarak pahalıya gelen bir güç olduğunu düşünmeye başladı. SDG, ABD açısından artık gereksizleşen bir güç olarak görülmeye başlandı.

Kadı Muhammed ve Barzani’den Barış pınarı, Zeytin dalı harekâtlarına ve Güney Kürdistan’da 2017’de yapılan bağımsızlık referandumunu tanımamasına kadar, ABD’nin tarihte Kürtleri yüz üstü bırakmasının bir tekrarının yaşanacağı, hem de bunun 24 saatlik bir zaman diliminde gerçekleşeceği elbette düşünülmesi ve öngörülmesi nerdeyse imkânsız bir komploydu. Özellikle Barzani taraftarı Kürt burjuvazisinin İsrail’in tüm bu gelişmelerde sessiz kalması hiç beklemedikleri bir durumdu. Oysa İsrail, Paris toplantısı ile HTŞ’nin kendisi için bir tehdit olmaktan çıkmasını sağlamış hatta bu selefi gücün ileride Irak’taki Haşdi Şabi gibi Şii güçler ve İran’a karşı bile kullanılabileceğinin hesaplarını yapmaya başlamıştır.

Kürt burjuvazisinin Esad düşürüldükten sonra İsrail ile geliştirmeye çalıştığı tüm işbirliği ve dayanışma politikaları boşa düşmüştür. İsrail Kürtlerle değil TC ve selefi faşizmle işbirliği yapmıştır. Kendi uzun vadeli bölgesel güvenliği ve ekonomik çıkarları için bunu uygun görmüştür. SDG ve Mazlum Abdi’yi “İsrail işbirlikçiliği” ile suçlayan Devlet Bahçeli bu tasfiye sürecinde Hakan Fidan ve ekibinin İsrail ile yürüttüğü faaliyetleri görmezden gelmiştir. Oysa SDG İsrail’in Suriye siyasetinin sadece dolaylı, objektif etkilerinden yararlanmış, İsrail devletiyle hiçbir organik ilişkiye girmemiştir. TC, SDG’yi sürekli İsrail ile olmayan muhayyel bir ilişki üzerinden suçlamıştır. İsrail ile Kürt karşıtlığı temelinde asıl ilişki geliştiren ise kendisi olmuştur.

TC’nin Gazze’yi yerle bir eden, taş üstünde taş bırakmayan, bölgeyi ceset tarlalarına dönüştüren İsrail’e karşı olan tüm o hararetli propagandası, Erdoğan’ın ağzından dökülen o ateşli salvoları Hakan Fidan tarafından derin dondurucuya konulmuş, İsrail’in dünyaya hediye ettiği “Gazzeleşme” konseptine onay verilmiştir. Eşrefiye ve Şeyh Maksut kuşatmasında TSK’nın HTŞ’ye “her türlü yardıma hazırız” derken kafasında oluşturduğu strateji, Rojava’da gerekirse yeni bir Gazzeleşmeye kadar gidilebileceğine dair bir plandır.

Bizler Halep kuşatmasından sonra 10 Mart Mutabakatı’nın artık çöpe atılması gerektiğini tartışırken HTŞ’nin, ABD’nin göz yumması ve TC’nin aktif desteği ile bir anda Fırat’ın doğusuna geçtiğine şahit olduk! Bu sefer 18 Ocak tarihli Ateşkes metnindeki 14 madde ile karşılaştık. Thomas Barrack’ın öncülüğünde kaleme alınan bu yeni metin, SDG’nin tümden tasfiyesini, nerdeyse koşulsuz olarak Şam hükümetine teslimiyetini (entegrasyonunu!) öngörüyordu.

10 Mart Mutabakatı’nın 8 maddesine rahmet okutan bu yeni metin Kürtçeyi resmi bir dil olarak kabul etmiyor, 10 Mart Mutabakatındaki YPG/YPJ güçlerinin 3 tümen 2 tugay lafzını ağzına almıyor, savaşçıların “güvenlik taraması” ile bireysel olarak merkezi orduya katılımını ve Kandil kökenlilerin ise ülke dışına çıkarılmasını öngörüyor. Kobane’den ağır silahların çıkarılmasını, Mazlum Abdi’ye de kırıntı kabilinden Haseki valiliğini öneriyor. Son olarak Kobane, Kamışlo ve Haseke’de yerel polis teşkilatının Kürtlerden oluşabileceği söyleniyor. 18 Ocak, ademi merkeziyetçiliğe, federalizme ve özerkliğin tüm biçimlerine son veren tasfiyeci bir metin olarak öne çıkıyor.

Halep kuşatması ve katliamı 10 Mart Mutabakatı’nın sonunu getirmiştir.

Bu kuşatma ve katliamdan sonra SDG açısından 10 Mart mutabakatının anlamsızlaştığı ortadaydı. Ama ilerleyen günlerde görüleceği üzere bu sadece tasfiye savaşının bir prelüdüydü.

10 Mart mutabakatı ile HTŞ, SDG’ye bir nev-i “seninle Suriye’de yeni bir rejim kurulana kadar birlikte yürüme sözü veriyorum” demiştir. Ama sadece 3 gün sonra 13 Mart’ta teokratik-monarşik bir Anayasa ilan etmiştir. Elbette Kürtler ve diğer ulusal azınlıklar buna itiraz etmiş, tepkilerini ortaya koymuşlardır. Ama yapılan bu protestolar bu faşist anayasaya karşı sürekli bir mücadeleye dönüştürülememiştir. Mücadelenin asıl ekseni,  HTŞ Anayasası olması gerekirken çok kısa sürede gündemden düşmüş, 10 Mart Mutabakatı üzerinden yürümeye devam edilmiştir.

10 Mart Mutabakatı’ndan sadece üç gün sonra Şara’nın ‘Anayasa Bildirgesi’ yayımlaması tepkilere yol açmıştı. Esad rejiminin düşmesinin ardından Askeri Operasyonlar Komutanlığı sözcüsü Hasan Abdülgani, Baasçı Suriye Anayasası’nın yürürlükten kaldırıldığını duyurdu. Ardından 13 Mart’ta beş yıl boyunca geçerli olacak geçici anayasa Suriye’deki diğer halklar ve toplulukların hiçbirinin görüşü alınmadan bir oldubittiye getirilerek imzalandı. Suriye Geçiş Hükümeti, “Ulusal Müzakereler Kongresi” adıyla bir kongre toplayarak, “Halk Meclisi” seçimleri için hazırlıklara başladı. Ancak Kuzey ve Doğu Suriye Yönetimi’nin temsilcileri Şam yönetiminin bu adımlarını reddetti. Dürzi ve Alevi temsilciler de aynı şekilde itiraz etti.

Yeni Suriye Anayasası Nasıl bir Anayasa?

Yeni Suriye Anayasası, rejimin Türkiye’dekine benzer şekilde geniş yetkilerle donatılmış Cumhurbaşkanlığı sistemiyle yönetildiği bir başkanlık sistemi öngörmektedir. Bu anayasa, İslam hukukunu temel içtihat kaynağı olarak kabul etmektedir. Halk Meclisi, beş yıllık geçiş sürecinde geçici parlamento olarak görev yapmak ve yeni bir kalıcı anayasanın hazırlanmasını denetlemek üzere kurulmuştur. Cumhurbaşkanı, Halk Meclisi üyelerinin üçte birini seçmekte ve parlamento onayı gerekmeksizin Anayasa Mahkemesi’ne yargıç atamaktadır. Geri kalan üçte ikisi ise cumhurbaşkanı tarafından belirlenen bir komite aracılığıyla seçilmekte ve kendi belirledikleri, istedikleri kişiler görevlendirilmektedir.  Cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi’nin üçte birini seçmekle kalmıyor, geri kalan üçte ikiyi seçecek komiteyi de kendisi atıyor! Yani tüm yargıçları pratikte cumhurbaşkanı atıyor! Yargı böylece tümden yürütmenin hâkimiyetine girmiş oluyor. Halk Meclisi’nin üçte birinin halkın seçim tercihi dışında tutularak yine Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi, hiçbir ülkede görülmeyen ayrı bir garabettir. Anayasa, “cumhurbaşkanının dininin İslam olması” şartı ile Cumhurbaşkanlığını Arap ve Sünni İslam dışında başka bir etnik grup ve mezhebe kapatmış oluyordu. Anayasa, demografik ve dini geçmişlerine bakılmaksızın tüm vatandaşlar için eşitlik vaat ediyor, ama bu, cumhurbaşkanının Arap-Sünni olduğu koşullarda, hele ki geçmişi selefi olan bir lider varlığında çok da uygulanabilir bir madde değildir. Mevcut Suriye Silahlı Kuvvetleri profesyonel bir ulusal kurum olarak belirleniyor ve yetkisiz silahlı grupların bölgesel olarak var olması yasaklanıyor. Bu madde elbette SDG-YPG’ye yönelik konulmuştur. Suriye halklarının önüne konulan işte bu şekilde Suriye’deki halklar gerçeğini ve âdemi merkeziyetçiliği reddeden, merkezi bir diktatoryayı yasalaştıran, kadın haklarını şeriata göre kurgulayan teokratik-monarşik bir anayasadır.

Suriye’nin Esad sonrası inşa sürecinde HTŞ ve SDG arasında bağıtlanan 10 Mart Mutabakatı, imzalanmasından günümüze kadar neredeyse hiç gündemden düşmedi. İki taraf da sürekli olarak birbirlerini bu mutabakata uymamakla suçladı. 8 maddelik bu anlaşmanın içeriği neydi, gerçekte bu metne sadık kalmayan kimdi? Özellikle TC, SDG’yi bu mutabakata uymamakla eleştirmekten hiç geri durmadı. HTŞ ise inşa sürecinin belki de belkemiği olabilecek bu anlaşmayı pratikte sürekli ihlal ederken uluslararası diplomaside anlaşmadan yana görünmeye hep özen gösterdi.

SDG’nin mutabakatın uygulanmasına yönelik en büyük eksiği, TC ve HTŞ’nin anlaşmayı sadece SDG’nin silahlı gücünün henüz kurulmaktan çok uzak olan “Suriye Ordusu”na devretmesine kilitlemiş olmasını uluslararası kamuoyunda yeteri kadar teşhir edememesi olmuştur.

“Daha Şam’a dün geldiniz, kendi başınıza da değil, büyük güçlerin yardımı ve yol vermesiyle geldiniz, biz tüm bir iç savaş sürecinde ve IŞİD işgalinde buradaydık, hali hazırda sizden çok daha düzenli bir ordu yapımız var, bu ordu IŞİD barbarlığına karşı mücadele içinde pişmiş bir ordudur, hele bir durun, bu neyin acelesidir, siz önce çetelerden, Suriye ile hiçbir ilgisi olmayan yabancı savaşçılardan müteşekkil kendi askeri gücünüzü bir hizaya sokun” denilememiştir.

“Kaldı ki mutabakattan 3 gün sonra ilan ettiğiniz Anayasa ile Suriye’deki ulusal azınlıkların, dinlerin ve kültürlerin hak ve özgürlüklerine hiç aldırmaksızın şeriat hükümleriyle dolu, kadınları hiçe sayan, âdemi merkeziyetçilikten uzak monarşist bir anayasayı zorla Suriye halklarına dayattınız. Böylece mutabakatta gösterdiğiniz “cömertliği” anayasa ile geri almış olmadınız mı?” denilememiştir.

SDG, bu haklı söylemleri, diplomasi planında sürekli ve baskın biçimde gündemde tutmayı başaramamıştır. Bunda ABD ile girdiği “angajman” kuralları etkileyici olmuştur diyebiliriz. Böylesi bir anayasa ile 10 Mart mutabakatının hayata geçirilemeyeceğinin biliniyor olması gerekirdi. HTŞ ve SDG arasındaki, HTŞ ve diğer ulusal azınlıklar arasındaki kan uyuşmazlığının kısa sürede yerinden etmeler, psikolojik baskılar, fiziki işkenceler ve toplu katliamlarla ortaya çıkmasına rağmen, dahası bu katliamlara emperyalist koalisyonun ses çıkarmaması da düşünüldüğünde neden 10 Mart sürecine devam edildiği anlaşılmaz bir durumdur. Burada ABD’nin “sabredin, durumlar düzelecek” benzeri söylemlerle SDG’yi beklemeye ikna ettiğini tahmin edebiliyoruz. Oysa sahada olup bitenler, HTŞ’nin ABD’den aldığı meşruiyetle gerçekleşen şeylerdi. HTŞ iktidara yerleştikçe Aleviler, Dürziler ve en son Kürtler üzerindeki baskı ve katliamlarını artırması, onları sürgün ve temerküze tabi tutması, 10 Mart Mutabakatını salt SDG’nin silahsızlandırılmasına indirgemesini de kolaylaştırmıştır. SDG’nin bu gidişatı görse bile bağımsız politika geliştiremediği anlaşılıyor.

10 Mart Mutabakatı Sonrası;

– Alevilere, sonra Dürzilere yönelik katliamlar,

– Kürtlerin tüm bileşenleriyle Haseki’de gerçekleştirdiği “Ortak Tutum Konferansı” ve Güney Kürdistan Duhok’daki Konferansa yönelik ağır ithamlarda bulunulması,

– Şam yönetiminin tüm toplantılarda hiç değişmeyen aynı gerekçeyi “SDG’nin dağıtılmasını ve tüm güvenlik güçlerinin Suriye geçiş hükümetinin askeri yapılanmasına katılmasını” ön şart olarak sunması,

– Paris’e taşınan 10 Mart Mutabakatı toplantılarının sürekli TC tarafından sabote edilmesi, HTŞ’nin bu toplantılara “SDG’nin dile getirdikleriyle sahadaki tutumu arasında mutabakat konusunda çelişkili sinyaller var” gerekçesiyle katılmaması.

– Mutabakatın uygulanması için yıl sonuna kadar süre bulunduğunu söyleyen Şara, “Bu konuda iyimserim. Birkaç ay içinde bu dosya çözülecek. Suriye, topraklarının bir zerresinden bile vazgeçmeyecek. Devletin kanunları ve anayasası doğrultusunda herkesin hakkı korunacak”… Şam yönetimi bunları söylerken ne Kürtlerin haklarının tanıyor, ne ateşkesin sağlanması ve göçmenlerin güvenli dönüşü noktasında yükümlülüklerini yerine getiriyordu.

– HTŞ, Anayasa hazırlıkları, geçici hükümetin inşa edilmesi ve Halk Meclisi seçimlerinin örgütlenmesi gibi konularda devamlı merkezi inisiyatifle hareket etti. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni bu sürecin dışına itti. Türkiye mutabakatın ilerlemesinde sürekli olumsuz bir rol oynadı. Şam yönetimi sürekli TC’nin etkisi ile hareket etti.

Asıl tartışılması gereken teokratik-monarşist anayasa ve sahadaki sürgün ve toplu katliamlar olması gerekirken, tüm siyasi tartışma ve diplomasinin SDG’nin askeri entegrasyonuna kilitlenmesi, gelecek uğursuz günlerin bir habercisiydi.  

Suriye halkları ve dünya kamuoyu nezdinde asıl bu teokratik-monarşist anayasa teşhir edilmesi gerekirken Esad sonrası acil kaydıyla bir tür ateşkes özelliği taşıyan 10 Mart Mutabakatı’nın sürekli öne çıkarılması, bugünden bakıldığında emperyalist koalisyonun Kürtleri daha en baştan ketenpereye almak istediğini düşündürmektedir.

10 Mart, bilinçli olarak sürekli geciktirildiği için zamanla Kürt tarafının adeta bir prangası haline gelmiştir. 10 Mart her gündeme geldiğinde sanki bu mutabakat sadece bir maddeden oluşuyormuşçasına sürekli SDG’nin silahsızlandırılmasının akla gelmesi sağlanmıştır. Öyle bir noktaya gelinmiştir ki, uluslararası kamuoyu nezdinde 10 Mart denilince SDG’nin düzenli ordusunu lağvederek, bireysel silahlarıyla Şam ordusuna entegre olması akla gelen ilk şey olmaya başlamıştır.

Oysa 10 Mart 2025’te Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Abdi ile Suriye geçiş hükümeti başkanı Ahmet Şara arasında imzalanan 8 maddelik anlaşma, öncelikle Kürtlerin haklarını güvence altına almayı, kurumların entegrasyonunu, göçmenlerin dönüşünü, nefret söyleminin reddini ve IŞİD’e karşı ortak mücadeleyi öngörüyordu. Suriye Demokratik Güçleri’nin entegrasyonu, Suriye’de çatışmalar sona erip barış ortamının tesis edilmesiyle gerçekleşecek bir bütünleşme olması gerekirken; HTŞ, Türk Dışişleri’nin ve MİT’in yönlendirmesiyle zaman gerektiren bu durumu öncelikli birincil bir hedef haline getirerek bozgunculuk yapmıştır. Kürtlerin, Alevilerin, Dürzilerin, Hıristiyanların ve şehirli modern-laik Sünnilerin eşit vatandaşlık ve özgür birliği koşullarında SDG elbette hiçbir zorluk çıkarmadan, oluşturulacak merkezi Şam ordusuna gönüllü olarak katılacaktı. Ama Suriye’de mevcut toplumsal gerçekliğin monarşist-teokratik bir anayasa ile baskı altına alındığı koşullarda SDG’nin kendini silahsızlandırması elbette beklenmemeliydi. Hem toplumlar üzerinde gemiyi azıya almış faşist yöntemler uygula, hem de neden entegrasyona karşı çıkıyorsun diye sürekli mekik diplomasisi yap! SDG sahadaki saldırılara paralel yürütülen bu mekik diplomasisini teşhir etmekte çok yavaş ve yetersiz kalmıştır. Buradaki yetersizlik bu diplomatik baskıların nihayetinde savaşla sonuçlanabileceği ihtimalini hesap edememesini beraberinde getirmiştir.

Bugün gelinen noktada emperyalist koalisyonun Suriye’deki sözcüsü Thomas Barrack, TSK-MİT destekli HTŞ güçlerinin Rojava sınırlarına kadar dayanmasını sağlamış ve oradan Kürtlere her ikisi de aynı kapıya çıkan “ya teslimiyet ya entegrasyon” diyerek seslenmektedir. Bunun karşısında Türkiyeli devrimciler Kürt devrimcileriyle birlikte “Her Yer Rojava, Her Yer Direniş!” sloganıyla mücadele cephesindeki yerlerini almışlardır.

11 yıl önce olduğu gibi Kobane tüm insanlık adına bir kez daha direniyor!

Mehmet Turan