Teknik aksaklıklardan ötürü bugün yayınlayabildiğimiz bu yazı, 7 Mart 2026 tarihinde yazılmıştır.
– Komün Yayın Kurulu
Silahların, bombaların, füzelerin konuştuğu, zulmün buz kestiği, küresel soykırımların yaşandığı bir dünyada en keskin kelimeler bile yetersiz kalıyor, yazmak zorlaşıyor. Böylesine azgın bir şiddet ortamında dahi burjuva dünyanın kabul sınırlarında eleştiriler yapılıyor. Biz şikayetçi veya dilekçeci değiliz. Bu dünya muktedirlerin değil, emekçiler ve ezilenler de mağdurlar değil. Bu farkındalık çok önemli; oysa bizim mahalle burjuva ideolojik argümanlar ekseninde konuşuyor. Burjuva dünyaya muteber görünmek için masum insanlar katlediliyor benzeri ezilenleri mağdur, zavallı gösteren propagandayı öne çıkarıyor. Bunu reddetmeliyiz. Gazze’de, Lübnan’da, Rojava’da ve dünyanın birçok yerinde emperyalist kapitalist saldırganlığa muhatap olanlar, katledilenler mağdurlar değil, direnenlerdir.
Sonunda beklenen oldu, emperyalist haydut ABD ve İsrail, İran’la müzakere masasında görüşürken, tıpkı Haziran ayındaki 12 gün savaşında olduğu gibi kalleşçe İran’a saldırdı; başta Tahran olmak üzere birçok kenti bombalayarak savaşı başlattı. İran’a yapılan emperyalist saldırıya karşı tavır yalnız İran meselesi, sadece bir ülkeyle ilgili değil, bir adalet arayışı da değil; bu, dünyanın geleceği ile ilgili. Emperyalizme karşı, onu var eden dünya düzenine karşı bir mücadeledir. Gazze soykırımı, Lübnan ve Suriye’de yaşananlar, Rojava’daki savaş ve Kürt katliamı, Venezuela’da sergilenen emperyalist haydutluk ve en son İran’daki savaş bir anomali değil, bu dünyanın nasıl işlediğinin tam bir resmidir. Tüm bu yaşananlar, sayılan yerlerle sınırlı değil, tüm dünyanın tam bir gözetime alınıp yapay zeka temelli savaş, kitlesel katliamlar ve yerinden edilmelerle kuşatılması yönündedir. Emperyalizm elindeki modern, teknoloji harikası tüm silahları bütün insanlığa karşı kullanmaktadır.
Ülkelerin bombardımanlarla çökertilip parçalanması Yugoslavya ile başladı; Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Lübnan yerle bir edildi, şehirler harabeye döndü. Bu saldırılarda milyonlar can verdi ve sırada şimdi İran var. Başlangıçta binbir gerekçeyle karartılan bu canavarlıklar, bugün çıplak haydutluk olarak açıklık kazandı. Buna rağmen gizli emperyalizm yardakçıları yüksek sesle timsah gözyaşı dökerek direnenleri sorumlu tutuyor; “direnildi de ne oldu, şehirler yıkıldı, insanlar katledildi buna değer miydi?” diyorlar. Bugünleri nasıl algıladığımız, geçmiş algımızı değiştirir, gelecek algımızı belirler. Devrimci bir bilinçle karşılamazsak sallanırız, direnişleri mahkûm eder, sömürgeci emperyalist teröre teslim oluruz. Karşılaştığımız ve katlandığımız vahşet, bir devrin kapanıp başka bir devrin açılış sancısıdır; devirler hep böyle dönüşmüştür. Sergilenen vahşet karşısında hissedilen acı ve öfke, milyarların gelecek algısını derinlemesine sorgulamaya sokacaktır.
İran savaşı için Suriye’de yol temizliği
İran savaşıyla ABD ve İsrail, çok gözü kara biçimde tüm bölgede bir kıyamet senaryosunu başlattı. İran’ın nükleer ve füze teknolojisi üzerinden kendileri için tehdit oluşturduğu iddiası, kargaları bile güldürecek bir iddiaydı, amaç İran’ı vurmaktı. Emperyalist ABD ve siyonist İsrail için, Haziran ayındaki 12 gün savaşı bir provaydı ve buradan çıkardıkları derslere uygun olarak, İran’ın vereceği yanıta karşı kapsamlı ve önleyici stratejik hazırlıklarını tamamlayarak yeni saldırıyı başlattılar. Yine Ocak başında Suriye’nin başındaki çete hükümeti ile siyonist İsrail’in imzaladığı Paris Anlaşması, bu hazırlıkların bir parçasıydı; ABD, Fransa, İsrail, Türkiye ve Colani, Suriye’yi İsrail’e mahkum ve İran savaşına hazır hale getirmekte anlaştılar. Böylece Suriye, ABD ve siyonist İsrail’in tam kontrolüne alınarak İran’a saldırıda destek üssü haline getirildi. ABD küstahça SGD’ye ‘Haşd-i Şabi’den başlayarak İran’a kadar uzanacak bir savaşı önerdi. SDG’nin Haşd-i Şabi’ye ve İran’a saldırıyı reddetmesi üzerine Türkiye destekli HTŞ çeteleri, Kürtlerin üzerine sürüldü.
İsrail, bu süreçte Suriye’ye yönelik doğrudan askeri yoğunluğunu görece azaltarak, dikkatini İran’a ve İran’ın desteklediği bölgesel yapılara yönlendirdi. Suriye’nin mezhepçi cihadist katiller çetesinin kontrolünde olması, ABD ve İsrail için stratejik bir önem arz ediyordu. Cihadist çetelerin merkezi olarak kontrol ettiği Suriye devleti, İran karşıtı bölgesel hatta güçlü bir jeopolitik destek sunma potansiyeline sahiptir. SDG’nin mevcut konjonktürde ABD’nin İran’a dönük stratejisine hizmet etmeyeceği anlaşıldığı için Washington tercihini, Şam merkezli çete devletten yana kullandı. Bu yalnızca Suriye’ye ilişkin değil; İran savaşına hazırlık stratejisinin bir gereği olarak yapıldı.
ABD ve İsrail açısından Esad rejiminin yıkılması sonrası oluşan yeni Suriye, İran’ın Ortadoğu’daki nüfuz alanının ana direğinin kırılmasıdır. Suriye’deki bu alt üst oluşun, Ortadoğu’daki güç dengelerini derinden etkileyeceği belliydi. Nitekim Suriye’de ortaya çıkan tablo, yalnızca Suriye ile sınırlı değildir; Lübnan’dan Filistin’e, Yemen’den Irak ve İran’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada, çok katmanlı ve zincirleme sonuçlar üretme potansiyeli taşımaktadır. Azerbaycan-İran sınırından Körfez’e kadar bütün bölge denetim altına alınarak, Rusya İran bağlantısı kesilmek isteniyor. Böylece, Kafkasya’dan Kızıldeniz’e uzanan büyük bir alanın kontrolü sağlanmış olacak. 6 Ocak’ta emperyalist ve bölgesel gerici tüm güçlerin onayı ve desteğiyle başlayan -HTŞ’nin Halep’in Kürt mahallelerine dönük saldırıyla start alan- Kuzey ve Doğu Suiye Özerk yönetimine yönelik kuşatma ve saldırı, emperyalist ABD ve bağlaşıklarının bölgesel düzeyde bu hedefleriyle bağlantılıdır.
Suriye üzerinde 2011 yılından bugüne devam eden olaylar üzerinde daha ayrıntılı durmak ve burada TC faşizminin oynadığı kirli ve kanlı suçları teşhir etmek devrimci görevimizdir. Suriye’de azınlıklara, Alevilere, Kürtlere dönük yaşananlar birçok yönüyle; Türkiye’de yaşanacaklar için bir uyarı olmalıdır. Suriye üzerinde geliştirilen emperyalist komplo dünya tarihinde daha önce görülmemiş bir alçaklıktır. ABD ve Avrupa, İsrail, Türkiye ve gerici bölge devletleri bir selefi, katliamcı çete başını Suriye “Devlet Başkanı” yaparak Afganistan’dan sonra dünyada ikinci bir şeriat devletini kurdular. Bu komplada en büyük rolü, islamcı faşist AKP iktidarı oynamıştır.
Tarihte tekerrür yok; ancak benzer olaylar, daha kanırtan sonuçlar doğuruyor. 1853 Kırım Savaşı’nı Fransa ve İngiltere’nin desteğiyle kazanan Osmanlı Devleti, karşılığında kendisini İngiltere ve Fransa’ya açıktan rehin verdi. Bu olaydan sonra sürekli gerileyen ve toprak kaybeden imparatorluk, benzer bir macerayı I. Dünya Savaşı’nda Almanya’ya güvenip girerek Osmanlı’nın çökmesine neden oldu. Tayyip de Suriye’de Kürt kazanımlarını engellemek için Türkiye’nin geleceğini, kendisini ve iktidarını Trump’a rehin verdi. Kafkaslar’da, Balkanlar’da, Afrika’da efelenip dururken, devletin bir kanadı, İran’dan sonra Türkiye’nin de kollarının bacaklarının budanacağı korkusu ile hareket ediyor. Bugün daha açık görülüyor ki, HTŞ çeteleri Şam’a oturtulurken İran seferi planlanmıştı. Büyük ihtimal bu gelişmeler ve hazırlıklar, TC devletine fısıldanmıştı ki faşist şef Devlet Bahçeli öne sürülerek İmralı’nın kapısı çalındı.
İran Savaşı, sadece İran’ı vurmuyor
Savaşın bu ilk haftada aldığı boyut, artık her iki taraf açısından da kolay kolay geri dönüşü olmayan bir aşamaya varıldığını gösteriyor; ABD İran’a tam teslimiyeti ve rejim değişikliğini dayatıyor, İran ise hem ayakta kalmak hem de bir daha böylesi bir saldırı ile karşı karşıya kalmayacağı bir caydırıcılık tesis etmeyi hedefliyor. İran, bütün gücüyle ve olanaklarıyla direniyor. 12 Gün savaşında olduğu gibi bu savaşta Ayetullah Hamaney başta olmak üzere siyasi ve askeri yöneticiler öldürülmesine rağmen aynı gün yeni yönetim ve savaş kabinesini belirleyerek karşı saldırıya geçti. İsrail ve bölgedeki tüm emperyalist işbirlikçisi devletlerdeki ABD üslerini vurarak savaşı 8 ülkeye yaydı. Aynı zamanda büyük darbe alan Hizbullah da İsrail’e saldırarak savaşa dahil oldu. Yemen ise ellerinin tetikte olduğu yönünde açıklamalarda bulundu. Yine Irak’ta Haşd-i Şabi’ye bağlı fraksiyonlardan bazıları Hewler’deki ABD üslerini hedef aldı.
İran, küresel kapitalist sistemin kırılma düğümüdür. İran savaşı, hem BRICS ekseninin içerisinde olması (ki bu savaş BRICS eksenine de bir darbeyi hedefliyor) hem var olan doğal gaz-petrol-yeraltı madenleri nedeniyle hem de başta enerji olmak üzere küresel tedarik zincirlerinin en kritik ve stratejik noktasında olmasıyla dünya kapitalist sisteminde büyük değişimlere yol açacak, mevcut dengeyi sarsacaktır. İran, Çin ile yaptığı anlaşmalar ile Çin’in enerji güvenliğinin stratejik bir ortağı ve ayrıca Kuşak Yol projesi ile birlikte küresel tedarik ve enerji yollarının kilit noktasında. Rusya’nın güney savunma hattı ve güvenliği bağlamında önemli bir yerde duruyor; Rusya ile askeri-ekonomik anlaşmaları bu bağlamda önem kazanıyor. Karabağ savaşı sonrası Ermenistan-Azerbeycan arasında imzalanan Trump Koridoru ile bu hatta görece gücü zayıflayan Rusya’nın bölgede pozisyon kaybetmemek için dayandığı ittifak gücünü oluşturuyor İran. İran’ın zayıflaması ya da çökmesi, Kafkasya’dan Hazar’a uzanan hatta Rusya’nın jeopolitik olarak gerilemesi ve büyük güç kaybetmesine yol açacaktır. Yine İran savaşı, BRICS’in siyasi-ekonomik somut bir güç ekseni olarak geleceğinin belirlenmesinde önemli olacak. İran’da çıkacak sonuç ya da gelişebilecek durumlar, ABD emperyalizminin karşısında şekillenmekte olan yeni güç dengesinin en ciddi testi olabilir. İran’ın çökmesi, Çin ve Rusya için stratejik bir yenilgi olarak kodlanabilir. Çin ve Rusya, İran’a henüz aktif destek vermeseler de ABD’nin başını çektiği emperyalist blok karşısında güç kaybetmemek için İran’a siyasi desteğin yanı sıra lojistik desteği de esirgemeyeceklerdir.
İran savaşı, önceki bölgesel-yerel savaşlara benzemeyecektir, benzemiyor. Çok açık ki emperyalist kapitalist düzenin taşıyıcı kolonlarına binen yükün ve gerilimin somutlaştığı bir fay hattını hareketlendirmiş oldu ve bu fay hattı kırılacak. Burada esas olan, bu fay hattının kırılması ile birlikte hangi zincirleme reaksiyonların tetikleneceğidir. Bu reaksiyon, Orta Doğu’dan Avrasya’ya, Asya’dan Pasifik’e uzanan emperyalist hegemonya ve güç projeksiyonlarının bütün stratejik dengelerini etkileyecek ve alt üst edecek potansiyele sahiptir. Enerji akışından ticaret koridorlarına, askerî ittifaklardan nükleer doktrinlere kadar uzanan geniş bir alanda dünyanın bütün coğrafyasında eş zamanlı bir baskı üretmektedir. Bu nedenle İran’daki savaş, yalnız İran’la sınırlı değil, yine yalnız bölgesel değil mevcut emperyalist kapitalist sistemin mevcut dengelerinin tıpkı savaş gibi sürdürülebilir olup olmadığı sorusunu da önümüze koymaktadır. Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ekonomik anlamda dünya çapında yarattığı basınç, savaşın ilerleyen safhalarında yaşanacakların bir fragmanı niteliğindedir. Bu yönüyle İran’daki savaş emperyalist kapitalist sistemin sinir uçlarına dokunmaktadır.
İran, “Ya herro ya merro” dercesine tüm kozlarını sahaya sürdü; Hürmüz Boğazını kapatarak dünya ekonomisine büyük bir darbe vurdu. İsrail ne kadar gizlemeye çalışsa da televizyonlara yansıyan görüntülerden anlaşıldığı kadarıyla tüm İsrail şehirleri vuruluyor. Bu vuruşların tam olarak etkisini bilemiyoruz, ama şimdiden İsrail’den yoğun bir göç başladığı söyleniyor. İran, aynı boyutta vuruşlarını devam ettirirse hem İsrail’in hem tüm Körfez monarşilerinin uzun süre dayanması zor görünüyor. Bütün bu etkiler, ABD’yi şimdiden zora soktu. Aynı zamanda Trump içerde zor durumdadır; hem Demokratlar hem kendi partisi içinde sert bir muhalefetle karşı karşıya kalacaktır. Zaten gerileyen ekonomiye binen savaş harcamaları, kitlelerin yaşamını şimdiden etkiler hale geldiğinde Trump’a karşı tepkiler Amerikan iç kamuoyunda daha da yoğunlaşacaktır.
Aynı zamanda, ABD ve İngiltere bütün gücüyle Irak üzerine oynuyor. Hiç kimse şaşırmasın, ABD ve İsrail bölgede yeniden IŞİD’i canlandırıyor. Hol Kampı’ndaki tüm IŞİD aileleri kaçmış deniliyor, belli ki serbest bırakıldılar. ABD, cezaevlerindeki IŞİD canilerinin tümünü Irak’a taşıdı. Basında çıktı, 10 Ocak’ta Saddam’ın kızı Ragat ve Colani, içlerinde subaylar ve istihbaratçıların olduğu yedişer kişilik heyetler halinde İngiltere gözetiminde ve Ürdün istihbaratının da desteğiyle Şam’da görüşüyorlar. Emperyalist Batı, Colani üzerinden IŞİD’lileri Irak’a yönlendiriyor. Saddam’ın kızı üzerinden Irak Sünnileri ve BAAS mensupları, İran karşıtı bir cephe oluşturuyor. BAAS mensubu milisler ve eski ordu mensuplarından cihadist bir ordu kurulması hedefleniyor. Bunlara Çeçen ve Uygur cihatçılarını da katarak Lübnan’a ve Hizbullah’a karşı savaşa hazırlıyorlar.
Bu hazırlıklar gösteriyor ki Irak karışacak. Irak üzerinde İran etkisi çok güçlüydü, İran’a saldırı sonrası bu etki çok daha güçlenmiştir. İran’a saldırı ve Ayetullah Hamaney’in öldürülmesi yalnız Irak değil tüm Şia alemine karşı bir saldırıdır ve dünya Şiileri bu saldırıdan sonra sıranın kendilerine geleceğini bilirler. Zaten Irak içinde IŞİD, BAAS artıkları ve Sünni cihadist milislerin örgütlendirilerek savaş düzenine sokulması, Irak iç savaşının hazırlıklarıdır. Irak halkının yüzde 60’tan fazlasını oluşturan Şii nüfus, ideolojik ve inanç olarak İran’la aynı geleneğe bağlıdır. İran’ın aşırı müdahalesi, Şii toplumunun bir kesimini rahatsız ettiği için mesafeli duruyordu, İran’a saldırı ve Irak içindeki iç savaş hazırlıkları, hem tüm Şii kitleleri hem Haşd-i Şabi içindeki farklılıkların yerini birlik ve direniş hazırlıklarının almasına yol açmıştır.
Irak’ın karışması bütün Kürt parçalarının bir biçimde çatışmaya çekilmesini veya buna zorunlu kalmasını getirebilir. Irak’ta karışıklık ve bütün Kürt dinamiğinin harekete geçmesi, Türkiye’nin direkt devreye girmesini zorlayacaktır. Nitekim günlerdir Hakan Fidan, Sincar ve Mahmur’u hedefe koyuyor. Irak’ta Haşd-i Şabi dahil bütün kesimler ve Barzanilerle gün aşırı görüşmeler yapıyor. Geçtiğimiz bir tarihte Trump’a babamız diyen NATO Genel Sekreteri, İran savaşına dahil olmadıklarını söyleyen bir açıklama yaptı. Almanya, Fransa, İngiltere ilk gün bu savaşın içinde değiliz deseler de sonrasında ABD ve İsrail’in yanında olduklarını açıklayıp savaşa destek verebileceklerini dillendirdiler. Bu, NATO’nun savaşa dahil olma ihtimalini güçlendiriyor. NATO savaşa dahil olursa Türkiye tam olarak kapana sıkışmış olacak. İran savaşı taraflar açısından geri dönüşsüz bir noktaya doğru gidiyor. Bu aşamadan sonra İran’da istediği sonucu alamayan Amerika ağır bir sarsıntı geçirir. Savaşın uzaması bile ABD ve İsrail için dünya kamuoyu ve içeride zorlukların başlaması demektir.
Hava bombardımanlarıyla İran molla rejimini devirmeleri imkânsız gibi görünüyor. Kara harekâtı zorunlu hale gelebilir ve bu dillendirilmeye başlandı. Suriye çeteleri, IŞİD, Irak Sünni milisler ve BAAS’ın selefileşmiş militan ve subayları, Irak’ta buna hazırlanıyorlar. İkinci alternatif Kürtlerdir. SDG’nın Haşd-i Şabi’ye karşı savaşmayı reddetmesinin ardından ABD elçisi Tom Barrack Barzanilere başvurdu ama onlardan da ret yanıtı aldı. Güney Kürdistan’da ne Barzani ne de Talabani peşmergeleri Irak’taki Şii ağırlık ve güç dengeleri nedeniyle gözü kapalı böylesi bir savaşın kara gücü olamazlar. (Öte yandan PJAK’ın da içinde olduğu Kürt ittifakı, Rojhilat’ta oluşacak bir boşluğa karşı teyakkuzda olacaklardır). Geriye asıl vurucu güç, Türkiye kalıyor. Gerek Irak’ta yaşanacak kargaşa ile Kürt dinamiğinin harekete geçecek olması, gerek NATO’nun şu veya bu biçimde savaşa dahil olması Türkiye’yi İran savaşına katılmaya zorlayacaktır.
Tüm bölgede fırtınalar koparken Türkiye bir kenarda kalıp gelişmeleri seyreder durumda kalamaz. NATO ve ABD’nin baskısı artacaktır. Geçmişte Irak savaşına katılmayı reddeden NATO’cu TSK generallerine yapılanlar ortadadır. Ergenekon operasyonlarıyla NATO ve ABD kendilerine kölece bağlı generallerin tümünü kodese yolladı. Kendi meşruiyetini Trump’a dayandıran Tayyip ne yapacak?
İran’ın saldırıları bir dönem daha aynı yoğunlukta devam ederse savaş başta Irak olmak üzere bölgeye, Kafkasya’ya, Körfez’e hatta bütün dünyaya yayılacak gibi duruyor. Gelişmeler bu savaşın daha fazla uzayacağını gösteriyor. ABD, İsrail saldırısı ve İran içindeki çatışmalar, Molla iktidarının devrilmesi ile sonuçlanırsa, Ortadoğu’dan Orta Asya’ya, Kafkaslar’dan Körfez’e, Kuzey ve Orta Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyada kelimenin gerçek anlamıyla “yer yerinden oynar”. Olabilecek tüm ihtimaller, her biri birbirinden daha büyük kaos yaşanacağını gösteriyor. Hele ‘uzun savaş’, İran’ın siyasi yapısını dağıtırsa tüm bölge ülkelerinde parçalanma, iç savaş, Sünni ve Şii ekseninde etnik ve mezhepsel hareketlilikleri tetikler. Bu savaş sonrası İran bakiyesi oluşacak düzensizlik ve kitlesel kayganlık, Orta Asya’dan, Kuzey Afrikaya, Kızıldeniz’den Hazar kıyılarına ve tüm bölge ülkelerini içine alacak bir katastrofa doğru evrilebilir.
Gelişmeler çoklu ihtimallere gebe; mevcut İran yönetimi pes etse, oluşacak boşluğu kimin dolduracağı belirsizdir. Daha genç, askeri radikal bir ekip gelebilir, reformcu bir ekip ABD’nin isteyeceği en iyi gelişmedir veya ekonomik, siyasal, etnik parçalanmanın derinleştiği, tüm bölgeyi içine alacak büyük bir kaos patlayabilir. Bu kadar da değil, dünyanın tümüne yayılacak bir yıkıcı dalga oluşabilir. Sınırları, tel örgüleri ölümüne delip geçen, hiçbir tedbirle önlenemeyen mülteci akınını, yerleşik düzenleri tehdit eden yeni bir kavimler göçünü, başlatabilir. Rejimin çökmesi ve ABD ve İsrail’in İran’a hâkim olması, bölge genelinde ve tüm dünyada uzun yıllara yayılacak büyük bir belirsizlik oluşturur. İran’ın parçalanması dünya jeopolitik dengesini altüst eder. Türkiye bu denli büyük sarsıntıların olacağı bir dünyada elbette bugünkü gibi kalamaz. O da menüde olmamak, sofrada olmak için tüm kozlarını ileri sürecek, pozisyon almaya çalışacaktır. Ancak onun bulunduğu eşik, ileri sıçramasının (ki bunun imkanları İsrail’in ön aldığı bir bölge denkleminde daralacaktır) yanısıra büyük kaybetmesinin de gündemde olduğu bir eşiktir. Yukarıda da belirttik, Devlet Bahçeli şahsında ifade olan devlet kliğinin eteklerini tutuşturan tam da bu tehlikeli süreç oldu.
Savaşın ilk haftası içinde somut olarak görülebilenleri özetledik; şimdilik söyleyebileceklerimiz bunlardan ibaret ama gelişmeler birçok boyutta belirsizlikler içeriyor ve çok yönlü olasılıklar ve ihtimallere gebe. Sorun bütün dünyada daha çok tartışılacak, savaşın seyrine göre biz de daha ayrıntılı değerlendireceğiz.
(Devam edecek…)
Mehmet Güneş
7 Mart 2026
