Kürt sorununa ilişkin olarak uzunca bir süredir gündemi meşgul eden, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun hazırladığı ortak rapor taslağı nihayetinde 47 kabul, 2 ret ve 1 çekimser oyla kabul edildi. DEM Parti’nin özellikle rapor taslağında yer alan “Terörsüz Türkiye süreci”, “terör”, “terör belası” gibi kavramların kullanılmasını uygun bulmadığını belirterek muhalefet şerhiyle kabul oyu verdiği rapor, bundan sonraki süreçte de epeyce tartışılacaktır
Öncelikle belirtmek gerekir ki başlangıçtan beri adı konulamayan “süreç”, iktidar sahiplerince zaten hep bugün karşı çıkılan kavramlarla anıldı ve komisyonun adında yer alan “dayanışma, kardeşlik, demokrasi” kavramlarına dair bir yaklaşım başkaca hiçbir yerde görülmedi, “Kürt sorunu” kavramı ise hiç kullanılmadı. Dolayısıyla DEM Parti bu zamana kadarki süreçte bu konuya dair ciddi bir itiraz geliştirmediği gibi bugün de söz konusu raporun içeriğinde ve iktidarın dayatmalarında değil de yalnızca dilinde sorun görüyor olamaz. Aynı şekilde bu zamana kadarki sürecin yürütülüş biçimindeki hata ve yanlışların bu sonucu doğuracağını ve adı konulamayan sorunun çözümünün de olamayacağı gerçeğini görmemiş olamaz.
Kendisine büyük anlamlar yüklenen TBMM Komisyonu’nun hazırladığı raporun ilk cümlesi zaten “‘Terörsüz Türkiye’” hedefi, esasında dönemsel bir söylem ya da konjonktürel bir hamle değil, devlet politikasıdır” diye başlamakta ve “Komisyon Kuruluşuna Giden Süreç” başlıklı bölümünde ise; 2024 yılının Ağustos ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ahlat ve Malazgirt programlarında yaptığı konuşmalar ile 1 Ekim 2024 tarihinde TBMM Genel Kurulunda yaptığı yasama yılı açılış konuşmasında “iç cepheyi tahkim etme” yaklaşımını gündeme taşıdığı özellikle vurgulanmaktadır. Raporun sonraki bölümünde ise yine 1 Ekim 2024 tarihinde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına yönelerek yaptığı girişimden ve 22 Ekimde Öcalan’a yönelik çağrısından bahsedilmektedir. Dolayısıyla rapora göre; bir devlet politikası olarak uygulamaya konulan bu sürecin görünen yüzü Bahçeli olmakla beraber, arka planında “iç cepheyi tahkim etme” hedefini bütün açıklığıyla ortaya koyan Erdoğan vardır.
Raporun devam eden bölümlerinde, DEM yetkililerinin 27 Şubat 2025’te “Öcalan’ın örgütüne silah bırakma ve örgütün feshi yönündeki çağrısı”nı okudukları belirtilmekte ve sonra da komisyonun kuruluş ve ilkeleri anlatılmaktadır. Sonraki bölümlerde yine defalarca kez “Terörsüz Türkiye” hedefiyle yürütülen komisyon çalışmalarının “Türkiye Modeli” olarak literatüre geçeceği belirtilerek “Ülkemiz, iç cepheyi tahkim etme irademizi pekiştiren bölgesel ve küresel şartlarla karşı karşıyadır” vurgusu tekraren yapılmaktadır.
Bilindiği gibi Komisyonun ilk toplantısında çalışma yöntemleri ve usule dair görüşmeler yapılmış, -devamında diğer kurum ve kuruluşlarla, STK’larla yapılacak görüşmelerin hepsinden önce- komisyonun ikinci toplantısına İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı ve MİT başkanı katılmış, bu toplantıya ilişkin “gizlilik kararı” alınmış ve tutanakların 10 yıl boyunca paylaşılmayacağı karar altına alınmıştı. Dolayısıyla Komisyonun daha yolun başındayken Cumhurbaşkanı sıfatıyla Erdoğan’ın başkanlığını yaptığı MGK üyesi iki bakanla ve yine Erdoğan’a bağlı MİT başkanıyla, yani saraya doğrudan bağlı güvenlik ve istihbarat bürokrasisinin hakimiyetinde bir görüntü yaratması ve üstelik de sanki oradakilere çok önemli devlet sırları açıklanacakmış gibi özellikle “gizli” tutulmuş olması, bu işin yürütücülerine ve topluma yönelik önemli bir mesajdı. Bu mesaj aynı zamanda bir “terör” sorununu olarak tarif edilen meselenin güvenlik konseptiyle ele alındığını herkesin gözüne sokarcasına göstermekteydi.
Kürt sorununu güvenlik ve istihbarat meselesine indirgeyen yaklaşım
Komisyon raporunun “PKK’nin kendisini feshetmesi ve silah bırakması” başlıklı beşinci bölümünde ve yine “Sürece ilişkin yasal düzenleme önerileri” başlıklı altıncı bölümünde “Süreçte en kritik eşik, PKK terör örgütünün tüm unsurlarıyla silah bıraktığının ve kendisini tasfiye ettiğinin devletin güvenlik-istihbarat birimlerince tespit ve teyit edilmesidir” denilmektedir. Devamında da örgütün bütünüyle silah bıraktığının devletin ilgili birimlerince tespit ve teyit aşamasından sonra, idari ve hukuki düzenlemelere, daha doğrusu bunlara dair bir çerçeveye ihtiyaç duyulacağı anlatılmaktadır.
Bundan sonraki süreçte “ihtiyaç duyularak” yapılabileceği öngörülen yasal düzenlemelerin “silah bırakmanın istihbarat ve güvenlik birimlerince tespit ve teyit edilmesi” koşuluna bağlanması büyük sorun olmakla birlikte, her yerde geçen “örgütün tüm unsurlarıyla feshi” konusu da büyük sorun teşkil etmektedir. Böylelikle Kürdistan’ın dört parçasındaki legal, illegal bütün örgütlü alanların ve siyasi yapıların, kişi ve kurumların içine dahil edileceği geniş bir tasfiye sürecinin tasarlandığı anlaşılmaktadır. Devletin somut ve geri dönüşsüz biçimde örgütün tasfiyesinin “tüm unsurlarıyla” herkesi kapsayacak biçimde gerçekleştirilerek “silah bırakma” ön şartıyla hareket ediyor oluşu, aynı zamanda teslimiyet dayatması olarak da değerlendirilebilir. Ayrıca örgütün silah bırakma sürecinde nasıl bir yol ve yönteme başvurulacağına dair somut bir öneri bulunmadığı gibi devletin hiçbir adım atmadığı bu koşullarda, yani herhangi bir siyasi ve hukuki güvence yaratılmaksızın, örgüt kime güvenerek nasıl silah bırakacaktır?
Dünya deneyimleri, böylesine büyük bir güce sahip silahlı bir örgütün güvence yaratılmadan kendisini feshedip silahları bıraktığı zaman nelerin yaşanabileceğini göstermektedir. En son Kolombiya’da FARC gerillalarının devlet yetkilileriyle, Küba’nın arabuluculuğunda eşitler arası bir ilişki düzleminde geliştirmeye çalıştıkları “barış görüşmeleri” sonrasında, belirli güvenceler yaratılarak garantör ülkeler ile Birleşmiş Milletler gözetiminde silah bıraktıkları koşullarda bile neler yaşandığı biliniyor. Kolombiya hükümeti ile FARC gerillaları arasındaki anlaşmanın reddedildiği barış referandumu, anlaşmayı kabul etmeyen bazı gerilla liderlerinin öldürülmesi, kurulan yasal parti ve parlamentoda temsil hakkına rağmen, paramiliter güçlerin tasfiye edilmeyişi nedeniyle sivil yaşama dönen gerillaların öldürülmesi, açlık ve yoksulluk çekenlerin mafyaya, çetelere katılmak durumunda kalması gibi kabul edilemeyecek durumlar yaşandı. Üstelik süreç bizdeki gibi gizli saklı yürütülmedi, açıklıkla ve toplumun bütün kesimlerini içine alacak tartışma ortamları yaratarak, dünya deneyimlerini yerinde görerek yaptıkları uzun değerlendirmeler sonrasında, karşılıklı tavizler ve kazanımlar elde edilerek gerçekleşti. Dolayısıyla, 10 yıl önceki bir süreçte bile bunlar yaşanmışken, bugünün acımasız, kuralsız, ahlaksız savaşlarının yürütüldüğü bölge ve dünya gerçekliğinde her şeyin çok daha zor olacağı açıktır.
Hangi bahara kalacağı belirsiz yasal düzenlemeler
Komisyon raporunun altıncı bölümünün ikinci ara başlığı “Toplumsal Bütünleşmeyi Güçlendirecek Yasal Düzenlemeler” adını taşıyor. Burada silah bırakmayla birlikte süreci ve sonrasını yönetecek, müstakil ve geçici mahiyette bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duyulmaktadır denilerek, bu geçici kanunun “ceza ve infaz hukukunda yer alan hükümlerden istifade edilerek” hazırlanacağı ve “ilgili kişiler hakkında mutlaka adli bir işlem yapılması gerektiği” ifade edilmektedir.
Burada öncelikli sorun, devlete göre “suç” işleyenlerin kimler olacağı; IŞİD’e karşı savaşmış olanların veya bir çatışma esnasında askerlere karşı silah kullanmış olanların durumunun ne olacağıdır, ki bu her halükarda ciddi sorunlara yol açacaktır. Diğer sorun, örgütün kendini bütün unsurlarıyla tasfiye etmesi ve silahların tamamının bırakıldığının istihbarat birimlerince tespit ve teyit edilmesiyle yetinilmeyeceği, tasfiye edilen örgütten ayrı bağımsız birey konumunda bulunan ve silahını da bırakan bütün herkes hakkında ve mutlak surette “adli işlem” yapılacağı belirtiliyor. Bu adli işlemin ne olacağı belli olmamakla beraber “ceza ve infaz hukukunda yer alan hükümlerden istifade edilerek” ifadesiyle, bu işlemlerin erteleme ve denetimli serbestlik mekanizması işletilmesinden, pişmanlık ve itirafçılık dayatmasına kadar varabileceği sonucu çıkarılabilir.
Nitekim raporda özellikle “toplumun hassasiyeti dikkate alınarak” ve hemen ardından da “toplumda cezasızlık ve af algısı oluşturmamalıdır” deniliyor oluşu, bu düzenlemelerle neyin murad edildiğini göstermektedir.“ Barış ve Demokratik Toplum Grubu” içinde yer alarak 11 Temmuz 2025’teki silah bırakma törenine öncülük eden KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Bese Hozat’ın “Biz suç işlemedik, af istemiyoruz” sözlerine karşılık, “Af vaat eden zaten yok, suça gelince tarihi ve maşeri vicdan önünde hangi suçların işlendiği açıktır, nettir, belgelidir” diyerek hiddetle ve şiddetle karşılık veren Bahçeli’nin sözleri de hatırlanacak olursa durum daha iyi anlaşılabilir.
Raporun altıncı bölümünün üçüncü ara başlığında yalnızca “Örgüt Mensuplarının Durumu” ele alındığı için Bese Hozat, Cemil Bayık gibi üst düzey veya daha farklı konumlardaki diğer “yönetici” kadroların durumunun ne olacağı da belli değildir. Ayrıca bu raporda söz konusu edilen ve daha önce Cumhurbaşkanı başdanışmanı Mehmet Uçum’un da belirttiği “kendini fesheden örgüt” başlığıyla yalnızca PKK üyelerine yönelik yasal düzenleme yapılacak olması da önemli bir sorun teşkil etmektedir. Hapishanelerde binlerce siyasi tutsağın olduğu bir ülkede, muhalefetin sürekli biçimde “silahların sustuğu, barışın konuşulacağı bir iklim”den söz ediyor oluşu ve bu zamana kadarki süreçte “bütün siyasi tutsaklara özgürlük” talebinin dile getirilmeyişi de ayrıca bir sorundur. Devletin geçmiş dönemde, 1991 yılında çıkarılan “şartla salıverme” yasasından, Kürt hareketi içinde yer alanları kapsam dışına bıraktığına benzer bir ayrımcılıkla, bu sefer de muhalefeti bölmeye yönelik başkaca bir girişimde bulunacak olması dikkat çekicidir.
Bir diğer önemli sorun, altıncı bölümün beşinci ara başlığında yer alan “İzleme ve Raporlama Mekanizması” konusudur. Burada özetle deniliyor ki; kanunla, örgüt mensuplarının tabi olduğu sürecin izlenmesi ve raporlanması temin edilecek, uygulamaların etkinliği ve hedefe ulaşma düzeyi denetlenmiş olacak ve böylece gerekli tedbirler zaman kaybetmeksizin alınabilecektir. Raporda “sürecin sağlıklı bir şekilde yürüyüp yürümediğini gözlemlemek amacıyla” diye ifade edilen durum aslında silah bırakma süreciyle sınırlı olmayacak biçimde, cezaevinden bırakılan veya dışarıdan gelip teslim olanların yaşam boyu sürecek bir “denetim, izleme, gözleme” adı altında yürütülecek baskı mekanizmasına tabi tutulmaları ve bırakalım siyasetle uğraşmalarını, yaşamlarını cendereye alacak uygulamalara maruz kalabilecekleri öngörülüyor.
Bu zamana kadarki süreç, “demokratikleşme” yönünde bir adım atılmayacağını gösteriyor
Bugüne kadar yürütülen “süreç”, büyük tavizler veriliyor olmasına rağmen, geçmiş dönemlerdeki süreçlerden söylem ve içerik itibariyle çok daha geri bir noktaya gelindiğini gösteriyor. Üstelik örgütün artık kendisini feshettiğini ve silahları bırakacağını açıkladığı, ulusal hareketin karakterine uygun siyasi taleplerin artık söz konusu olmadığı, hatta demokratikleşme yönünde zorlayıcı taleplerde dahi bulunulmadığı halde, devlet Kürt sorununu inkar etmeye devam ederek baskı ve şiddet politikalarını sürdüreceğini gösteriyor.
Sorun yalnızca bu zamana kadarki süreçte yaratılan beklentilerle tarafların kilitlendiği TBMM Komisyonu ve bu komisyonun hazırladığı rapor da değildir. Sorun, bırakalım uygulamada herhangi bir somut adım atılmasını, söylem düzeyinde dahi devlet aklının geçmişte sürekli yinelenen o “inkar ve imha” siyasetinden, asimilasyoncu politikalardan vazgeçmeyişidir. Hatta saray rejimi yalnızca Kürt halkını değil, bu ülkede yaşayan bütün halklara yönelik saldırılarını artıracağı biçimde baskıcı, şiddete dayalı iktidarını daha da güçlendirip kalıcılaştırmaya çalışıyor, bir yandan da süreci uzatarak, oyalayarak zaman kazanıyor.
Nitekim yine söz konusu rapora dönecek olursak; “Terörsüz Türkiye” başlığından sonra gelen “Demokrasinin güçlendirilmesi” ile “kalkınma ve ekonomik refah” adlı diğer iki başlık gerçekten üzerinde konuşulmayı dahi gerektirmeyecek ölçüde ciddiyetten yoksun bir anlayışla, toplumla alay edercesine hazırlanmıştır. Bu bölümde hiçbir gerçekliğe tekabül etmeyen biçimde, Türkiye’de kırıntısı dahi kalmayan “demokratik standartların” yükseltilmesi amacıyla önerilerde bulunuluyor. Bu kapsamda olmak üzere, zaten mevzuatta var olan ancak mevcut rejimin yok saydığı İfade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı gibi temel hak ve özgürlüklerin kullanımı ve bağlayıcı nitelikteki AYM ve AHİM kararlarına uyma yükümlülüğü dahi örgütün feshi ve silahların bırakılması sürecine bırakılıyor.
Öyle ki rapor yasal ve anayasal hakların kullanımının engellendiğini ve yüksek mahkeme kararlarına uyulmadığını açıkça itiraf etmekle kalmayıp, bütün süreç boyunca DEM Parti’lilerin ve Bahçeli’nin Öcalan’ın konumuna vurgu yaparken sürekli dile getirdikleri “umut hakkı”nı da adını anmadan şarta bağlıyor. Böylelikle yalnızca Kürt halk önderi Öcalan için değil, aslında hapishanelerde bulunan ve haksız hukuksuz yargılamalarla ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edilen binlerce tutsak için yapılması gereken düzenlemeler de ortada bırakılmış oluyor. Nitekim bütün bu süreç boyunca çıkarılan 10. ve 11. yargı paketleriyle IŞİD’ciler, kadın katilleri, mafyacılar, çeteler, yolsuzluk yapanlar serbest bırakılırken -asla pazarlık konusu yapılmaması gereken- siyasi bir talepten çok hukuki ve insani talep olan “hasta tutsakların bırakılması” konusunda dahi bugüne kadar olumlu yönde bir adım atılmayışı iktidarın gerçek niyetini gösteriyor.
Son olarak “demokratikleşme ile ilgili öneriler” bahsinde geçen “yerel yönetimler” başlıklı bölüm, demokratik siyaset zeminini güçlendirmek amacıyla “demokratik ve hukuki standardı daha yüksek bir şekilde organize etmek” le başlayıp, belediye başkanının görevden alınmasında belediye meclisi içinden seçim yapılmasına olanak tanıyan bir model geliştirilebileceğini belirten toplam iki cümleden oluşuyor. Sanki bu memlekette kayyumlar yokmuş ve onlarca belediye başkanı hapiste değilmiş gibi, bundan sonraki süreçte de belediye başkanlarının görevden alınmalarını engelleyici bir hüküm getirilmeyeceği, aksine yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkıyla beraber halkın iradesini de gasp eden bu “görevden alma” politikasını devam ettireceklerini belirtiyorlar.
Yine ulusal haklar kapsamında Kürt halkı açısından büyük önem taşıyan “ana dil” ve “eşit yurttaşlık hakkı”na ise bu raporda hiçbir şekilde yer verilmiyor. “Doğuştan gelen, dokunulamaz ve devredilemez nitelikteki haklar” ifadesi yeterli görülüyor ki bu durumu rapora şerh koyarak kabul edenler açısından da anlamak mümkün değildir.
Bundan sonra “süreç” nasıl ilerleyecek
DEM Parti adına İmralı’ya giden yetkililer, Öcalan ile yaptıkları son görüşmede, sürecin ikinci aşaması olarak “demokratik entegrasyon”un ele alındığını açıklayarak, Öcalan’ın “Birinci aşamaya negatif boyut diyebiliriz. Negatif boyut çatışmayı bitiriyor. Şimdi pozitif aşama var önümüzde. Entegrasyon süreci” dediğini belirtiyorlar. Yine DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, Meclis Komisyonu’nun ortak raporu konusunda basına değerlendirmede bulunurken, süreci ‘ikinci aşamanın resmi başlangıcı’ olarak değerlendirdi.
Ancak bütün bu değerlendirmeler ve bu zamana kadarki süreçte yaşananları birlikte ele aldığımızda, en küçük bir adımı bile şarta bağlayarak hareket eden iktidarın, her geçen gün saldırganlaşarak tırmandırdığı baskı ve şiddet ortamında “demokratik entegrasyon” aşamasına geçiş gerçekten mümkün olabilir mi diye sormak zorundayız. Başlangıçtan beri güvenlik konseptiyle hareket eden devlet aklının; Kırk yıldır süren savaşın Kürt cephesinde yarattığı yıkımı, kayıpları, faili meçhulleri, toplu mezarları, asit kuyularına atılanları, yakılan yıkılan köyleri görmezden gelerek, bütün bu savaş ve insanlık suçlarının sorumlularına ilişkin cezasızlık politikasını onaylayarak, yalnızca şehit aileleri ve Türk halkının hassasiyetlerine odaklanan anlayışıyla, ısrarla yok saydığı “Kürt sorunu”nu çözebilir mi?
Bırakalım kirli savaş politikalarının ağır sonuçlarını kabul etmeyi veya silahlı korucuların tasfiye edilmesi gibi konuları ele almayı, geçmişle yüzleşmeye dahi niyeti olmayan bir iktidar gerçekliğinde zaten komisyonla, raporla halledilemeyeceği açık olan bu yapısal sorunun ancak demokratikleşmeyle sağlanabileceği, saray rejiminin ise buna hiç niyetli olmadığı açıktır. Nitekim yakın zamanda İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’na yapılan atamalar ile her iki bakanın geçmişteki sicili ve icraatları bundan sonraki sürecin nasıl daha hoyratça ve acımasızca olacağını hepimize gösteriyor. Erken seçim ve Anayasa değişikliğine hazırlanan iktidar, alelacele yaptığı bu atamalarla mevcut baskı rejiminin dayanaklarını güçlendirip zaten giderek normalleştirdiği bu olağanüstü hal ortamını daha da çekilmez hale getirecek.
Öte yandan, Kürt Hareketi açısından başlangıçtan beri “Rojava’nın kazanımları”na odaklanarak yürütülen bu sürecin Rojava’da yaşanan büyük kayıplar ve “rasyonalite” olarak ifade edilen anlaşmalarla sona erdirilmiş olması ve bir aydır kuşatma altındaki Kobani’ye insani yardım dahi ulaştırılamayışı ciddi bir sorun olmakla beraber, devletin bu süreci aynı zamanda Ortadoğu’daki emperyal amaçlarına uygun bir konumlanış içinde olmak için kullandığı ve bütün parçalarda silah bıraktıracağı tehditleriyle Kürt Hareketi’ne yöneldiği bugünlerde Kandil’i işaret ederek saldırganlığını sürdüreceği görülüyor.
21 Şubat 2026
Elif Ateş



