Kâr için katlettiniz, yaşamak için savaşacağız! – KOMÜN

Bu ülkenin takvimine artık bayramların değil, iş cinayetlerinin tarihlerini yazıyoruz: Dilovası’nda kaçak parfüm deposunda 6’sı kadın 7 işçi, Kabataş’ta metro göçüğünde Selahattin Erdoğan, Mersin Anamur’da asansör boşluğuna düşen 16 yaşındaki Alperen, Urfa’da beton dökümü sırasında göçük altında kalan Sedat ve Yakup… Hepsi aynı hikâye: kâr büyüsün diye katledilen işçiler…


İSİG’e göre yalnızca Ekim ayında en az 169 işçi, bu yılın ilk on ayında en az 1737 işçi hayatını kaybetti. Resmi veriler “iş kazası” diye maskelese de SGK’nın kendi rakamları, ölüm geliri bağlanan dosyalar üzerinden bakıldığında gerçek ölümlerin açıklananın neredeyse iki katı olduğunu gösteriyor. Yani bu düzende işçiler sadece öldürülmüyor, işçilerin ölümleri de istatistik oyunlarıyla gizleniyor. Bu rakamlar istatistik değil; sınıf savaşının ölüm bilançosudur.


Marks yıllar önce sermayenin “ölü emek” olduğunu, ancak yaşayan emeği emerek var olabildiğini yazıyordu. Bugünün Türkiye’sinde bu cümle; metro şantiyelerinde çöken iskele, kayıt dışı depolarda patlayan kazan, tarım işçilerini taşıyarak devrilen minibüs olarak karşımıza çıkıyor. Kâr oranını yükseltmenin yolu: güvenlik önlemini kısmak, işi taşerona, taşeronun taşeronuna devretmek, işçiyi “esnek” ve “geçici” kılmak. Esnekleştirdikleri bizim hayatımız, geçici kıldıkları ise bizim ömrümüz.


Bugünün “yeni ruhu” tam da burada saklı: Çocuk işçilik artık sadece arka sokak atölyelerinde değil, açıktan ve devlet desteğiyle, MESEM adı altında “eğitim” diye pazarlanan ucuz işgücü programlarında, inşaatlarda, depolarda, kuryelikte, platform işçiliğinde karşımıza çıkıyor. 16 yaşındaki Alperen “öğrenci-işçi” olarak üçüncü kattan düşüyor; Sedat ve Yakup beton dökümü sırasında göçük altında kalıyor. Bu ülke, gençliğe gelecek değil, erken mezar vaat ediyor.


Devletin ve yargının rolü de ortada: Kabataş’ta işçi “tali kusurlu”, taşeron “asli kusurlu” ama düzen kusursuz kabul ediliyor. Alperen’in öldüğü inşaatta yetkili kusurlu bulunuyor ama adli kontrolle serbest bırakılıyor. Bu, tarafsız hukuk değil; bu, sermayenin hukukudur. İşçinin üzerine çöken aslında yalnızca beton değil; cezasızlık, kayıtsızlık ve “fıtrat” masalıyla işleyen sınıf adaletsizliğidir.


Bu nedenle iş cinayetleri “kader” veya “ihmal” değildir; iş cinayetleri, bu üretim tarzının en çıplak, en kanlı yüzüdür. Çözümü de tek tek “dikkatli olmaktan” değil, örgütlü olmaktan ve bu düzene karşı mücadele etmekten geçer. Fabrikalarda, şantiyelerde, depolarda, kampüslerde ve mahallelerde mücadele hattı yeniden kurulmadan hiçbir rakam değişmeyecektir. Çocuk işçiliğine, MESEM köleliğine, taşeron cehennemine karşı hep birlikte “yeter artık” demek, mücadele etmek zorundayız.


Çalışırken ölmek istemiyoruz. Yaşamak, örgütlenmek ve bu düzenle gerçek anlamda hesaplaşmak istiyoruz. Her yeni göçük, bizi sessizliğe ve acıya değil, yan yana durmaya itiyor. Bu çağrıya kulak verelim: iş cinayetlerini durdurmanın tek yolu, işçilerin kanıyla ayakta kalan bu düzene karşı örgütlü bir şekilde mücadele etmek, bu düzeni yıkmaya ve bu yolda yürümeye cüret etmektir!


Kâr için katlettiniz, yaşamak için savaşacağız!