İran kitlesel gösterilerle bir kez daha siyasal gündemin ilk sırasına yerleşti. Önce Tahran’da “Bazar” denilen ticaret merkezinin esnafı, riyalin %50’nin üzerinde devalüe edilmesinin arkasından greve gitti. Tahran’da başlayan gösteriler toplam 31 eyaletten oluşan İran’ın Loristan, Kürdistan, Belucistan gibi bölgelerinde yoğunlaştı. Bu bölgeler adından da anlaşıldığı gibi farklı ulusal kimlikleri ifade ediyor. 2026 başı itibariyle tahmini olarak 92.8 milyon nüfusa sahip İran’da yerleşim merkezlerinin idari yönetimine göre toplam 1500 şehir bulunuyor.
Gösterilerin başlamasından bu yana iki haftadan fazla bir süre geçti ve hükümet karşıtı gösteriler daha da yaygınlaştı. Gösterilerin on ikinci gününe kadar ölü sayısı onlarla sınırlıyken internet yasağını takiben ölü sayısının yüzlerle, binlerle; yaralıların sayısının ise yüzlerden neredeyse on binlere ulaştığı duyuruluyor. Gösterilerde onlarca insanın öldürülmesi dahi açık bir katliamdır. Ancak bu kadar bilgi kirliliği içinde İran Haber Ajansı en son olarak yüzün üzerinde devlet güvenlik görevlisinin öldüğünü açıklarken, Tahran’da bulunan Kehriz Adli Tıp Merkezi’nde toplam 250 göstericinin cenazelerini gösteriyor. Aynı tarihte Batı kaynaklı haber ajansları ve merkezi ABD’de bulunan HRANA ise ölü sayısını binlerle, yaralı sayısını ise 20 bine yakın olarak veriyor. Göstericilerin içinden güvenlik güçlerine ateş edildiği, yüzlerce güvenlik görevlisinin ateşli silahlarla yaralandığı, bazı bölgelerde göstericilerin karakollara ve bazı devlet binalarına saldırıldığı, buraların devlet güçleri tarafından boşaltıldığı duyuruldu. Ayrıca yaklaşık 50 caminin ateşe verildiği de gelen bilgiler arasında. Yine doğruluğu teyit edilmeye muhtaç olan 14 Ocak tarihli verilere göre, gösterilerin devlet güçleri tarafından kontrol altına alındığı duyurulmasına rağmen 31 şehir 187 ilçe ve 614 kasabaya yayıldığı iddia ediliyor. En son olarak Hamaney iktidarı kendi kitlesini sokağa çağırdı ve on binlerce insan Tahran başta olmak üzere ülkenin büyük şehirlerinin sokaklarında iktidarı destekleyen gösteriler yaptı.
Gösterilerin işaret fişeği yukarıda belirttiğimiz gibi küçük ve orta ölçekli tüccarlar tarafından verilse de kısa sürede onların etkisinden çıktı. Esas olarak İran para birimi riyalin dolar karşısında devalüe edilmesiyle bir gün içinde ürün fiyatlarında domino etkisi yarattı. İran’da yaşayan halkların en yoksul kesimleri bundan en şiddetli şekilde etkilendi ki halkların sokaklara dökülmesi de bunu gösteriyor. Gösteriler hem ulusal kimlik sorunu hem de derin yoksulluk yaşayan bölgelerde gerçekleşiyor. Bu anlamda elbette emekçi halkların haklı tepkisidir. İran’da sistem son tahlilde kapitalizmdir ve burjuva egemen sınıf yıllardır acımasız bir sömürü yapmaktadır. Batı emperyalizminin ekonomik ambargosunun en ağır bedelini emekçi milyonlar ödüyor. Göstericilerin taleplerinden biri ekonomiktir, refah seviyesinin yükseltilmesini istiyorlar. Diğer taraftan temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi talep ediliyor. Elbette ulusal ve dinsel farklı kimliklerin varlığı İran rejimi tarafından kabul edilse de buna uygun haklara ve kurumlara sahip değiller. Bu nedenle gösterilerin geçmiş gösterilerden en önemli faklarından biri ulusal kimlik talepli gösterilerin özellikle Kürdistan, Loristan, Güney Azerbaycan, Belucistan gibi eyalet ve bölgelerde yoğunlaşmış olmasıdır. İkinci fark, sistem karşıtı güçlerin silahlı bir direniş başlattığıdır. Elbette günlerdir anlatılanlara ve verilen bilgilere temkinli yaklaşmak gerektiği açık. Rejim karşıtı silahlı güçlerin devreye girdiği bölgeler yine yukarıda adını andığımız bölgelerdir. Özellikle Şii Fars nüfusun yoğun yaşadığı bölgelerde gösteriler nispeten daha az ve devlet güçleri ile çatışmalı bir durum yok.
Ancak bu zamana kadarki süreç içinde gösterilen tepkiler Kürdistan eyaleti ve Kürtlerin etkin olduğu bölgeler hariç, siyasal önderlikli hareketler olmaktan çok kendiliğinden gelişen hareketlerdir. Kürdistan eyaletinde ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde ise PJAK’ın (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) içinde olduğu toplam yedi parti süreci birlikte karşılamak üzere bir araya geldi ve ortak açıklama yaptı. Dolayısıyla bu bölgelerde yapılan gösterilerde bir siyasal önderliğin olduğundan bahsedilebilir. Ancak gösterilerin yapıldığı diğer bölgelerde ciddi bir siyasal önderlik sorunu olduğu yapılan açıklama ve değerlendirmelerden görünüyor.
PJAK yaptığı birçok açıklamada, İran’da yaşanan derin sorunlar olduğunu, bunun İran recmi rejimi tarafından çözülmesi gerektiğini, çözümün İran’ın içinde yaşanacağını, kendilerinin hiçbir biçimde diş müdahalenin bir aracı olmayacaklarını, İran rejimine karşı tüm İran halklarıyla ve emekçi sınıflarla bir mücadele ortaklığını esas alacaklarını duyuruyor. Mevcut islami rejimin çürüdüğünü, halklara ve emekçi kitlelere kurulduğu günden beri şiddet ve baskı uyguladığını vurguluyor. Bu temelde birçok örgütlü güçle irtibat içinde olduklarını, mücadelelerinin İran’ı demokratikleştirme olduğunu, devletçi ulus çözümünün bölgenin yapısına uymadığını vurguluyor.
Gelişmelerin ne yönde evrileceğini anlamak için İran’ın kısa tarihine, ABD, İsrail ve Batı emperyalizmi arasındaki çatışmaya özet olarak bakmalıyız.
İran İslami rejimi ile Batı emperyalizminin çatışması
İran’da Humeyni iktidarından beri temel insan hak ve özgürlükleri başta olmak üzere kapsamlı sorunların yaşandığı açıktır. Şah Rıza Pehlevi’ye karşı gerçekleştirilen 1979 İran devrimi bizzat Avrupa ve ABD’nin desteği ile Humeyni tarafından bir karşı devrime dönüştürülür. Akabinde gelişen İran-Irak savaşı Humeyni’nin İran’da gerçekleştirdiği iç savaş ve katliamlarını gizlemiştir. Bu “islami rejim” dış savaş koşullarıyla birlikte içerdeki her türlü muhalefeti göstermelik yargılamalar ve idam sehpalarıyla katlederek bastırır. Aynı zamanda devletçi kapitalizm denilecek bir ekonomik modeli uygulamaya koymaya başlar. Ülkenin en temel yer altı ve yer üstü kaynaklarının işletilmesi devlet eliyle ya da devletin en az %50’sine sahip olduğu devlet işletmeleri tarafından yapılmaya başlanır. Petrol ve doğal gaz kaynakları devlet şirketleri tarafından işlenmeye başlanırken, İran’da bulunan birçok uluslararası petrol şirketi İran’dan çıkarılır.
Şahlık rejimi döneminde İran halkında gelişen anti emperyalist güçlü eğilim rejim karşıtı bütün güçlerde hâkim anlayıştı. Aynı dönemde çok güçlü sol sosyalist ve komünist çizgiler vardı. Humeyni güçlü bir eğilim olarak bu muhalefet içinde yerini aldı. Anti emperyal damara dayanmayan bir anlayış İran’da iktidar olamazdı. Tamtamına bu nedenle Humeyni çizgisi daha iktidara gelir gelmez ABD’yi büyük şeytan ilan ederken, İsrail’i yok etmeye yemin etti. Hem devletçi ve ithal ikameci bir kapitalist model uygulaması hem de baştan anti ABD’ci karakteri ile kendi uluslararası destekçilerinin karşısına dikildi. O günden bugüne İran, ABD ve İsrail’in hep hedefinde oldu. Açıktır ki, gerek ülke içinde gerek uluslararası güçler arasında çelişik ve çatışmaların kökeninde üretilen değerlerin, yer altı ve yer üstü zenginliklerin paylaşımı vardır. İran’da Humeyni iktidarının kalıcılaşması için devletçi ve ithal ikameci bir kapitalizm uygulamaktan başka şansı yoktu. Bunu da ABD merkezli emperyalist kapitalizmi karşısına almadan gerçekleştiremezdi. Binlerce yıllık bir tarihe ve devlet geleneğine sahip olan İran ülke savunmasını bölge halklarının desteğini almadan gerçekleştiremeyeceğini öngörüp, bölgedeki emperyalizmin koçbaşı İsrail’i hedefe koydu. Başta Filistin halkı olmak üzere İsrail bölge halklarının en temel sorunuydu.
Humeyni döneminden başlamak üzere emperyalist merkezler için İran’ın bu politik yönelimi ve uygulanan bu ekonomik model kabul edilemezdi. Uluslararası finans kapital İran’da istediği gibi at oynatamayacak, onların ürettiği metalar engelsiz ve sorunsuz İran topraklarına giremeyecek, yani İran’ın yer altı ve yer üstü zenginliklerinden emperyalist merkezler “aslan payını” alamayacaktı. Bununla da kalmayıp İran emperyalizmin bölgedeki çıkarlarına çomak sokacak, onların bölgeye yönelik politikaları önünde engel olacaktı. Emperyalist merkezler ile İran egemen iktidarı arasındaki temel çelişki ve çatışmanın kaynağı da budur. Suriye, Lübnan, Irak ve Yemen başta olmak üzere Ortadoğu’daki etkisi çatışmanın diğer güçlü etkenlerindendir.
İki kutuplu dünya koşullarında varlığı kabul edilen, “bağlantısız ülkeler” Sovyetlerin dağılmasının akabinde emperyalizmin yayılma alanı olarak görüldü ve düğmeye basıldı. Libya’da Kaddafi yönetiminin sosyal adaletçi devlet kapitalizmi, Suriye Baas yönetiminin aynı şekilde devlet kapitalizmi emperyalizmin geldiği aşamada sistem için kabul edilebilir değildi. Ya kendi içinde Türkiye gibi uluslararası emperyal sermayeye entegre olup yedeklenecekler ya da yıkılacaklardı. Libya ve Suriye’nin başına gelen biliniyor. Şimdi sırada İran var. İsrail emperyalist merkezlerin bölgedeki koçbaşıdır. Lübnan, Yemen, Flistin ve İran’a İsrail saldırıları, emperyalist merkezlerin “kirli işlerinin” ve “kirli emellerinin” yapılması paratiğidir. Bugün Trump’ın “halka silah sıkılırsa, biz de size silah sıkarız” minvalinde açıklamaları, İran halklarına destek değil, bir işgal hazırlığı tehdididir. Aynı şekilde devlet kurumlarının ele geçirilmesine yönelik telkinler ile ABD ve İsrail desteğiyle gerçekleştirilen ve her geçen gün artan silah kullanımına yönelik teşvikler bu nedenledir. Yine yakın bir zamanda gerçekleştirilmesi düşünülen hava saldırıları ile İran’ın vurulması planları da bu kapsamda değerlendirilmelidir. İran’ın emperyalizm ve siyonizmin her zaman hedefinde olması ve ya onların çıkarlarına hizmet etmek ya da tasfiye olmak tehdidiyle baş başa kalması yeni bir durum değildir. İran içindeki liberal ve ılımlı eğilimlerin de Batıyla daha uyumlu bir rejim istedikleri ve bunun için uğraş verdikleri biliniyor
Durumun daha iyi anlaşılması için İran’ın devletçi ve ithal ikameci kapitalist modelle neler yaptığına kısaca bakalım. Petrokimya sanayi devletleştirilmiş ya da devlet ile yerel sermaye güçleri ortaklığı haline getirilmiştir. Temel tüm ağır sanayi sektörleri devlet eliyle geliştirilmiştir. Bunların içinde öne çıkan silah sanayidir. İran füze teknolojisi başta olmak üzere bütün aşamalarını kendisinin gerçekleştirdiği bir silah sanayisi kurmuştur. Balistik füzeler yüzde yüz İran üretimidir. Hipersonik füzeler de öyle… Nükleer enerji teknolojisi de kendi ürünüdür. Ham maddeden zenginleştirilmesi aşamasına kadar tüm aşamaları İran tarafından yapılmaktadır. Buna uygun bir eğitilmiş kadroya sahiptir ve bununla da yetinmeyip aynı teknolojiyi ve teknoloji bilgisini, Lübnan, Yemen gibi ülkelere aktarmıştır. Bugün Yemen’de Husiler’in İsrail’e karşı kullandığı füzeler kendi üretimleridir. Otomobil sektörü için de aynı durum geçerlidir. Hammadde aşamasından kullanıma sunulan oto noktasına kadar tüm üretim İran’da yapılmaktadır. Türkiye gibi bir montaj sanayi değil, bağımsız bir sanayi kurmuştur. Enerji ve Petro kimya ile silah sanayinde İran kendine yeten yüzde yüz kimseye bağımlı olmayan bir güçtür. Emperyalizmin bölge oyunlarını bozabilme gücü, kendi öz dinamiklerinden kaynaklanıyor. Humeyni iktidarından bugüne bu ekonomiye “direniş ekonomisi” siyaseti diyorlar.
İran İslami rejimi bunları ve birçok ekonomik gelişmeyi onlarca yıldır süren ekonomik ambargo ve yaptırım koşullarında gerçekleştirir. Tabi ki, İran ve Rusya ile İran ve Çin ekonomik, siyasal ilişkileri bu süreçte önemli rol oynamıştır. Bu günlerde yaygın olarak basında çıkan bilgilere göre İran ihraç ettiği petrolün %90’ını Çin’e satmaktadır. Diğer taraftan Rusya ile 2001’den itibaren imzalanan ve 2025’te güncellenen stratejik iş birliği anlaşması yapılmıştır. Bu anlaşmaya göre, bilimsel, askeri, ekonomik, kültürel ve siyasi alanlarda geniş kapsamlı ilişkiler yürütülecektir. Anlaşmanın önemi bilimsel, askeri ve ekonomik iş birliğidir. Askeri olarak karşılıklı bir savunma anlaşması değil, taraflardan birinin saldırıya uğraması halinde diğeri saldıran tarafa hiçbir biçimde yardımcı olmayacak, uluslararası diplomatik kural ve angajmanlar gereği sorunun çözümüne destek olacaktır. Silah sanayinden temel altyapı yatırımlarına kadar askeri-ekonomik altyapı çalışmalarında daha yoğun bir iş birliği yapılırken bunun daha da genişletilip derinleştirilmesi hedeflenir. Diğer taraftan bilişim teknolojisi üzerine yapılan ortak çalışmaların geliştirilip, güçlendirilmesi kararlaştırılır. Bu anlaşma oldukça kapsamlıdır ve ayrıca üzerinde durulması gerekir. Biz buraya güncel gelişmelerden hareketle çok özet bir değerlendirmesini aktardık.
Çin ile İran ilişkilerinin ilk elden görünen yanı ekonomik oluşudur. İran toplam ihracatının %30’u Çin’e yapılıyor. Bu bir ülke için çok yüksek bir rakamdır. Trump en son İran ile dış ticaret yapan ülkelerin ABD’ye giren ürünlerinden %25 gümrük vergisi alacağını açıkladı. Buna Çin hemen karşı çıktı. Bu duruma karşı ivedilikle kendi tedbirlerini geliştireceklerin açıkladı. Görünen o ki, ne Çin ne de Rusya, İran ile şimdiye kadar yürüttükleri ilişkide olumsuz anlamda bir değişikliğe gitmeyeceği gibi bu ilişkileri daha derinleştirip geliştirmek yönünde adım atacaktır. Rusya her ne kadar stratejik savunma anlaşması olmasa da İran’ın yanında durmayı sürdürecek, elbette kendi ülke çıkarları temelinde İlişkiyi daha çaplı ve ileri boyutlara taşıyacaktır. İran ile ABD ve İsrail arasında bir savaş olması halinde savaşın doğrudan tarafı olmayacak ama her türlü lojistik destek ile İran’ın yanında duracaktır.
ABD, İsrail ve Avrupa Birliği yukarıda özetlediğimiz nedenlerden dolayı İran’da bir iktidar değişikliğini gerçekleştiremez. Ayrıca şimdilik ellerinde verili iktidara alternatifi olacak örgütlü bir güç odağı yok. Son İran şahının oğlu Rıza Pehlevi her ne kadar bir alternatif olarak gösterilmeye çalışılsa da İran halkları nezdinde bir karşılığı yok. Her ne kadar merkezi İngiltere’de olan bazı araştırma kurumlarının yaptığı anketlerde on beş ile kırk beş yaş grubu arasında etkisi fazla olmakla birlikte, İran toplumunun %30’unun son İran şahının büyük oğlu Rıza Pehlevi’yi destekleyebileceği söyleniyor. Ancak İran içinde örgütlü bir yapılarının olmadığı da belirtiliyor. Mevcut iktidarı bir askeri darbe ile değiştirmenin koşulları da yok. Ülke içinde Batıcı finans oligarşisinin desteklediği “reformist” kanadın İran idari yapısı içinde kendi ekonomi-politik yönelimlerini gerçekleştirme ve bunu iktidar programı haline getirme şansları yok.
ABD’nin başını çektiği Batı emperyalist bloku için geriye ne kalıyor? Bunun için anlaşma amacıyla İran’a dayatılana bakalım. Görüşmelerde İran’a dayatılanlar: Uranyum zenginleştirmesinden vazgeçilecek. Uzun menzilli silah teknolojisi iki yüz km ile sınırlandırılacak. İran ekonomisi uluslararası sistemle uyumlu hale getirilecek. Yani devletçi ve ithal ikameci ekonomik modelden vazgeçilecek, emperyalist merkezlerin Ortadoğu’daki çıkarlarına zarar veren ekonomik ve siyasal faaliyetlere son verilecek, İsrail ile en azından çatışmalı bir siyaset izlenmeyecek gibi temel konular. İşte bunları kabul edecek bir İran iktidarı dayatılmaktadır. Hameney’de temsilini bulan “islami iktidar” bu dayatmaları kabul ederek ya teslim olacak ve emperyalist kapitalist sistemin dünya çapındaki işleyişinin bir parçası olacak ya da yıkılacak ve bunu yerine getirecek bir iktidar kurulacak. Bugün için İran’da emperyalizmin ihtiyaçlarını karşılayacak bir iktidar odağı yoktur. Dolayısıyla verili iktidara başta ABD olmak üzere Emperyalist merkezler teslim olmayı dayatıyor. ABD başta olmak üzere Batı emperyalizminin İran halkının haklı tepkilerini gerekçe göstererek yaptığı açıklamalar kendi katliamcı ve kirli işlerini gizleme çabasıdır. Diğer taraftan İran halkları ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizminin İran’a saldırısının bir parçası olmayacağı gibi, böylesi bir saldırı halinde gösteriler bıçak gibi kesilecektir.
Bu zamana kadarki süre zarfında bunun ağır faturası geniş emekçi sınıflara ve emekçi kitlelere ödettirildi. Halen de öyle. Devletçi ve ithal ikameci sistem bir taraftan devletten beslenen burjuva sınıfı üretirken bir taraftan da dünya kapitalizmi ile bütünleşmek isteyen bir kliği üretir. İran bundan muaf değil. İran’daki egemen güçler arasında ılımlı, reformist denilen bir ticari oligarşik yapının olduğu birçok araştırmacı tarafından tespit ediliyor. Devletçi kapitalist sistem rüşvet, yolsuzluk ve çürüme bataklığındadır. Zaten bu genel kapitalist sistemin sonuçlarından biridir.
Sistem bu kadar içten çürümesine rağmen kendi gücünü önemli oranda korumaktadır. Sistemin en önemli kurumlarından birisi Devrim Muhafızları ordusudur. Bu ordu ideolojikleşmiş askeri politik bir örgüt olup, İran ekonomisinin %40’ını doğrudan kontrol ettiği iddia edilmektedir. Hal böyle olunca sistemden beslenen ciddi bir halk kitlesi açığa çıkıyor. Diğer taraftan İran işçi sınıfı içinde devlet işletmelerinde çalışan nüfusun toplam çalışanlara oranı oldukça yüksektir. Sınıfın bu kesimleri devletin iş güvencesine sahip bir kitleyi oluşturuyor. Bunlar içinde de sistemin güçlü bir kitle tabanı olduğu tahmin edilebilir. Böylesi koşullarda emekçi kitlelerin ve farklı etnik yapıların kimlik ve ekonomik temelli talepleri üzerinden gelişen yaygın ve kitlesel gösteriler rejimi yıkacak bir noktaya evrilemez. Nesnel koşullar devrimci bir durumu gösterse de öznel olarak bir önderlik yoksa toplumsal başkaldırılar bir biçimde sönümlenir.
İran halkları ve emekçi sınıfları kendi temel talepleri için sokaklara döküldü. Bu talepler gerçek, haklı ve vazgeçilmez talepler olarak elbette desteklediğimiz taleplerdir. Tereddütsüz olarak direnen İran halklarının ve emekçi sınıflarının yanında yerimizi alacağız. İran egemen sınıfları emperyalist güçler ile çatışırken yerel emekçi halkların silahlarını kendi egemen iktidarına çevirmesinin yanında olup enternasyonal dayanışma göstermek devrimci görevimizdir.
İran’da emperyalist senaryolar değil, ezilen halkların direnişi kazanacak!
11/1/2026
Kamil Yıldız
