Güç gösterisi ve caydırıcılık, kuralsızlık ve belirsizlik
Gerçekte neler olup bitiyor? ABD kendi güvenliği için bir NATO ülkesi olan Danimarka’ya Grönland adasını kendisine satmasını, aksi takdirde adayı işgal edeceğini söylüyor! Trump, “NATO’yu etkilerse etkilesin, öyle ya da böyle alacağız” diyor. Önceleri bunun bir deli saçması olduğunu düşünen herkes Maduro olayından sonra bunun artık ciddiye alınması gereken bir durum olduğunu düşünüyor. Dünya 19. yüzyıl sömürgecilik çağına geri mi dönüyor?
Dünya baş döndürücü hız ve ölçekte değişiyor. O yüzden yaşananların ne anlama geldiğini çözmekte zorlanıyoruz. Bu; İran’da, Lübnan’da Venezüella’da “tereyağından kıl çeker gibi” çok mükemmel operasyonlar yaptıklarını zanneden Amerikalı ve İsrailli liderler dâhil tüm kesimler için geçerlidir. Onlar bile gerçekleştirdikleri şok edici eylemlerin kısa sürede nasıl da etkilerini kaybettiğini görerek bunun şaşkınlığı içindedirler. Her devletin, her çıkar grubunun, komünistlerin, kapitalistlerin, İslamcıların her birinin dünyanın geleceğine dair kendine özgü düşünceleri ve çıkarımları olsa da hız ve ölçeğin dinamik yapısı tüm geçerli öngörüleri kısa sürede yerle yeksan ediyor. Hemen herkes dönüşümün hızı ve belirsizliği içinde debelenirken egemenler bundan tek çıkış yolunun kuralsızlığın kural olduğu bir dünyaya göre yaşamak olduğunda hemfikir gibi gözüküyor. Trump ve avanesi kendi müttefikleri dâhil tüm dünyaya haydutluk ve hoyratlığın tek geçer akçe olduğu söylüyor. Trump, “Benim yeni dünya düzenime hoş geldiniz!” diyor. Trump, “Beni durduracak tek şey kendi ahlakım, uluslararası hukuka ihtiyacım yok” derken BRİCS ülkeleri ilk kez ortak deniz tatbikatı yapacaklarını ilan ederek kulaklarda bir vızıltı misali “biz de varız” diyorlar! Sovyetler yıkıldıktan sonra beyinlere enjekte edilen “Yeni Dünya Düzeni”, bugün bambaşka bir çehreyle yeniden karşımızda! İlki sosyalizmin yenilgisi üzerinden üretilen ideolojik bir kavramdı, bugünkü ise emperyalizmin topyekûn krizi üzerinden, bu krizi savaşlarla, merkantalist sömürgecilikle “nasıl aşarım” üzerinden sahne almaktadır.
Maduro’nun uluslararası hukukun hiçe sayıldığı, yasadışı, gizli bir operasyonla kaçırılışı, emperyalizmin değişen doğası üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor.
Muharebe alanında düşman askerini esir almak, cephe gerisine sızarak bir generali kaçırmak, esir değişimi ve ajan takası yapmak ya da esir düşmüş bir askeri toplama kampı ya da hapishaneden kurtarmak, bunlar birer klasik savaş eylemidir, savaşın doğasında olan rasyonel şeylerdir. Bu ve benzeri savaş taktikleri, düşmanın mücadele azmi ve savaş iradesinde ciddi kırılmalar yaratırken kendi tarafına büyük bir moral aşılar.
ABD’nin Venezüella’da gerçekleştirdiği kaçırma eylemi; nedenleri, amaçları, yapılış biçimi ve elde etmek istedikleriyle; meşru, rasyonel bir savaş eylemi değil, mafya teşkilatlarının, istihbarat örgütlerinin gerçekleştirdiği kanunsuz, gayri meşru eylem biçimleriyle daha fazla uyuşmaktadır. Öncelikle bunu tespit etmek gerekir. Maduro bir savaş esiridir ama kaçırılışından New York’a getirilip mahkemeye çıkarılışına kadar her aşamada ABD ona adli mahkûm muamelesi yaparak sadece savaş hukukunu çiğnemiş olmuyor, onun şahsında tüm bir Venezüella halkını aşağılıyordu.
Öncelikle Trump ve avenesinin yaptığı şey akla gelmez görünen yerleşik ABD dış müdahaleciliğiyle tamamen uyumludur. Hatırlarsanız daha önce emperyalizmin bu tarz yeni militarizmi konusunda kimi belirlemeler yapmıştık. İsrail ve ABD’nin İran saldırısından önce 28.07.2025 tarihli Trump ve ABD emperyalizmi üzerine yazdığımız makalede şöyle demiştik:
1) “Mevcut dünya savaşlarının değişen niteliği düşünüldüğünde, ‘imkânsız’ ya da ‘marjinal’ gibi görünen olayların giderek daha sıklıkla karşımıza çıktığını göz ardı edemeyiz. Eski oyunun kurallarının değiştiğini ancak yeni oyunun kurallarının ne olduğunun tam olarak bilinmediği bir dönemdeyiz. Bu anlamda yorumlarımızı kimi hata ya da yanılma payı içerse de geniş bir spektrum içinde tutmaktan yanayız. Biz artık, olmaz dediğimiz şeylerin olduğu bir dünyada yaşadığımızı kabul ediyoruz. Bu, bir bakıma yaşanacak şok dalgaları karşısında kendimizi korumanın, diğer yandan ise alternatif çıkış yolları bulmanın bir gereğidir”
İran saldırısından sonra ise şunları yazmıştık:
2) “Önceden ilan edilen, açık, klasik savaşların yerini, ilan edilmeden başlatılan hibrit savaşların alması, savaş konusunda bugüne kadar bildiklerimizin yeniden ele alınmasını gerekli kılıyor. İstihbarat ve yüksek teknolojinin bir arada kullanıldığı gizli operasyonlarla mekik diplomasisinin ardışık uygulanması hem yeni bir psikolojik savaş türü hem de büyük bir caydırıcı güç özelliği niteliğindedir. Kasım Süleymani’den İsmail Haniye’ye, Hizbullah lideri Nasrallah’tan İran Cumhurbaşkanı Reisi’nin şüpheli ölümüne ve 9 Ekim Aksa Tufanı’ndan 1 Haziran Ukrayna’nın Rusya içlerine dron saldırısına ve en son 13 Haziran’da İsrail’in 30 üst düzey İranlı komutanı katletmesine değin gördüğümüz şey artık savaşlarda öncelikle piyadelerin değil generallerin ve sivillerin öldürüldüğüdür. Orduları başsız, halkı mecalsiz ve dehşet içinde bırakmak hibrit savaşların temel stratejisi olmuş gibi gözüküyor. Dünya savaşlarında hiçbir zaman savaştığı devletin liderini öldüreceğini önceden deklere eden bir pratiğe rastlanmamıştır. Hitler’den sonra hiçbir devlet savaştığı devletin liderini bu denli “kişisel bir düşman” olarak ilan etmemiştir. Saddam, Kaddafi, Esad ve Hamaney; emperyalizm tarafından “kişisel düşmanlar” olarak sembolize edilerek buyrukları altındaki halklarla karşı karşıya getirilmişlerdir ve bunda başarılı olunmuştur. Hamaney’in öldürüleceği adeta bir ürünün piyasaya sürülmeden önceki “lansman”ı gibi kamuoyuna sunuluyor.”
Maduro’nun kaçırılışı işte emperyalizmin yukarıda sözü edilen yeni militarizmi çerçevesinde gerçekleşmiştir. Devletlerin politik ve askeri liderlerini kaçırmak ve öldürmek en az askeri işgaller ve ekonomik ablukalar kadar etkin bir savaş taktiği olmuştur. Gözdağı vererek, güç gösterisinde bulunarak caydırıcı olmak emperyalizmin bugün kullandığı temel bir politika olmuştur. Devletlere bu şekilde boyun eğdirilmek istenmektedir. Emperyalizmin yeni müdahalecilik doktrini içinde yeni bir taktik aşamadır bu. ABD ve İsrail gerçekleştirdikleri eylemlerle bu politikanın başat temsilcisi olduklarını göstermişlerdir.
Ellen Meiksins Wood “Marks’a Dönüş” kitabında emperyalizmin değişen karakteri üzerine şöyle diyordu:
“Emperyalizm bugün kapitalizmin evrenselleşmesi diye adlandırdığımız bir bağlam içinde yer almaktadır. Eskisi gibi kapitalist ve kapitalist olmayan bir dünya arasındaki ilişki değildir. Artık emperyalizm askeri işgal ve toprağın fethedilmesiyle ilgilenmiyor. Şimdiki amaç, kapitalist pazar güçlerinin dünyanın her köşesinde hâkim olmasını sağlamaktır. Emperyalistler arasındaki rekabet de değişmiştir. Rekabet daha dolaylı ve belirsiz askeri biçimler almıştır. (…) Sorun bu sınırsız, bu topraksız egemenliğe, bu sınırsız emperyalizme nasıl ulaşılacağıdır? Buradaki cevap, ABD’nin yalnızca kendisi için, yalnızca ABD egemenliğini devam ettirmek için yaptığı ve yapacağı güç gösterileridir. Savaşla gözdağı vermek elbette her zaman emperyalizmin bir parçası oldu, fakat büyük güç gösterisi yeni emperyalizm içinde yeni bir önem arz etmektedir. Bugünün koşullarında, askeri eylemler için muhakkak özgül ve somut amaçlar bulmamız gerekmediğini söylemek istiyorum. Bulmaya gerek duymuyoruz, çünkü eylemin amacı toprağın ya da hatta kaynakların doğrudan kullanımı olmak zorunda değildir. Bu eski moda askeri adamların bile tam olarak anlayamadığı bir noktadır.”
E. M. Woods’un Yugoslavya savaşları döneminde yaptığı bu tespit, Irak ve Afganistan istilası sürecinde “eski moda askeri adamların” askeri işgal stratejilerinde herhangi bir değişiklik yaratmadı. 2008 küresel mali krizi, ardından pandemi süreci ve bunun peşinden gelen Rusya’nın Ukrayna işgali ve Çin’in dünya ticaretindeki hızlı yükselişi ABD emperyalizminin bugünkü strateji değişikliğinin zeminini hazırladı. ABD, uzun süreli savaşlardan kaçınıp asgari seviyede doğrudan askeri kuvvet kullanarak hegemonyasını yönetmenin farklı yöntemleri üzerinde düşünmeye başladı.
Trump itiraf etmektedir, “Maliyeti hep bize yazan savaşlarda yokum” demektedir. Savaşsız bir emperyalizm, savaşsız bir ticaret, savaşsız bir dış politika! Mümkün olmayanı mı istemektedir? Aslında mümkün olanın değiştiğini görerek ABD’nin önüne daha gerçekçi başka bir yol açmak istemektedir. Kendisinin de ifade ettiği gibi “daha az maliyetler”, “daha az askeri kayıplar”, hatta ona “kar getiren” savaşlardan bahsetmekte, bunun yollarını aramaktadır. Öte yandan bir an için geri çekilip dünyanın ABD’siz nasıl olacağını da merak ediyor. Bu merakı oldukça bilimseldir aslında. Bu merakı sayesinde dünyanın gelmiş olduğu yeni aşamada kim ne istiyor, ne kadar istiyor, kim nereye göz dikiyor, yükselen ekonomiler, çöken ekonomiler kimlerdir bunları çok daha iyi gözlemleyebiliyor. Dünyayı, yeniden müdahale etmek için kontrollü bir salınıma bırakıyor.
“Gelecek Yüzyıl” kitabının yazarı George Friedman, “Birleşik Devletler, periyodik olarak kendiyle savaş halindeymiş gibi göründüğü bir kriz noktasına ulaşır fakat uzun bir sürecin ardından hem kuruluşuna sadık hem de önceden olduğu şeyden tamamen farklı bir şekilde kendini yeniden yaratır” derken Amerikan siyasi tarihinin çok spesifik bir özelliğini sunar bize. ABD, Ukrayna, Gazze savaşlarına dolaylı olarak müdahil olmasıyla, İran savaşına bizzat katılmasıyla ve en son Venezüella eylemiyle kendi içinde böylesi bir süreçten, “kendiyle savaş” döneminden geçmektedir. ABD sağı, yani Trump’ın kendi kitle temeli “hani önce Amerika’ydı” diyerek onun İsrail’in peşine takılmasını eleştirmektedir. Katı göçmen politikasına tabi tutulan Hispanik halklar Maduro olayından sonra daha da radikalleşmektedir. Ve ABD’de demokratik sosyalistlerin kendi tarihlerinde ilk kez bugünkü kadar güçlenmelerinin nedeni Trump’ın dünyayı “kuralsızlık ve belirsizlikle yönetme” politikasını eleştirmelerinden kaynağını almaktadır. Hem tehditkâr hem uzlaşmacı olmak Nixon doktrinini andırıyor. Soğuk Savaş döneminde Başkan Richard Nixon tarafından kullanılan bu teori, bilinçli şekilde belirsizliğin sürdürülerek karşı tarafın sindirilmesini amaçlıyordu.
İç politik mücadeleler, bunların yarattığı krizler, geleneksel devlet aygıtının bununla başa çıkarak sükûneti yeniden sağlaması ancak bunun ardından bambaşka bir Amerika’nın ortaya çıkışı… ABD’nin bugüne kadarki kendine özgü politik döngüsü işte bu şekilde tanımlanabilir. Martin Luther King’in öldürülmesinden sonra ortaya çıkan ayaklanmalar bastırılmış ancak bunun sonrasında bambaşka bir Amerika ortaya çıkmıştır. Vietnam yenilgisi benzer bir sonucu vermiştir. 11 Eylül sonrasında ABD, Irak ve Afganistan’ı işgal etmiş, yıllar süren bu işgaller içeride tahammül sınırlarını zorlamış ve bunun ardından karşımızdaki Amerika yine değişmiştir. Trump’ın ikinci iktidarında karşımızda yine başka bir ABD vardır. Dünyayı, yerleşik kural ve kaideleri yıkarak dış politikada belirsizlik stratejisini kullanarak yönetme stratejisiizleyen bir Amerika vardır.
Sadece Trump değil, Amerikan Devleti belli ki ABD’yi ilgilendiren birçok konuda askeri ve mali açıdan asgari güç ve harcama kullanımını ama buna mukabil politik etkinlik açısından caydırıcı bir güç olmayı istemektedir. ABD’nin 11 Eylül’den sonraki gibi “sürekli savaşta olan bir devlet” olması istenmiyor. ABD 1941’den Afgan savaşına kadar nerdeyse 80 yıldır sürekli savaş halinde olan bir devlettir. Burada ciddi bir paradigma değişimi kendini dayatıyordu. ABD’nin tarih bilen akli güçleri bir imparatorluğu yıkacak en büyük tehdidin “daimi savaş” olduğunu gayet iyi biliyorlar. O yüzden, ABD gibi “bir dünya imparatorluğunun” temel stratejisinin birincisi; güçlü diplomasi eşliğinde kendininki yerine, başta müttefikleri olmak üzere başkalarının kuvvetlerini kullanmak, ikincisi yüksek teknoloji ve güçlü istihbaratla desteklenen güç gösterilerinde bulunmak olduğunu düşünüyorlar.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaratılmış olan son derece merkezi, hiyerarşik ve uzman temelli sistemin ABD’nin dünya hegemonyası için artık yetersiz olduğu zaten uzun zamandır tartışılan bir konuydu. İkinci Cihan harbinden sonraki hegemonya modeli Yugoslavya ve 1. Körfez Savaşı sürecinde değişmeye başlamıştı. Ne var ki ABD elitleri iç politikanın dış politikaya göre şekillendirilmesi ve federal devlet aygıtının buna uyum göstermesinde istediği başarıyı gösteremedi. Trump deyim yerindeyse bu değişimi tüm o delilik görüntüsü altında kanırta kanırta gerçekleştirdi. ABD için uzmanlar kesinlikle vazgeçilmezdir. Ne var ki hükmedemezler. Çünkü perspektifleri uzmanlıklarıyla sınırlıdır. Trump bunu en iyi bilen ve gören kişiydi!
ABD, Pearl Harbour ve 11 Eylül’ün yarattığı sürekli savaşa hazır olma psikolojisini, (Düşman her yerde!) üzerinden atmak için sürekli dış işleri içinde olan yani dünyanın her yerinde kulağı olan, adeta dünyanın etrafında sürekli dolanan bir uydu gibi hareket eden mükellef bir devlet yaratmak istiyor. Sürekli savaşta olan bir devlet olmaktan çıkıp sürekli dış ilişkiler içinde olan, istihbaratını daha da çeşitlendirerek derinleştiren panoptikal bir devlete dönüşmek istiyor. Tehlikeleri önceden görüp ortadan kaldıran bir istihbarat devleti yaratmak bu sürecin en spesifik yapılanması olarak görülüyor.
ABD savaşlarda, nicelikten ziyade niteliğe her zamankinde daha fazla önem veriyor.
Federal hükümetteki bürokratik karmaşanın azaltıldığı, teknokratik zümredeki direncin kırıldığı, daimi savaşlardan uzak duran, içe büzülme değil güçlü istihbarat, panoptikal aygıtlar ve bölgesel müttefikler vasıtasıyla sürekli sahada bulunmaya devam eden, hegemonya gelişiminde maliyet analizini bir kenara bırakmayan, toprağın fethi ve askeri işgallerden ziyade karşıtını güç gösterileri ve gözdağıyla boyun eğmeye zorlayan, bu şekilde emperyalizmin kendi içinde daha yüksek bir aşamasını hedefleyen bir ‘Amerikan devrimi’ gündemdedir.
Hem içeride hem dışarıda ABD’nin bu dönüşüm isteği elbette pek çok kez direnişlerle karşılaşacaktır. Dünya tarihi niyetler ve arzularla şekillenmiyor. Gerçek olan şu ki, 80 yıl içinde dünyanın emperyal gücü olan ABD emperyalizmi, şimdi zirveden aşağıya doğru yuvarlanma sürecindedir. 80 yıl içindeki en ciddi gerileme dönemindedir. Trump’ın yarattığı, gücünü kuralsızlık ve belirsizlikten alan bu haydutluk dönemi esasta gerilemeyi yavaşlatmak isteyen bir ara rejim özelliğindedir. Trump sonrası ABD’nin asıl mücadelesi bu gerilemenin nasıl durdurulacağı konusunda olacaktır. ABD, ya dünyayı yönetilmeye muhtaç ve kendisini onu yönetecek tek devlet olarak olarak gören anlayışından vazgeçecek ve bu şekilde ayakta kalmayı sürdürecek ya da bunda inat ederse tüm dünyada kazandığı kaleleri tek tek yitirecektir.
ABD Maduro’yu kaçırdığında sadece dünyanın ezilen halklarına karşı yeni bir savaş ilan etmedi, kendi müttefiklerine de bu savaştan azade olmadıklarını ima etti.
Grönland’ı almayı başardığında ise diğer dünya devletlere göre avantajlı konumda olan müttefiklerinden de tam bir biat ve teslimiyet isteyecektir.
Grönland ABD tarafından işgal edildiğinde Avrupa devletleri dünya siyasetinde kendilerini ABD’nin bir vassalı olarak bulacaklardır. Onlar için bundan başka hiçbir gelecek olmayacaktır.
Tufan Yakın
